Etiket: Mustafa Uçurum

Mustafa Uçurum – Serinlik

Mustafa Uçurum – Serinlik

Kendimi şöyle bir yokladım da, sanki buraya ilk defa geliyorum ve her yer bana yabancı. Üstümde ta­rifsiz bir eğretilik, başımda eski bir rüzgâr, gölge gibi girdim köye.

Nerelerden geçmişim öyle, fark etmedim bile. Dağlar, tepeler aştım, ırmaklar geçtim, koyun sürü­leri kapattı yollarımı. Baktım dayan­mayacak nefesim, indim otobüsten.

Gidemezsin kardeşim, dedi genç şoför. Daha çok var köye.

– Olsun, dedim. Ben alışığım yürümeye. Ne yollar yürüdüm ben abi. Ne çıkmaz yollardan döndüm. Ardıma bakmadan yıllarca yürüdüm. Sana hayırlı yolculuklar kaptan. Ben yürüyeyim.

Küçük valimizi attım omzuma, ağır ağır düştüm yola. Dağ taş, dört bir yan hep ağaç. Hızlı hızlı nefes aldım. Açıldım. Ne özlemişim bu havayı ben, ne kadar hasret kalmış ciğerlerim. Ayaklarım tozlara bulandıkça daha bir keyiflendi yürüyüşüm. Islık bile tutturdum. Koyunlarını otlatan çocuklara çantamdaki yollukları dağıttım. Valizim hafifledi, ben hafifledim. Adımlarım daha bir hızlandı, sanki uçar adım yürümeye başladım.

Bir de baktım ki ırmağa kadar gelmişim. Dedemle ilk balığı tuttuğum, okuldan kaçıp kaçıp kenarında oturup akan suyu seyrettiğim ırmak şimdi tam karşımdaydı. Suyu azalmıştı ama hâlâ aynı ezgiyle akıp gidiyordu.

Çıkardım ayakkabılarımı, oturdum ırmağın kıyısına. Ayaklarım suya değer değmez kendime geldim sanki. İçim dışım pırıl pırıl oldu. Bu ırmağı seyretmek gibisi var mıydı? Onca yıl şehirde gördüklerimi hatırladım da, şu suyun akışı silip attı hepsini. Su gibi duru bir hayatı arzuladım bu ırmak aklıma geldikçe. Bir deniz olsun istedim yaşadığım yerde. Irmakların koşup koşup kavuştuğu bir deniz olsun istedim bir adım ötemde. Hep soğukta kaldım, hep karaya vurdu yüreğim.

Irmağın kıyısında ne kadar oturdum bilmiyorum. Ayağa kalkar kalmaz karıştırdım valizimi. En altta, koyduğum yerde duran cep telefonunu çıkarıp attım ırmağa. Sonra ardıma bile bakmadan yürüdüm, yürüdüm.

Ne kadar yürüdüm farkında değilim. Attığım her adımda çocukluğumdan kalan bir anı karşıladı beni. İşte şu ceviz ağacı, dalından düşüp de ayağımın kırıldığı ağaç. Şu kiraz ağacı, komşunun. Okulun son günlerinde ilk bu kiraz ağacı karşılardı bizi. İlk bu ağaca düşerdi nişan. Yaşlanmış ama ayakta hâlâ.

Evler görünmeye başladıkça daha bir arttı heyecanım. Şöyle bir düşündüm de kaç yıl geçmiş aradan böyle? Ben bırakıp giderken buraları doğan çocuklar şimdi askerdedir herhalde.

Okullar okudum, üniversite kapılarında eylemler yaptım, azarlar yedim, tutanaklar tutuldu hakkımda, şehirler gezdim, arkadaşlarım oldu sıradağlar gibi; yine de hiç aklımdan çıkmadı buralar.

Senede bir gün bile olsa gelemedim köye, anamı getirdik şehre. Kocaman şehirde bir nokta gibi kaldı anam. Evde oturdu, beni sevdi, okşadı, hiç dışarı çıkmadı, geldiği gibi döndü yine köye.

Evlerin arasındayım artık. Evlerin çoğu beton olmuş, toprak ev birkaç tane. Neredeyse hepsinin tepesinde bir çanak anten. Duvarları dökülmüş, ayakta zor duran evlerin bile üstünde bir hayalet gibi çanak anten.

