Etiket: Müzeyyen Çelik

Müzeyyen Çelik – Demir Hafız: Dedem

Müzeyyen Çelik – Demir Hafız: Dedem

Bu kelimeyi her andığımda içim cız eder, burnumun direği sızlar. Babam bir gölgeydi benim; dedem vardı oysa. Dişiyle tırnağıyla, kucağıyla, gülüşüyle, elimizden tutuşuyla vardı. Biz; dayım gencecikken ellerinden kayıp gittiğinde umut olduk ona. Hayata bizim küçücük ellerimizle bağlandı. Ölene kadar da hiç bırakmadı o elleri. Abimi de beni de aynı anda kucağına alırdı. Nasıl taşırdı ki diye düşünmeden çılgınlar gibi sevinirdik abimle. Mesela onu tek alsa ben kıskanırdım beni alsa o kıskanırdı. Bizde hak geçmez derdi hep.

Çocukluğumdaki anılarım eğer şimdiki hayatımı güzelleştiriyorsa bunun baş aktörlerinden biri sanırım dedemdir. Sabah namazından dönerken sıcak simit, yatsı namazından dönerken çeşit çeşit meyveler, üstüne üstlük sevimli anılarını anlatmalar, kucaklayıp öpmeler, harçlık sıkıştırmalar, mahallenin yaramazlarından korumalar. Daha ne olsun. Bunlar bir çocuk için en değerli şeylerdir.

Dede aynı zamanda benim için yolu gözlenen bir şeydi hep. Şehirdeki evde de yazlıkta da dedemin camiden gelme anlarının çeşitli emareleri vardı ve ben onları bilirdim. Gündüz namazlarında sokaktaki herkese sesli selam verirdi. Küçük çocuklara şeker, çikolata dağıta dağıta selama alışmalarını sağlamıştı. Çocukların ya da komşuların Selamünaleyküm Hocam sesleri dedemin namaza gelme ya da gitme habercisiydi. Bazen de sabah namazı vakti durumu iyi olmayan komşuların kapısına kömür tenekesi bırakma tıkırtıları. Yazlıkta ağaçların arasındaki hışırtı. Hanımeliyle, üzüm bağına dökülen su şırıltısı. Bir insanı böyle hatırlamak var mesela ve ailem beni hangi alışkanlıklarımla hatırlayacak? Bu şimdilik cevaplanması çok zor bir soru.

İlkokula yazılmaya dedemle gitmiştim. İlk çantamı, defterlerimi, kitaplarımı almaya da dedemle gitmiştim. Siyah önlüğümü annemle teyzem dikmişti ve elbette yakalığım danteldi. Dedemle ilgili yaşantılarımın en akılda kalan kısımları o zamanlarda başlamıştı. Okumayı okula başlamadan önce öğrenmiştim. Okuldan verdikleri benim için sihirli Cin Ali kitaplarını onun dizlerine oturur okurdum. Hiç sıkılmadan beni dinlerdi, ne anladığımla ilgili sorular sorardı. Bir ihtiyacımız olup olmadığını öğrenmek isterdi ve benim her zaman bir ihtiyacım olurdu. Renkli fasulye, sayma çubukları, ataçlar, çeşit çeşit kalemler, silgiler, kalemlikler, pastel boyalar ihtiyacımdı hepsi. Arkadaşlarımda görüp özendiğim her şey. Bir keresinde hatta dedeme bu ihtiyaçlarımla ilgili mektup bile yazmıştım. Herkese anlata anlata bitirememişti. Ondan dolma kalem, hokka ve mürekkep istemiştim mektubumda. İşte dedemin daha o zamanki gayretleri okumama vesile olmuştur. Gerçekten de o kadar ileri görüşlüydü ki benden evvel ülkenin en sıkıntılı zamanlarında teyzemi bile okutmuştu ve her seferinde götürüp getirmişti İstanbul’a. Hem de beş sene boyunca.

