Etiket: Mustafa Çiftçi

İlhan Kayhan – Üşeyecek Geçmiş Zaman

İlhan Kayhan – Üşeyecek Geçmiş Zaman

Mustafa Çiftçi için

Silemezken uğuldayan gözlüklerimizi bir zamanlar asla
Sarıya çalan içecekler içemezken bakarak çıplak duvarlara
Acele yerdik yemeğimizi halkalanmış bir tutulma ile dilimizde
Nasıl da yaklaşırdı dinlediğimiz hışırtılı ezgiler yeni salıncaklara

Bir kanıksamak bir içlenme ile seyrederken o rutubetli dünyayı
Kovmak isterlerdi yarı aydınlık koridordaki çok sesli odayı
Ne tuhaf dururdu bu yarılanmış ajandalar masa üstlerinde
“Ne çok acı var” derken haklıymış şair o sendeleyen günlerde

Bir “Celal” görünce o gün alazlanmış gözlerde ilk defa
Uzaktan sezemezdik hem yaklaşıp gölgesine değemezdik
Yere düşen soğukkanlı yaprakları gördüğümüzde babamıza
İşte bak senin gibi ağlıyor mürekkep ağaçları diyemezdik

Ah aksıyorken ıslak ayağımız güneşin ışıklarına terutaze
Glikoza bulanmış üzülürdük münzevi kır saçlı adamlar
Küstürülen maharetli elleri titreyip tuhaf bir hal alırdı gene
Duyulurdu hep hıçkırarak ağlardı muşamba kaplı koltuklar

“Leyla”nın henüz doğmamış uzunca adı ve kıvrılacak saçları
Avluların göz aydınlığı mı olurdu yüksek binalara karşı
Olup üzerini örter miydi ovuşturulamayan eldivenlerin
Ve uzatmaz mıydı henüz söylenmemiş anlamını dönemeçlerin

Asfalt yollar on bir yıl gibi geçerken bozkırın solgundu adımları
Canı acır zannederdik tutulurken bir küstüm otunun yaprağı
Karayel neden üşütürdü tepeden inme sözcüklere karşı herkesi
Ve tutamazdı sütliman günlere kanat çırpan mağrur kelebekleri

Yeryüzü serinlerken depreşirdi yaralarımız yeniden tekdüze
Bir ömrün en “Songül”ü tedirgin ve sadık adımlarla yürürken
Kapanırdı kaygıların kepengi avucumuzda küçüle küçüle
Mevsimlik iki büklüm resimler içimizden hep usulca geçerken

Mustafa Çiftçi – Alman Mühendisliği ve Nermin

Mustafa Çiftçi – Alman Mühendisliği ve Nermin

Alman mühendisliği ve Nermin. Mühendis İrfan’ın hayatına ay gibi doğan beş yıldır.

Beş yıl!

Dile kolay.

İrfan kim?

Nermin kim?

Almanya nere?

Almanya dediğin yer fabrikalar memleketidir. Almanya, bizim gidip de geri gelemeyen, gelenlerin de dert kapıp geldiği bir uzak yerdir.

Nermin kimdir derseniz. Nermin’i anlatacak daha çok zaman var.

Önce İrfan.

İrfan olmadan bizim lafımız boşa çıkar. İrfan mühendis olmadan evvel yatılı okullarda geceler boyu hayal kurmuş, arkadaşlar bulmuş, öğretmenleri çekiştirmiş, koşmuş, gülmüş, oynamış bir köylü çocuğudur. Köylü çocuğu olmasaydı anası babası “Aman ha okudun okudun yoksa…” ile başlayan cümleler kurar mıydı?

Köylü çocuğu olmasa liseyi bitirip okul pansiyonundan çıkarılınca yavru kuş gibi ortada kalır da var gücüyle kırık dökük bir bekar evi kurar sonra da var gücüyle ders çalışır, bazen içine çöreklenen umutsuzluk karşısında elini yumruk yapar, yumruğunu ısırarak ağlar ve kendine söver miydi? “Okumazsan, okuyup da mühendis olmazsan İrfan senin ta ecdadını …” der miydi?

