Etiket: Nergihan Yeşilyurt

Nergihan Yeşilyurt – Hayvan Filtresi

Nergihan Yeşilyurt – Hayvan Filtresi

Bugün gelmişim, bu dünya bunu sil
Bir başkasıyla açıklanabilirliğim felce uğramış
Acemiliğimle muhkem
Kendime kıvrılmış bir sayfa, kıyaslanamamış bir cümle ısmarlamışım
Ucunda bir silgi, bu dünya bunu sil
Peşin alınmış bir insanlıktan müteşekkil aslında bütün hayvanlarım
Mümkün bütün kulelere kendimi yerleştirmişim

Bir adın terkisinde asılı kalır mıydı kaybolmak da
İlk dinlenme yerinde bir başka adla takas edilip
Bir nedene ibadet edilir miydi, belki bir cüzdü
Kilometrelerce göğe çekilmiş

Bütün hayvanları aynı tebeşirle –aynı ikircikli harflerle- ıslak otlar üzerine
Hepsinin de nehri aşmışlığı var
Öperken yazmışlar benlik divanına
Çürük ve ağzına kadar dolu, çünkü çağın ilk yorgunu
Burada, bu yalanın altında asılmıştı
Öperken, bir çiti kırmıştı bakışı, toparlanırken aceleyle
Arkasında gölge gibi durmuştu bütün kapılardaki boşluklar
İki kaşıkla tutup çekmişlerdi beni dünyaya doğru
Tamam, aslında bu çok zaman önceydi, ama unutamıyorum
Büyük kaşıklarını, büyük ağızların

O ağızlar içinde Tanrı olan bir mendil verirler işte
Aslında aklımda birer kürsüden ibaret şimdi hepsi
Yaklaştıkça yozlaşıyorlar, ne kadar daha sağlam durabilirim karşılarında

Bütün hayvanlar aynı çayırda, aynı kırık çiti geçince
Bana varacaklar, orada keskin, kımıltısız bir su gibi
İncecik duracağım, yollar gibi duracağım, haritasını dizinin dibinde unuttuğum
Çünkü neyle başlasam söze: anne olsun defter

Birbirine değdiği andan itibaren ayrılmaya başlayan iki şey hakkında konuşmak istiyorum
Kalabalıklarından, yüksünmeden birbirine abanan karanlık şeylerin
O şeyler, benim, uzun bir gölgenin ucunda senin
Ne zaman bir ele uzansam bir radyo açılacak
Uzay boşluğuna yaslanacak bu sokak; ihanet
Merhamet birimiyle bir buçuk saat
Sürdürmeyeceğim elbet
Meydanın en açık yerinde durmayı:
Bu göğüs tüfeğe
Avına koşarken hayvanlarım, bu dünya bunu sil

Kaybolabilir kaderleri yürüttüğümüz izlek
Bir hareket, ille bir kök, yeni imla bulunabilir
Çiçek-böcek filtresinden geçirilip pıhtılaştırabilirim.

Nergihan Yeşilyurt – Romantizmin İcadı

Nergihan Yeşilyurt – Romantizmin İcadı

-En iyi nerede çiçek açacak cesedimiz-

I.
Sonsuz diye bir şey var hayalinin ucundan düşürdüğüm
tanımlanamıyoruz: İlahi, acı, bize
tanınamıyoruz:

Mukadder bir yalnızlığın nasıl işlevi olur işlek caddelerde
otobüslerde, terminallerde.
mesafelerden de bahsedilemez artık
nasıl eril tüm susuşlar.
II.
Bir balo salonundayım şimdi, başım dönüyor ve senden
uzaklaşıyor yalanlar bir kont kurumuyla,
sadece yedi nota yirmi dokuz harfle uzaklaşsınlar
çünkü bazen şunu demek isterim:
ne çok masalın var senin.
yarım yamalak –bak- avuçların, kimin kalemiyle aldatabilirler yedi iklimi
çünkü çok fazla senin.

Bana yeni eritilmiş kuşkulardan bir köşk ver
yüzünün kalabalıklardan yüksünmüş yarısını, bana üşümeyi
köşedeki Âlâ Nûr -olur mu olur- amcadan biliyorum
kaça gidiyor şimdi bu yalnızlıklar?
Biraz kendilik kederin kalırsa arka kapıya bırak beni
bakarsın birazdan bir ezan okunur, canlı yayınlanır gelgiti değme akılların
ayakkabılarımı nereye bırakayım, kornaları nereye.
en iyi ihtimalle kılcal damarlarımdır gelip geçerler
bir iğne deliğinden, bir güzel gülmeden.

Bütün serserilerin allı güllü dili olur demişlerdi, geldim.
gözünü sevdiğimin parantez içi (yüzünü saldığım cenazelerime) açılıyor
kaç kere ölsem sen duymuyorsun
çünkü bu bir şeye benzemez yaşamak denen oyuntu.

Başımı ince ince konuşan celladın önüne uzattığımdan beri
deniz kokusu girmiyor, kadın başıma erkek gibi sahiplendiğim yalnızlığıma.