Annemden izni kurtardığımda sürekli olarak dedemlere kalmaya giderdim. Sürekli beni överdi dedem. Kızım çok akıllı bir seslenmemle hemen yatağından fırlıyor derdi. O ev, çocukluğum, dedem ve çatının saçaklarından kumruların sesleri hafızamdan asla silinmiyor. Dünya aydınlık bir yerdi o zamanlar. Hevesle yaşanabilirdi. Hayal kurmaya oldukça müsaitti. Geri planda yaşanan bazı üzücü şeyler görmezden gelinebilirdi güzel bir örnek vardı ve hayatı bize genişletiyordu. O da dedemdi.

Ortaokul, lise zamanları da aynı güzellikte geçebilirdi ama hastalıklar başladı. Önce babam, sonra dedem. Birbiri ardına hastane travmaları. Babam iyileşse dedem hastalanıyordu dedem iyileşse babam hastalanıyordu ve iki sene arayla onları kaybedene dek bu sürdü bu durum.

Dedem iyileşince yine küçük sürprizlerine bıkmadan usanmadan anlattığı hafızlık anılarına geri döndü. Onlar bizim için masal gibiydi ama o açlık çekmiş dolabın dibinde kalan ekmek kırıntılarını parmağının ucuyla toplayarak yemişti, karlı bir gün çeşmeden abdest alıp eve geldiğinde kapının koluna zayıf parmakları yapışıvermişti, babasını hiç hatırlamıyordu, annesiyle yanlış bir hesaptan daha bebekken hapse bile girmişti. Kaçak tütün satarmış büyük nenem. Yakalanmış bir gün jandarmaya üç, beş gün yatıp çıkmışlar. Demesinler ki hapse de girmedik. Sonra gri gözlerinin dolması ve hemen ardından şükretmesi. Köyde otururlarken yazları yürüyerek ya da atla neredeyse on beş kilometrelik yolu gider gelirmiş de namazlara yetişirmiş. Biz masal sanıyoruz ya hala anlayamayız nasıl yapardı. Şehre taşınmayı sonradan akıl etmişler imamlık yaptığı caminin dibinde kiraya çıkmışlar. Sonra olaylar olaylar. İki göz oda, üç çocuk, iki kendileri. Köyden şehre işi düşenlerin oteli olmuş bizim ev. Anneannem bir keresinde yorgan bulamamış da koridor gibi yerde şalvarlarını bürünüp yatmış. Şimdi oda da çok yorgan da çok ama insan kalmadı.

O hastalık süreçleri mutsuzluk nedir öğrendiğim zamanlar oldu. Öyle bir kelime vardı ve hayatımıza o ana kadar sanki dâhil olmamıştı.Yine de kimse sevdiği kişilerin öleceğini aklına getiremiyor. Bunu kabullenemiyor. Bazen kendi öldüğümü kabullendiğim istediğim oldu ama dedemin öleceğini asla kabullenemedim.Küçükken ölüm düşüncesi aklıma gelince önce dedemi düşünürdüm ve yatağımda hüngür hüngür ağlardım. Annem sesime gelirdi. Ne anlatacağını da bilemezdi. Anlatsa da zaten anlayamazdım. Meğer yaşamak lazımmış.

Lise sonda babamı kaybettik. Lakin dedem çok iyiydi ve bize daima yanımızda olduğunu bütün varlığıyla hissettiriyordu. Bu yüzden bu durumu daha küçük sıyrıklarla atlattık diyebilirim.Ondan sonraki zamanlar da güzeldi. Dedeli,mutlu ve huzurluyduk. Koca bir dağdı ve bütün ağırlıklarımızla ona yaslanıyorduk.

Büyük kıyamet iki yıl sonra koptu. Mart ayının başları bir kalp krizi. Yoğun bakım, hastane odaları, ambulanslar. Hepsinin toplamı bende hala hüzün. 24 Mart akşamı geldi haberi.Ambulansla Tıp Fakültesi’ne sevk edilirken kızım vakit geldi, Yasin okuyun demesi. Sonra kendinin Yasin’i okuya okuya ruhunu teslim etmesi. Bu kadarcık işte. Eve haberi ilk bana geldi. Dünyanın gerçekten döndüğünü o gün hissettim ben. Evin içinde defalarca ne yapacağım ben şimdi diye gidip geldiğimi hatırlıyorum. Akşamına hastalanıp yatağa düştüm. Dayanamamıştım. Öyle ki öleceğinden az önce beni evimde yıkayın, caminin gasilhanesindeki sudan kul hakkı geçmesin diye de tembihleyecek kadar düşünceli biriydi.Gerçek manada yaşama sevincimi kaybettim.Üniversiteye hazırlık sürecinde yaşadım buolanları. Hiçbir şey bana zevk vermiyordu ve suyunu kaybetmiş bir ırmak gibi kalakalmıştım boşlukta. Gerçekten nasıl yaşayacağımı bilmiyordum. Kızım oku demişti ve sadece okuyacaktım. Sanırım sadece de okudum başka bir şey yapmadım henüz.

