Etiket: Reha Erdem

Ahmet Aksoy – Türk Sineması Üzerine

Ahmet Aksoy – Türk Sineması Üzerine

Sinema sanatı, sanatın diğer türlerinin iyiden iyiye güç kaybettiği bir çağda çok hızlı, çok güçlü, çok etkili bir biçimde girdi hayatımıza. Diğer taraftan sinemanın bu yükselişi, bizim bireysel ve toplumsal bunalımlarımızın yük­seldiği yıllara da tesadüf eder. Doğu-batı, gelenek-modernizm, yerlilik-yabancılık gibi tartışmalarda büyük mesa­feler alınmadan karşımızda bulduğumuz sinema sanatı, zaten kendi içinde barındırdığı sorunlarla beraber daha bü­yük bir mesele haline geldi. Üretim maliyetinin çok yüksek meblağları bulması; sinemanın iktidarla, halk yığınlarıy­la, para ile sınanmasına sebep oldu. Peki bu büyük ve önemli sanat türü ile ülkemizin ve ülke Müslümanlarının macerası nedir? Sinema ile bu kadar hemhal olup bu sanatın teorisi ve tarihi hakkında çok az bilgi sahibi olduğu­muz için gündemi her zaman meşgul eden sinemayı “bizden bir bilen” ile konuşalım dedik. 1973 Konya, Doğan­hisar doğumlu Ahmet Aksoy, 1996 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 2010’da aynı üniversitede “Türk Sinemasında Dindar İnsan Tipolojisi” adlı teziyle yüksek lisansını tamamladı. Yürüyüş, Kitap Haber, Metafor, 40ikindi.com, K+ ve dergimiz Mahalle Mektebinde sinema üzerine eleştiri ve değini yazıları yazdı.

Konuşturan: Fatih Turanalp

İsterseniz ilk önce sizinle ilgili konuşa­lım. Türk sinemasına olan ilginiz nasıl baş­ladı? Sizi bu alanda çalışmaya iten sebepler nelerdi?

Çocukluktan çıkıp gençliğe adım attığım yıllar­da Türkiye’de sinema salonları hızla kapanıyor, si­nema filmleri videokasetlere aktarılıyor, evler ve kahvehanelerde seyrediliyordu. Yaşadığımız ilçede videokaset kiralayan bir yer yoktu. Film bulmak ve izlemek bir hayli zordu bu sebepten. Televizyon­da gösterilen vasat hatta kötü filmler bile bizim için bulunmaz kıymetteydi. Belki bu yokluğun, zor ulaşmanın verdiği bir duygudur bilemem ama bul­duğum her filmi büyük bir dikkatle izler ve film­ler üzerine arkadaşlarıma saatlerce konuşurdum. Filmler üzerine konuşma alışkanlığım buradan ge­liyor. Üniversite yıllarında bu daha bilinçli izleme ve konuşmalara dönüştü ve tabi beraberinde sine­ma okumaları geldi. Fakültede çıkardığımız Yürü­yüş dergisinde yazdım ilk yazımı. Mehmet Har­mancı vesile olmuştur yazmama. Ve işte o gün bu gündür yazıyorum elim erip gücüm yettiğince.

60’lı yıllardan günümüze Türk sineması­na baktığımızda, birbirini takip eden ve bel­li bir yönde ilerleyen bir Türk sinemasından bahsedilebilir mi? Tema akışları ve kırılmalar bağlamında ele alırsak nasıl bir sonuç çıkar? Diğer taraftan sinemamızın bahsi geçen yıl­larında niceliksel bir büyüklük var. Bu nice­liksel büyüklüğün niteliğe de yansıdığı söy­lenebilir mi? Veyahut soruyu şöyle soralım, Yeşilçam’dan günümüz sinemasına/sinema sanatına ne kaldı?

