Etiket: Öykü

Adige Batur – Karanlık

Adige Batur – Karanlık

Demirci, yek-pare tunçtan devasa bir anıt gibi dikilen surlara dokunduğunda ora­daydım. Ateşte her madeni büküp, eritip eşyaya türlü türlü şekiller vermede mahir ellere sahip bu adam, gözleri dehşetle açılmış şekilde yeryüzünün en değerli mücev­herine dokunur gibi hassas ve ölçülü hareket ediyordu.

Hiçbir çıkıntısı olmayan bu tunçtan duvara tırmanmak mümkün gözükmediğinden başka çareler düşündük ama olmadı. Bu devasa duvarların bir girişi olur ümidiyle at sürdük. Ne bir giriş, ne bir geçit, ne de bir kapı vardı. O vakit tüm eşyayı, yükte hacimli ne varsa üst üste yığdık, yetmedi eyerleri de bu yığının üstüne yerleştirdik. Bir yanı duvara yaslana bir tepecik oluştuğunda pazusu kuvvetli bir cengâver üzerine çıkıp en uzun halatın ucuna bağlanan en geniş kancayı göğe doğru tüm gücüyle fır­lattı. Üçüncü de oldu. Kanca duvarın zirvesinde bir yere -görünmeyen bir yere- takılı kaldığında cengâver ipe göre fazla ağır olduğunu bahane eden bir korkuyla tepecikten aşağı indi. Aynı anda Demirci bir çırpıda tırmanıp halatı yakaladı, önce ipi bir defa be­line doladı, fazlasını aşağı salıverdi sonra ayaklarını duvara dayayıp kolları ile kendini yukarı çekmeye başladı. Çelimsiz sayılabilecek yaşlı bedenine rağmen güçlü kolları vardı. Demircilerin güçlü kolları olurdu, sert omuzları, sıcağa dayanaklı elleri.

Bu uzun ve sonunun nereye varacağını bilmediğimiz yolcukta, üç koca haftaya rağ­men hava hala aydınlanmamıştı. Gökyüzü bulutsuz ve açık olduğunda da değişen bir şey yoktu. Güneş çekip gitmişti. Uzun bir kış gecesi, uzak bir şehre yolculuğa çıkmış gibiydik. Yol şartları hırçınlaştıkça atlar yoruluyor, soğuk soğuk terliyor ve bu terler buz soğuğunda kırağılar gibi donuyordu.

Yüz kişilik bu süvari topluluğunun ak sakaları tecrübe ile anılan demircisiydi o. “Zaman durdu.” demişti ilk günün sonunda, “Zaman durdu ve bu gece artık büyük bir gölgedir.” Gerçekten de zaman sanki gece ile tan vakti arasında bir yerde donup kalmıştı.

Üç haftalık uzun gecede sarp dağların ince patikalarından ve beyaz bir örtüyle son­suzluğa doğru uzanır gibi duran ovalardan geçtik. Büyük ayıların inlerini gördük, buzla kaplı mağaralar, donuş göller… Yolculuğun on üçüncü gecesinde –gece miydi gündüz müydü belli değildi aslında- aç kalmış ve uzun süre bizi takip eden bir kurt sürüsünün saldırısına uğradık. Kar üstünde ayı derisi postların içinde uyuyorduk. Ayı derisi ağırdı, yumuşaktı ve sıcak tutardı. Onlarca kurt, dağınık bir düzen almış, ısın­mak için birbirlerine bitişik ve içi içe yatanları es geçip belki de daha kolay av olaca­ğını düşündükleri atlara saldırdı. Yüz yirmi atın birçoğunun ayağında bukağılar vardı. Çetin bir geceydi, kurtları dağıtıncaya kadar on sekiz at öldü, bir o kadarı da kayboldu. Meşalelerle etrafı dolanan öncüler, on iki kurt leşi saydılar, hepsi de boz yeleliydi. Boz yeleli kurt öldürmek iyi değildi. Debbağlar kurtların derisini yüzüp kürklerini tuzladı­lar, hava daha da soğuyacağa benziyordu.

Sonraki gecelerde soğuk şiddetini artırdı, giderek ağaç ve bitki toplulukları azalı­yordu. On dokuzuncu gece, bizi bulunduğumuz yere adeta mıhlayan tipi dindikten sonra tam yola çıkmak üzereyken gökyüzünde o muhteşem ışık dansına şahit olduk; yakut yeşili, zümrüt kırmızısı, altın sarısı, elmas beyazı… Bu ne büyük bir servetti ki ışıltısı gökyüzünü aydınlatıyor, diye söylenenleri duyuyorduk. Ama Demirci öyle dü­şünmemişti, semaya yıldız tozu serpilmiş olmalıydı ve rüzgâr bu tozu savura savura milyonlarca parıltıya dönüştürüyordu. Altın ve gümüş tozunun güneşte nasıl parılda­dığını bilirdi. Ama bu parıltıların kırmızı, yeşil, mor renkleri de vardı ve alevin yalımı gibi göğün ortasında raks ediyorlardı. Demirci işte o zaman anlamıştı…

***

Birliğin en aklıselim, yılların tecrübesini omuzlarında taşıyan bilge adamıydı, De­mirci. Surların üzerine çıkıp içeri doğru baktığında donup kalmıştı. Bir çığlık ve sonra bir kahkaha ve sonra yine çığlık… Sonra aşağıda kendini hayretle izleyenlere doğ­ru bakıp surların içini göstererek kahkahalar atmıştı. O yaşlı adam, o hiç gülmeyen ceberut suratlı ihtiyar, bir çocuk gibi kendini paralayıp tepinmişti. Onun çıldırdığını düşünürken bile hiç kimse birazdan kendini surun öbür tarafına atacağını tahmin edemedi. Demirci sevgilisine koşan bir edayla kendini diğer tarafa bırakmıştı.

Saka, Demirci’nin surlardan düşüşünü gördükten hemen sonra surlara çıkmak için can atmıştı. Herkes bir kaç adım gerilerken o ileri fırladı, onunla birlikte Vakitçi de fırlamıştı. Ama Vakitçi’nin omzuna dokunan eller, içlerindeki en önemli adamı feda edemeyeceklerini sessizce haber veriyordu. Saka eyerlerin üst üste konulduğu kısma kadar durmadan bir çırpıda yığıntı tepesini tırmandı. Ve sonra, oldubittiye getirdiği bu duruma bir onay alma isteği ile aşağıda kendini merak ve heyecanla izleyenlere baktı… Ne “in” ne “çık”… Kimseden ses çıkmıyordu, ne olumlu ne olumsuz bir ha­reket… Bu kendinin vereceği bir karardı ve sorumluluk ona aitti. Bu, gözden çıkarıl­mıştık mıydı, saygı mı, kabul mü, ret mi, acıma, hayranlık?

Bu durum tam olarak hiç biri değildi, zamanın durduğu bir yerde, dünyanın döne­mediği bir ana denk gelmiştik. Her şey kendi dengesinden çıkmış ve anlamını yitir­meye başlamıştı. Surlara yaklaştıkça bu etki daha belirgin bir şeklide hissedilmeye başlandı. Hele Demirci’nin hali…

Saka, dönüp eyerleri de hızla tırmanmadan az önce bunlar olmuştu. Halatı biraz üstten yakalayıp kendini yukarı çekti ve altta salınan kısmını da ayaklarının arasına sıkıştırıp bir tırtıl gibi kıvrılarak yukarıya tırmandı. Arada bir durup nefeslendi. Aşağı bakmaktan korkuyor gibi tedirgin bakışlarla gözlerini boşluğa doğru kaçırıyordu.