Şimdi düşünüyorum dedemin hayatımdaki yerineydi? Bir kere boşluğu asla doldurulamadı.Adını anmadığımız gün bile yok. İçimize sinesine Rahmetli diyebiliyoruz ona mesela. Lafolsun diye değil içimizden gele gele. Geçen on iki yıldan sonra anıları hala taze. Eğer ailemiz,evimiz bir evrense o evrenin güneşi dedemdi vebiz onun etrafında dolanan gezegenciklerdik.Sonrasında epey dengemizi kaybettik. Şimdi bulduk mu onu da bilmiyorum. Kendimi tanıtırken hala Demir Hafız’ın torunu diyorum başka tanımım yok.

Müzeyyen Çelik – Flu

Müzeyyen Çelik – Flu

Geceleri uyuyamıyordum. Daha derin daha anlamlı bir cümle yok bunu ifade etmek için. Geceleri uyuyamamak kendiliğinden derin bir şeydir zaten. Bazen hiç uyuyamıyordum hatta. Zamanın durağan olduğunu hissetmek delirtiyor insanı.

Sokağın bütün iç gıcıklayıcı sesleri geceleri ayaklanır mesela. Sadece apartmanın değil bütün sokağın sesi gelip pencerene dayanır. Camlarına tık tık tık. Öyleyse sen neden buradasın!

Uyan! Uyumuş muyum ki uyanayım! Uyan her gün bir sesi dinle o sesin peşine düş. Zaman başka türlü geçmez. Zamanı geçirmek boynunun borcu. Ne diyor bu ses böyle! Çıldırmak üzere oluyorum çıldırmaya bile mecalim yok.

Şakaklarım zonkluyor. Kanın beynimden süzülüşünü bile hissedebiliyorum. Gece bazen çok ağır bir yüktür. Kan ağırdır, koyudur damarlarında.

Zamanın geçtiğini hissediyordum bazen. Tırnaklarım uzamasa gerçi onun da farkına varmayacaktım. Bütün perdeler kapalı. Telefon, televizyon yok, zilin teli kopuk. Sabahın ilk saatlerinde evin altındaki bakkaldan küçük nevaleler. Hayatla tek bağıntım bu.

Evimde yok olmak istiyorum bu çok zor. Hem fâni hem yok ama bir o kadar da var gibi olmak buna rağmen yok olmayaçalışmak. Aman Allah’ım kafam çok karışık. Yok olabileceğim noktalar buluyorum evde. Koltukların arkasına siniyorum. Halıların uçlarına oturuyorum ne olacaksa. Sonra üst kattakiler başlıyor yaşamaya. Ben susmuşken, kendime doğru sinmişken onların yaşantısı dolduruyor kulaklarımı. Adam polis kadın öğretmen, atanamamış.  Aşure getirmişti, kapıdan başımı göstermeden almıştım, kâseyi de hemen geri vermiştim. Anlam verememişti muhtemelen. Çok suluydu, yiyememiştim. Bu kadar bilgisayarla meşgul kadın nasıl güzel aşure yapsındı. Sonra karşılaşmadık hiç, karşılaşmamalıydık. Bütün yaşama düzenlerini anladım zamanla. Onlarla karşılaşmadan başka türlü nasıl yaşanırdı. İnce hesaplar, doğru kaçışlar lazımdı.

