Etiket: Nazım Hikmet

Köksal Alver – Hece’nin Mekânı

Köksal Alver – Hece’nin Mekânı

Hece dergisi, Türk edebiyatının köklü ve etkili dergileri arasında yer almaktadır. 1997’de yayın hayatına dahil olan dergi, kısa ömrüne rağmen uzun soluklu ve yankılı ürünler ortaya koymuş, Türk edebiyatının yapı taşlarını belirleme adına önemli çalışmalar yapmıştır. Gerek ürünleri gerekse dili, bakışı, dünya görüşü, edebiyat ve sanat algısı, medeniyet ve kültür ufku ile belirleyici bir konuma, merkeze yerleşmiştir. Kendini İslamî dünya görüşüne ve bu görüşün zengin geleneğine dayandıran dergi, Sebilürreşad, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera gibi dergilerle kendi var oluşunu irtibatlandırmaktadır. Edebiyat, sanat, düşünce ve yazı olgularına böylesi bir açıdan yaklaşmaktadır.

Hece dergisi, Ankara’da yayınlanmaktadır. Ya­yıncılığının daim merkezi olan İstanbul’un dı­şında, Ankara’da, dergi, yeni bir mekân ve mu­hit meydana getirmektedir. Hece, ortaya koydu­ğu düşünce, sanat ve edebiyat algısının yanın­da mekânsal bir var oluşun, bir yer edinmenin simgesidir. Yazarlar, edebiyatçılar ve okurlar için uğrak noktası ve özel bir çevredir. Yeni yazanlar için hep tüten bir ocak olan dergi, usta yazarlar açısından da vaz geçilmez bir mekândır.

Hece, Ankara’nın kalbi olan Kızılay’dadır. Konur Sokak, Haseki Apartmanı derginin mekânıdır. Burası tamamı büro olan bir apartmandır. Al­tında bildik bir kahvehane vardır; gürültülü-patırtılı, oyunlu, heyecanlı bir kahvehane. Kah­vehanede ise bildik tipler. Apartmanın önünde ise emektar ayakkabı boyacısı oturmaktadır: za­man zaman dergiye uğrayan, yardım eden, ki­tap ve dergi taşıyan, misafirlerin ayakkabılarını itinayla boyayan Hüseyin amca. Derginin mekânsal muhiti hayli kalabalık ve çe­şitlidir. Kocatepe Camii bir-iki sokak arkadadır. Etrafta ise sayısız dükkân yer almaktadır. Ko­nur Sokak ise hep canlı, kalabalık ve seslidir. Ya­yınevleri, lokantalar, cafeler, oyun salonları, si­nemalar, değişik mağazalar bu bölgeyi can­lı tutmaktadır. Hece, böyle bir ortamda ken­di mekânsal duruşunu ortaya koymakta, soka­ğın üretkenliğini entelektüel alana taşımaktadır. Hece, bu sokağın entelektüel haritasında müm­taz yerini almakta ve sokağa kendince anlam katmaktadır.

Odalar ve Yüzler

Hece dergisi, başlangıçta tek bir dairede hizmet vermektedir. Şimdilerde yan daire de Hece’ye katılmış durumdadır. Büro büyümüş, odalar art­mıştır. Şu an altı oda, iki salon, iki depo, bir mut­fak, iki lavabodan oluşan büyük bir büroda harıl harıl iki dergi hazırlanmakta, bir yayınevinin çı­tası yükseltilmektedir. İki salondan biri yayın yö­netmeni Hüseyin Su’nun odasıdır. Diğeri ise bir toplantı salonudur. Abdurrahim Karadeniz, Bü­lent Güler ve Nuriye Dağcı’nın da kendilerine ait birer odaları bulunmaktadır. Bunların dışında­ki üç oda ise değişik zamanlarda değişik işlere ev sahipliği yapmaktadır. Depoların biri kitapla­ra, diğeri ise dergilere ayrılmıştır. Mutfak ise sü­rekli çayın demlendiği, her öğle yemeklerin ya­pıldığı mutena ve özel bir köşedir. Her odanın kendine özgü bir grameri, kendine ait bir havası bulunmaktadır. Bu gramer ve hava hem odanın sahibinden hem de odanın işlevlerinden kay­naklanmaktadır. İşler ve işlevler, bütün bir dergi mekânını belirlediği gibi odaların da yönelimini belirlemektedir.