Dedi işte böylece dedi. Okudu. Yazdı. Çalıştı. Yırtındı. Yıprandı amma sonunda “Mühendis Bey” oldu. Makine Mühendisi İrfan Bey.

Şu yalan dünyada Makine mühendisiysen yolun eninde sonunda nereye düşer?

Almanya’ya düşer değil mi?

İşte Mühendis İrfan da devlet programıyla on beş gün Almanya’ya düşünce ne bilsin ki orada makinelerin içinde bir nur yatar?

Ne bilsin o nur bunu alır da yollara dağlara rüzgâra katar?

İşte o nurun adı, Nermin.

Nermin ne demek? Sözlüklerin dediğine bakarsan Nermin yumuşak, nazik, mülayim demektir. Koskoca sözlükler yalan mı söylüyor. Nermin’e bakan göz anlar ki bu kızcağız yalan dünyaya Allah tarafından “Güzel ne demekmiş insanlar anlasınlar.” diye gönderilmiştir.

Nermin.

Nermin

Nermin.

Bu ismi mühendis İrfan tespih etti kendine, ezberledi. Almanya’da kaldığı on beş günün her dakikasını yıl etti de çırpındı, “Acep bir daha o cemali görür müyüm?”

Sonunda Nermin’le konuşmak imkanını buldu. Nermin orada üniversitede asistanmış. Üniversiteyi temsilen o seminerdeymiş. Ailesini bile konuştular. Otuz sene evvel gelmişler. Yerleşmişler. Ev bile almışlar. “Artık Almanyalı olduk.” diye gülerken dişleri, bakışı, oturuşu, kalkışı hele kokusu İrfan’ın başını döndürmektedir. Dönmek de böyle mi olur? İrfan mühendisliği. Türkiye’yi, kariyeri, anayı, babayı, atayı satacak. Yele verecek. Yalan edecek kadar dönüyor başı.

Seminer dediğin on beş gün, ya sonra?

Sonra Türkiye’ye döndü İrfan. Dönmeden evvel Nermin’e dedi ki: “Nermin Hanım Almanya beni çok etkiledi. (Yalan ne Almanya’sı ben senin derdine yandım güzel diyemedi.) Almanya üzerine bir mastır düşünüyorum. (Yalan bir tek seni düşünüyorum iç güveysi bile olurum anasını satayım) diyemedi. Mastırla, Almanya’yla ilgili ne biliyorsa söyleyip ayrıldı Nermin’in yanından.

Türkiye’ye dönünce başladı çırpınmaya. Nasıl olur, nasıl ederim de Nermin’e kavuşurum?

Nermin anlamıştı ki İrfan Bey denilen ve kara kara bakan bu oğlanın içinde yanan bir ateş var. “Neyse” dedi “Hele yansın bakalım.” Yansın ama Nermin’in içinde de bir şeyler kıpır kıpır, pır pır…

İşte öyle bir şeyler var. İrfan’dan gelen maillere cevap yazarken tenha bahçelerde anasından gizli buluşuyorlarmış gibi tedirgin oluyordu.

Nermin orada yavaş yavaş tutuşurken beri tarafta, burada Türkiye’de yanan İrfan anasına, babasına, abisine durumu açtı. “Ben iyi kötü Almanca bilirim. Nermin buraya gelemezse de ben giderim. Ben Nermin sevdasından geçmem, geçemem abi.” dedi. “Eh geçme bakalım sevdandan.” dedi ailesi. Düşündüler ki Almanya’ya gitme desek de gidecek. Bizi dinlemeyecek. Hiç değilse aklı bizde kalmasın gitsin bakalım. Bahtı yolu açık olsun.

İrfan Almanya’ya döndüğünde ne işi vardı ne de ne yapacağını biliyordu. Varsa yoksa Nermin.

Önce Nermin’le el birliği edip bir iş buldular.

Sonra Nermin’in ana babasıyla tanıştı İrfan.

Nermin’in ana babası İrfan’ın ana babasıyla nerdeyse aynıydı. Onlar gibi konuşuyor, onlar gibi gülüşüyorlardı. Sadece bunlar mersedese biniyordu.