Surların üzerine gelince yönünü tamamen diğer tarafa döndü, sadece kendisini gö­receği tarafa. Hıçkırık gibi başlayan gülmeleri delice kahkahalara dönüştü. Ardından dönüp geridekilere iki eliyle içeriyi işaret etti. Dili tutulmuş gibi ağzı açık ama hiç konuşmadan durdu bir süre, uzak ufuklara baktı, karanlık gökyüzüne, aşağıda korku ve şaşkınlıkla kendisine seslenenlere… Hiçbir şey duymuyordu ama göreceğini gördü, yüzü asıldı ve aniden yönünü surun diğer tarafına dönüp kahkahalarla kendini boş­luğa bıraktı.

***

Semanın siyah bir örtüye büründüğü o üç hafta sonunda herkes karanlık ülkede olduğundan kuşku duymuyorken bir tek Saka buna inanmamıştı. Su temin etmek­le görevliydi. Yol üzerinde içilebilir su kaynaklarını tespit etmek onun göreviydi ve bazen Saka’nın öngörüleri yol güzergâhını değiştirecek kadar önemsenirdi. Zira tüm yolculuklar aslında bir su kaynağından diğerine doğru olurdu. Fakat bu defa ortada bolca su varken yani buzdan dağların kardan ovaların ülkesine gelmişken Saka’ya fazla ihtiyaç duyulmaması ona düşünebileceği geniş bir zaman kazandırdı: Bu karan­lık nedendi?

Karanlık uzadıkça uzadı. Birçoğu için gün geçtikçe alışılan bir renk olan gökyüzünün koyu grisi onun için zamanla bir kâbusa dönüştü. Her gün bir kaç defa ısrarla gidip Vakitçi ’ye bulunduğu anın gündüz mü gece mi olduğunu soruyordu. Her uyanışında ışıksız gökyüzü ile karşılaşmak onu boğuyordu.

Saka, izbe ve karanlık bir mahzende köle olarak doğmuştu, çocukluğunun büyük kısmı da bu mahzende geçti. Güneşi ilk gördüğünde, ışığa ilk kavuştuğunda efen­disi bir ayaklanmada öldürülmüş ve mahzenin kapıları açılmıştı. O şeytan çukurunu evi olarak gören ailesini bile arkada bırakarak güneşe doğru koştuğunu söylerdi. Bir daha dönmedi. İki şeye dönmemeye yemin etmişti o gün: Köleliğe ve karanlığa. Uzak diyarda bir hekime uyku için ilaçlar hazırlattı, otları kendi eliyle bulup getirdi, her aşamayı izledi, kendi ilacını yapmayı öğrendi. Gün batımından az önce uykuya daldı, gün doğumunda uyandı. Saka, yıllar var ki geceyi görmemişti.

Yirminci gün öncülerin gittikleri bir günlük mesafeden döndüklerinde anlattıkları hepimizi hayrete düşürürken Saka’nın aklı bu uğursuz geceye takılıp kalmıştı. Yalnız biri değil yirmi öncünün tamamı görmüştü. Dağlar yürüyordu. Usul usul bir suyun üzerinde kayar gibi. Karla kaplı yüce kütleler ağır ama sabit bir hareketle yer değiş­tiriyordu…

***

Zamanın ne kadar geçtiğini, kaç gündür yolda olduklarını hesaplayan kişi Vakitçi idi. Gündüz süresini hesaplamak ve sair işlerde kullandığı farklı büyüklükte üç kum saati vardı, en büyüğü bir günlük süreyi ölçmek için kullanıyordu. Kum saatinin haz­nelerinin birinin boşalıp diğerinin dolması çeyrek gün anlamına gelirdi, dört kez do­lup boşalan hazneler bir günün tamamlandığını gösterirdi. Diğer küçük kum saatleri ile de ara vakitler ve süreleri ölçerdi. Bu basit araç gereçler umulmadık bir şekilde önem kazandığı için Vakitçi, en önemli adam haline gelmişti. Ayrıca usturlap ve pu­sula sadece onda vardı ve daha önemlisi sadece o kullanabiliyordu.

Vakitçi eski bir denizciydi, anlattığına göre Kuzey ülkelerini birinde yelkensiz ve çok oturaklı (kürekli) büyük kayıklarla denize açılır ve bereketli avlarla dönermiş. Günlerden bir gün büyük fırtınayla iç denizden Derya-yı Kebir’e sürüklendiklerinde tam on yedi gün hava açmamış. Nereye gittiklerini bilmeden, geceleri zifiri karanlık gündüzleri gri sis ve kara bulutlar altında yol almışlar. On yedi gün sonra güneşin ilk ışıklarını gördüklerinde Kuzey sahillerinin balıkçıl kuşları onları karşılamış.

Vakitçi o günden sonra denize açılmamış, karanlıkta ortaya çıkan yön duygusunun peşine düşerek kendini araştırmalara vermiş. Zamanı hesaplama ve yön tayin etme konusunda kitap dolduracak ilerlemeler kat etse de bunları kimseyle paylaşmamış­tı.

Yolculuktan bu yana geçen tüm süreyi hesaplamıştı, ona göre bu uzun gece ne ka­dar sürecekse sonrasında başlayacak gündüz de o kadar sürecekti. Buna emindi. Zira gece ile gündüz bir bütündü ve biri olmadan diğeri asla olmazdı. Peki, karanlık daha ne kadar sürecekti?

Yirmi sekizinci gün sislerin ardında yükselen devasa bir yapıyı gizlendiği o derin vadinin sonunda tek bir set tek bir duvar zannederek durmuştuk. Bu surlar ansızın karşımıza çıkmıştı ve sis bize tüm yönleri aynı kılacak kadar oyun oynasa da Vakitçi hiç şaşmadan tek bir rotada ilerlememizi sağlamıştı.

Bir öncü birlik surların çevresini dolanacak ve bir giriş arayacaktı. Vakitçi, tek yön bulabilen kişi olarak gruba dâhil oldu. Yola bir akşamüzeri çıkıp iki gün sonra bir şafak vakti aksi yönden çıkageldiler. Kimse bir şey anlamadı, öncü grup bile bizi gördüğün­de tam bir şaşkınlık içinde idi. Duvarı hiç sapmadan izlediklerine ve hiç düz açıyı kay­betmediklerine yemin ettiler. Dümdüz giderek aynı noktaya nasıl gelmişlerdi? Vakitçi delirmiş gibi bunu düşünüyor, hesap yapıyor olmayınca aletleri etrafa fırlatıyordu.

Demirci ve Saka’dan sonra o da sanki sarhoş gibi surlara tırmanmaya başladı. Bunu anlayamazsam çıldırırım, demişti bana. Gözleri kan çanağı gibiydi, iki gün hiç uyu­mamış, bir izah aramıştı. Bulamadı.

Surların tepesine ulaştığında sis dağılmış uçsuz bucaksız duvarı net bir şekilde gör­meye başlamıştık. Vakitçi, devasa tunç blokların üzerinde doğrulduğunda donup kal­dı. Tüm yolculuğun en korkutucu birkaç dakikasıydı bu. Sonra o dehşet verici çığlıkları üçüncü kez duyduk, kendini aşağı bırakmadan önce şöyle bağırdı: Hiçbir şey düşün­düğünüz gibi değil !..

Bu olaydan sonra kimse surlara çıkmaya yeltenmedi. Duvara yığılan tüm eşyaları topladık atlara yerleştirdik ve yola koyulduk.

Sıddık Yurtsever – Hemzemin Geçitte Çarpsınlar Bana

Sıddık Yurtsever – Hemzemin Geçitte Çarpsınlar Bana

Kuşlara ve kuşkulara…

Sorgulama safhasını çoktan geçmiş bulunuyordum. İçinde bulunduğum durumun öze­ti, yaşadıklarımdan çok daha fazla yer kaplıyordu. İnsanların ilk vazifesinin vitrin manken­liği olduğunu bu sıralarda öğrendim. Geç olmuştu gerçi. Hayatımı mahvetmiştim. Mülki­yeyi yarıda bırakmış memlekete dönmüştüm. Seneler önceydi. Üçüncü sınıftaydım o za­manlar. Kalbimin tek başına atmasının bir şey ifade etmediğini anlamıştım ve bir müsaba­kaya hazırlanıyordum yavaş yavaş. İpini bırakınca kalbim Yasemin’in rüzgârına kapılmış, balkanlardan gelen sıcak havanın etkisi rüzgârla birleşince beni hasta etmişti.