Hüseyin Su’nun odasında biri kendisine ait ol­mak üzere iki masa mevcuttur. Misafirler için koltuklar ve sandalyeler odaya yayılmaktadır. Masaların arkalarında tabandan tavana kitaplık­lar. Duvarlarda Hece’nin kişi özel sayılarının çer­çevelenmiş kapakları. Duvarları daha bir kişilik­li hale getiren yüzler: Mehmet Akif, Necip Fa­zıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Nurettin Topçu, Nazım Hikmet ve diğerleri. Ayrıca Hece ve Hece Öykü’nün çerçevelenmiş ilk sayıları. Gene çerçe­ve içinde hatlar; besmele, Fatiha, Hece yazıları. Girişte solda büyük bir etajer, üstünde dergile­rin uzayıp giden ciltleri. Yanında antika bir rad­yo, her daim türkü ve şarkı çalan bir radyo. Rad­yonun üstünde plaklar. Birkaç çiçek cam kena­rında. Pencere önündeki masada antika birkaç eşya.

Bu oda esasen derginin beynidir. Hece’nin bü­rosuna anlam veren bir odadır burası. Hece’nin maddi ve manevi haritasını belirleyen bir oda­dır. Gelenler hep bu odaya uğrarlar. Orada soh­bet edilir, dertleşilir, tartışılır, kaynaşılır, görü­şülür. Yazarlar, okurlar, yayıncılar, misafirler ge­nelde burada ağırlanır. Derginin ve yayınevinin tüm işlemleri öncelikle bu odada kotarılır. Dos­yalar, yazılar, konular, yazarlar, kitaplar, yayınla­nacak eserler, dergi ve yayınevinin yayın süreci ve politikaları önce bu odada konuşulur. Bu oda derginin karar merciidir. Burada alınan kararlar diğer odalara yönlendirilir ve işler böylece yü­rütülür. Kimi zaman derginin diğer işleri de bu­rada gözden geçirilir: düzeltiler yapılır, dergiye gönderilen yazılar gözden geçirilir ve tasniflenir. Oda uğrak bir yerdir ve uğrayanlarla kendi hari­tasının çizgilerini oluşturur.

Odanın kendine has bir havası ve ruhu vardır, o hava ve ruh içeride oturanı sarıp sarmalar. Oda da tıpkı editör gibi ağır bir odadır, müzikler de genelde ağırdır. Bir asude köşedir aynı zaman­da. Sakin, dingin, derin, sessiz, nümayişsiz, şata­fattan uzak bir oda. Çılgınlıklara, aşırılıklara hat­ta uçarılıklara izin vermez bu oda. Gelen ağır ağır, usul usul, efendi efendi koltuğa ilişip otu­rur. İçin için bu odanın retoriğine itiraz edilebi­lir, havası fazla ağır bulunabilir. Ancak ciddi ve uzun soluklu bir iş için, bir yürüyüş, duyuş, du­ruş ve bakış için bu gereklidir. Belki yıllar sonra anlaşılacak bir gereklilik. Bir boşluk oluştuğun­da yakıcı bir şekilde anlaşılacak bir gereklilik ve duyarlılık.

Abdurrahim Karadeniz’in odası derginin takip merkezidir. Büyükçe bir masa, bilgisayar sehpa­sı, birkaç misafir koltuğu ve duvarları süsleyen tabloları ihtiva eden bu oda, abonelik işlemleri, kitap basımı, kitap kapakları, faturalama, kâğıt alımı, tahsilat işleri, yayın ve matbaa takipleri ile uğraşır. Şehir dışındaki okurlarla bu oda iletişim kurar. Bu ve benzeri işler odanın, derginin ge­nel rutini için ürettiği işlerdir. Dergi arka planda pek çok iş üretmek, işleri takip etmek zorunda­dır. Bu oda o işlerin bir bölümünü üstlenmiştir. Fakat bir de bu odanın havasından söz etmek icap eder. Diğer odanın aksine burası daha fark­lı bir hava üretir. Tütün ve çayın eksik olmadığı bu oda biraz daha esnek ve espritüeldir. Abdur­rahim Karadeniz’in ilgileri, merakları ve muhab­beti odanın havasını belirler bir bakıma. Hemen her konunun konuşulduğu odada başat mevzu­lar ise futbol, balık, güvercin ve baldır. A. Kara­deniz, ayrıntılı, heyecanlı ve iştahlı üslubu ile ko­nulara farklı tonlar verir.

