Etiket: Muhammed Manap

Muhammed Manap – Palmiyede Saklı

Muhammed Manap – Palmiyede Saklı

“Şimdi biz ölsek, en fazla kahvede çaylar soğur.”

Önce, karnına yaslanabileceği kuvvetli bir ağaç aradı. Buldu da. Sırtını ağaca dayayıp, yüzünü gecenin ortasına yağmur taneleri gibi düşen karanlık denize çevirdi. “Yediğimin dünyası!” diye bir ok fırladı yaydan. Cebinden kısa LM paketini çıkarıp bir dal yaktı. O ne zaman üflese dumanı, dalgalar haykırıyordu. O ne zaman iç çekse, sular kuyularına gömülüyordu. Kırçıl saçlarını tuttu. Tepesi açılmış başına uzandı sonra elleri. Sene bilmem kaç… Kente Müslüm katan bakkallar da yoktu hem. Uzaktan bir şeyler duyuyordu. Ötede, yaklaşık elli metre uzaklıkta, palmiye ağacının altında şarkı söyleyen gençleri gördü başını sağa çevirdiğinde. Gidip gitar çantasına üç-beş demir parçası bırakmak yerine onları daha yakından dinlemeyi tercih etti. Sabaha daha çok vardı nasılsa…

Yetkin bir öykü yazarı gibi daldı düşünmeye. En baştan başladı; adam olduğu zamandan… İlk tıraşında yüzünü kan revan içinde bırakmıştı mesela. Lise ikinci sınıfta başlamıştı korkudan cebinde bıçak taşımaya. O demlerde tehdit etmeyi ve tehdit edilmeyi öğrenmişti. Boyu posu da fena sayılmazdı o zamanlar. Kavgalarda geride duranlardan değildi. Ve hiçbir zaman kendisi için kavga etmedi. Dostları uğruna… Uğur’u da canından çok sevdiği bir kardeşi yüzünden tanıdı. Bela Uğur…

Uğur ki onu kendine getiren bir adam. Soğuk gecelerde sokak sokak kaçtığı bir hayalet. “Kardeşim” dediği insanın kabusu. Karanlıktan kaçmak için üstüne örttüğü yorganın arasından duyduğu siren sesleri. Ve yine de her şeye rağmen onu mert bir insan haline dönüştüren canavar. Birini koruyabilmenin hazzını duymasına vesile olan düşman. Kısaca yabancı biri. Hiç olmaması gerektiği kadar da gerçek; sonuna kadar…

Gençler “Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin…” diye gitara eşlik etmeye başladığında, o yavaş yavaş uğursuz heriften uzaklaşıyordu. Ankara’ya varıyordu gözleri. Yıllar öncesine… Kırmızı Doğan SLX’te bıraktığı hayallerine… Nice geceler biriktirdiği dostunun vefasızlığına rağmen, gururuna rağmen, onu bir an önce unutmak isteyen T’ye rağmen hem de. T’ye rağmen…

Şimdi Anadolu’nun en pis barlarından birine abone olan Mesut’la uğurlamıştı dostunu Ankara’ya. İçi gitmişti. Zoruna da gitmişti en koyusundan. Yarı köy yarı ilçe denebilecek B’den her geçişinde artık onu hatırlayacaktı. “Acaba özlemiş midir?” diyecekti geçerken meskûn mahalleden.

Her zaman daha aşinaydı ikinci sınıf şairlere. Lisedeyken de dinlerdi, liseden sonra da Kerem Alışık’ı. Sokakların ecdadını da Yılmaz Erdoğan’la bellerdi. Severdi Allah var. Meskûn mahallelerde büyüdü kendisi. İki binli yılların başlarında, Fahiş Park’ta More içerken kaldırımların en Arnavut’una basardı. Bilmiyordu velhasıl Sincan’ı, Kızılay’ı, Ulus’u, Etlik’i… İkinci sınıf şairlerden Ankara’nın siyasi soluğunu öğrenecekti. Öğrendi de. Öğrendikçe özledi kardeşini!

Palmiye ağacına kafasını yasladı. Yıllar öncesinin uzun boylu esmer adamını düşündü. Pehlivan halini… Krem rengindeki ceketini hatırladı, sarıldı ona. Çağla çaldığı ağaçlara astı on altı yaşına kadar olan ömrünü. İçinden tarifsiz sesler geliyordu. Keman falan değildi. Her ne kadar üniversitede edebiyat da okusa hamurundan bir türlü vazgeçememişti. Başını yastığa koyduğunda memleketi M’yi özledi hep. Sol koluna attığı jiletleri hiçbir zeytinyağı şişesi yok edemedi. Öykü denemelerinde hoş kelimeler kullanmaya çalışsa da kendisiyle “Ulan!” diye dertleşirdi. Kâğıtlarda anlattığı şehirlerin hiçbirinde puro içmedi mesela… En büyük zevki demli çayı rüzgâra karşı sigarayla bitirmek oldu.

Elli metre öteden duyduğu “Ah İstanbul, İstanbul olalı…” sözleri, kardeşini Ankara’dan M’nin o küçük beldesine getirdi. Biraz kilo almıştı SLX’le gönderdiği. Saçları yine karameldi. Her zamanki gibi kahkaha atıyordu. Yine hep onun yanına oturuyordu, onu savunuyordu. B’den Y’ye her gelişinde en koyusundan “sağcı” oluyordu soldan hissederek, “solcu” kimliğinden sıyrılıp.