Yasemin’in çevresinde dolaşırken farklı farklı şeyler duyup hepsini unutuyordum. Be­nim için pek bir önemi olmuyordu söylenenlerin. Kalbime işlemiyordu gıybetin siyahlığı. Yıllardır elem çektiğim doğruydu evet. Ama hepsi geride kalmıştı işte. Onun şifalı ruhu­nun cesedime iyi geleceği muhakkaktı.

Reddedilemez bir cazibesi ve endamı vardı Yasemin’in. Kendimi reddetmek üzere ol­duğum bir zamanda vücudumu mıhlayıp çıktım karşısına. Olanı biteni anlattım. Birkaç sa­niyemi aldı zaten. ‘’Son derece ilkel olan ruhumu sende terbiye etmek istiyorum’’ dedim. Ciddiyetsizliği, gururumu bataklıklarda gezindirse de aldırmamış göründüm. Ayrıldım ya­nından. Birkaç gün sonra talihim sıkı bir dönüş yaptı. Ulağıyla haber göndermiş, olur de­miş. Fena halde afalladım. Beklemiyordum çünkü. Dizlerimin bağı çözülürken urganlar vücuduma yapışmış da isyana hazırlanıyormuş gibi hissettim. Bulunduğum yere çömel­dim. Düşünmeye başladım. Bundan sonra ne yapmam gerekiyordu. Planlamam lazımdı. Günlerce, haftalarca çeteleler tuttum. Üniversiteye hazırlanırken bile böyle planlar yapma­mıştım. Çetelede neler yoktu ki? Kullanacağım parfüm, giyineceğim gömlek, takacağım saat, ilk karşılaşmamızda okuyacağım şiir, ses tonum, diksiyonum, saçımı hangi yöne tara­yacağım…

Sıkı solcuydu Yasemin. Dönemin bütün marjinal eylemlerine katılır, adını tutanakla­rın en üstüne altın harflerle yazdırırdı. Düşüncelerimi saklıyordum ondan. Bir gün beni de bir eyleme davet etti. Çok basit bir şeymiş gibi. Deniz manzaralı ikinci sınıf bir kafede çay içecekmişiz gibi. Olur dedim. Yüz, yüz elli kişinin arasında en önde, omuz omuza yürü­yorduk. Yasemin’in yanındaydım. Dakikalar geçtikçe ben de ısınıyordum ortama. Slogan­lar eşliğinde cengâver ruhumuz okşanıyordu. Birden kendimi kaybedince ‘’Allah u Ekber’’ dedim. Hemen beni kenara çektiler. Tüm gözler beni mimliyordu. Şeddeli ismim, sismik coğrafyaların ağır türkülerine ayak uyduramamış özüne dönmüştü. Yasemin duruma mü­dahale etti hemen. ‘’ evrensel ahlak yasalarını’’ hatırlattı. Olayı tatlıya bağladık. Ve dağıldık.

Yasemin ile aramızda kurduğumuz ünsiyet günden güne farklı boyutlarda bir renk cüm­büşüne dönüyordu. Herhangi bir işimizin olmadığı zamanlarda tenha bir park bulup mu­habbet ediyorduk. Simit ve çay eşliğinde çok sevdiği şairlerden beyitler okuyordum ona. Gözleri nemleninceye kadar. Çok duygusal olmasına rağmen benden saklamaya çalışıyor­du gözlerini. Oysa gözleri bu şehrin tek sığınağıydı. Son kalesiydi. Bilmiyordu bunu. Be­nim gözümle bakmıyordu gözlerine. Kahverengi göz bebeklerine seyyah olup düşüyor­dum. Düşünce kaldırıyordu beni. Hep düşmek istiyordum. Hep kaldırılmak…

Durumumuz hepten ciddileşince ailemle konuşma kararı almıştım. Ne diyeceğimi bil­miyordum. Dünya görüşlerimiz çok farklıydı Yasemin’le ama kalbimiz birdi. İkiden bir ol­manın pratik karşılığıydık. Meydan okuyabilirdik dünyaya. Fakat ailem bu anlattıklarıma gülüp geçebilirdi. Çünkü onlar hâlâ bir kalbimin olmadığını düşünüyorlardı. Birkaç gün çeşitli egzersizlerle, vitamin haplarıyla zinde kalmaya çalıştım. İdare eder bir vaziyete bü­rününce aradım memleketi. Havva anamızla Adem babamızı anlatarak girdim konuya. Az ama öz konuştum. Dünyanın ebedi kanunlarının, bankerlerin, kalpazanların, kaçakçıların canı ce­henneme, diye devam ettim. Konumuzla bir alakası yoktu ama ortam gergindi. İnceldiği yerden kopsundu. Lafı gevelemedi annem. Eskiden olduğu gibi net konuştu. Kendisinin bir karar mercii olmadığını durumu akşam babama ileteceğini bildirdi. Telefonu kapatırken hayırlı­sı ne ise o olsun oğul, dedi. Haklıydı hayırlısı ne ise o olsundu.

Çaresizlik içinde beklemeye başladım. Genetik bir özellik olarak benimsediğim huzur­suzluğum fena halde yoruyordu beni. Odadan çıkmaya mecalim yoktu. Halden anlayan ev arkadaşlarım kapının altından yemek, su, tütün ittiriyorlardı. Birincil temel ihtiyaçları­mı karşılamam gerekiyormuş. Sonra ikincil temel ihtiyaçlarıma geçmeliymişim. Polemi­ğe mazhar olmamak için sustum. Beynim ikinci bir linç kampanyasını kaldıramayabilirdi. Böyle ne kadar devam edecektim? Ya da bu devam etmek miydi?

Arada Yasemin eve geliyor, dertleniyorduk. Zaten dertliydim, o gelince sıradağlar halin­de toptan yükseliyordu tüm dertlerim. Nazım’dan bahsediyordu bana. Sabahattin Ali’nin bir romanından… “Tahir olmakta ayıp değil/ Zühre olmakta” diyordu. O dua kabul et­miyordu belki bunları ama ben amin diyordum içimden, Allah’ım amin. Bu ara biraz dur­gun musun yoksa bana mı öyle geliyor minvalinden cümlelerle gardını alamamış bir bok­söre yumruklarını indiriyordu. Her zamanki şeyler diyordum. İçimdeki boşluk, otel oda­larındaki yalnızlıklar gibi yavaş yavaş büyürken, yüzüme tebessümler konduruyordum us­taca. Hüznümü seher vakitlerinin ve tüm vakitlerin Rabbine açıyor, ondan yardım istiyor­dum. O, bunu bilmiyordu.

Bir gün yağmur yağdı şehrimize. Simit satan on beşinde ihtiyarlar ve işportacı kadınlar kaçıştılar dört bir tarafa. Kimsesizler mezarlığına akın etti kimseden medet ummayanlar. Hâl diliyle öten bülbüller, gülleri küllerinden ayırmak için makamına uydular en kasvetli yaraların. Ellerini semaya kaldıran göçebe ruhlar sonsuza kadar gözlerini semaya bağışladı.

Bense…

Pencereden baktım uzun uzun. Godiva gelsin de kör etsin beni istedim. Ne telefon gel­di memleketten ne de kış gecelerinde hayaliyle sermest olunca hiçbir termometrenin onul­maz yaramı ölçemediği; adı dilde aşikâr, kalbe ateşten bir burç olan sevdiğim.