Gelen geçen birkaç nineyle selamlaştık. Yabancı yabancı baktılar yüzüme. Tanıyamadılar, bu kesin. Ben de tanıyamadım onları. Çocuklar var orada burada. Kendi hallerinde oyunlarını oynuyorlar. Karıştırıyorum valizimi. Kalan birkaç parça bisküviyi de onlara paylaştırdım.

İşte göründü evimiz. Birkaç yeri değişmiş ama evimiz aynı ev. Tahta kapısı aynen duruyor. Bıraktığım gibi. Usulca açayım kapıyı diyorum ama kapının gıcırtısı sokağı dolduruyor. Anam duymuyor sesi. Yine bahçede. Hep öyle hayal ederdim zaten.

Bana hep “yıldızım” derdi. Babamdan kalan bir hatıra gibi yıldızım derdi bana. “Yıldızım” dermiş babam, basarmış bağrına. Çekip gitmiş sonra. İş için gitmiş, bir daha da ne kendi ne de haberi gelmiş. Büyük şehirde görenler olmuş, çok zenginlemiş, büyük adam olmuş diyenler oldu, inanmadık hiçbirine.

Sarıldık kaldık anamla bahçenin ortasında. Ne kadar öyle kaldık hatırlamıyorum; “Gel oğlum, içeri gel.” diye çeke çeke götürdü anam beni. Eve girer girmez tanıdık bir koku karşıladı beni. Hâlâ anam gibi kokuyordu evimiz.

Annem kayboldu bir an. Ban de bahçeye çıktım. Az sonra geliyor anam. Bana çörek yapmaya gitmiş. “Özlemişsindir.” diyor. “Ben seni, dağı, bayırı, tozlu yolları, kuşluk vaktini özledim anam.” deyip bir daha sarılıyorum boynuna anamın. Biraz dolaşayım diye çıkıyorum dışarı. “Geç kalma.” diyor; “Geçmez şimdi boğazımdan.”

Yavaş yavaş canlanıyor sokaklar gözlerimde. Bıraktığım gibi değil çoğu şey. Değişmiş. Şehirlere uzak olsa da burası, nasibini almış evler, sokaklar, çocuklar.

Eve döndüğümde biraz daha ferahladığımı hissettim. Yemek yedim, sanki yüzyıllık açlığımı bastırırcasına, anamın yemeklerinden. Akşam indikçe köye, uzaklardan duyulmaya başladı köpeklerin sesleri. Çocukken bu sesleri duyar duymaz hemen anamın yanına koşardım, girerdim koynuna. Anam neden köye döndüğümü sormadı, ben de söylemedim. Yattık.

Sabah uyandığımda nere­deyim diye düşünüyorum gözlerimi açmadan. Bende hep böyle olur. Nerede olduğumu düşünürüm ilkin. Hatırlayana kadar açmam gözlerimi. Burnuma değen tanıdık bir koku bütün taşları yerli yerine koyuyor. Açıyorum gözlerimi. Pencerenin kenarına geçiyorum. Pencereden baktığımda görünen küçük tepeyi gizemli bir mekân gibi seyrediyorum. Sanki az sonra tepenin ardından atlılar görünecek ve bütün hesapları alt üst edecek diye bekliyorum. Savunmasız olmak ne demektir bilmediğimden, çeviriyorum bakışımı ağaçlara, kuşlara.

Anamın sormasını beklemeden; “Buradayım anam artık, gitmeyeceğim.” diyorum. Derin bir nefes alıyor anam. Üç kuş uçuyor yerinden. Güneş giriyor odamıza, aydınlanıyor anamın yüzü.

Elime birkaç kitap alıp düştüm yola. Irmağın kenarına kadar gittim. Yemyeşil her yer. Bir ağaç altı bulup oturdum. Karşımda ırmak.

Duramam artık dedim kalabalıklarda. Böyle sürdükçe devran, duramam. Çocuklar geldi yanıma, koyun otlatan çocuklar. Konuştuk onlarla. Ali’yle konuştuk, Hasan’la, Mehmet’le.

Ekmeklerini paylaştılar benimle. Anlattılar, sordular, su gibi konuştular. İçim pırıl pırıl oldu. Sular çağıldadı, gökyüzü aydınlık, rüzgâr esmiyor. Her şey yerli yerinde.

Anama yalvar yakar kaldırttım televizyonu. “Dizilerim, filmlerim.” dedi bir süre. Sonra o da unuttu televizyonu. Keyif sürmek buymuş demek ki. Telefon sesi yok, televizyon yok.