Bülent Güler’in odası ise işlerin kotarıldığı, der­gilerin ve kitapların hazırlandığı, dizgilerinin ya­pıldığı, baskıya hazırlandığı odadır. Aynı zaman­da derginin hafızasını ihtiva eden büyük bir bil­gisayar masada yerini almıştır. Yanında yazı­cı. Sehpada küçük biblolar. Duvara dayalı bir ki­taplık. Panolarda ise takibi yapılan işler ve kimi resimler. Bülent Güler, soyadı gibi güleç biri­dir, cevvaldir, pek çok işi kotarır. Derginin yükü­ne ortak olur. Derginin gerçek mutfağıdır den­se yeridir. Derginin ve kitapların matbaaya gön­derildiği son nokta burasıdır. Aynı zamanda ya­zarların uğrak noktasıdır bir bakıma. Yazarın ki­tabının ilk halini gördüğü oda burasıdır. Kitap­ların ve derginin ilk okuyucusu Bülent Güler’dir, bu oda ilk okuma odasıdır.

Toplantı salonu Hece’nin bürosu açısından kay­da değer bir yerdir. Büyük oval bir toplantı ma­sasının etrafına dizili koltukların, onların ara­sında ise duvara dayalı diğer koltuk ve seh­palar yer almaktadır. Duvarlarda çeşitli tablo­lar bulunmaktadır. Bu salon büyük toplantılara, yazar-okur buluşmalarına, özel okuma grupları­nın aktivitelerine, seminerlere, öğrenci toplantı­larına, kitap okuma gruplarına ev sahipliği yap­maktadır.

Dergi işlerinde en çok öne çıkan husus, derginin ve kitapların paketlenmesi, kargoya ve posta­ya gönderilmesi yahut kitapçılara dağıtılmasıdır. Dolayısıyla böylesi işlerin yürütüldüğü bölümler dergi bürolarının can alıcı odaklarıdır. Hece’nin sekreterlik odası bu işlevleri yürütmektedir. Bir büyük masa, bir bilgisayar masası ve bir de ki­taplığın bulunduğu oda, dergilerin ve kitapların paketlenme işlerini içerir. Dergi paketlemek esa­sen bir derginin mutfak işlerini özetler: dergi, kendi mutfağına girecek yakınlıkta kişilerce ya­hut kendini dergiye yakın hissedenlerce paket­lenir. Dergi paketlemek, çok özel bir iştir bu yüz­den. Aynı zamanda bir okurluk ve yazarlık basa­mağı sayılır. Hatta bir terbiye işi olarak da görül­düğü olur çoğu zaman. Dergi paketlemeyi ken­dine yediremeyen, bu yolda tökezlemiş sayı­lır. Dergi paketlemek, yazarlığın, okurluğun, ya­zının insana verdiği kibri kısmen alır. Başka açı­dan ise onu özel bir insan kılar. Herkes dergi pa­ketleyemez çünkü, her yazara dergi paketlemek de nasip olmaz ayrıca. O bakımdan bu oda bel­ki Hece’nin bürosu için çok daha farklı açılardan değerlendirilmesi gereken bir odadır.

Bir de mutfaktan söz etmek gerekir. Hece’nin mutfağı özeldir. Her an sıcak ve taze çay bulu­nur. Arada bir sunulan kahveleri de anmak ge­rekir. Öğlen mutlaka yemek çıkar. İnsanları do­yuran bir mutfaktır. Mutfağın sahibi ise Nuriye hanımdır. Leziz yemekleri misafirleri tarafından beğenilir. Yemeği yenir, çayı içilir biridir.