Hemzemin geçitlerde çarpsınlar bana Yasemin. Okyanuslarda köpek balıklarına yem olayım. Bir cinnet haberinin tesadüfi hatası olsun, cam kenarlarından sarkan ruhum. Sak­lambaç oynarken kaybolan hep ben olayım bağımsızlığını ilan eden zülfünde. Iskatımla se­vinsin garibanlar. Faili meçhullerle kabaran boynumu cellatlar vursun. Yanık sesli müez­zinler selalar okusun…

Akif Karataş – Kayısı Ağacı

Akif Karataş – Kayısı Ağacı

Bahçemizin duvarına yakın kayısı ağacının dalında abimle oturmuş yeşille sarı arası ka­yısılardan yiyorduk ki, yoldan geçen huysuz, ihtiyar komşumuzun sesiyle irkildik,

– Ermemiş çocuk! daha o kayısılar, inin aşağıya gelmeyim oraya bak,

Aceleyle yürüyor, kısa boyuyla küçük adımlar atıyordu. Kısık gözlerinin üzerinden kaş­larını çatmış öfkeyle konuşuyordu, sanki Batı Almanya’ya kaçan Doğu Alman’ın birini ya­kalamıştı. Ağaç bizim, bahçe bizim, haliyle kayısılar da bizimdi, ermemiş olsalar da.

Abimle tereddütsüz inmiştik ağaçtan, yaşlı komşumuz ise yoluna devam edip gitmişti. Biz iki büyük suçlu, yaşlı amcanın gitmesini bekleyip ağaca yeniden çıkmayı düşünmemiş­tik. Amca haklıydı, kayısılar ermemişti.

Korkmuştuk bile hatta ya babamıza söylerse suçumuzu, bir fırça da babamdan yedik mi, kayısılar tam otururdu midemize. Kabahatin büyüğünü işlemiştik ağaca çıkmakla ya düşseydik ya babam bunu duysaydı. Dua edelim de babama söylemesin.

Öyle çok fazla ağaç yoktu bahçemizde, bahçemiz kadar büyüktü dünyamız, dünyamız kadar küçüktü bahçemiz. Hele ben hiç çıkamazdım bu küçük dünyadan. Abim babamı at­latsa beni de atlatmak zorunda kalırdı. Kapıyı gözlerdim beni bırakıp kaçmasın diye. Pa­çamdaki tozlar bahçemizdendi hep, başka sokakların, başka mahallelerin tozu karışmamış­tı henüz.

Elif Yonat Togay – Sinekkaydı

Elif Yonat Togay – Sinekkaydı

Aynadan masum gözlerle bana bakıyor. Uslu bir çocuk gibi. Sandalyesine oturmuş, ba­basını izleyen uslu bir çocuk. Bakışları içime işliyor.

“Rahat mısın, baba?”

Başını sallıyor. Rahatmış. Artık mecbur kalmadıkça konuşmuyor. Annemin geveze diye yaka silktiği adam bu. Şimdilerde hep suskun… hep isteksiz… Keyif aldığı hiçbir şey yok. Ne maçlar, ne siyaset…

“Şu havluyu da omzuna koyalım. Üstün ıslanmasın.” Havluyu kolalı yakasını da koru­yacak şekilde omuzlarının üzerine yerleştiriyorum. Ensesinden içeri doğru hafifçe kıvıra­rak. O ne kadar umursamasa da, annem alışkanlıklarını titizlikle sürdürüyor. Memurluk günlerinden farksız. Gömlekleri kolalı, pantolonları jilet gibi. Hatta sokağa çıkarken mut­laka kravatlı. Öte yandan, düğmelerini bile tek başına ilikleyemeyecek denli aciz.

Ağırdan alıyorum. Otuz yıldır her sabah yaptığım iş, ama bir başkasını… hele hele baba­mı tıraş etmek… Ne bileyim… Tedirginim işte… Sıcak suyla yüzünü ıslatıyorum. Acemice. O ise uslu çocuk haliyle öylece duruyor. Kıpırdamadan. Gözünü aynadaki aksimden ayır­madan. Ne düşünüyor acaba? Sorsam? Söylemez ki… Fırçayı ıslatıp Arko tıraş sabununa buluyorum. Babamın vazgeçilmezi. Kırmızı silindirik paket… Paketin üzerinden köpüklü yüzüyle gülümseyen adam… Birden çocukluğumun baba kokusu doluveriyor banyoya. Ha­fif limonumsu, tertemiz bir koku… O kokuyla yıllar öncesine gidiyorum.

Aynada bambaşka bir görüntü. Babam… Uzun boylu. Güçlü kuvvetli. Ben iskemle­nin üzerinde ayaktayım. Onu seyrediyorum. Kasede köpürttüğü sabunu yüzüme sürüyor. Gıdıklanıyorum. Fırçanın kılları yüzüme değdikçe kıkırdıyorum. Sonra fırçayı yine kase­ye daldırıyor. Hızlı hızlı birkaç tur çevirip bu kez kendi yüzünü sabunluyor. Aynadan bakı­şıyoruz. İkimizin de yüzü bembeyaz köpükle kaplı. Babam bana göz kırpıyor. Nasıl mut­luyum…

Şimdi önümde oturan çaresiz, ufacık adama bakıyorum. Boğazım düğümleniyor. Do­kunsalar ağlayabilirim. Elimde değil. Tam o sırada kapı tıklatılıyor. Usulca. İki kez.

“Cengiz, bir şey lazım mı, oğlum?” Annem kapı aralığından başını uzatıyor. Sesim çık­mıyor. Hayır anlamında başımı sallarken bir yandan da boğazımdaki sinsi düğümden kur­tulmak için gıcık tutmuş gibi öksürüyorum. Neyse, babam fark etmiyor, ama annem… her zamanki gibi her şeyin farkında… gözlerini nereye kaçıracağını bilemez bir halde yerlere bakıyor. Sanki banyo karolarını merak etmiş de yoklamaya gelmiş. Neden sonra, gözü hala beyaz karolarda, “Temiz havlular şu sepetin içinde,” diyor burnumuzun dibindeki havlu­ları işaret ederek. Ve kayboluyor.

Koridordaki yolluğun üzerinde yumuşak terliklerinin tok sesini duyuyorum. Mutfa­ğa geçiyor. Pürtelaş. Şimdi birkaç kap kacak bulup buluşturur bulaşığa girişir. Akıtamadığı gözyaşlarına inat, suyu akıtır. Yıkar da yıkar. Egzamalı elleri çatlayıncaya, kanayınca­ya değin.

Babama dönüp fırçayla yüzünü sabunlamaya başlıyorum. Üst üste birkaç kez geçiyo­rum. Kremsi, kalın bir köpük tabakası oluşuyor.

“Sinekkaydı olacak, baba, değil mi?”

Hafifçe gülümseyerek başını sallıyor. Sinekkaydı olacakmış.

“Hazır mısın? Başlıyorum.”

Titreyen eliyle işaret veriyor. Hazırmış. Başlayabilirmişim.

Boynundan başlıyorum. Daha önce fark etmemişim, cildi ne kadar gevşemiş, nasıl sark­mış. Bir elimle alttan cildini gererken diğer elimdeki tıraş bıçağını aşağıdan yukarı doğru kaydırıyorum. Yavaşça. İlk hamle sorunsuz. Kesik filan yok. Yine de soruyorum.

“Baba, iyi mi böyle?”

Gözlerini kapatıp açıyor. İyiymiş.

Devam ediyorum. Yine dört parmağımla birden cildini iyice geriyorum. Ağır ağır önce boynunu alıyorum, sonra da yüzünün sağ ve sol yanını. Bıyık ve çene kısmı sona kalıyor. En zoru.

“Yoruldun mu? Az kaldı.”