Yılların hıncını alırcasına vuruyorum çapayı toprağa. “Bize yettiği kadar yapalım.” diyor anam. Vuruyorum kazmayı toprağın bağrına. Çocuklar geliyor, dillerinde her gün yeni bir şiir. “Öğretmenimiz öğretti.” diyorlar. İlk bana okuyorlar öğrendikleri şiirleri. Şiir burada da bırakmıyor yakamı.

İyi ki bırakmışım şehri, kalabalığı, beynimde uğuldayıp duran bütün dijital kurmacayı. Kendime geliyorum yavaş yavaş. Boşa geçmiş bunca zaman. Koşuşturup dururken kendimi unutmuşum.

Yaz geldi ya tarlalar cıvıl cıvıl. Okullar tatil, çocuklar kuşattı her yeri. Asıl gölge şimdi lazım. Önce bir ağaç gölgesi bulmalı, sonrası yaman bir serinlik. Her taraf nefesimi kesen bir yeşilliğe teslim. Gitmeli ve efkâr dağıtan bir gölge bulmalı. Tek tek ağaçlar var tarla ortalarında. Etrafı yorgun köylülerce sahiplenilmiş; bir hasadı bitirmenin keyfini çıkaran köylüler var ağaçlar altında.

Hep böyle tarlada mı çalışacaksın? dedi anam.

Bilmem anam, bakalım, dedim. Hele bir güz gelsin.

Çok özgür hissediyorum kendimi. Ne arayan var ne soran. Her şeyi yüzüstü bırakıp köye döneceğimi bilseydi dostlarım neler derlerdi bana neler. “Hani mücadele, hani direniş, nerde mazlumun âhı, hani binecektik arabamıza, gidecektik doğunun kalbine sarmak için yaraları…” Duymamak için bütün bunları, sessiz oldu yolculuğum. Kitaplarımı aldım, birkaç parça giyecek, o kadar.

İşleri bitirip de rahat bir nefes alacağım zamanlarda çocukları topluyorum etrafıma. Hepsi bir ateş parçası. Alıp götürüyorlar yorgunluğumu. Okudukları kitapları, yazdıkları şiirleri, hikâyeleri paylaşıyorlar, hem de bü­yük bir gururla. “Dünyanız değişiyor mu?” diyorum, gü­lüyorlar bir güneş doğar gibi.

Dağ gibi, yayla gibi tertemiz yürekleri var çocukların. Şehri bırakıp da buralara gelirken içimde küçük de olsa bir korku vardı. Ya bunlar da yitip gittiyse anlamsız bir rüzgârın ardından, ya bunlar da kaybettilerse yolunu diye içim içimi yemişti. Gördüm ki her şey yerli yerinde. Bundan sonrası bana kalıyor. Nedenini ve niçinini bilerek, bastığım toprağın ağırlığını hissederek, her tarafı toprağın rengine boyayacağım. Bütün renkler sahte, bütün ışıltılar aldatıcı. Gerçek olan renk topraktan geliyor, ayaklarımda toprağın rengini, gücünü duyuyorum.

Hele bir yapraklar dökülsün derken dayandı kapıya bütün haşmetiyle güz. Bütün yaz tarlada çalışmaktan ellerim nasır bağladı, olsun; yüzüm renk değiştirdi, olsun; zayıfladım iyice, olsun. Anam dünyanın en mutlu anası. Yanındayım ya, sırtını dayayacağı bir payandası var ya keyfine diyecek yok.

– Öğretmenliğe burada devam edeceğim, diyorum. Bir sarılıyor ki bana bütün kuşlar uçuyor dallardan. Bir sarılıyor ki bugün gelmişim gibi. Hep bu haberi beklemiş de bir türlü söyleyememiş gibi dünyalar onun oluyor bir anda.

– Komşulara gideyim biraz, deyip kalkıyor yanımdan. Bütün köy duyacak bu haberi az sonra biliyorum. Varsın duysun, varsın sevinsin anam. Kalbimin genişlediğini, nefesimin açıldığını hissediyorum.

Çocuklar bana ne diyeceklerini şaşırıyorlar bir süre. Abi dedikten sonra öğretmenim demek biraz zorluyor onları ama buna da alışıyorlar. Okuldan sonra da birlikte olmak, onlarla birlikte dağda bayırda dolaşmak, koyunların ardından koşmak, güz rüzgârıyla uçurtmalar uçurmak masal gibi geliyor hepimize.