“Eh öyle olsun bakalım. Hele biraz tanıyın bakalım birbirinizi.” dediler. Onlar böyle söyleyince İrfan şaşırdı bizim Türkler de Avrupalılar gibi.

“Hele birbirinizi tanıyın.” diyorlar bak sen şu işe…

Nermin’le İrfan aradan geçen birkaç ay içinde birbirlerini daha fazla tanımaya gerek olmadığını anladılar. ”Evlenek de kurtulak.” dediler.

Evlendiler bir düğün Almanya’da oldu, Almancılar kurtlarını döktüler…

Bir düğün burda oldu. Nasıl oynanırmış herkes gördü.

İrfan da Nermin de kuş gibiydiler. Öyle rahat, öyle hafif, öyle pır pır…

Aradan geçen senelerde bir kızları oldu. Adı “Ayşegül”

Ayşe, İrfan’ın anasının adı.

Gülizar, Nermin’in anasının adı.

Hem işleri hem kızları hem düzenleri süt gibiydi. Beyaz.Ilık.Yağ gibi akıp giden bir Almanya…

Zaman geldi geçti beş sene tamam oldu. O sabah Ayşegül “kinderkartene” yani kreşe bırakıldı.Nermin ile İrfan da işlerine gittiler.

Ne bilsin İrfan o sabah Nermin’e son bakışıdır.

Ne bilsin Ayşegül artık bir ömür ana kokusundan mahrum kalacak.

Ne bilsin anası, babası, o sabahtan sonra yumuşak, mülayim Nermin’leri toprak olacak.

Almanya demek ne demektir?

Almanya demek, mühendislik demektir. O mühendislerden Nermin o sabah üniversitenin uygulama atölyesinde elektriğe tutulmuştur.

Dudakları kavrulmuştur.

Cümle bedenini yılan gibi elektrik sarmış.

“Koşun!” demişler. “Aman yetişin!” demişler. “Nermin kül oluyor!” demişler ya boşuna. Nermin’in gül yüzü kül olmuş. Nermin’in bakışı duruşu gülüşü yalan olmuş.

“İş kazası” deyin. “Acı vatan Almanya” deyin ne derseniz deyin. Ne İrfan’ın acısını ne Ayşegül’ün anasızlığını anlatamaz. Bilemezsiniz.

Bir tek İrfan bilir hepsini bilir de o da anlatmaz. O sabah susar. Bu nasıl susmak hey Allah’ım. Ayşegül büyümüş Nermin’in aynısı olmuş. İrfan’ın saçı, başı, sakalı, dişi ihtiyarlamış ama hala susar. Bir tek Ayşegül’ü gördüğünde yüzüne bir ay doğar. Yıllar önce Almanya’da on beş günlük bir seminerde doğduğu gibi…

Mustafa Çiftçi – Bozkırda Balık

Mustafa Çiftçi – Bozkırda Balık

Hacı Abi anam balığı çok severdi.

Babam rahmetli bir gün balık almış. Anam da yapmış. Oturmuş bir güzel yemişler. Sonra anam dayanamamış balığın kılçıklarını koymuş ekmeğin arasına bir de limon sıkmış yemiş. Babam diyor ki Hayriye ne yapıyon, diyecek oldum, baktım ki iştahlı, ellemedim yedi. O yedi ben seyrettim.

Anam balık yerken ben de seyrederdim. Hem yer hem de derdi ki “Gurban olduğum Allah herkese ver!”

Anama göre herkes balık severdi ya o sebepten balık alamayanlara dua ederdi…

Amma bizim buralara balık gelmez ki. Yani gelir de ayda yılda bir… İstanbul’da Trabzon’da balık çok olacak da, millet yeyip doyacak da sonra buraya gelecek. Gelen balık da hamsidir, başkası gelmez. Hamsi gelince sebzeci Nazif hemen ayırırdı “Götür Hayriye anam yesin bana da bir kız bulsun da yuva kuralım.”

Hacı Abi, Nazif’in balıklar işe yaradı. Anam bir kız bulmuş; “Nazifime yarar, garip yiğit avradı olur bu kız” dedi. Dedim ki ana garip yiğit avradı neymiş? “Varlıkta da yoklukta da Nazif’in gölgesinden çıkmaz, evine, erine sahip çıkar” dedi. Evlendi Nazif o kızla. Allah bozmasın düzeni iyi.