Başını kaldırıyor, “Cık.” Yorulmamış.

“Yorulmazsın tabii. Delikanlısın sen!”

Gülüyor. Ben de kendimi zorlayarak gülüyorum. Oysa içim kan ağlıyor. Tüm gücümü ve dikkatimi toplayarak devam ediyorum. Korka korka çene çukurunu tıraş ediyorum. Sıra bıyıkta.

“Baba, üst dudağını ısırır gibi yapar mısın?”

Söz dinliyor. Kısa dokunuşlarla bıyık kısmını da hallediyorum. Bitiyor. Kazasız belasız. Çok şükür. Omzundaki havluyla yüzünü siliyorum.

“Sıhhatler olsun!”

Aynada şöyle bir kendine baktıktan sonra gözleri yine beni buluyor. Bakışıyoruz. Bo­ğuk sesiyle, “Sağol, oğlum,” diyor.

Ve susuyor. Ama gözleri uzun uzun anlatıyor. Anlıyorum. Aynada yine çocukluğumun bir sabahı. Babam, “Aslan parçası! Sen de yarın baba olacaksın,” diyor yüzümdeki köpük­leri sözde tıraş ederken, “işte o zaman anlayacaksın benim bugün nasıl mutlu olduğumu…” Kaç yaşındayım? Daha kabakulağa yakalanmamışım. Hala aslan parçasıyım. Babamın to­run hayali var. Yedi… ya da sekiz olmalıyım.

Birden yüreğim sıkışıyor. Yıllardır bastırdığım çocuk özlemi beni aynanın önünde gafil avlayarak kıskıvrak bağlıyor. Şu an her zamankinden çok istiyorum. Keşke, diyorum içim­den, keşke… Olamayacağını bile bile… Babam titreyen eliyle uzanıp omzuma dokunuyor. O kuru kemik elden kuvvet alarak kendimi toparlıyorum.

“Boşver, baba. Kader de, geç.” Kalkmasına yardım ediyorum. “Hadi, seni çıkarayım, biraz hava alalım.”

Meral Afacan Bayrak – Uyurum Ben Seninle

Meral Afacan Bayrak – Uyurum Ben Seninle

Ah kardeşim, bir anlasan, devinen derdin sızısını.

Bütün uykusuzluklarımı.

Uyumak için anlaşmıştık. Sözü vardı bana/ ona mı?

“Beraber bir şey yapalım” dediğinde böyle bir şey düşünmüştüm. İnsanı içini çeke çeke ağlatan, hoyrat bir türkünün son nakaratı gibi okuduğum bütün günlük gazeteler. Neden kendimi ateşe atayım dedin doğal olarak. Haklısın. Bütün kalbimle katılıyorum sana. “Yeni bir proje için hazır değilim” demiştin. Sebep, firmanın sana ödeme yapmaması dışında, hala senin yaptığın işlere inanmayan ekip arkadaşların olabilir mi? Siyasal çalkantılar ne kadar taşları yerinden oynatsa bile, bir vefan olmalıydı… O an çıkıp gitmek, o cümle kapıdan, ne kadar doğru olabilirdi? Ama düşünmeden, çıktın gittin. Hikayen yön değiştirdi.

“Sis var!”

“Evet, var…”

“Belirsizlik?”

“Gani…”

“Yine de iyimser olalım mı?”

Gülümsüyor. Bu, evet olmalı. Tavrını hayra yoruyorum.

Şiddetli bir başağrısının gecemi mahvetmesine izin vermemeliydim, evet. Yine de mev­cut ağrı kesicilerin başaramadığını ben nasıl başaracağım? Bazen istemek temenni etmek anlamsızlaşıyor. Migren… Kaç yıl daha çeker bu derdi? Gözünde büyüttüğün ne varsa kü­çülüyor. Ağrılı sızılı yanlarım, sorularımın cevabını… Bulmaktan yitirmeye vakti olmayan karde­şim… Acaba bana derman olabilecek mi güzel, özenli sözlerin? Başarabilecek miyim sıyrı­lıp ağrıdan, hayata/aranıza dönmeyi?

Berrak bir zihinle ağrısız acısız günlerin özlemiyle doluyum. Bütün bunlar… İnat/azim gösteren birinin ham hayalleri… Belki yanılıyorum. Güneşin ısrarla, daha fazla açıdan gördüğü o pencere… Kıyıda bilinmesi gereksiz bir detay gibi, kıpırtılı, mesut. Orada diz kırıp otur­man, hep tevekkül etmen takdire şayan dostum.

Sabah oldu. Günün başlangıcı, bazıları için bitişi olabiliyor. Bu da anlamsız… Sabah na­mazı kadar zengin bir yanı olsaydı şüphesiz umursardım heyecanını. Artık olmuyor. Örne­ğin bambu ağacı olsa, şu ağaç… Senden gölgemizi kaplayan sessizliği okumanı isterdim.

Gevrek/ çıtır/ canlı

Bir balık şıkırtısı, tezgahta/ zihninde.

Bir yaprak hışırtısı sarmaşıktan…

Neyi umursamalıyım?

O da olmasa bitmişsin… Muhatabının zihnini meşgul eden emlak yasası kadar yer et­miyorsan sıralamada…

Kurumamak için direnen susuz kalmış bir cılız fesleğen öbeğinin saksısını benimseme­si gibi, benimsedin… Neden anlaşılsın ki, düşüncelerinin işe yaramazlığı?

Az kelam edince o, susuyorsun.

Belki en çok çıplak/diri gerçekten korkuyorsun.

Kafamda seninle ilgili başka bir düşünce olsa bunu mutlaka paylaşırım. O bunu umur­samıyor. Yokmuş gibi davranıyor. Dolayısıyla düşünce seninle paylaştığımız bir şey…

Uzaklaşınca unutmuş olmuyorsun. O nalet şeyle arana mesafe girmiyor çünkü. Bera­berce…

“Gel… Papatya toplayalım.” diyen, kız çocuğunun elinden tutuyor anneannesi. Zihnin­de (toruna ait her bir ayrıntı) onun cümleleri kıymetli, varlığı olağanüstü bir gerçeklik gibi. Avunuyor. Gibi diyorum çünkü ona göre öyle. Anneanneyle, torunu sarılıp uyuyorlar. Annean­ne yakında umreye gidecek, heyecanlı. Uykusu kuş gibi hafif. Yaranın üzerindeki kuruyan kalınlaşan kabuğa bakıyor. Sızlıyor. Sadece o görüyor. İyileşsin artık, istiyor. Her yokladı­ğında bir önceki güne göre daha az acı hissediyor. Uykusuzluk ve yara…

Birebir…

Geçecek hepsi…

Bir yirmi dört saat daha geçti.

Rüzgarın yönü değişiverdi. Tam tersi yönden esiyor şimdi, acı acı. Rica minnet yazdır­dığı dilekçeyi küfür edip yırtan, üstüne basıp ter ter tepinen işçi emeklisi, kırmızı piti kare­li gömlekli amca. Onu gördün kardeşim.

“Aklını mı oynattın, niye böyle davranıyorsun? Gel amcacım, hele otur bir kere, soluk­lan… Meseleyi anlat, belki yardımım olur sana.” diyor. Sakinleşiyor adam.

Yazıklanmak, yeni bir hayal kırıklığını bertaraf etmekten daha kolay belki. Kırmızı şal, bir umre ziyareti dönüşünde gül esansı dağıtan adamın dikkatini çekmedi.

Şimdi pişman olsa… der miydi?