Bir suçlu arayacak olsam, bankların tepesinde
hazırola geçmiş şarapçılar
-omuz hizası birbirine denk kumru suratlılar-
kitapçıların soluk vitrinlerine, neonlu dili oluyor olmaz dediklerimin
yeniden bir suçlu icat ediyorum, güzelim Romantizm,
kalmasaydı
bir kitaba ağlayan kızın etekliğinde.

Nergihan Yeşilyurt – İnsan Düğmesi 2

Nergihan Yeşilyurt – İnsan Düğmesi 2

“Yaşamak, ayakta kalmak; bu küçük bir zaferdir. Capcanlı kalmak; vedalaşmalar ve cinayetlere rağmen neşeli olabilmek… Sonunda acıya alıştık. Ve neşe, elemden daha fazla cesaret gerektiriyor.”*

Miladi takvim, bize yeni olan hiçbir şeyden söz edemezken ve monitörlere bağlı nefes almaya çalışırken –yani şu satırları döktüğüm monitörlere bağlanan yaşantımızdan bahsediyorum- her şeyin korkunç olan ikinci yüzlerini çizmeye alışkın kelâmın sırtından inesim geldi. Taşıyamayacak kadar olunca, edebiyatın bütün yalanları aynı anda saçıp ki o zaman hakikatin kendiliğinden parlayacağını umut etmesi saflığına sığınmak ve de…

Yani aslında ilkini birkaç ay önce yazdığım kültür-sanat ‘bir şeysi’ne yeniden bir giriş yapma niyetindeyim, yanlış anlaşılmasın. Takılı kalan ‘insan düğmesi’nin tuşuna tekrar basarken, otomatik hayatlarımızı aslında evrak imhâ makineleri gibi gördüğümü fark ediyorum. Boşluğa salınmış yığınlarca söz. Ve Galeano’nun bahsettiği cesareti biri buruşturup çöp kutusuna fırlatıyor.

*“Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri” Eduardo Galeano.

Yarışabiliriz Hangimiz En…

Aralık’ın en yağmurlu, en soğuk gününde olduğum hususunda yemin ederken, belediyenin –hangi taş düştüyse- bahçemize diktiği siklamenlerin sinsi bakışlarına muhatap oluyorum. Hâlâ bir çiçek zorlamıyor kapımızı,fakirliğin canı çıkmaz üstelik kalbî olanın canı toprağa da bağlanabilir. Neyse, bir ödül haberi yapayım da hiç değilse maddî fakirliklerimiz hafiflesin sayın okur:

Kurşun Kalem Edebiyat Dergisi bu yılda “Edebiyatımıza yeni ve özgün yapıtlar kazandırmak” üst başlığı ile öykü ödülü vermeye hazırlanıyor. Katılım koşulları şöyle:

  1. Yazarların, kitap bütünlüğüne ulaşmış, yayıma hazır dosyalarıyla katılabilecekleri ödülde yaş sınırı yoktur.
  2. Dosyadaki öykülerin dergilerde yayımlanmış olması ödüle katılmaya engel değildir.
  3. Yarışmaya katılacak dosya, şu biçimsel özellikleri taşımalıdır: Bilgisayarda Word belgesi olarak, Times New Roman yazı fontu,12 (on iki) punto, 1,5 satır aralığı ile yazılacak,sayfa numarası verilecektir. Yapıt, 6 nüsha olarak çoğaltılarak dosyalanacak. Ayrıca her nüshaya yapıtın CD kopyası eklenerek üzerinde rumuz yazılı kapalı bir zarfa konacak. 6 nüsha haline getirilen yapıtta ve zarfın üzerinde yazarın kimliğine ilişkin rumuz dışında hiçbir yazı veya işaret bulunmayacaktır.
  4. Başka bir zarfa kısa yaşam öykülerini, kimlik bilgilerini, posta ve e-posta adreslerini, telefon numaralarını içeren bilgileri ekleyerek, zarfın üzerine rumuzunu yazarak, 25 Temmuz 2014’e kadar Kurşunkalem Edebiyat Dergisi, 1832 Sokak No:28/8 Karşıyaka-İzmir adresine iadeli taahhütlü posta veya kargo ile göndermeleri gerekmektedir. Elden teslim kabul edilmeyecek ve bu tarihten sonra gelecek yapıtlar değerlendirmeye alınmayacaktır.
  5. Yarışma sonuçları Ekim 2014’te www.neziheryayinlari.com’dan duyurulacaktır. Ödüle katılan yapıtlar arasından birinci seçilecek dosya iki ay içinde Neziher yayınlarınca kitaplaştırılarak, Aralık ayında düzenlenecek törenle ödül, sahibine verilecektir. Ödül tutarı 1.000 TL’dir. Bu tutar, öykü kitabının ilk baskısının telifidir.
  6. Yarışmaya gönderilen yapıtlar, iade edilmeyecek ve internet yoluyla yapılacak gönderiler kabul edilmeyecektir.İletişim: 0532 46 36 719/ www.neziheryayinlari.com

Deliler Üzerine…

“Sevgili Deliler,Yepyeni bir akım başlatarak klasik “huni”anlayışını değiştiriyoruz. Hunililer olarak tüm delileri birleşmeye çağırıyoruz.Birbiri ile yarışmaktan öteye gidemeyen aklın hükmüne son vericez.