Sorunuzun 60’lı yıllardan günümüze diye baş­laması oldukça anlamlı. 60’lı yıllar Türk sineması­nın gerçek anlamda kimlik bulmaya başladığı, bir dil ve gramer inşa etme sancılarının yoğun biçim­de hissedildiği bir dönemdir. Yüz yılı geride bı­rakmış bir sinema olmasına karşın Türk sinema­sı, 50’li yıllara kadar büyük ölçüde tiyatro etki­sinde kalmış, bunun yanında dünya sinemaların­dan çeşitli popüler örnekleri taklit yoluyla varlığı­nı sürdürmeye çabalamıştır. Türk sinemasının asıl başlangıcının, 50’li yılların başında Ömer Lütfü Akad’la başlayan sinemacılar dönemiyle gerçek­leştiğini söylersek herhalde yanlış olmaz. Amerika, Avrupa, Rus ve Hint sinemalarıyla karşılaştırdığı­mızda, Türk sineması açısından bunun bir hayli gecikmiş bir başlangıç olduğundan söz etmemiz mümkün. Sinemada kurgusal anlamda bir devrim olarak kabul edilen ve modern sinema anlatısının başlangıcı olarak görülen Sergei Eisenstein imza­lı Potemkin Zırhlısı’nın 1925 yapımı ve yine kur­guda ikinci büyük devrimi gerçekleştiren, sinema­sal zaman kavramını zihinlere kazıyan Orson Wel­les imzalı Yurttaş Kane’in 1941 yapımı olduğunu düşündüğümüzde, geç kalmaktan ne kast ettiğim daha iyi anlaşılır. Bununla birlikte hemen yanı ba­şımızdaki Avrupa sinemalarında 1950’lere gelin­ceye değin pek çok kuramsal tartışmanın yaşandı­ğını, çeşitli akımların gündeme geldiğini ve bunlar­dan bazılarının da modasının çoktan geçmiş oldu­ğunu göz önünde bulundurmamız gerekir. Bizde ise 50’li yıllarda sinemasal anlatı tekniğine uygun ilk örnekler görülmeye başlanmış, kuramsal tartış­malar ve çeşitli akımların ortaya çıkması için 60’la­rın ortalarına değin beklemek gerekmiştir. 60’lı yıl­lar sinemamızın dışarıya açılmaya başladığı yıllar­dır da aynı zamanda. Metin Erksan’ın Susuz Yaz adlı filmi sansür kurulu izin vermediği için kaçak yollardan Berlin Film Festivaline götürülmüş ve kimsenin beklemediği bir şekilde festivalin büyük ödülü olan Altın Ayı’yı kazanmıştı. Bu beklenme­dik sürpriz Türk sinemasında kuramsal tartışmala­rın önünü açmış oldu ve çeşitli sinemasal akımla­rın doğmasına vesile oldu. Ne var ki bu akımların ömrü çok uzun olmamıştır. Sanatsal kaygılardan ziyade ideolojik angajmanların şekil ve yön verdi­ği akımlar, üretilen filmlere sinema seyircisinin te­veccüh göstermemesi neticesinde kısa süre son­ra ana akım/ticari sinemanın şartlarına yenik düş­müştür. Ulusal Sinema akımının kimi örneklerini bir kenara bırakırsak, bu akımların etkisiyle üre­tilen filmlerin seyirciye geçmemesi, yapımcıların star sistemine sarılmasına sebep olmuştur. Günü­müzde özellikle popüler müzik alanında örnekle­rini fazlasıyla gördüğümüz yarışmaların bir benze­ri olan artist yarışması o dönemde Ses Dergisi ta­rafından yapılmakta ve yarışmada dereceye giren­ler bir star adayı olarak sinemaya adım atmaktaydı. Filmlerde öncelik ne senaryoda ne de yönetmen­deydi. Yapımcılar öncelikle kadın ve erkek starlar­la anlaşır, senarist ve yönetmenden onlara uygun bir senaryo geliştirerek film yapmalarını isterlerdi. Hatta işletmecilerden falanca kadın oyuncu ve fa­lanca erkek oyuncuyu oynatacağı film yapmak için avans alan ve işletmecilerin siparişine uygun film­ler yapan yapımcıların sayısı bir hayli fazlaydı. Bu şartlarda bir ülke sinemasının sağlıklı bir biçimde ilerlemesini ve nitelikli ürünler vermesini bekle­mek haksızlık olur. 60’lı yılların sonlarından başla­yarak 80’li yılların ortalarına kadar sinemanın du­rumunu bu şekilde özetlemek mümkün. Hal böy­le olunca Türk sinemasının sözünü ettiğimiz yıllar boyunca bir dil ve gramer bütünlüğü geliştireme­den, piyasa şartlarına göre düşe kalka yoluna de­vam ettiğini ve yakaladığı niceliksel başarının ni­telik açısından pek bir anlam ifade etmediğini be­lirtmek isterim. Bir de ülkenin iniş çıkışlarla dolu siyasi hayatını ve her on yılda bir darbelere ma­ruz kalındığını göz ardı etmemek lazım. Darbeler ülkenin kültürel hayatında da kırılmalar meydana getirir. 60 darbesinden başlayarak maruz kalınan her keskin siyasi kırılmanın, sinema sektörü üze­rinde de derin etkiler bıraktığını ve sinemaya yeni bir yön çizdiğini söyleyebiliriz. 60’lardan günümü­ze ne kaldı diye sormuştunuz. Kalanlar var elbet. Avrupa sinemasında 40’lı yıllardan günümüze ne kaldıysa, Hint sinemasında 50’li yıllardan bugüne ne kaldıysa bizde de sayısal anlamda belki onlar­dan daha azdır ama önemli şeyler kaldı muhak­kak. Ben Türk sinemasının, tekrar ediyorum sayı­sal anlamda az da olsa değerli örneklerinin var ol­duğunu; küçümsenen ve yok farz edilen bir sine­ma olmayı hak etmediğini düşünüyorum. Bunları söylerken sorunları görmezden gelmeyi kast etmi­yorum. Var olan sorunların bir kısmını biraz önce arz etmeye çalıştım zaten.