Üst kat diyordum sahi adam polis çoğu zaman gece eve gelmiyor. Bebekleri var o da sürekli ağlıyor, canını teslim edecekmiş gibi ağlıyor, ben ruhumu bedenimden kendim söküyor gibiyim, dayanamıyorum onun ağlamasına. Kadın mutfağa yürüyor, kadın zayıf yok gibi yürüyor. Halının üstünden parkeye düştü mü ayakları ancak ses gelebiliyor. Mama yapıyor muhtemelen çocuğa ama kocasını sevmeyen bir anne gibi yürüyor. Ağır, bıkkın. Çocuk bazen mamayı yiyince susuyor. Çocuk ağladıkça bilgisayardan da mesenenin titreşim sesi geliyor. Kadın sürekli yazışıyor. Kadın kaç kişiyle yazışıyor? Kocası evdeyken kadın bilgisayarı açmıyor, bağrışıyorlar. Çocuk da onları duyunca bağırıyor. Çocuğu kadın hiç mi bağrına basmıyor. Çocuk can havliyle ağlıyor, sanki ağlayarak nefes alıyor. Ben dayanamıyorum,kadın mutfağa mama hazırlamaya gidiyor. Pıt pıt ayak sesleri.

Sen beni depresif bir kadın mı sandın! Yalnızlığı sen de sadece kadınlara yakıştırıyorsun değil mi? Oysa ben Yusuf ’um. Kuyulara bile layık görülmemiş Yusuf. Köle olarak bile taltif edilemeyecek Yusuf. Korktuğu başına gelmiş Yusuf. Bir erkek yalnız olunca en yalnız kadından bile daha yalnız olur oysa. Daha çok duyumsar sessizliği, uğultuyu, karın boşluğundaki kasılmayı. Yutkunmayı pişmanlıktan. Elinden bir şey gelememesini ve de.

Susup saatlerce sabit bir yere bakmam da şizofreniden değil. Öyle olmasını umardım ama en azından bir adı olurdu. Evet, ben şizofrenim derdim. Bir tanımın olurdu. Şimdi ya ben kimim? Orasını sorma hiç, zira ben kendime bile soramıyorum. Sorsam cevap bulamıyorum.İnsan kendiyle ilgili kendine sorduğu sorulara doğru cevap verebilmiş midir ki ben vereyim.

Orda dur belki de onlarla yüz yüze geldiğim için bu haldeyim, karanlıktayım, üst komşudan alt komşudan ses gelecek de yaşadığımı hissedeceğim diye acizleniyorum. Bazen pencerenin yanındaki koltuğa oturup karşı binadaki horultuları bekliyorum. Uyuyabiliyor ki horluyor, ne mutlu ona. Karısı şikâyet ediyordur da nefes alıyor diye şükrediyor mudur acaba? Kocasını o kadar seven kadın var mı? Vardır elbette, neden olmasın. Şöyle bakıyorum da herkes çok mutlu.

Polis bugün yine gece çalışıyor. Kadın internette yazışıyor, o bilgisayarın sesini kısmayı hiç akıl etmiyor ya da seslerle yalnızlığını bastırıyor. Çocuk sakin. Kadın geç vakitte telefonla konuşuyor, gülme sesi duvarlarıma gelip çarpıyor. Kocasına bağırıp telefona gülüyor kadın. Kadının telefonla ünsiyeti aklımı başımdan alıyor. Kızım diyorum, nefes göğsümde düğümleniyor. Nilgün’ü bırakıp geldim buraya. Arkamdan ağır konuşuyordur. Korkak diyordur, korkuyorum. Omurgasız diyordur o kadar değil. Ben omurgamın çatırtılarından buradayım.

Bugün kalbim çıkacak gibi oldu takvim dört şubattan bahsediyor. Kızım doğdu tam yirmi yedi yıl önce. Hiç önemli bir yer kurtulmamış. Kız ismi Cahide oğlan ismi Cahit. Uyumadan okumamız gereken dua. Uyuyamadan okumamız gereken dua diye bir dua yok demek ki. Takvim bile beni kale almıyor. Kızımdan bahsetse keşke. Kızımı özlemiyorum. Hayır asla özlemiyorum. Bu kadar yakınımda ama çok uzağımda.

Merak insanı diri tutar, uyanık tutar merak et biraz daha.