Derdi Yakup bile…

Tekrar ediyorum: Uyumalı ama beraberce…

Hüsniye Uludağ – Oda

Hüsniye Uludağ – Oda

Beynimde dönüp duruyor, böyle böyle nereye kadar.
Hızlanıyor, yavaşlıyor, ama hiç durmuyor.
Böyle böyle nereye kadar.
Bilmek ister miydin, diyor.
Gözlerim parlıyor.
Umutsuzca bana bakıyor.
Unuttun mu, diyor.
Unuttun mu, bilmek sana neler yaptı?
Unutmadım, diyorum.
Bilmek benim belimi büktü.
Hastalık geçirdim, saçlarım beyazladı.
Gözlerim sönüyor.
Unutmadım, diyorum.
Hala taşıyorum.
Taşıyorsun, diyor.
Taşlaşıyorsun.
Elim ayağım birbirine dolaşıyor.
Ne yapmalı, diyorum, ne yapmalı, bana onu söyle.
Beynimde ismet özel dönüp duruyor, şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi.
Burada, bu küçücük odada oturmuşum, bu soğuk duvara yaslanmışım, elimdekileri karşı duvara fırlatıyorum. Bunu var gücümle yapmıyorum.
Bunu öfkeli olduğum için yapmıyorum.
Sadece o sesi duymak istiyorum.
Çarpışın sesi.
Dağılışın sonra.
Hiçbir el, hiçbir el de toplamıyor dağılanları.
Elimde bir şey kalmıyor.
Zaten artık o sesi duymayı da istemiyorum.
Olduğum yerde kıvrılıyorum.
Beynimde dönüp duruyor, böyle böyle nereye kadar.
Kıvranıyorum.
Öylece bana bakıyor.
Kim bilir, belki o da kıvranıyor.
Bana yardım edemiyor.
Bana kimse yardım edemiyor.
Kimse bize yardım edemiyor.
Yanıma kıvrılıyor.
Kim bilir, belki o da beni seviyor.
Bana öylece bakıyor.
Dışarıda kalabalıklar oradan oraya koşuyor.
Biz, burada, bu küçük odada, böylece kalıyoruz.
Dışarıdaki kalabalıkları affedemiyoruz.
Kim bilir, belki kalabalıklar da bizi affedemiyor.
Beynimde dönüp duruyor, böyle böyle nereye kadar.
Bu bir rüya. Birimiz uyanana kadar.

Recep Ayık – Deniz Hep Güzeldir

Recep Ayık – Deniz Hep Güzeldir

Burada, bu oturduğum yerde önceden minibüslerin içinden servis yapan çaycılar, koko­reççiler, dürümcüler, köfteciler ve pilavcılar varmış. Belediye mevzuya geç uyanmış olacak ki müdahale etmekte gecikmiş. Minibüs esnafından birine burayı verivermiş.

Burada deniz bitiyor. Körfezin sınırları şu benim oturduğum banktan başlıyor. Ben bu­rada her Salı oturur, malum esnafın artık tekerleri alınmış ve direkleri toprağa dikilmiş sey­yarlığından bazen çay bazen tost, bazen dürüm bazen de kahve olarak istifade ederim.

İlginç karşılamıyorlar. Neredeyse her hafta yeni garsonlar çalıştırıyorlar. Genç delikanlı­lar… Beni tanımaya imkânları olmuyor. Siparişi koyup gidiyorlar. Hesabı öderken şöyle bir gülücük atıyorlar suratıma. Tahminim, bahşiş bırakmadığım ve birkaç saati az bir hesapla geçirdiğim için arkamdan sövüyorlar. Sanırım, her hafta başka bir kalay yiyorum.

Ben burada her Salı ne yapıyorum?

Denizi seyrediyorum. Yani deniz, denizden gelenler, denize gidenler… Ben burada yıl­lar önce bir kızla oturdum hâlbuki. Garsonlar bunu bilmiyor. Belki o zaman bize çay geti­ren garson şimdi bir işletme kurmuş, çoluk çocuğa karışmıştır. Benim hala çocuğum yok; dolayısıyla vaktim bol. En azından her Salı buraya vakit ayıracak kadar müsaidim.

Burada, yıllar önce, güneş tepemizdeyken, bahar günlerinden bir gün, ağaçlar yeşil, de­niz maviyken bir kızla burada oturduk. Uzun uzun konuştuk. Hatırı sayılacak bir süre bir­birimizi dinledik. Modern Türk Şiiri’ni parçaladım o kız için. Halk aşıklarına taş çıkart­tım. Ara ara pop müzik yıldızlarının tahtını salladım. Dervişlerin vakarını az da olsa titre­tip kendime bir nazar ettirdim. Denizi dalgalandırdığımı falan düşündüm. Bir Salı günüy­dü. Bahar aylarıydı, ne yapayım?

Hayat geçti gitti sonra. Gözlüklerimin dereceleri büyüdü. Ellerim ocakta daha fazla yanmaya başladı. Üstüme başıma daha çok kül döküldü. Burada, yıllar önce oturduğum burada, sabit kalan tek şey masalar ve sandalyeler oldu. Bir de deniz…

(Öksürüyorum. İlaçlar ve doktor geliyor aklıma. Her ikisini de sevmiyorum. Kurtula­madım da onlardan ve bir zaman sonra daha fazla uğrar oldum doktora. Yaşımla hastalığı­mı bağdaştıramadı bir türlü. Saçımdaki zamansız aklara anlam veremedi. Göğüs kafesim­deki ağrılar basit kas ağrıları değildi. Doktora Azrail’i tanıyıp tanımadığını sordum. Hani, dedi, şu elinde tırpan olan ölüm meleği, o mu? O da dedim, elinde tırpan yok. Nasılsan öyle görünürmüş. Bu sıralar bana benim gibi görünen bir şeyler var, sanırım O. Sana, se­nin gibi görünen bir şeyler olursa sakın yabana atma e mi?)

Burada da yıllar önce gördüğüm kızı kendime benzetmiştim. İnsan korktuğu ve sev­diği şeyi kendine çabucak benzetir. Eksik parçam oydu. Tamamlanacaktım. Hayatım ha­yat olacaktı. Olmadı. Hatırası bir buzdağı gibi kaldı içimde. İşte her Salı bu buzdağını bi­raz daha eritmek için geliyorum buraya. Bıraktığım huzuru ve sakinliği deniz hala gövde­sinde taşıyor.

Deniz sakin. Atlasana, der gibi… Hiçbir denizin ucu bucağı yoktur. Bunu bakmadan da bilirsin ama deniz bunu yaşayıp da öğren der gibi bakıyor. Dört mevsimin dördünde de böyle. Kuşların da göç yolu üzerinde bir yerde. Her mevsim farklı konukları olmasına rağ­men, üzerinden nesilleri uğurlamasına rağmen bir Adem değişmezliği var üstünde. Yüz yıl­lar önce üzerinden akıncılar geçmemiş gibi, diplerinde boğulanlar ölmemiş gibi, içine işe­yenler olmamış gibi sakin… Ne genç ne ihtiyar, ne dede ne torun, ne tohum ne de ağaç… Adem, biteviye…

(Bir çay alabilir miyim?

Tabi ki.

Şekersiz olsun.

Hemen getiriyorum.)

Ne kadar saat oturdum bilmiyorum. Uyukladığım falan oldu. Bir yudum dahi almadı­ğım çayın buz gibi eridiğini gördüm. Garsonların güldüğünü, genç çiftlerin dalga geçtiği­ni… Biraz daha denizi seyrettim. Bir el uzatsa tutunacağım. Bir göz kırpsa sarılacağım. Bir yudum su verse kana kana içeceğim.

Ansızın yanımda bir nefes peyda oldu. Ya da o uzun zamandır buradaydı da ben yeni hissettim nefesinin yankısını.

Deniz, dedi, ne kadar güzel değil mi?

Deniz, dedim, hep güzeldir.

Bana benziyordu. Benim gibi susuyor, benim gibi bakıyor, benim gibi konuşmuyor, be­nim gibi duruyordu. Korkumun mu, sevgimin mi yanımda durduğuna emin olamadım.