Şimdi Nazif balık göndermez mi anama?

Diyom ki oğlum Nazif hamsilerin hatırına yuva sahibi oldun…

Nazif’in ağzı kulaklarında “Bütün dükkan Hayriye anama gurban olsun.”

Amma bizim buranın avratları, kızları da balık yapmayı bilmez ki Hacı Abi. Yalan yanlış temizle balığı, sonra una bula, at tavaya cızırdasın, aha sana balık. Amma ben askerliği İstanbul’da yaptım. Balığın her çeşidini bellemişim. Buğulaması olur, ızgarası olur, daha neler…

Çocuklar televizyonda balık çıksa “Ebe bak balık” diye gösterirlerdi. Anam o zaman balıklara bakar bakar sonra derdi ki acep bunları da unlayıp tavada mı pişirirler?

Anlatırdım, “Ana balık dedin mi bil ki her bir çeşidi olur, her biri de ayrı yapılır, sen bakma buraya balık gelmez, gelse de buranın pasaklı kızları avratları yapabilemez.”

Ben kızlara, avratlara kızdıkça anamın hoşuna giderdi. “De aslanım ağzın bal yesin, bu pasaklı avratlar ne balık bilir ne başka şey.”

Bir gün benim kız geldi dedi ki baba ebem kediyle konuşuyo.

Hacı Abi, hem  kediye  balığın  kafasını,  kılçığını veriyormuş, bir de diyor muş ki bak bu balıklar teee İstanbul’dan geliyo, kıymetini bil, öyle sağda solda gezip de enik peydahlama başımıza, ye balığını otur güzelce… Düşün Hacı Abi şu söylenecek laf mı? Kızımdan utandım. Kediye verdiği balık artığının bile kıymetini bil

diyomuş anam…

Hacı Abi üç sene evvel İstanbul’a Hayrettin Abimin yanına gittik. Anam denizi ilk defa orda gördü. Benim gözüm anamda, merak ediyom Hacı Abi anam acep ne diyecek denize?

Epeyce denizi seyretti. Hem seyretti hem konuştu “Bu kadar suyu buraya nasıl biriktirdin hey gurban olduğum Allah?”

Sonra vapura bindik. Vapurda kıpır kıpır dua okudu.

-Aman yavrum Halil batar matarsa bunca yüküynen bu şey, sen, beni buralarda koma he mi?

-İyi de ana batarsa hep beraber gideriz, kim öle kim kala…

-Doğru ya Halil eh hakkını helal et o zaman.

Vapurda o kadar milletin içinde kucaklaşıp, helalleşip oturduk bir yere. Bıraksalar gülecem ya anam iyice korkmuş sesimi çıkarmıyom. Oturduğumuz yerden denize uzun uzun baktı.

-Halil bu kadar suyun altında epeyce balık vardır he mi?

-Vardır ya.

-O kadar balık yüzer de hiç biri birbirine çarpmaz mı?

Valla diyecek laf bulamadım

Hacı Abi.

Neyse her yerini gezdirdim İstanbul’un…

Balık ekmek aldım.

Sonra bir hafta abimde kaldık. Bir hafta boyunca her gün başka çeşit balık aldık anama. Anam balıkların yapılışını mutfakta yengemin yanında durup seyretmiş. Yengem diyo ki balık yapılıncaya kadar yanımdan ayrılmadı, balıkları inceledi, gözlerine, kuyruklarına baktı, çocuk gibi uğraştı balıklarla…

Neyse Hacı Abi lafı uzun etmeyelim. Dedim ya anam rahmetli balığı çok severdi. Nazif ile konuşurken bazen laf açılıyor “Şimdi sağ olaydı, tam hamsi mevsimiydi” diyoruz.

Amma şu yalan dünyada anamın balık nasibi bu kadarmış demek ki…

Hacı Abi bu akşam Nazif gelecek sen de yengemi al gel. Balık yapacaz. Bu sefer ben yapacam.

İstanbul usulü olacak… Balığımızı yer sonra bir de Fatiha okuruz anama, olmaz mı Hacı Abi?