Geçmişini yıkan, beton yığınları arasına sıkışıp kalmış olan aklın hükmüne son vericez.

Akıllı olanın her şeyi batırdığı, savaşarak, silah tüccarları ve para babalarını zengin eden aklın hükmüne son vericez.

Her kesimden insanın şiddete maruz kaldığı,kimin gücü kime yeterse mantığı ile hareket eden aklın hükmüne son vericez. Üç kuruş kazanmak uğruna tüm ömrünü heba eden, hayatını yaşayamadan bu dünyadan göçüp giden aklın hükmüne son vericez.

Akılla kirletilmiş bu güzel dünyayı yeniden güzelleştirebilmek için sizlere sesleniyorum. Tüm deliler birleşin!” (Erdal Bakkal’ın Delilik Manifestosu)

Nasıl diyordu İsmet Özel, “biraz aklın varsa delir”… Bugünlerde deliler denilince aklıma sevgili arkadaşım öykücü/çevirmen Elif  Nihan Akbaş’ın bloğunda yeniden hatırlattığı, daha dizinin üzerinden aylar geçmemesine rağmen,nostaljik hisler uyandıran Leyla ve Mecnun’daki Erdal Bakkal’ın manifestosu geliyor. Hunilere azbir zaman kala, dünyaya dönüp yeniden aklın pıtraklarına takılı kalıyor yaşamak hevesim/iz. Öyle çok korkuyoruz ki bundan, hem nasıl döner bizsiz dünya. Öyle ya…

Bütün bu ıvır zıvır laftan sonra Bursa’nın simgelerinden biri haline gelen “Deli Ayten” tiyatro oyunu haline getirilen hayat hikâyesinden bahsetmek isterim. (Asıl amaca giriş bu kadar uzun olmamalıydı, evet sayın okur.) Hatta bu oyunun müzikleri bir albüm haline getirilerek satışa sunuldu.

Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla Bursa Kültür Sanat Derneği (BKSD) tarafından tiyatro sahnesine Ayten Şenaşık’ın hayatının anlatıldığı “Bir Deli Aşk Hikâyesi: Deli Ayten” adlı tiyatro oyun müzikleri albümü hazırlanan albümün tanıtımı, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe’nin de katılımıyla yapılmıştı. Tanıtım toplantısında Başkan Altepe Ayten’in yaşadığı aşk sonrası akıl kabiliyetini kaybettiğini belirtip şöyle devam etmişti:“Ayten, Hasan’ı seviyor, ama ailesi vermiyor. Daha sonra üzülüyor, hasta oluyor. Sonra bu evlilik gerçekleşiyor. Evleniyorlar, ama Ayten’in durumu düzelmediği için Hasan kendini alkole vuruyor.Zaten bu da eserde güzel şekilde anlatılıyor.Hasan uzun yaşamıyor, vefat ediyor. Hasan’ıncümbüşü, davuluyla Ayten kendini sokaklara vuruyor.”

Bir belgesel ile sinema filmi projeleri de olduğunu da belirten Recep Altepe; Bursa kültürüne, dahası Türkiye sözlü kültüründen bir aşk hikayesini görsel sanatlarla ifade etmenin haklı gururunu yaşadıklarını ifade etmiştir:“Bugün güzel bir gün, kültürel tarihine güzel bir eser kazandırıyoruz. Bursa’da yaşayan herkesin iyi tanıdığı önemli kişi. Bursa’ya iz bırakmış olan şahsiyet. Bursa’nın delisi. Bir tiyatro oyunu ve oyununun müziklerinden oluşan CD’yi çıkardık.Ayten ve Cümbüş Hasan’ın Leyla ile Mecnun gibibir aşk hikâyesi var. Bizler de sanat eseri olarak Bursa kültürüne kazandırmış olduk.”

Cibali Karakolu Öksüz Kaldı…

Neredeyse Türkiye tarihi kadar ömür, toprağa girdi geçtiğimiz ay… Yani siz bu satırları okurken üzerinden bir sürü zaman geçmiş olacak Nejat Uygur’un vefatının üzerinden…Nejat Uygur denince aklıma; onu yalnızca televizyonda görmüş talihsiz bir nesil olarak“Cibali Karakolu”ndaki sevimli komiser geliyor.Bir başka tiyatro oyuncusu yazar Muammer Karaca’nın eseri olan bu güldürüden başka hafızalara kazınan pek çok eseri var elbet.Bunlar bir yana, güldüğümüz günler için biraz dua, bir anımsama –çünkü unutulunca ölür aslında her şey icabında- düşeyim dedim buraya…

Nuh (as) Son Anda Bileğimi Kavrıyor:“Çok Dünya Yutmuşsun! Ama Oldu İşte.Kurtuldun!”