Hüseyin Su

Hece, yaslandığı geleneğin etkili dergile­ri olan Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat’tan ayrılır. Mavera’ya benzetilebilir. İlk üç dergi belirgin bir şekilde bir üstad/usta etrafında kimliklenir. O üstadın nefesi derginin her yanına yayılır; nefe­sin imkânlarını ve imkânsızlıklarını birlikte bü­tün sayfalarında gösterir. Hece belirgin bir üsta­dın ön ayak olduğu, çekip çevirdiği, her şeyi be­lirlediği bir dergi olmamıştır. Dergiyi tasarlayan çekirdek halka hemen hemen birbirine denk­tir; yaş, tecrübe, ürün ve etki bakımından arala­rında uçurumlar yoktur. Belki ağabeylik derece­sinde bir ayrışma olabilir ancak bu üstadlık ya­hut ustalık derecesi değildir kesinlikle. İlişki­ler bu çerçevede başlamış ve yürümüştür. Eleş­tiriler rahatlıkla ağabeylerin yüzüne söylene­bilmiştir. Dergiden kopuşlar hemen başlayabil­miştir. Gençler ağabeylere kafa tutabilmiş, on­lara naz yapabilmiş, kimi zaman küsebilmişler­dir. Bütün bunlar Hece’nin esnek bir yapı arzetti­ğini gösterir.

Hüseyin Su, derginin başından itibaren editö­rü ve yayın yönetmenidir. Ama o aynı zamanda bir editör ve yayın yönetmeninden daha fazla, daha başka biridir; bildik bir editör değildir. İlk sayı kadrosunda yer alan diğer ağabeylerle bir­likte dergiyi tasarlamış ve yayın hayatına dahil etmiştir. Ne ki zaman Hüseyin Su’yu diğer ağa­beylerden daha öne çıkarmıştır. Bu husus he­men her dergide rastlanılan kaderimsi bir du­rumdur: dergi zamanla kendi içinden birini öne çıkarır yahut biri dergiyi daha fazla üstlenmek, sahiplenmek zorunda kalır. Hüseyin Su, bu zo­runluluğun ortaya çıkardığı ama derginin bütün yükünü omuzlayan gerçek bir ağabeydir. Bugün gelinen noktada derginin adıyla eşleşmiş bir ki­şiliktir.

Hece dergisi’ni konuşmak Hüseyin Su’yu konuş­mak demektir bir bakıma. O bunu hak etmek­tedir öncelikle. Adeta kişiliği ile Hece ile bütün­leşmiş biridir. Dergiyle içselleşmiş, dergiyi bü­yük bir tutku, heyecan ve ideal olarak kavramış­tır. Benliğinden bir parça yapmıştır dergiyi. O bir usta veya üstad mıdır? Diriliş, Edebiyat ve Büyük Doğu gibi bir dergi mi olmuştur Hece? Hüseyin Su, bu dergilerin yapısı gereği sahip olduğu bir usta mıdır? Hâlâ o dergilere benzemeyen yönle­ri çoktur Hece’nin, aynı zamanda Hüseyin Su da hâlâ o eski editörler gibi değildir. Ancak bir be­lirginleşme, bir otorite olma yönü de yok değil­dir. O bakımdan Hece kısmen Hüseyin Su’dur; onun emeği, gölgesi, nefesi, canı, gönlü, haya­li ve düşüdür. Editördür ve otoritedir, bu kesin. Ama otoriter midir; yani her şeyin kendi sözle­ri ve niyetlerince belirlendiği bir otoriter midir, bu tartışılır. Etkilidir, belirleyicidir ama aynı za­manda kişiyi, yazarı kendi yoluna bırakandır. Dergi sayıları, dosyaları onun merkezde olması­na karşın gücü paylaşan, ortak işlere gönül bağ­layan, ortaklıktan hoşlanan, ‘arkadaşlar’ huku­kuna bağlı olan biri olduğunu gösterir. Hüseyin Su, ne kadar disiplin, titizlik, samimiyet, dirayet, ısrar, takip, otorite, karizma ise bir o kadar da ar­kadaş, yoldaş ve dava eridir. O büyük bir itinayla arkadaşlık halesini önemseyen, sıcak tutan, sağ­lam tutan biridir.