Bu kız böyle olmaz Nilgün dememle koptu kıyamet. Nilgün bize zulmeder bu kız dedim dinlemedi. Dinletemedim. Bu kadar serbest olmaz dedim her şey dedim. Her şey oldu işte Nilgün her şey oldu.

Müzeyyen Çelik – Gönül Berberi

Müzeyyen Çelik – Gönül Berberi

Bütün hikâyeler artık ona tanıdık…

Otuz sene oluyor bu dükkânı açalı. On beş metrekare. İki berber masası, iki ayna dört de bekleme sandalyesi. Aynaların kenarındaki fayansları iki kere değiştirdi koca otuz senede. Onu kuaför değil de berber yapan şey oydu belki de. Işıltılı, bol aynalı, yeni model berberlerden farkı bu mat beyaz kahverengi sonbahar çiçekli fayanslarıydı. Senelerdir müşterilerinin gözü aşina olmuştu bu fayanslara, o da müşterilerine aşina olmuştu. Tıraşlarını yaptığı küçük çocuklar koca adam olmuş çoluk çocuklarını getirir olmuşlardı. Yaşlandığını böyle hissediyordu Gönül Berberi Muzaffer. Yaşlanmıştı da. Favorileri kırlaşmış. Pantolonu yenilerin koyu ve canlı renkleri yanında sönük kalmış, gömlekleri senelerdir aynı tarz. Canı çekmiyor artık şöyle filinta gibi giyinsin. Gençlikteydi o hevesler. Bu mesleğe nasıl başladı, neden Gönül Berberi oldu, onları hatırlamıyordu bile. Hatırlasa bile soran olmamıştı ki senelerdir. Kendi içinden gönlüm dediği ama asla yüzüne bunu söylemediği kadife tenli karısı Naciye bile sormamıştı. Çocukları da sormamıştı. Önemsizdi belki de. Garip bir mesafe vardı bütün aile bireyleri arasında, herkes birbirine soğuktu ama kimse birbiriyle çatışmıyordu. Çatışma olmaması belki de bu mesafeden kaynaklanıyordu.

Bütün mahallelerin en çok dedikodu yapılan yerleri kahvehaneler ile berberlerdir diye bilinir ya. Gönül Berberi de öyleydi ama bir farkla. Berber Muzaffer sadece dinler asla yorum yapmazdı. Kimsenin lafını da kimsenin yanında açmazdı. Ustasından aldığı en büyük öğüt buydu belki de. Bunun sayesinde bütün mahallelinin saygısını ve güvenini kazanmıştı. Evinden işine, işinden evine bir adamdı işte. Bu kadar tekdüze bir hayatın içinde kendine tek bir korku bulmuştu. Müşterilerinden biri ölürse ne hissederdi. Her ay ya da iki haftada bir dükkâna gelen, saçını sakalını kestiren, yüzlerinin bütün hatlarını bildiği bir müşterisinin tenine Azrail değerse ne hissederdi. Çok ilginç ki henüz devamlı hiçbir müşterisi ölmemişti. Çok yaşlı birkaç kişi vardı ama onların da evlerine gider tıraşlarını orada yapardı. Dükkân müşteriden kırılmıyordu da biraz kapalı kalsa ne olacaktı. Evine gittiği her müşterisi ona ölümü hatırlatıyor ellerini yüzüne dokundururken içi ürperiyordu. Annesi de babası da ölmüştü, yakınlarından birçok kişiyi kaybetmişti ama müşterilerinden biri öldüğünde ne yapacağını nasıl hissedeceğini bilmiyordu. Elleri onca adamın şahdamarında gezinmişti senelerdir de kendi yaşlanınca önce onların ölümünü düşünür olmuştu. İnsan zaten ölümü en son kendine yakıştırırdı ne de olsa. Gerçi karısına da yakıştıramıyordu. İlk evlendiklerinde kırk kilo kısacık boyluydu Naciye, her çocukta üç beş derken yusyuvarlak olmuştu. Yine de yüzü hiç yaşlanmıyordu sanki. Sanki yüzünde tek bir kırışıklık yoktu. O tombul parmakları incecik bilekleri nasıl ölsündü.