Kişisel bir haber yapayım dedim ama biraz mahcup hissediyor insan reklama girince. Eh,biz subliminal mesajlara kapalı sokakların çocuklarıyız. Kara lastiklerin, dağların, yayla çiçeklerinin moda olduğu son günlerin çocukları…

Editörlüğünü yaptığım “Hiç Sesler”in yazarı Nurdal Durmuş da öyle. Bu son modaya alışkın,rüzgârda saçları dalgalansın isteyen çobanın,büyük şehirlerle, büyük büyük insanlarla olan sergüzeştinden damıtılma “Hiç Sesler”. İnsanın yaşamak macerası parçalardan müteşekkilken ve her bir parçası, bir başkasının alakalı alakasız herhangi bir parçasına değiyorken bir bütün anlatıdan bahsetmek mümkün müdür? Dolasıyla bu kitapla yazarın bütün serüveni,bütün görme ve öğrenme aşamalarına şahitlik ettim. Yani aslında yazmak gizleyerek aşikâr etmek, aşikâr ederek gizlemek için değil midir…Ne diyorum ben, okumak isterseniz kimi gizli kimi aşikâr her insan bir Kâinat kitabı misali önünüzde. Bu kitabı okumak isterseniz, AZ Edebiyat’tan çıkıyor…

“Gün gelir, yürekte hüzün de söner artık
Ne mutluluğun, ne acıların olduğu bir yerde
Düşler de, anımsayışlar da silinir gitgide
Kalır sadece, her şeyi bağışlatan bir uzaklık…”

İvan Bunin (Çeviren: Ataol Behramoğlu)

Bu Ara Okumak İstediklerim:

  1. Aile Çay Bahçesi, Yekta Kopan.
  2. Kün, Sezgin Kaymaz.
  3. Nisyan, Murat Gülsoy.

Nergihan Yeşilyurt – Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar

Nergihan Yeşilyurt – Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar

I.

Bir sabah
Ceviz saydım, kedi saydım, kendimi saymadım, unuttum.
Annem çeyiz dizmeye, babam emekli çalışır mıymış diye sızlanmaya devam etti
Kalbimi – bir gelincik kadar köylü- kara kazanda bir müddet tuttum
Çünkü kurşun bulaşmış yapraklarına
İzlediğim tüm belgesellerin
Çocuklar kameralara doğru, prime time’da hem de
Çünkü çocuk onlar, hangi oyun dönüyor kendi etrafında
misal bir yere kadar Ortaçgil şarkısı, şairin ısrarı kadar
Ve şimdiden leş kokuyor tüm bahsim

Her ne herze yediysem, kabulüm, biraz daha büyüdüm mü hemen unuturum
Ortadoğu’da anlaşmalar, anlatmalar imzalandı yani ‘bana anlatma bunları’
Bütün garip şeyler senin yokluğundan doğdu
Birikti apartmanlara, apartmanlar çocukluğumuzda kaldı
Şimdi çillerin kapatıldığı estetik merkezlerine doğru çoğalıyor her şey
Çünkü güneşe doğru gülümseyen kimse yok, bronz heykellerden başka.
Gülüyoruz yok olduğumuza, bu nasıl iştir

Bilmez miyim
Sana doğru akışı var nehirlerin
Başka türlü yoramıyorum içimdeki sıkıntıyı.
Kitapları başının üzerine yerleştiriyor Türkân Şoray ve diğer ablalar
Çünkü başımızın üzerinde yeri var her bir şeyin
Apansızın olan ve ölen şeylerin
Hangi ipliklerle dikiyorlar genç kız yüzlerimi.

Referanslar dökülüyor bilmem hangi bıyıklı amcaların ceplerinden
Bilmez miyim sen şimdi yarım ekmek arası kiraz dudaklara
Kimin paspasının üzerinde incinmiş oturuyorsun.
Henüz bitirilmiş yalanlarımın
Süveydası nereye sızsa oradan yok oluyorsun
Ne gerek aklımıza ziynetleri hikmetin,
Hem söyle lütfen,
Bakışların bir ederi olur mu pırlantalı zarif parmaklar yanında.

II.

görmeye geliyorlardı beni
delirdiğimi, ne kadar film izlediğimi, çok masal okuduğumu
şimdi büyük kalemleri olan çevremin çok saçılmış yalanı olduğumu.
o zaman rezidans şairleri de yoktu üstelik,
apartman boşluğunda büyütüyordum
yokluğa yüz yapmaya başladığım hakikatini.
şimdi açık açık söyleyemem ama çok mutsuzum.

Uzun zamandır içimde upuzun bir klişe yağmur
Neyin açtığını söyleyeyim mi sana:
Tek başına gökyüzü kimin umurunda ki?

Nergihan Yeşilyurt – İnsan Düğmesi

Nergihan Yeşilyurt – İnsan Düğmesi

İntro

Uykusu sevgili, gelemiyorum
İçedilmiş o kadar
Kalkışması var, teker izi
Gibi yepyeni uzaklığı
Kendime gelemiyorum -elbet-
Öyle sevgili ki uykusu birleşmiş yılanların.