Hece, on sekiz yıldır hep ayın başında çıkmak­tadır. Alışılmış olan bu husus, esasen Hüseyin Su’nun meseleye nasıl baktığının, onun nasıl bir imge olduğunun temel referansıdır: o her işi­ni böyle algılar çünkü. Dergi ayın birinde çıkma­lı, şaşmaz bir şekilde o gün raflarda yerini alma­lıdır. Ve hep böyle olagelmiştir. Bu baştan beri Hece’nin ontolojisini belirleyen bir ayrıntıdır. Dolayısıyla Hece, ayın birinde çıkmak demektir; yani belli bir doğrultuda, sapmadan idealler ve ülküler için yürümektir. Hüseyin Su, bunu imge­ler, bunu söyler. Dergi bürosunun temel taşıdır. Hece’nin, mekânının sahibidir.

Gidenler ve Gelenler

Hece’nin bürosu, onlarca yazar, onlarca okur, on­larca kişi görmüş, bu yüzlerden renkler ve esin­tiler almıştır. Bahsi geçen odalara ne kadar yüz bakmıştır acaba? Kaç acemi yazar geçmiştir bu bürodan ve kaçı usta yazar olmuştur? Kaç usta yazar konaklamış masalarında ve sonra yeri­ni yeni yazarlara bırakarak başka diyarlara yel­ken açmıştır? Ya, Ankara dışı için bu büro ne ifa­de etmiştir acaba? Başka şehirlerden Ankara’ya gelenlerin uğrak noktası olmamış mıdır? Böy­le olmuştur. Yayınevleri ve dergiler, gelenler için bir uğrak noktasıdır her zaman. Oraya uğramak, orada soluklanmak, orada halleşmek adetten­dir.

Her derginin kaderi gidenler ve gelenlerle belir­lenir. Mekân, biraz da gelenler ve gidenlerle şe­killenir, anlam bulur, kimlik kazanır. Kuşkusuz Hece’nin mekânsal izdüşümünde onca yüz ve bakış yer almaktadır. Dergi onlarca yüzü ağırla­mış olmasının yanında hep çekirdek ekibin de­ğiştiğine tanık olmuştur. Ama bütün dergi bü­roları gibi Hece’nin bürosu da edebiyatın haya­ti hususlarını kendi yüzünde temsil etmiş, büro­nun ne denli katmanlı, etkili ve çoğul bir aktör olduğunu belgelemiştir. Görülmektedir ki, bir dergi bürosu, edebiyat tarihin en ilginç ayrıntı­larından biridir. Dergi bürosu edebiyat ilişkileri­nin karmaşık yönlerini kendi bünyesinde tem­sil eder ve bunu örnekler. Edebiyatın adeta giz­li çekmecesidir dergi büroları. Hece’nin mekânı tüm yönleri ve açılımlarıyla bu çekmecede yeri­ni almıştır. Yüzlerce dergi bürosunun örnekledi­ği pratiği, kendi dili, bakış açısı ve yaklaşımı ile yeni zamanlarda sürdürmektedir.

Gökçe Özder – Ötekileştirme ve Temsil Sorunu Odağında Şarkiyatçilik

Gökçe Özder – Ötekileştirme ve Temsil Sorunu Odağında Şarkiyatçilik

Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer / Şarkın kurtulduğu gün / Senin ruhunu / köprü başında çarmıha gerer / karşında cigara içerdim!

(Nazım Hikmet)

 

Nazım Hikmet’in ikinci şiir ki­tabı, 1929 yılında ilk baskısı­nı yapan 835 Satır’dan alın­tıladığım bu epigraf, kitap­taki diğer şiirlerde varolan devrimci, dinamik, asi havayı sezdirmeye yeti­yor. Peki neydi Nazım Hikmet’i ahirete inanma­yı düşündürecek hatta isteyecek kadar sinirlen­diren şey? Şiirin başlığı “Piyer Loti” ve şair şiirin­de ‘bizim sevgili’ Piyer Lotimize sesleniyor. Evet İstanbul’un en güzel tepelerinden birine adı­nı verecek kadar sevdiğimiz, Türk ve Şark sevi­cisi, ‘dostumuz’ Piyer Lotinin ta kendisi. Peki ya Nazım Hikmet’in Piyer Lotimize bu ‘haksız’ öfke­si niye?

