Etiket: Necip Fazıl

Ali Ulvi Temel – İbrahim Demirci

Ali Ulvi Temel – İbrahim Demirci

Balıkesir İmam Hatip Okulunun Lise kısmına başladığımız yıldı. İmam Hatip Okulunun Ortaokuluyla Lisesi bir arada bulunur, orta kısmı, lise kısmı diye adlandırılırdı. Hatta lise 1. sınıf diye adlandırılmaz 5.sınıf denirdi, çünkü İmam Hatip Okulunun orta kısmında 4 yıl eğitim-öğretim görülürdü, o yıllarda.

1971 yılının sonbahar günleri. İbrahim Demirci İzmir’den yatılı sınavını kazanarak 5. Sınıfa gelmişti. Onunla şubelerimiz ayrıydı. Ben A şubesindeydim o B’deydi. Onunla ilgili ilk izlenimim; kolay ilişki kuran, hemen şubesindekilerle kaynaşan, cana yakın birisi olmasıydı. İlk karşılaşmamız, konuşmamız nasıl oldu anımsamıyorum. Okulda duvar gazetesi çıkaracaktık, arkadaşlığımız o sırada başlamış olabilir. Onun kolay ilişki kurmuş olması nedeniyle ilk karşılaşmayı, konuşmamızı hatırlamıyor olabilirim: Bir tanışma seremonisine gerek kalmadan kendiliğinden bir anda gelişen bir ilişki olabilir arkadaşlığımız. Bugüne kadar aynı sıcaklıkla süren bir arkadaşlığımız, dostluğumuz oldu. Bir de pek az insanla böyle oldu: Sanki ezelden bir yerlerden tanışıyormuşuz gibi bir tarzda gelişip sürdü arkadaşlığımız.

İmam Hatip Okulunun okul binasıyla pansiyon binası aynı avlunun içindeydi. Yatılı öğrencilerin tüm günü buralarda geçtiğinden onlar okulun asıl sahibi gibi dururlardı, evlerden gelip gidenler biraz daha geri planda kalırlardı. Yatılı öğrencilerin arkadaşlıkları daha köklüydü sanki. Bazı gündüzlü arkadaşlar yatılılığa özenir, akşam mütalâalarına bazen okula gelirlerdi.

İbrahim Demirci’yle arkadaşlığımızın temelinde okumayı yazmayı ikimizin de sevmiş olması yatıyordu. Balıkesir İl Halk Kütüphanesinden aldığımız kitapları değiş tokuş ederdik. Gerçi bazen buna da gerek kalmaz beraber okurduk kitabı. Daha doğrusu İbrahim Demirci okurdu. O her hal ve şartta okuyan biridir, bu alanda onun gibisini görmedim: Ayakta, oturarak, yatarak, yürürken ve aklınıza gelebilecek her durumda okuyabilir. “Okuldan çarşıya” yürüyerek gider gelirdik, 6 yıl boyunca birkaç kez ancak otobüsle gelip gitmişimdir okuldan çarşıya. Bu gidişlerde İbrahim Demirci kolunuza girer ve yanından eksik etmediği kitap, dergi, gazete ne varsa okumaya başlar, güzel de okur siz de dinlersiniz. Böyle epey yazı, şiir, kitap dinlemişimdir Balıkesir’in yollarında, kaldırımlarında.

Okuldaki arkadaşlar bize “kütüphane faresi” diye takılırlardı, niyeyse daha çok söylenen “kitap kurdu” değil de böyle derlerdi.

Mustafa Baydemir’in evinde konuşmaların, sohbetlerin yanında toplu okumalar da yapılırdı. M. Baydemir Üstat Necip Fazıl hayranıydı, onun adını geçirmediği bir konuşması düşünülemezdi. Nitekim çocuklarından birinin adı Necip Fazıl’dı. Evdeki sohbetlerde Necip Fazıl’dan, Sezai Karakoç’tan şiirler okunurdu. Necip Fazıl şiirlerinin yorumuna girilmezdi pek, ama Sezai Karakoç şiirlerini anlamaya, yorumlamaya çaba gösterirdik.