Ne ki çok
Birinci sınıf
Sus bulutunu çeker misiniz üzerimden
Koltukların maalesefdilini düşününce
ne kadar şezlong var
Denizin ayasında
Serinlesinler tamam da buraya kadar gözyaşım
Müdüriyete başvurun da iliklesinler sesimi
Yoksa kustuğum kumdan kuleler
Ayılmam kova kova
İliklesinler bir zahmet, zorluyor nefesim insandüğmesini
Bu kaçıncı boncuk işçisi, kaçıncı kursak
Taşınabilir akılları sürmek biraz daha ileriye
Sokaklara dolan gri ipekle
Boğmak akılları, yakında doğacak karındaşları
Ölüsünü bu galeriden geriye doğru
Pişmanlığın pervazına doğru itecek misiniz gene
Geçecek misiniz lavanta bahsine, ne çok suskun seversiniz
Bu baş ağrısı tarlaları, ilerlemiyor koltuklarda hep yeniay
İlerlemiyor su, gençlere taze koşu
Cesur ve aldır onu gitsin
Hakikat garibesi, yazık, aldırmayın
Büyüyünce günah olup serpilecek endişeleriniz üzre
Oldurup süt vermeyen memesini
Öldürecek koltuğun elifbası ile sokağın ecesini
Kimbilir belki
Yıkılır iskelesi de toprağına çekilir ayrılığa gövdelenmiş
Çocukluğumuzun eşi.

Ben biraz
-bu kadar ilerlemesin demokrasi-
Salağa yatmaya gidiyorum, iyigece.

Nergihan Yeşilyurt – Bezgin Otomatların Marşı

Nergihan Yeşilyurt – Bezgin Otomatların Marşı

Çok bıkkın günlerin başlangıcı
iç karartıcı törenlerle kutlanmaya başlandı.
Elimde kendiliğinden bayrağı,
ölecek marşı’nı okuyorum
trampetler mi bilgelik adımsayarmı
su gibi ritimlerim
niçin aynısınız bu kadar
kaldıracı takılı kaldı göğün
çöküyor üzerime.

Ben daha yürüteç kullanırken satılıyor parsel parsel hayali
yaşamak denen parantez içinin.
(İşte tam burada inler Behçet!)
çizgili ağaçlarından biliyorum
uzun dikine çizgili ağaçlardan
göğe kaldırılmış topraktan kılıçlar
oturulacak yer bulunmayan otobüs durağı
gibi bir şeyler daha biliyorum
içimize doğranan.

Arızalı masalları
okur gibi

bilmediğimden
bilançoları, kaba yerlerin hesabını size bırakıyorum
çünkü siz
yakışıksız bir takvimi alaşağı ediyorsunuz
içiniz acımadan
kol kaslarında boz renkli hayvanlar tepişir
insansı otomatlar
-demir yuvarlak kalbe varınca
parlak acılar çıkacak ağzınızdan
eğrelti otu yahut da.
En iyi uyku hapları gelişir diyorum,
-naziredir sigaralar geliştiren şaire-

Bıkkın günlerin isimleri okunuyor
törenin başında,
içimde durmadan durmadan
davulun yırtık karnını açıyor ecinniler
içimde ecinniler
yaklaştıkça kendime
çarpılıyorum yokluğunuzla.
Sizden geçilmiyor, kahrolsun ikinci tekil zamirler

Öğlen sıcağında ispirto gibi gelmiyor mu
ölü ağızlarla öpüşmeler
menekşeleniyorum,
çizdiğim kuş sesleri kâğıdı terk ediyor.
bahsi açıyorum:
iki boyutlu uykular yazıyor şairler
ip atlayan kızlarla,
yüksüksüz entari diken hanımablalara dönüyor dünya.

Bir şiir daha yazacak olsam kuşkusuz ismi
“20 dikişi benden” olacak
Unutmak için kaldırdığım ne varsa
dikilecek derime
binlerce yıllık bir ihanet hortladı desinler
sonra bütün mevsimlere bıkkın giren çiçeklerin pembesi
isimsiz mi kalacaktı dedim ben de
dağıldım, burada bir revnak olacaktı, boş kalmasın diye balıkçı tekneleri
beni alıntılayamayacaksınız
bir hışımla tırnağı kopartıyorum (Burada inleyen şair ölü doğmuş olmalı)
biri gelip göğü alıyor sonra.
gözlerim mücella, gözlerim ağlarken, gözlerimi alıverseniz!

 

Nergihan Yeşilyurt – İnsan Düğmesi

Nergihan Yeşilyurt – İnsan Düğmesi

Başlamanın ‘Conditio Sine Qua Non’u1*

“Bu öfkeli sondacılar, herkese yönelik öldürücü tehdidin altındaki bu asık suratlı ruhsuzlar, ısrarla katı tutumlarından vazgeçmemekteler ve ayrım güdülmeksizin, sonuna kadar herkesin korkusuzca yaşayabilmesini, çalışabilmesini, karnını doyurabilmesini ve uyuyabilmesini ve onlar için bu da olmazsa olmaz bir koşul niteliğini taşıdığı için, barışın sürdürülmesinden kaynaklanan güçlüklere gelişigüzel kısmi çözümler, duygusal çözümler, uzun vadeli tehlikeli ve kısa vadeli çırpıştırma çözümler bulunmamasını isteyebilmeliler.” **2 Ingeborg Bachmann

Söze nasıl başlanır… Unutkanlığımdan hayıflanırken Pavese’den aldığı ilhamla “Başlamak mutluluktur”diyor bir dostum.***3 Modern zamanların dişlileri iyi sıkılmamış günlerinde dağılan bizim için “mutluluk”tan bahsetmek ancak bir oyuna başlarsak mümkün. Bachmann’ın bahsettiği dünyayı kotaracak “asık suratlı ruhsuzlar”** sanatın toprağını sürekli kaldıranlar değil midir oysa? Garabetlerle dolu oyunun mızıkçı oyuncuları… Boşvermişliğin kaygan zemininde kelimeyle, boyayla, notayla, vesair malzeme ve yöntemle gidemeyişe –belki bir geri dönüşe- başka başka somurtanlar sanat icracıları değil midir? O huzursuzlar, asık suratlı ?