Türk sinemasının Anadolu coğrafyasının dokusu ve geleneğiyle olan ilişkisine baktığı­nızda üretilen sinema yapıtlarının bu coğraf­yanın insanını ve sorunlarını yeterince yansı­tabildiğini düşünüyor musunuz? Bunu dert edinmiş yönetmenlerin varlığından bahsedi­lebilir mi?

Sorunuzun sonundan başlayayım isterseniz. Evet, bu durumu dert edinmiş yönetmenlerden bahsetmek mümkün. Ulusal Sinemanın en önem­li kuramcısı olarak kabul edilen Halit Refiğ mese­la. Refiğ’in Gurbet Kuşları ve Bir Türk’e Gönül Ver­dim filmleri, Anadolu insanının kültürel değerleri­ni, din ve gelenek ilişkisini doğru bir bakış açısıy­la yansıtan önemli örneklerdir. Metin Erksan’ın, Ömer Lütfü Akad’ın kimi filmlerinde bu coğraf­yanın insanını, dertlerini, tasalarını ve değer yar­gılarını görürsünüz. Ertem Eğilmez’in aile tema­sı üzerinden giden seri filmlerini de bu meyanda değerlendirmek mümkün. Yeni Türk sinemasın­da da Ahmet Uluçay’dan, Atalay Taşdiken’e, Se­mih Kaplan’a, Derviş Zaim’e, Reha Erdem’e de­ğin pek çok yönetmenin bu hassasiyeti taşıdığı­nı söyleyebiliriz. Öte yandan Toplumsal Gerçek­çilik akımının sosyal gerçekliğimiz diye sunduğu köy gerçekçiliği teması üzerine kurulmuş filmle­rin, bizim gerçekliğimizle pek bir alakası yoktur. Nedenine gelince; Türkiyeli Marksistler olmaya­cak bir hayalin peşine düştüler. Biz de o yıllarda teşekkül etmiş bir işçi sınıfı olmadığı için Marksist devrimi köyden başlatma hevesine kapıldılar. Bu boş hayalin bir ürünü olarak üretilen köy gerçek­çiliği filmlerinde, -dönem romanlarında da bunu görmek mümkün- feodal değerler olarak gördük­leri mülkiyet ve sahip olma konusunu ve bu duru­mun neden olduğu sosyal eşitsizliği işlediler. Bu eşitsizliği zalim ağa, yardakçı muhtar ve yardak­çı imam klişeleri etrafında bıkmadan usanmadan anlatmayı ve devrimci bir bilinç oluşturmayı hayal ettiler. Dini de feodal değerlerin payandası olarak görüp hedef tahtasına koydular ve acımasızca sal­dırdılar. Sonraları bu fikirlerinden vazgeçerek Ulu­sal Sinema akımına kayan Metin Erksan’ın Yılan­ların Öcü ve Susuz Yaz filmleri, bu yaklaşımın tipik örnekleridir. Erksan sonrasında, aynı tema üzerin­den giden yönetmenler ve özellikle de Yılmaz Gü­ney çok daha rijit biçimde meseleye eğilmişlerdir. 70’lerin salon filmlerinin, 80’lerin içimizi karartan bunalım filmlerinin, Yeni Türk Sinemasının gerek ticari gerekse sanatsal nitelikteki pek çok örneği­nin bu anlamda kusurlu olduğunu, Türk sinema­sının belki de en büyük sorununun yeterince yerli olamamak olduğunu söyleyebilirim.