Sonra da serviler girdi hayatıma…

Veli Dönmez – Asuman

Veli Dönmez – Asuman

Bir sandalye alıp, kapı önünde oturdu. Hava epey sıcak, yoldaki asfaltlar ise erimiş­ti. Asfaltın bu halinden yola arabaların tekerlerinin izi çıkıyordu. Egzoz dumanları ‘doğ­ru düzgün ağaç bile yok şu bozkır şehirde’ diye söyletircesine bulanık göğe yükseliyordu. Doğduğu köy böyle miydi hâlbuki? Yazları, ağaçların gölgesinde otururken rüzgârlar serin serin eserdi. Orman köyünden bu bozkır şehrine gelince bir hayli zaman geçmiş ancak alı­şamamıştı. Ama şimdilerde alışmış sayılırdı. Hem ne zorluklar getirmişti kaderi karşısına ki buna alışamayacaktı? Hem içerideki hava dışardakinden daha beterdi. Sigara, içki, ter, parfüm kokusunun karıştığı o iğrenç koku… Sokaklar epey kalabalıktı. Ne de olsa bay­ram arifesiydi. İftar vakti de yaklaşmıştı. Bundan sebep olacak ki yolun karşısındaki lokan­ta müşteriyle dolmaya başlamıştı. Sonra, gözleri lokantada bir masada oturan aileye takıldı. Genç bir adam, genç bir kadın… Yanlarında oturan dört-beş yaşlarındaki kızın da iki yan­dan örgülü ve uçları kırmızı kurdelelerle bağlı saçları omuzlarına kadar dökülüyordu. Ço­cukluğu geldi aklına, annesi de altın sarısı saçlarını işte böyle örerdi. Yay gibi kaşları, yem­yeşil gözleri iyice ortaya çıkardı. Köyün en güzel çocuklarındaydı. Her gören yanaklarını sıkıştırır, maşallah çekerdi. Güzel olduğu gibi zekiydi de. İlkokulu bitecekken öğretmeni annesini çağırmış, ‘Asuman’ı okutun, ziyan olmasın buralarda, zeki çocuk…’ demişti. Ak­şam olunca öğretmenin bu isteğini duyan babası kıyameti koparmış, ‘kız çocuğu okutulur mu hiç? Yoldan çıkar alimallah’ diye bağırmış, çağırmıştı. Babasına karşı gelememişti tabi, gözü yaşlı, kaderine razı olmuştu. Birkaç yıl geçmiş, serpilip güzelleşmişti. Muhtarın oğlu Halil, motorundan tın tın ses çıkan Jawa marka motorsikletiyle, onun penceresinin altına gelir, çipil gözleriyle uzun uzun pencereye bakardı. O her ne kadar ‘ölürüm de varmam. Evlat olsa kahrı çekilmez deyyusun’ dese de akranlarına, babası öyle dememişti. Muhta­ra, ‘verdim gitti Halil’e Asuman’ı’ demişti. O yeşil gözlerden yaşlar çağlasa da bunu kim­se umursamamıştı. Sözler alınıp verilmiş, söz kesilmiş, senesine varmadan düğün yapıla­caktı. Düşünmüş taşınmış, kararını vermişti. Büyük şehre kaçıp, orda bir iş bulup çalışa­caktı. Annesinin beşi bir yerdesini alıp kaçmıştı. Büyük şehirde bir otele gitmiş, kayıt yap­tırırken resepsiyonda gördüğü Orhan’la tanışmıştı. Hem güler yüzlü, hem yakışıklıydı. He­men içi ısınmıştı ona. Hem gönlünü hem sırrını vermişti. Hem Orhan da ‘evleniriz’ de­mişti. Güvenmişti Orhan’a ama o, çok geçmemiş, kendisine teslim ettiği namusunu, güve­nini, sevgisini satmıştı.

‘Boyun posun devrilsin Orhan’ diye söylendi kendi kendine. ‘Ne olurdu namuslu çık­saydın da evlenseydik. Köye gidip babamın annemin elini öpseydik. Babam kahrından öl­meseydi. Annem bir başına kalmasaydı. Biz de böyle bayram alışverişine çıksaydık. Bir oğlumuz, bir kızımız olsaydı. Oğlumuz, sana benzeseydi, kumral uzun saçları hafif dalgalı olsaydı. Emre deseydik ismine. Kızımız da bana benzeseydi, altın sarısı saçları, iki yandan örülü, uçları kırmızı kurdelelerle bağlı olsaydı. İsmine de…’

-Yeşiim!

Bir anda irkildi, şakaklarından ter boşaldı. Beyninde yankılanan bu isim hayallerinden koparmıştı onu. Sesin geldiği yöne baktı. Sesin sahibi, ‘kız! Sana ne oldu, son günlerde da­lıp dalıp gidiyon? Bizim fingirdek Yeşim gitti, yerine başkası geldi sanki ayol. Seninki iki saattir seni bekliyor. Herif iyice sinirlenmeden git yanına’ dedi. Bunun üzerine son kez, lo­kantadaki kıza baktı. Küçük kız, şebeklik yaparak annesini babasını güldürüyordu. San­dalyeden kalktı, gözyaşlarını kâğıt mendiline dikkatlice sildi, rengârenk ışıkların aydınlata­madığı karanlık dünyasına doğru yavaşça yürüdü…

Meral Afacan Bayrak – Uyurum Ben Seninle

Meral Afacan Bayrak – Uyurum Ben Seninle

Ah kardeşim, bir anlasan, devinen derdin sızısını.

Bütün uykusuzluklarımı.

Uyumak için anlaşmıştık. Sözü vardı bana/ ona mı?

“Beraber bir şey yapalım” dediğinde böyle bir şey düşünmüştüm. İnsanı içini çeke çeke ağlatan, hoyrat bir türkünün son nakaratı gibi okuduğum bütün günlük gazeteler. Neden kendimi ateşe atayım dedin doğal olarak. Haklısın. Bütün kalbimle katılıyorum sana. “Yeni bir proje için hazır değilim” demiştin. Sebep, firmanın sana ödeme yapmaması dışında, hala senin yaptığın işlere inanmayan ekip arkadaşların olabilir mi? Siyasal çalkantılar ne kadar taşları yerinden oynatsa bile, bir vefan olmalıydı… O an çıkıp gitmek, o cümle kapıdan, ne kadar doğru olabilirdi? Ama düşünmeden, çıktın gittin. Hikayen yön değiştirdi.

“Sis var!”

“Evet, var…”

“Belirsizlik?”

“Gani…”

“Yine de iyimser olalım mı?”

Gülümsüyor. Bu, evet olmalı. Tavrını hayra yoruyorum.

Şiddetli bir başağrısının gecemi mahvetmesine izin vermemeliydim, evet. Yine de mev­cut ağrı kesicilerin başaramadığını ben nasıl başaracağım? Bazen istemek temenni etmek anlamsızlaşıyor. Migren… Kaç yıl daha çeker bu derdi? Gözünde büyüttüğün ne varsa kü­çülüyor. Ağrılı sızılı yanlarım, sorularımın cevabını… Bulmaktan yitirmeye vakti olmayan karde­şim… Acaba bana derman olabilecek mi güzel, özenli sözlerin? Başarabilecek miyim sıyrı­lıp ağrıdan, hayata/aranıza dönmeyi?

Berrak bir zihinle ağrısız acısız günlerin özlemiyle doluyum. Bütün bunlar… İnat/azim gösteren birinin ham hayalleri… Belki yanılıyorum. Güneşin ısrarla, daha fazla açıdan gördüğü o pencere… Kıyıda bilinmesi gereksiz bir detay gibi, kıpırtılı, mesut. Orada diz kırıp otur­man, hep tevekkül etmen takdire şayan dostum.