Sanatın insan olmanın önündeki mekanikleşen varsayımlarla başa çıkabileceğine, bizi yeniden kendilik gizemine kavuşturacağına, toplu kıyımlardan düzenli yok etmelere kadar her türlü caniliğin huzursuz çanı olacağına inancım öyle büyük ki sevgili Inge’nin de dediği gibi “inanmasam yaşayamam”.  Ya da neyse…

Hiçbir kültür-sanat köşesi, bunca uzun bir alıntıyla bu denli huzursuzluğa neden olarak açılmamasına kâni olmuş olacağım ki “başlamak mutluluktur” sözünün altını çizdim. Ama öyle olmuyor, olamadı elbet.

Dağılan zihnin sürek avı, şehir insanının her günkü yıkımından sıyrılıp tiyatrolara doluşmasını, kitaplara dalıp zehir zemberek aforizmalar devşirmesini yahut bir melodinin kerpetenle söktüğü kalbî dişlerimizin (klavye düşlerimiz diye tamamladıysa da olur) yasını tutmamızı bekleyemiyor. Olmuyor. Ölümü, ölümü, ölümü göz ardı ederek olmuyor. Öldürmeyi en kötüsü de. Her gün öldürmeyi… Estetiğe yontulmuş gözlerimizin billûrunu kıyımdan temizlemek için, saf bir dil icadına, bir kalkışmaya –ancak sokakların bile kaldıramayacağı denli bir büyük kalkışmaya- varsayın kaçışa, sanatın defterinden bir sayfa ile mi başlayacağız? Ne diyemiyorum ben böyle.

Modern Çağın Hastalığı: Gizemli Hiçbir Şey Bırakmayın!

Tam da bir dizisi yapılmayan sen mi kalmıştın Leonardo demişken. Biri de çılgın Dali’ye bulaşsa da televizyon tarihi kapansa filan. Neyse haberimiz şöyle: Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sının gizemini çözmeye çalışan sanat dedektifleri(!) yine iş başında… Gerçi günümüzde yalnızca Popstarların yahut film yıldızlarının magazini yapılmıyor, ölü-diri ne yaptığına vakıf olduğumuz-olmadığımız pek çok sanatçının magazin malzemesi haline getirildiğine hemen hepimiz hemfikiriz.

İtalyan araştırmacılar, Leonardo da Vinci’nin ‘Mona Lisa’sına kimin modellik yaptığını öğrenmeye adım adım yaklaştıklarını öne sürmüşler.  Kendilerini sanat tarihi hafiyesi olarak tanımlayan Silvano Vincenti ve ekibi ‘Mona Lisa’nın modelinin kim olduğunu bulmaya yönelik önemli bir adım attıklarını’ iddia etmiş. Bunun için Floransa’da şehitlerin gömüldüğü Santissima Annunziata Bazilikası’na girilmiş, orada “Mona Lisa” olduğu tahmin edilen kadının eşi ve çocuklarından alınan DNA örneği ile yüz yeniden çizilecek ve tablo ile karşılaştırılacakmış. Tabi başka başka kadınlar için de bu iddialar geçerli olabilir, bunun için ne kadar mezar varsa açılacak mı bilinmez elbet. Bilim destekli magazinin kurbanı, asırlar önce terk-i diyar eylemişlerin toprağa emanet edilmiş bedenleri. Bilim ile yapılsa bile magazinde etik aramak, sanatın algısı dışında kalıyor.

Floransalı Mona Lisa gibi müphem bir ifade takınmak da onu öyle hayal etmesi de sanatkârın, modern insanın elinde kurcalanmadan durmayacak elbet. İyi mi etti acaba da Vinci…

Satış Hilesi mi Romancıya Özgürlük mü?

Harry Potter serisi ile ünlenen Rowling, isminin ve şöhretinin baskısından mı olacak yoksa yayıncısının satış stratejisinden mi Robert Galbraith müstearı ile “The Cuckoo’s Calling” adlı bir roman kaleme aldı. Önceleri kitap, haftada sadece 43 adet satılırken, yazarın gerçek kimliğini ortaya koymasının ardından talep patlaması yaşadı ve 14-20 Haziran tarihleri arasında 17 bin 662’lik satış rakamına ulaştı. Polisiye türde kaleme alınmış kitabın konusunu merak edenler için “Afganistan’da yaralanan ve özel dedektif olan eski asker Cormoran Strike’ın, bir mankenin intiharını araştırması” üzerine kurulduğunu söylemekle yetiniyorum. (Ne kadar da Hollywood diyesi gelmiyor değil insanın…)

Bizde de işte şairler-yazarlar ölünce çok satıyor kitaplar…

Kütüphane Bağışlarına Açığım

Kütüphanemi henüz bırakmayı düşünmüyorum, mülk sevdasından korusun bizi hep koruyan. Lâkin bırakın yazarı, iyi bir okuyucu için bir müddet sonra kütüphanesi ile arasında organik bir bağ oluşuyor, anıları bir şeylere yükleme merakımız yüzünden belki de. Yine de yazarın/ okuyucunun bin bir emekle elde ettiği kitapları bağışlaması büyük bir olay olsa gerek. (Kitap verme hususunda kırk dereden su getirenler derneğindenim.)