Muzaffer Bey’in ne saçında sakalında ne kıyafetlerinde ne de dükkânında tek değişik bir şey yoktu. Havlular eskise yine gider aynılarından alırdı. Çoluk çocuğu evlendirdi, torunlar oldu, cebinde hobby çikolatadan başka çikolata olmadı. Kimseye ondan zarar gelmemişti, dünya hayatı için daha ne olsun diyordu da namazlarında devamlı olamamıştı. Cumadan cumaya alnı secdeye değiyordu. Caminin dibinden iki dakika işi bırakıp namaza gidemiyordu. Her ezanda içi ezilse de alışamamıştı işte. Naciye her sabah güneş doğmadan yanından sessizce süzülüyor, kocasına sen de kalk diyemiyordu. Bir sabah Naciye sabah namazına uyanmadı. Kadife gibi bembeyaz teni solgundu. Mutfakta bardak tabak şıngırtısı da kesilmişti. Muzaffer bir sessizliğe uyandı.

Müzeyyen Çelik – Corcet Yünlü

Müzeyyen Çelik – Corcet Yünlü

Nezahat Teyze yine sabahın köründe kapısının önündeki nöbetine başlamıştı. Cemrenin düşmesini top­rakta hissetmeye başladığı günden itibaren kendini dışa­rı atardı. Geride bıraktığı, kendinin bile anlam veremedi­ği bir hayat neredeyse elli yıl yaşanmıştı. Ahmet erken­den işe giderdi. Okuyamamıştı. İlkokulu zor vermişti za­ten. Gerisinde de üstüne gitmediler. Diğer oğlu zorladı, eğitim enstitüsünü bitirdi. Şimdi doğuda öğretmen. Yaz­dan yaza gelir. Gelin de o memleketlerden. Sıra Nezahat Teyze’ye gelmiyor işte.

Yazın pencere kenarındaki çiçekler güneşten kav­rulmasın diye cama beyaz duvar takviminden birer yap­rak koyardı. Sabah kapının önüne her gün oturması ne kadar olağansa o takvim yaprakları ve çimen yeşili corcet yünlü şalvarı ve haki yeleği de o kadar olağandı. Son on yıldır üzerinde farklı bir kıyafet gören olmamıştı. Sokak­taki düğüne derneğe mecbur kalmadıkça gitmezdi ama katılırsa da yine corcet yünlüden bir nebze daha yeni şal­var takımıyla giderdi. O da eskiyen kumaşın devamı gi­biydi. Son birkaç yıldır krem rengi bir de manto edin­mişti.

Sabah kim kaçta evden çıkar, nereye gider, kimler misafirliğe gelir, hepsini bilirdi Nezahat Teyze. Çetele tutardı zihninden sanki.

Nezahat Teyze’nin kapısının önünde sürekli oturması sokak sa­kinleri için de güven verici bir du­rumdu. Günün belli saatlerinde di­ğer kadınlar da gelirdi yanına. Uzun yaz gecelerinde oturma mesaileri gece yarısına kadar devam eder, çay­lar içilir, kekler yenirdi.

Bu durum memurları, çalışan­ları rahatsız etse de kimse ses etmez­di. Bu sohbet ekibine torunlar da da­hil olurdu çünkü. Gündüzün sıcağın­da oynanamayan oyunlar akşamdan sonra icra edilirdi. Bu sokağın bütün torunları kıymetliy­di hem. Torunlara biri camdan çıksa laf etse anasından emdiği süt burnundan gelirdi. Zaten bu hatayı da ancak yeni taşınanlar yapardı.

Ben kapıdan ne zaman çıksam illa ona selam ver­mek zorundaydım, giderken nereye gittiğimi, gelirken nereden geldiğimi, geç kaldıysam neden geciktiğimi ona açıklamak zorundaydım. Başkasına hesap vermek beni rahatsız ederdi de onunkini kanıksamıştım artık.

Nezahat Teyze evine misafir almazdı pek. Kimsey­le oturup kalkmazdı. Bir keresinde ameliyat olup sokak­lardan uzak kalınca annem bir kilo süt alıp da geçmiş ol­suna gitmişti de evini o zaman görmüştü. Sonra da cena­zede. Bize de yeni taşındığımızda gelmişti bir keresinde, onu hatırlıyorum sadece. Üstünde haki yelek, altında çi­men yeşili corcet yünlü şalvar.