İ. Demirci okuma, yazma konusunda hiç coşkusunu yitirmemiş ender arkadaşlardandır. Yaşına göre hep olgundu, cana yakındı. Ona kızamazdınız, ona kırılamazdınız. Onu tanıyanlar hep severler. Dervişane edasını, tanıdığımdan bu yana hiç yitirmedi. Yaz tatillerinde köyde bana dergi ve kitap gönderir, uzun mektuplar yazardı. Yaz sıcağında, köyde o mektuplarla serinlediğimi anımsıyorum.

Edebiyat Dergisi’ni ve Edebiyat Dergisi Yayınlarının ilk kitaplarını Balıkesir’de birlikte okuduk. Dergi ve kitapları Necati Bey Eğitim Enstitüsünde öğrenci olan Ankaralı Zahit Sezer’den alırdık. Durali Yılmaz’ın evinde de görmüştük Edebiyat’ı ve Edebiyat Dergisi Yayınlarını.

İbrahim Demirci ilk tanıştığımız yıllarda şiir yazardı, sonra Edebiyat’ta sürdürdü şairliğini, Edebiyat Dergisi Yayınlarından şiir kitabı da yayınlandı. Sonradan biraz boşladı şairliği. Oysa karakteri şairliğe yatkındır, iyi şiirin kokusunu hemen alır. Şiirlerinde de kişiliğine, yapısına uymayan şiirlere, şairlere özenmedi pek. Onun dili hep özenli, akıcı ve yumuşaktır. Hayat, yumuşak, tatlı ve zariftir onda.

O hep, bir hal üzere yaşar. Düzeyini hep korudu. Bir çizgide durur, çizgiyi geçenlere katılmaz, susar, okumasına gömülür, dalar.

Konyalıdır ama alışıldık Konyalı tipine benzemez, onu aşar, Müslümanca bakar, evrensel bakar, düşünür. Dili de öyledir, konuşma dilinde de şive yoktur.

Nizamettin Yıldız – Sezai Karakoç’un Eserlerinde Şehir Düşüncesi 

Nizamettin Yıldız – Sezai Karakoç’un Eserlerinde Şehir Düşüncesi

 “Uzasan, göğe ersen,
Cücesin şehirde sen;
Bir dev olmak istersen
Dağlarda şarkı söyle!”

Necip Fazıl 

Çağımızın büyük düşünür ve şairlerinden birisi de Sezai Karakoç’tur. O, sadece bir şair değil; çok yönlü eserler ortaya koymuş bir yol göstericidir. Bir dava adamıdır.

Sezai Karakoç birçok yazısında şehirden, ideal bir şehrin nasıl olması gerektiğinden söz ederek büyük İslam  şehirlerine göndermelerde bulunur. Bu konuda şehir –uygarlık ilişkisine vurgu yaparak, ”kent” başlıklı yazısında şöyle der: ”Kentlerle, uygarlıklar arasında, varoluşları ve varoluşlarına anlam veren eşyayı ve zamanı yorumlama yönünden adeta bir kan bağı vardır. Uygarlıkların, siteleri vardır mutlaka. Kentler ve sitelerse uygarlıksız olamaz. Kent, site, Medine doğurma düzeyine varmamış bir uygarlık, henüz tam bir uygarlık olamamış demektir. Kent ve uygarlık adeta özdeş düşünülmüştür eski uygarlıklarca. Onun içindir ki Medine ve medeniyet aynı kökten gelir.”(1)Doğu kenti ve Rönesans sonrası batı kenti konusunda şu değerlendirmeyi yapar: ”İşte bunun içindir ki doğunun ipek kentinin karşısına, çelikten dev gökdelenler kentini koydu batı. Nasıl ki bütün bir Asya’yı aşıp Avrupa’ya ulaşan İpek Yolu’nun yerini de demiryolları ağı aldı. Batı kentinde fabrikalar katedrallerin yanında yükseldi. Fabrikalardan yükselen dumanlar, batının sadece maddi hayatını değil, manevi ufkunu da bulandırdı.”(2) Karakoç’a göre sonraları doğu kentleri de batı kenti taklidine dönüştü.