Edward Said. Filistinli, Kudüs doğumlu yani Arap. Ama aynı zamanda Hıristiyan. İngiliz kül­türüyle yetişmiş, Amerikalı bir araştırmacı. İsmi Edward ama soyadı Said. Kendi tabiriyle “yer­siz yurtsuz”. Kim bilir belki de ruhunun dernlik­lerinde yatan Şarklı kökeni onun en ünlü eserle­rinden biri olan Şarkiyatçılık’ı (orjinal adıyla Ori­entalism, Western Conceptions of the Orient) yaz­masına sebep olur. Nitekim henüz kitabın giri­şindeyken Said “[S]ömürgelerde (Filistin ve Mı­sır) ve ABD’de gördüğüm eğitim, baştan sona Batı usülü bir eğitimdi ama derinde yatan o ilk bilinç varlığını hep korudu.”(35) diyerek bu te­zimi ilk elden kanıtlıyor. Kitap boyunca Batı’dan bahsederken kullandığı ‘biz’, ‘bizim’ gibi vurgu­lar, onun Batılı bir araştırmacı olsa dahi kökenin­den dolayı yaşadığı kararsızlığı ve maruz kaldığı ‘öteki’lik duygusunu da vurguluyor bir yandan.

Kitabın ismi her ne kadar Şarkiyatçılık olsa ve Said kitabında şarkiyatçıların meselesinin büyü­bozumunu gerçekleştirse de, onun temel çıkış noktası Şark-Garp ya da Doğu-Batı diyebileceği­miz, herkesçe kabul gören fakat kökenlerinin bi­lincinde olunamayan ayrım. Biz en azından şun­dan eminiz: Doğu ve Batı terimleri sadece coğ­rafi olarak belirlenmiş sınırları içermiyor. Eğer öyle olsaydı, hemen hemen aynı meridyenlerde bulunan Avrupa ‘Garp’, Afrika ‘Şark’ olmaz ya da öyle kabul görmezdi. Peki ya bu ayrım varoluş­sal bir mesele mi? Yani Çinliler ya da Hintliler ya da Afrikalılar varoluşları itibariyle ‘Şarklı’ ve İn­gilizler, Almanlar, Fransızlar varoluşları itibariy­le ‘Garplı’ mı? Şarkiyatçılar her ne kadar bunun varoluşsal bir ayrım olduğunu iddia etse de Ed­ward Said kitabında bu ayrımın nasıl ‘yapıldığı­nı’ (Kitabın İngilizce aslında bu ayrım made söz­cüğüyle birlikte kullanılıyor.), sonrasında nasıl kanıksatıldığını ve nasıl bugünkü net konuma gelebildiğini açıklıyor bize.

Kitabın girişinde şarkiyatçılık sözcüğüne dair üç tanım yapıyor Said. Bunlar; akademik bir söy­lem olarak şarkiyatçılık, Garp ile Şark arasındaki ontolojik ve epistemolojik ayrıma dayanan bir düşünme biçemi olarak şarkiyatçılık ve nihayet Şark’a egemen olmakta, Şark’ı yeniden yapılan­dırmakta ve Şark üzerinde yetke kurmakta kul­lanılan bir Batı biçemi olarak şarkiyatçılık şeklin­de hülasa edilebilir. Girişteki bu tanımlar aslın­da kitabın meselesini özetler cinsten. Biz kitap boyunca şarkiyatçılığın tarihsel bir süreç içeri­sinde ilk iki tanımından geçerek sonuncu tanı­ma nasıl ulaştığını görebiliyoruz. Ben ise bu ya­zımda -mümkün olduğunca- kısaca bu üç tanı­mı açıklayarak, 400 sayfalık kitabı birkaç satıra sığdırmaya çalışacağım. En azından yazımın ki­tap hakkında bir ön bilgi niteliğinde olmasını umuyorum.

17. yüzyıl ve öncesinde (Hatta bu tarihi 18. yüz­yılın başına bile çekebiliriz) dünyada kimse­nin kimseye Doğulu, Batılı, Şarklı, Garplı gibi sı­fatlarla hitap ettiğini düşünebiliyor muyuz? El­bette hayır. Şarkiyatçılık ya da ‘Batı’daki ta­biriyle (Burada ‘Doğulu’ özne ‘Batılı’ özneyi ‘öteki’leştirmektedir.) ‘oryantalizm’ yaklaşık ola­rak 18. yüzyıl sonunda literatüre girmiş bir ke­lime. Şarkiyatçılığın ortaya çıkışı aynı zaman­da Şark-Garp ayrımının da oluşmasına sebep ol­muş tabii ki. Biz, kitabın ilk bölümünde şarkiyat­çılığın bu çıkış noktasını okuyoruz.