Küçük oğlu eskiden konuşurdu benle. Abim nasıl­sın, paran var mı derdi bana okuldan gelirken. Yok de­sem verirdi hani yüzünde o bonkör yüz ifadesini hissetti­rirdi. Ben yine var Ahmet Abi sağol derdim hep.

Sonraları değişti birden. As­kerden sonraydı. Zayıfladı da çok. Nezahat Teyze onun durumundan da bahsetmedi kimseye hiç. Ahmet ne yapıyor diye sordular mı, çalışıyor derdi, internet bağlattı, telefon aldı, bilgisayar aldı. O kadar. Evlenme­ye niyeti yok gibiydi Ahmet Abi’nin. Hem evlenmeye mecali de yoktu san­ki. Her sene daha zayıf, her sene iki yaş birden yaşlı.

Nuri Amca’nın vefatından sonra daha iyiydi Nezahat Teyze. Daha neşeli, daha konuşkan… Nuri amca yaşadığı kırk yedi yıl boyun­ca aynı evde yaşadı. Evlendi, anne­si kardeşiyle başka eve çıktı. O doğ­duğu evde kaldı. Sokaktan kimseyle muhatap olmadı kırk yedi yıl. Ner­de çalıştığını kimse bilmezdi. Nerde iş bulursa orada çalışır da çalışıyordu ama. Zaman zaman başka sokaklar­daki inşaatlarda, bazen lağımı tıkan­mış bir evin önünü kazarken gören­ler olmuştu onu. Her akşam iki eli de dolu gelirdi eve.

Birkaç kere boşanmanın eşi­ğine gelmişlerdi ama ne oldu nasıl oldu kimsenin haber olmadı. Uzun süre öğretmen oğlunun yanına git­ti. Barınamadı orada da. Çıktı geldi sonra. Bir sabah çiçeklerin önündeki takvim kâğıtlarını değiştirirken gör­dük. Gelmişti, sonra da gitmedi hiç.

Bir gün sabah perdeleri açıl­madı. Ahmet Abi eve gelirken gör­müş komşular, babam hastanede, eve eşya almaya geldim demiş. Bir hafta sonra Nuri amcanın cenaze­si geldi eve. Nezahat Teyze dövüne­rek ağladı. Kucağında içinde çok az şey olan eski bir bohça. Sarılıp sarı­lıp ağlıyor. Bir takım corceti de ağız tadıyla giyemedim! O gün anladık evde nasıl yaşandığını. Nuri amca bir odada kendi yaşıyormuş. Elinde ko­lunda taşıdıklarını getirip kendi oda­sında bekletiyormuş da bu kadına, oğluna yer misin demiyormuş. Ah­met getirecek de Nezahat Teyze yi­yecek.

Nuri amcanın yedisinde mev­lit okunduktan sonra Nezahat Teyze sokağın fakirlerine kocasının odasın­daki kömürleri dağıttı. Kömür alan­lar odanın bir köşesinde tavana ka­dar çuval çuval kömür istifi olduğu­nu anlattılar. Bir tel dolap da biskü­vi, makarna, margarin, salça, yağ do­luymuş. Çoğunun son kullanma ta­rihi de geçmişmiş. Üst üste serilmiş üç halının ikisini de alın demiş Ne­zahat Teyze.

Herkes ayrı hikâye yazdı on­ların kapılar ardında yaşanan haya­tı için. Kırk mevlidine kadar konu­şuldu. Pazara giderken, kapı önle­rinde, çay saatlerinde mevzubahis hep aynıydı. Nezahat Teyze kimse­ye konuşmadı. Nuri amcanın odası­nı kendi evine dâhil etmekle uğraştı bir süre. Mevcut değişikliği mevlitte gördü insanlar. Sonra bütün sorula­rın cevabını çöpü eşeleyip kemik ara­yan kirli kediler öğrenmişti. Koca bir poşet ilacı yollara dağıtmışlardı. De­pakin, Akineton, Titanyum.