Sabah oldu. Günün başlangıcı, bazıları için bitişi olabiliyor. Bu da anlamsız… Sabah na­mazı kadar zengin bir yanı olsaydı şüphesiz umursardım heyecanını. Artık olmuyor. Örne­ğin bambu ağacı olsa, şu ağaç… Senden gölgemizi kaplayan sessizliği okumanı isterdim.

Gevrek/ çıtır/ canlı

Bir balık şıkırtısı, tezgahta/ zihninde.

Bir yaprak hışırtısı sarmaşıktan…

Neyi umursamalıyım?

O da olmasa bitmişsin… Muhatabının zihnini meşgul eden emlak yasası kadar yer et­miyorsan sıralamada…

Kurumamak için direnen susuz kalmış bir cılız fesleğen öbeğinin saksısını benimseme­si gibi, benimsedin… Neden anlaşılsın ki, düşüncelerinin işe yaramazlığı?

Az kelam edince o, susuyorsun.

Belki en çok çıplak/diri gerçekten korkuyorsun.

Kafamda seninle ilgili başka bir düşünce olsa bunu mutlaka paylaşırım. O bunu umur­samıyor. Yokmuş gibi davranıyor. Dolayısıyla düşünce seninle paylaştığımız bir şey…

Uzaklaşınca unutmuş olmuyorsun. O nalet şeyle arana mesafe girmiyor çünkü. Bera­berce…

“Gel… Papatya toplayalım.” diyen, kız çocuğunun elinden tutuyor anneannesi. Zihnin­de (toruna ait her bir ayrıntı) onun cümleleri kıymetli, varlığı olağanüstü bir gerçeklik gibi. Avunuyor. Gibi diyorum çünkü ona göre öyle. Anneanneyle, torunu sarılıp uyuyorlar. Annean­ne yakında umreye gidecek, heyecanlı. Uykusu kuş gibi hafif. Yaranın üzerindeki kuruyan kalınlaşan kabuğa bakıyor. Sızlıyor. Sadece o görüyor. İyileşsin artık, istiyor. Her yokladı­ğında bir önceki güne göre daha az acı hissediyor. Uykusuzluk ve yara…

Birebir…

Geçecek hepsi…

Bir yirmi dört saat daha geçti.

Rüzgarın yönü değişiverdi. Tam tersi yönden esiyor şimdi, acı acı. Rica minnet yazdır­dığı dilekçeyi küfür edip yırtan, üstüne basıp ter ter tepinen işçi emeklisi, kırmızı piti kare­li gömlekli amca. Onu gördün kardeşim.

“Aklını mı oynattın, niye böyle davranıyorsun? Gel amcacım, hele otur bir kere, soluk­lan… Meseleyi anlat, belki yardımım olur sana.” diyor. Sakinleşiyor adam.

Yazıklanmak, yeni bir hayal kırıklığını bertaraf etmekten daha kolay belki. Kırmızı şal, bir umre ziyareti dönüşünde gül esansı dağıtan adamın dikkatini çekmedi.

Şimdi pişman olsa… der miydi?

Derdi Yakup bile…

Tekrar ediyorum: Uyumalı ama beraberce…

Safiye Gölbaşı – İsimlerimiz

Safiye Gölbaşı – İsimlerimiz

İki ismi yan yana koyuyor Serazat. “İsimlerimiz,” diyor “ne kadar da aynı.” Evine ka­çıyor. “Başka bir şeyimiz değil galiba.” Koca insan bir böcek deliğine nasıl sığıyor? Başka yerde, ne yapsın nefes alamıyor. Deliğin içine iyice yerleşip tozla örtüyor üstünü. Başlıyor. Nefes al ve ver. Tek yaptığı, bu giderek daha daha daha da tozlanan delikte nefes alıp ver­mekken onun adını nereden duydu, nasıl?

“Ben,” diyor “sana” sanki karşısındaymış, o da kendisiyle beraber, aklının içinde, bu tozlu böcek deliğine girmiş gibi, “en çok sen benden uzaklaşıp giderken bakarım. O za­man görürüm saçlarını. ‘Bu Hürendiş’in saçları’ derim ‘ne kadar da uzun.’ Bu dememe ge­rek yok aslında, başka Hürendiş tanımadım çünkü. Hürendiş… İsmin… İsimlerimiz… İsim­lerimizde bir coşku var sanki, bir kudret, değil mi? Bende zerresi yok. Halbuki bir şeyler doğabilir her an, sırf ismini bildiğimden sebep.” Uykuya dalıyor.

Uykuda gibi yaşıyor zaten. Her şey olağanüstü yöresinde, yanında konuşulan dilleri bile anlamıyor bazen. Hangi dille hayır dese Hürendiş’e?

“Eğer” diyor “birbirimize yaklaşırsak, her yakınlaşmadan olduğu gibi bu yakınlaşma­dan da bir şeyler doğacak ve evet sadece isimlerimiz bile yeterdi beraber bir şeyler doğur­maya ama ben çoktandır ölüyüm. Dipdiri bir ölü. Sen ne zaman geldin mesela bilmiyo­rum. Ben mi sana geldim yoksa? Sen mi sordun: İsminiz? Ben mi sordum acaba? Hatırla­mıyorum. Ben sormamışımdır ama hiç zannetmiyorum. “

“Haksızlık yapıyorsun bize.” diyor Hürendiş.

“Haklısın,” diyor Serazat, “haksızlık yapıyorum. Ama sana. Her şey başka olsun ister­dim çünkü. İsmin ve saçlarından başka her şey desem daha doğru olacak sanki.” Kolayca söylenecek cümle değil bu, Serazat söylemedi de içinden mi geçirdi?

“Sadece biraz geç kaldık.” diyor Serazat mı Hürendiş mi?

“Belki sen de benim gibi bir ölüsündür.” diyor Serazat. “Ben tam diri olmadım hiçbir zaman, yarı ölüydüm zaten, yaşaya yaşaya tam öldüm. Belki sen de bir gün ansızın ya da azar azar ölüp yer yüzünde kalanlardansındır. Varsın uzun olsun saçların bu yaşadığını gös­termez ki. Benim de mesela pek biçimlidir elim ayağım. Umurumda mı? Onlara da mı hak­sızlık yapıyorum yoksa? Onlar için makbule geçecek ne yapabilirim ki peki?”

“İsimlerimiz demiştin Serazat.” diyor Hürendiş Serazat’ın nerede yaşadığını bilmiyor, bütün hayatının bir böcek deliğine sığdığını. Serazat, Hürendiş’in evini düşünüyor.

“İsimlerimiz deme bir daha.” diyor Serazat. “Bir şey doğmuş olacak öyle dersen. Bir ke­lime dahi olsa doğmasın bu yakınlıktan. Çünkü bir kez bir şey doğmaya başlamışsa iki in­sandan bunun sonu gelmeyecek asla. Oysa hayal kırıklığından başka bir şey veremem ben senin kucağına.”

Uykusundan uyanıyor. Delikteki tozla çıkıyor dışarı. Yürüyor. Aklında rüyası.

“Neden,” diyor kendi kendine “neden ben ve sen umurumda değilken bizden -biz der­ken bile elimde değil bir şey doğuyor- doğacak olan şey, şeyler neden umurumda? Varsın ucube ölüler çıksın bu yakınlıktan ortaya, eğri büğrü çizgiler, yamuk yumuk şekiller çık­sın. Neden içim el vermiyor buna? İçimin yaşayan bir yeri. Neresi? Yeteri kadar ölü deği­lim demek ki. Yaşaya yaşaya dirilir miyim peki, daima bir şeyler doğurarak? Üstelik ‘isim­lerimiz’ dedim baştan beri.”

“Saçların uzun.” diyor Hürendiş’e.

“Senin de ellerin… nasıl desem” diyor Serazat’a.

“İsimlerimiz.” diyorlar aynı anda.