Yazar Pınar Kür, kütüphanesindeki yaklaşık 3 bin kitabı Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Kütüphanesine bağışladı.

İlk defa kitaplarını bağışlayan Kür, bu kararında ÇOMÜ Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner’in Çanakkale Savaşlarının 100. Yılında ÇOMÜ Kütüphanesinde 1 Milyon Kitap kampanyasını etkili olduğunu belirtmiş. Kitapların yazarın vefatıyla dağılıp gitmesindense bu şekilde bağışlanarak geniş bir kesimin istifadesine açılması pek güzel elbette.

Bu haber aklıma Sanat Tarihçisi ve yaşayan en önemli Bizantologlardan biri olan Prof. Dr. Semavi Eyice’nin Pera Vakfı tarafından alınan, dünyada bile alanında tek ve nadide kitapları barındıran kütüphanesini getirdi. Kendisiyle çalıştığım kısa süre zarfında o kütüphanenin aynı zamanda onun zihninde de yaşadığını görmüştüm. Bizim gibi Google gençliği için bir anlamı yok belki ama matbuatın aracı olmaktan başka ne gibi işlevi olmadığının ispatı idi Semavi Eyice. Semavi hocaya uzun ömürler dilerim, Pınar Kür’e de.

Önce Leyla Erbil, ardından Ahmet Erhan… Mevsimler ne hızlı değişiyor, hep güze… Burada ölümler üzerine bir müddet susularak… Ve biraz da şiirin rüzgârından yana açtığımdan yelkenimi…

55 yaşında şiirini sonsuzluk şehrine terk eden şaire selamla:

“O zaman açıyorum
Bütün perdeleri
O zaman yakıyorum
Bütün ışıkları
Camları darmadağın ediyorum
Yüzünü avuçlarıma alıyorum
Alnını öpüyorum
Dünyayı öper gibi” Ahmet Erhan.

Bu Ara Okumak İstediklerim:

  1. Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa.
  2. Sanatta ve Edebiyatta Eleştiri, Walter Benjamin.
  3. Dostluk Üzerine, Fethi Gemuhluoğlu.

 

1 Conditio Sine Qua Non:Latince,”olmazsa olmazı” anlamında bir tabir.

2 Ingeborg Bachmann,Güncesinden.

3 ”Başlamak Mutluluktur” yazısı için bakınız:www.nurdaldurmuş.com

Nergihan Yeşilyurt – Eski Koltuk Baharı Diye Bir Şey

Nergihan Yeşilyurt  – Eski Koltuk Baharı Diye Bir Şey

Bana ne baharı diye bir şey var (bayım)
Eski koltukların bırakıldığı apartman önlerinden başlıyor

-çocukların bir kral seçtiklerini görüyorum-

Hani çok sevmiştik ya
Kadife acıları suya kadar indirdiğimiz bir gün taşını.

-kral, hemen sapancıbaşını çağırıyor-

Buruşturulmuş sabah gazetesinde önceki haftanın yağmuru, suç sözlüğü.
Unutkan bir bahardan bahsediyorum
Sıkılmaktan yıpranan ceplerimiz için
İğne ve iplik kadar gerekli ve bir o kadar da ayrımcı.

-çocuklar, sapancıbaşının getirdiği tahtadan kuşun etrafında delice bir şeyler söylüyor-

Kadim İsimler Yokuşu’nda eski bir evin
Ardına dolmuş bulutlarla icat edilmiş
Dişi, saygısız bir bahardan bahsediyorum.
Lüzumsuz yorgunluklarımı nerede unutsam
Biri ardımdan koşup yetiştiriyor
Kollarımda yanıklar, işte, sarılmaksızın iyileşmeyen
Göğün üstü merhamet, üstünde sesin, esirgediğin.

-çocuklar, sapancıbaşının sapanlarını yakıyor-

Kime ısmarlasam parmaklarımı zorlayan bir gün alıp geliyor
Önce kolonya dökülmüştü, sonra sigara külü
Kadifesi epridikçe yüzümüzü okuyorlar sevgilim
Büyükbabaların gözlüklerini unuttuğu yastıkların ardındayız
İki de bir ceviz ağaçları toplanıyor gözlerimizde
Kaldırım kenarlarında ince işler manşeti atıyor kadınlar
Akşamlarına lalelerin örtüldüğü, Avrupalı bir bahar değil mi bu?