Yayla çiçeğini sallayan rüzgâr, nefesimi açan çam kokusu. Uzakta olmak ve sessizlik ne demek, şimdi daha iyi biliyorum. Neden uzak durmuşum bunca senedir buralardan, neden boğulduğumu bile bile katlanmışım onca yaygaraya? Şu aklımı başımdan alan rüzgârı değişmem hiçbir şehre. Şu ırmağın akışını bulamam hiçbir yerde.

Havalar soğumaya başlayınca, beni tatlı bir telaş aldı. Ağır ve mutlu bir ritimle sobamızı kurdum. Soğuk kış gecelerinde sobamızın çıkaracağı ses âdeta kulaklarımda yankılanmaya başladı bile. Kışın gelmesini, iki şey için istiyorum; biri lapa lapa yağan kar; diğeri sobamın çıtırtısı.

Ey hüznümün rüzgârlı yanı. Yönünü buldun nihayet. Denizi özlemen kâr etmez artık. Masal olsaydı yaşananlar, bir umut vardı Kafdağı’nın ardında. Masal değil yaşadığımız. Şu dağlar, akıp duran ırmak, dinmek bilmez rüzgâr ve başını yastığa koyamayan her ağrıyan baş; sonunda bilecek yaşadıklarımızın masal olmadığını. Her şeyi ellerimle, dilimle, yüreğimle ben inşa edeceğim. Umudum çok. Her yanım cıvıl cıvıl. Şimdi bana dünyamı aydınlatacak bir ışık gerekiyor. Gerisi zaten yaman bir serinlik.

Mustafa Uçurum – Taşrada Bir Şair Kalbi

Mustafa Uçurum – Taşrada Bir Şair Kalbi

Kendime bir duvar çiziyorum kendime bir gökyüzü
Eskitilmemiş bir aynaya bakıyorum can çekişiyor kâşifler
Uzak bir rengi yitirdim rengi kaçtı yüzümün
Yeni bir geliş arıyorum halkın içinden halkla beraber
Allah’a yakın bir yol hayatın hızlı akışından daha duru bir yol
Bölerek uykuyu tam ortasından bir ayetle ayağa kalkmak
Diriliş bu efendimiz, bölerek çirkinlikleri yüzüne bakmak
Böyle buyurdu kitap yeni bir yüz şimdi seher vaktinden kalan
Hayat, hayatım, acılardan bana geriye kalan

Giderken, yaşlanmış bir yolcu sandım kendimi
Öyle durup sefasına bakamadım kalbimin
Çürümüş bir mızrak gibi yok sayacağım boşa geçen her seferi
Beni yere çeken ne varsa yerden kuvvet alarak
Bir çeşit diş biliyorum yorgunluğum geçene kadar
Herkese bir kargaşa bırakarak çekilmek istiyorum köşeme
İşgal iyi duruyor evlerin penceresinden bakarken
Dışarısı iyi, içerisi sıcak bir gülümsemeyken
Ölüm uzak, sevmek yakın, gitmek sefer hazırlığı

Bu eşyalardan kurtulmak Rabbim, bu istiladan sakınmak kalbi
İsmet Özel’i Türkken de sevmek Ankara’yı İstanbul’u sevmek
Turgut Uyar’ı hatırlamak göğe bakarken
Bir mendil kanarken Cansever’e bir karanfil vermek
Düşünüyorum koşmak ne kadar nefes açar kerahet vakti girmeden
Seher vakti gelmeden dirilsin baş kaldıran kim varsa dünyaya
Son bir nefes, son bir yokuş tırmanıyor en eskimiş zamanıma
Zafer bizim, tepeden bakınca şehre her yer ayakaltında ne de olsa

Sonsuz bir tahammülüm var denize karşı
Uçsuz bucaksız bir melek sanki yağmur biriktiren rüya
Erken bir kalbe konmak gibi herkes derin bir ağlamayı yaşarken
Soğuk oluyor biraz seher vakti, cami avluları bile
Aşmak için duvarları biraz Sezai Karakoç alıyorum kalbime
Nasıl da diriliyor hücrelerim yollarım nasıl düz oluyor
Gövdem dökülüp kalsa yollara bundan sonra yeridir
Buna sevmek diyelim taşra bir şairi kalbine sarsa yeridir.