1788’de Hindistan’a ‘klasik Şark görkeminin bir kısmını kurtarmak’ amacıyla giden William Jo­nes, şarkiyatçılğın kurucusu kabul edilir. Yine ya­kın tarihlerde gerçekleşen Napolyon’un Mısır Seferi de, onun hitabet gücü ve sefer öncesinde Şark üzerine yaptığı okumalar sayesinde Mısır halkına bu seferin ‘iyi niyetli’ bir çaba olduğunu kanıtlamaya yeter. Bu ilk çabalar akademik bir söylem olarak şarkiyatçılığın doğuşunu kolay­laştırır. Bundan sonra yapılacak akademik çalış­malarda şarkiyatçı; ya Şark’ı görmek istediği gibi görüp bu şekilde kaleme alır ya da Şark’a git­meye bile ihtiyaç duymadan, daha önce yapıl­mış çalışmalara bakarak Şark’ı yorumlayıp ‘eseri­ni’ ortaya koyar.

Bir topluluk neden başka bir topluluğu tanım­lama ihtiyacı duyar? Bunun nedeni büyük oran­da o topluluğunun kendi kendini tanıma, ta­nımlama ve tanıtma ihtiyacından ileri gelir. Yani Garp, Şark’ı tanımlayarak, Şark; mantıksız, ahlak­sız, çocuksu diyerek hem kendini tam tersi sıfat­larla tanımlar, (Batı; aklı başında, erdemli, olgun, normaldir.) hem de Şark’ı sadece kendisinin ta­nımlanma yetkisine sahip olduğunu kanıtla­yarak kendini ‘iktidar’ kabul eder ve nihayetin­de ettirir. Yani Şarkiyatçılık söylemi salt Şark’ı ta­nımlama hevesinden doğmamış, büyük oranda Garb’ın kendi kendini tanımlama ve yetke kabul ettirme isteğinden kaynaklanmıştır.

Kitabın ikinci bölümüne geçmemizle beraber modern şarkiyatçılığın doğuşuna tanıklık etme­ye başlıyoruz. Burada şarkiyatçılığın artık bilim­sel bir tutuma evrildiğini görüyoruz. Şarkiyatçı­ların en büyük bilimsel destekçileri ise filoloji ve antropoloji. Bu noktada şarkiyatçının özellikle filolojiyi kendi lehine çok iyi kullandığını görü­yoruz. Şarkiyatçı, dildeki kelimeler vasıtasıyla o dili konuşan kültür hakkında ‘çıkarım’lar yapıyor. Örneğin; Arapçadaki kelimelerin yarısının saldır­ganlık içerdiğini iddia ederek Arapları saldırgan, barbar bir millet olarak yaftalıyor. Bütün bunla­ra yüzyılın sonunda Darwin’in ortaya koyduğu teoriler ve “ırkların eşitsizliği” düşüncesi de ekle­nince Garplı; Şarklı’yı kendinden tamamen baş­ka, barbar, çocuksu, düşünmekten uzak gibi sı­fatlara sığdırmaktan ve bunu bütün Şark’a ge­nellemekten çekinmemeye başlıyor. O, artık bi­limsel verilerle konuşuyordur ve Şarklı nasılsa kendisi de tam tersi sıfatlara sahiptir.

Bu bilimsel verilerden sonra şarkiyatçılığın fark­lı bir boyutunu görüyoruz artık. Bu zamana dek zaten Batı’ya ve onun genellemelerine karşı bir tutum takınmayan Şarklı, artık kendisi de bu ge­nellemeleri kabul eder hâle geliyor. Yani kendi­ni Batı gözüyle tanımaya, tanıtmaya ve kabul et­meye başlıyor.