-çocuklar beni, kralın önüne bırakıyor, kral tacını bırakıyor-

Bahar, benim değilken ve daha ekonomi haberleri başlamamışken
Pencere önüne döktüğüm susamlar kadar küçülüyorum
Bu ne de olsa astarını sıkılganlığımın içinde kaybetmiş bir bahar
Şu ceviz ağaçları nereye toplanıp gittiyse Oradan getireceğim sana en pahalı gülüşleri.

-çocuklar beni kendime çeviriyor, kralı annesi camdan yemeğe çağırıyor –

Tam diyecektim ki gülmenin bulutlarla bir ilgisi olmalı
Dağılan ve yeniden toplanan bulutlarla
Bıçağın ucunda dans eden ayaklarla
Apartmanların bahçe katlarını
Naylonla kapatıyor ağır yürüyüşlü yalnızlık

-çocukların terk ettiği koltuğu, karanlığın içinden bir el alıveriyor-

İsmini bilmediğim şarkıların baharı gelmiştir artık değil mi?

Nergihan Yeşilyurt – Hırsızlarla Şairler Arasındaki Farklar

Nergihan Yeşilyurt – Hırsızlarla Şairler Arasındaki Farklar

Roller:
Elif: Elif Nuray
Zeynep: Zeynep Arkan
Hırsız: Hırsız

Beni kim uydurduysa
göze alıyorum yurdumu.

Bir kere “ol” denilen rüzgâr
iki kere kapıyı çalıp kaçan çocuk
üçüncüsünde içimin sularını zorlayan sabır.
hiçbirinde aranmadı komşu deliller
Tanrı ile ilham arasında bir kelime yoktur oysa
bitişiktir anlamları birbirine
meleğin silkelemesi gerektir kendimizi
mısralar arasında bir ölüm gidip geliyor.

Niyetimin saçlarında, gözlerinde biriken kin
ellerini tutsan altı çizili kitaplar.
sanki hiçbir şey düşmemiş gibi gökten
bu yarım yamalak masallar
yüzünün biteviye yarısı fotoğraflarda
bölünmez bir utanma, şerh edilmemiş bir med-cezir
geri çekiliyoruz.

Takvimler külliyen karabatak
sesleri bölüp dokuduğunuz sözlerden hiçbir şey ayıklayamıyoruz
biz gündüz deterjan içip gece şarabî fısıldıyoruz
üzerinize afiyet gecenin minberinde dizlerimizi eskitiyoruz
bakıyorsun Elif, Zeynep:
şubat eksik olduğundan âhtır
ne diyeceğimi unutturuyor
dudaklar hayvan ödü, tanıtım bültenleri gibi kırmızı

demem o ki burası yolun ortası
hepimiz idareliğiz, bir diğerinin yedeği.
böyle çevriliyor çarklar
biraz incik boncuğa benzetiliyor
şiire dizilen kahırlar
alınıp giyiniliyor, parasıyla değil mi
sırat-ı müstakimi kendine tercüme edemediğinden
insanlar sokağı
iç seslerin kapılara asıldığı dükkânlara boğuluyordu.

demem o ki burası yolun ortası
hepimiz idareliğiz, bir diğerinin yedeği.
böyle çevriliyor çarklar
biraz incik boncuğa benzetiliyor
şiire dizilen kahırlar
alınıp giyiniliyor, parasıyla değil mi
sırat-ı müstakimi kendine tercüme edemediğinden
insanlar sokağı
iç seslerin kapılara asıldığı dükkânlara boğuluyordu.
İhtiyaç dâhilinde pimini çekmek için elimde tutuyorum sivri dilimi.
makul gerekçelerin ipleriyle bağlamamış olsam içimdeki insanı
anlatabilirdim, farklarla aramdaki açmazı.
hırslarla yırtılmış göğün kırbaçlı tanrısı ile
beni tanıyanın aynı müstensihe ait olmadığını.
şimdi buradan sevgilime selâm söylemek istiyorum
izninizi de vizite kağıtlarından okuyabiliyorum
ölmekten korkan bir annenin şiiri tarafından kızartılan sağ yanağımla
bugünümü dünümden yıkan mor -mosmor- kaçışlarından.
Canımın suyundan geliyor
ilk boğulmalar, doğum masasından demirlere âşinâ başım
ile ben
ile şiir
ile hırsız
ile biraz Elif
nasıl da çoğulculuğunuzdan kırılıveriyor aklın çölünde ne varsa.
Kardeşimin astığı perdelerin ardında kalan bir şey miydi etik
-ki çok sevilir bu kelime yobaz değildir diye-
uydurduğum hayatların yarısından biraz koyunca insan imlasında para ediyorum
göze batmaz diye umduğum anda su basıyor tüm iyi saatte olsunlar hikâyelerimi.
Şairlerin bu şiirden farkı
hayatın ilişiğinde duran bir gülümseyen surat gibi
kaç dikiş gerekirse gereksin fotoğrafına
öncesini içinde düğümleyen.
hırsızın benden farkı yamuk gülerim ben.
içimden inilir kuş kanatlarına
içimden
bu yüzden kırılır aklımın uçuşları
yirmi dikişi benden.**
*Âh Muhsin Ünlü alınmasın.
**128 Dikişli Şiir’in 20’si bende Didem