“Ahiret ve Şehir” başlıklı yazısında gerçek şehirlerin, öteden bir iz taşıması gerektiğini vurgulayarak; çağımızda şehirlerin özellikle dünyanın büyük şehirlerinin sürekli olarak anlamlarını yitirdiğini belirtir. Şehir nüfuslarının çığ gibi artışı, onları daha fazla şehirleştirmediğini bilakis anlamlarının kaybolmasına neden olduğunu söyler. Hızlı kent yıkılışı ve çöküşünün batıdan çok doğuda gerçekleştiğini belirterek, batıda şehirlerin büyük bir nüfus akımına uğramadığını, tarihi yapıların ve tabii görünümlerin aynen korunmasına büyük önem verilmesinden dolayı ilk bakışta değişmiyor gibi görünse de değiştiklerini, Londra’nın eski Londra, Paris’in eski Paris, Tokyo ve Peki’nin, eski Tokyo ve pekin, Leningrad’ın eski Petersburg olmadığını hatırlatır.(3)

Şehirlerimiz arasında anlam ve madde olarak en büyük yıkımın İstanbul’da gerçekleştiğini belirterek şöyle der: ”Çeşmelerinin suyu akmaz, duvarlarındaki yazıları kimse okuyamaz. Öyle camileri vardır ki cami olarak kullanılmaz. Gittikçe İstanbul ile aramıza buzlu bir cam giriyor. Biz onu anlayamıyoruz, o bizi; ve görüşemiyoruz.”(4)

“Kentlerin işi ebedilikle uğraşmaktır ve bu yönde bir metafizik oluşturmaktır. Onun için kimi şehirler yeryüzünde cennet olmak iddiasında idiler, Kimi şehirlerse, cennetin habercisi, gölgesi olmak niyetinde. Kimi hep cenneti arar gibiydi, kiminin gözleri gökyüzündeydi hep, kimi şehirler uçacak gibiydiler. Kimileri taşın, mermerin ve tuğlanın, kimi ahşabın, kimi altın ve gümüşün şehirleri idiler. Şimdi de çeliğin ve çimentonun.”(5)

“Şehirlerimiz, Yeniden Şehirleştirilmeli” başlıklı yazısında; köylerden ve kasabalardan şehirlere olan büyük akışın, esas şehri adeta boğan bir gecekondu kentleşmesi haline getirdiğini, köy ve kasabalarımızdaki ev, tarla, bağ ve bahçelerin bakımsızlığa terk edilerek, buralarında anlamını kaybetmesine neden olduğunu söyler.Ayrıca şehirlerdeki anarşi ve terör olaylarının sebepleri araştırılırken, çarpık kentleşmenin de göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgular.(6)

Çeşitli yazılarında ve parti programının “şehirleşme-konutlaştırma” bölümünde, çözüm önerilerinden bazıları şöyle sıralanabilir:

-Mümkün olduğunca, insanların kendi yerleşim yerlerini terk etmemeleri için, kendi yörelerinde iş sahibi olmaları ve öğrenim görebilmelerine imkan sağlanmalı.

-Fabrikalar, büyük iş yerleri, daha çok meskun olmayan ve tarıma elverişsiz bölgelerde yapılmasına özen gösterilmeli.

-Şehirlerin dev köylere dönüşmemesi için, devletin kültür müesseselerini çoğaltması, farklı köy ve kasabalardan gelen insanların birbiriyle kaynaşmasını sağlayacak kurumların oluşturulması.

-Şehirlerin temiz tutulması ve şehirli bir insanın nasıl olması gerektiği hakkında,devletin televizyon vb. kitle iletişim araçlarıyla halkı aydınlatması.

-Şehirlerin fazla betonlaşmaması ve tarihi dokunun korunması için azami gayret gösterilmesi.

-Tarihi değeri olan şehirlere mümkün olduğu ölçüde dokunulmayıp, yanında yeni şehirler kurularak ihtiyaçların giderilmesi.