Ben yazımda belirtmemiş olsam da bu zamana kadar biz şarkiyatçılığı İngiltere ve Fransa mer­kezli olarak okuduk. II. Dünya Savaşı’na dek şar­kiyatçılık gerçekten de İngiltere ve Fransa’nın egemenlik alanıydı. Şark’a bakışları biçemsel farklar dışında hemen hemen aynıydı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise bu hakimiyet Amerika’nın eline geçti. Bu noktada Şark’ın da Hindistan ya da Mısır’dan, Araplara ve İslam dünyasına kay­dığını görüyoruz. Bunun en büyük göstergesi 1948 yılında büyük oranda Amerika’nın çıkarla­rı için kurulan İsrail Devleti. Said de “İsrail’in tüm Arap siyasetini Şarkiyatçılık yönlendirir.” (321) diyerek, Amerika’nın şarkiyatçılık çalışmalarının siyasal amaçlı olduğunu vurguluyor. Bu noktada aslında ‘Doğulu’ bir özne olan Yahudi topluluğu­nun ‘Batılı’ bir özne tarafından başka bir ‘Doğu­lu’ özneye karşı maşa olarak kullanıldığına tanık­lık edebiliyoruz.

Edward Said, ilk baskısı 1978’de yapılan kitabı­na zaman zaman çeşitli eklemeler yapmaktan kaçınmamış. 1995 baskısı için bir sonsöz, 2003 baskısı için ise bir önsöz yazan Said, meselesini 1978’de bırakmamış, neredeyse günümüze dek çekmiş, aynı zamanda eserine dair eleştirilere de çeşitli açıklamalar yapmış. Amerika’nın Orta­doğu ve Irak’a ilişkin tutumu ve 11 Eylül olayı­nı da ele alması günümüze yakınlığı açısından önem arz ediyor.

Şimdi geldiğimiz noktaya geri dönersek, Pi­yer Loti’nin Aziyade romanıyla çizmeye çalıştığı Şarklı tipinin nasıl bir bakışla ortaya konduğu­nu artık anlayabiliriz sanıyorum. Aziyade roma­nını okurken çizilen o atmosferden rahatsız ol­mamamızın sebebi yalnızca 19. yüzyıla dair ta­rih bilgimizin az ya da yetersiz olmasından ile­ri gelmiyor. Bu ‘bizim’ tarihimizin bile Garp bakı­şıyla örüldüğü ve bize geçmişimizin Garplı gö­züyle yansıtılıp, bu şekilde kanıksatıldığının bir göstergesi. Bu yüzden Piyer Loti’nin Aziyade’sini okuyan herkes çok sever, okumayan herkes ise onun Şark ve Türk seviciliği karşısında gururla­nıp, tepesinde çay içip manzarayı seyreder.

Peki Edward Said Şarkiyatçılık’ı yazdı da ne de­ğişti? Şarkiyatçıların büyübozumunu gerçekleş­tirmesi, bir nevi onların foyasını ortaya çıkarma­sı sebebiyle, şarkiyatçılığın kitaptan sonra, es­kisi kadar gururlanılacak bir alan olmaktan çık­tığını görüyoruz. Yani artık şarkiyatçılar, şarki­yatçı olmaktan gurur duymak bir kenara, bu sı­fatı hakaret amaçlı kullanmaya başladılar. İkin­ci ve daha önemli husus ise; Said’in kitabın son kısmında da vurguladığı “ötekileştirme” mese­lesi. Said temelde bu ötekileştirme meselesine karşı olduğu için bu kitabı yazdı. Bu sebeple şar­kiyatçılığa verilecek yanıtın garbiyatçılık olma­dığını göstermiş oldu. Sadece bu amaçtan ötü­rü bile Şarkiyatçılık herkes tarafından okunup sindirilmesi gereken bir kitap, ötekileştirmeler­den, önyargılardan ve genellemelerden vazgeç­mek için.

Ek Okuma Tavsiyesi: Kitapta arayıp da bula­madığım tek husus Batılının Türkiye’ye ya da Osmanlı’ya bakışı ve şarkiyatçılığın bizim tarihi­mize etkileri meselesiydi. Said, elbette ki yer yer bunlara değiniyor ama kitabın bütününde buna dair uzun teferruatlar bulmak zor. Bu sebep­le Doğu-Batı Düşünce Dergisi’nin “Doğu Ne? Batı Ne?” sayısı tavsiye olunur. Ayrıca Şarkiyatçılık üze­rine çeşitli eleştiriler ve bu bağlamda yazılmış çe­şitli yazılar okumak isterseniz yine Doğu-Batı Dü­şünce Dergisi’nin “Oryantalizm I-II” sayısı tavsi­yemdir.