Geldiği gibi de gitti. İzmir’e. Sezen Aksu “İzmir Yanıyor”u sırf kardeşi için söylüyordu sanki. Yıllar önce yazdığı bir yazıda bu yüzden yaktı Zippo çakmakla İzmir’i.

“Anasını avradını…” dedi. Çocukların yanına gitti. Açılmamış bir LM paketi attı gitar çantasına. “Yolculuk bitti.” dedi. Kırçıl sakallarından göğsüne doğru yaşlar akıyordu. Ağır adımlarla yürüyordu. Yaşlanmıştı. Az sonra evine varacak, gıcırdayan kapıdan içeri girecek, böğüre böğüre ağlayacak, olduğu yere devrilecekti.

Sonraki gün yüzüne vuran güneşle uyandı. Her şey eskisi gibiydi. Uzun boylu esmer bir adam ağır ağır çöküyordu. Çaylar dudak yakmamaya başlıyor ve o iki kelime yine beyninde yankılanıyordu: “Yediğimin dünyası!”

Muhammet Manap – Kalbimde Yara

Muhammet Manap – Kalbimde Yara

Buralar bana, ben de buralara yabancı değildim aslında. Bunu daha sokağa girer girmez anladım. Eski bir dostu kucaklar gibi karşıladı beni sokak. Lakin buralar bıraktığım gibi değildi. Tıpkı benim gibi, eski sokağım da kendini yenilemiş; çağa ayak uydurmuştu: Yüksek apartmanlar, rengârenk kaldırım taşları, yol kenarında sıra sıra ağaçlar… Hemen ilerdeki caminin avlusunda oturan birkaç ihtiyar dışında, bomboştu sokak. Yüreğimde mazinin hüznünü taşıyarak yürümeye başladım kaldırımda. Artık şen şakrak kahkahaların yükselmediği bu eski sokakta, çocukluğuma ait sesler çalındı kulağıma. Bunları, viran olmuş eski bakkalın önünde duydum ilk önce. Sonra köşeyi döndüğümde, her aklıma gelişinde yüreğimi sızlatan o ses bir kez daha çınladı kulağımda: “Seni sevmiyorum anne!” Bu sesin sahibi şimdi “anne” olmuş mudur bilmem, bilemem… Yıllar öncesiydi. Fırında çalışıyordum o zamanlar. Bizim usta siparişler için beni yollardı evlere. O eski, yırtık pırtık elbiselerimle sıcacık ekmekler götürürdüm insanlara. Yine böyle bir günde tanımıştım onu. Ramazan ayındaydık; iftara da az kalmıştı. Sanırım annesine hediye veriyordu ve neşeyle bağırıyordu: “Seni sevmiyorum anne!” Bense, elimde sipariş poşetleriyle, uzaktan ona bakıyordum hayran hayran… Unutmak, unutabilmek insana en büyük lütuftur Allah’tan. Ama öyle kolay değildir her şeyi unutabilmek. Unuttum desen bile, mutlaka bir iz, bir yara kalır yüreğinde… Yürüdükçe hatırlıyorum her şeyi. İşte burası da ilkokul öğretmenimin evi. Biz mezun olduktan hemen sonra emekli olmuştu. “Rahat edeceğim emekliye ayrıldıktan sonra.” derdi hep. Ne var ki, emekli olduktan yedi ay sonra dört kolluyla taşıdılar onu. Orada rahat etmiş midir bilemem… Şurası da bizim münzevi dükkânımız. Ailelerimiz bizi burada aramayı düşünmeyeceği için, burada içerdik sigaralarımızı rahat rahat. İçerisi soğuktu her daim. Ama sımsıcak fotoğraflar asılırdı duvarlara, camlara. Ziver Dayı’nın fotoğraf stüdyosuydu burası. Taze taze vesikalıklar… Bu sokakta sadece fotoğraflar eskimiyor sanki. Ziver Dayı’yı hâlâ çok genç görüyorum. Ve çok mutlu görünüyor camlara asılmış fotoğraftakiler. Hele şu yeni evli çift. Bu çifti seyrederken birkaç sokak öteye gidiyorum; Yeşilevler’e. Yıllar önce benimki yaşardı orada. Benimki… İyi bir insandı Hatice. Aslen İzmirliydi. Açıktı, alımlıydı. Bizim de vardı fotoğraflarımız yan yana. Kahvenin yüz metre kadar ilerisinde buluşurduk, mahalleli görüp de söz etmesin diye. Fırından ekmek alırdım, anamdan da peynir… Yeterse harçlığım, alırdım bir şeyler daha. Kahvenin ilerisinde kuytu bir yer vardı. Orada bir ağaca yaslanıp yerdik, gazeteye sardıklarımı. Utanırdık! Kimse görmemeliydi bizi, hiç kimse… Âhh! Ben buralara yabancı değilim aslında. Ne aşklar, ne ayrılıklar yaşadım ben bu sokakta. Şimdi ise tek başıma yürüyorum kaldırımlarda, gelecekte beni nelerin beklediğini bilmeden. Yalnızlığımı demlediğim bu sokakta geçmişimi arıyorum. Gören var mı? Ben “yabancısı” değilim buraların…