Sezai Karakoç sadece ülkemizdeki şehirleri değil; İslam dünyasındaki birçok şehre de yazılarında yer verir. Örneğin ”İslamın Üç Atlısı “ yazısında İslam dünyasındaki derin uykuya dikkat çekerek uyandırmaya çalışır. Üç metafizik kamçısının olmasını dilemekte. Bu kamçılardan birini, oruç atlısının çıkması için Şam’ın sırtına, ikincisini, namaz atlısının çıkması için Bağdat’ın sırtına, üçüncüsünü de, Kutsal savaş atlısının çıkması için İstanbul’un sırtına indirirdim der. Ama İslam şehirlerinin uyanmadığını ve bir bir işgal edilmesinden dolayı duyduğu üzüntüyü, dile getirir ve Bağdat için ağıt yazar.

“ Ey İmam-ı Azam, Abdülkadir Geylani,Cüneyd-i Bağdadi,Hallac-ı Mansur ve Halid-i Bağdadi şehri! Ne yaman talihin varmış!.. Şimdi yakılıp yıkılıyorsun.

Ey kutlu şehir! Alınyazın Kerbelaya komşu olman yüzünden mi bu kadar yanıktır? Ciğerin kavrulmuş gibi, birden ateşin içine, bu acı hatıra yüzünden mi düştün yoksa?Sen bindir gece masallarının şehrisin…Ruhumuza geçmiş olan ulu şehir! Maneviyat şehri, kutsallığı en derinden hisseden şehir! Sana atılan her bomba, inan ki kalbimizi en can alıcı yerinden yaralıyor. Seninle beraber yaralanıyoruz ey Bağdat! Seninle beraber ölüyoruz. Ama seninle beraber dirileceğiz.”(7)

Diğer şehirlerimizin aynı akıbete uğramaması için Allah’a dua ediyor. İslam dünyasının bir an önce uyanmasını dileyerek konuyu “Gül Muştusu” şiirinden bir bölümle tamamlamak istiyoruz.

“Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını
Verim yağmuru insin ülkemize
Mekke’ye Medineye Şam’a
Kudüs’e Bağdat’a İstanbul’a
Semerkand’a Taşkent’e Diyarbekir’e
Yetiş peygamber imdadı yetiş
Yetiş Allah’ın izniyle” (8)

Nizamettin Yıldız, Sezai Karakoç’un şehir hakkındaki düşüncelerini inceleyip yazdı.

 

Kaynaklar:

1.Sezai Karakoç,İnsanlığın Dirilişi,5.baskı,S.52
2.a.g.e
3.Sezai Karakoç,Diriliş Muştusu,2.baskı,S.93  .
4.Sezai Karakoç,Farklar,4.baskı,S.109
5.Sezai Karakoç,Diriliş Muştusu
6.Sezai Karakoç,Çağ ve İlham IV
7.Fizik Ötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi III,S.103
8.Gün Doğmadan,10.baskı,S.403

A. Kerim Altun – Ben Sana Şiirler Yazıyorum Fakat Sonra

 A. Kerim Altun – Ben Sana Şiirler Yazıyorum Fakat Sonra

Ay doğdu Eminönü’nde, Eminönü aynı, durduğu yerde duruyor
Sirkeci bitpazarı, çekiç gözlüler bazuka doğrulttular bana
Cağaloğlu yine kapıda karşıladı beni
Cağaloğlu bana, Ece Ayhan’ı, Necip Fazıl’ı ve nisaları hatırlatıyor
Nisalar çok acayip, aklım almıyor.
Ay battı ben Taksim’de, Taksim evde yoktu, komşuya taşındı diyular
İstiklal’i prelüd, selilüd ve velüdler basmış!
Emolar kayıp.
Ay yok ben metroda, ben metrodayken insanlar yanım boşken oturmaktansa yine
ayakta gitmeyi dilemek istediler ve ben
Babamı özledim ama ona bunu söylersem bana kızar ve ben
Seni seviyorum ama bu seni hep seveceğim anlamına gelmeyebilir de
Gelebilir, gelmeyebilir de
Yani görünmez olmakla pek iyi etmedin ve yine
Ben sana şiirler yazıyorum fakat sonra;
Pişman oluyorum.
Sinemaya gitmekten korkuyorum,
Korkulmak istemiye yazıyorum.
#0*#