Özellikle son 10 yılı göz önünde bulundur­duğumuzda siyasal iktidar değişiminin sine­maya bir etkisinden ve iktidar gücünün belir­leyiciliğinden söz edebilir miyiz?

Elbette. Her dönemde siyasetin sinema üze­rinde etkisi olmuştur. 27 Mayıs ihtilalinden son­ra üretilen kimi filmler darbeyi övmek ve halk nezdinde meşruiyet kazandırmak için yapılmıştır. Yine 60’lı yıllardan başlayarak sinemada temayüz eden öğretmen filmleri eğitim saikiyle değil, dev­let erkinin köyden kente modernleşmenin ivmesi­ni hızlandırmak ve halkı aydınlatmak maksadıyla yaptırdığı, gizli ya da açıktan destek verdiği film­lerdir. Yeni Türk sinemasına kadar polisin kötü ol­duğu, savcının kötülüğe bulaştığı bir film yapıldı­ğını hatırlıyor musunuz? Polis daima kahramandır Yeşilçam sinemasında. Bu durum gerçeklik duy­gusunu bir hayli zaafa uğratsa da böyledir. Bunun iki nedeni var: Birincisi zamanında çok acımasız olan sansür kurulu bunun aksini yansıtan bir filmi asla onaylamazdı. İkincisi devlet erkinin, bu yolla devletin bütün kurum, kuruluş ve şahıslarıyla asla yanlış bir şey yapmayacağı fikrini empoze etme çabası söz konusuydu. Özal sonrası yaşanan libe­ralleşme sinema iktidar ilişkisinde bir miktar kı­rılma yaşanmasına sebep olsa da, üretilen filmler­de iktidarların meydana getirdiği siyasi havanın bir biçimde etkisi görülüyor. Kendini dine karşı ko­numlandırmış, çoğunlukla dine saldırmış, dini re­feranslara handiyse hiç yer vermemiş bir sinema­nın birden bire dini kimliklere merak sarmış olma­sı, Takva, Adem’in Trenleri gibi filmlerin bu süreçte yapılmış olması başka nasıl izah edilebilir?

Heidegger’in “Kamera izleyiciye yöneltil­miş bir silahtır” sözünde de görüldüğü gibi sübjektif bir araç olan sinemanın ideolojiyle olan ilişkisi hakkında neler söylersiniz? Söz gelimi sinema bir öğreti aracı olabilir mi?

Sinemayı diğer sanat yapıtlarından ayıran en önemli faktör, sinemanın büyük oranda bilinç dışına etki ediyor olmasıdır. Şöyle açayım; örne­ğin siz bir roman okurken ya da şiir okurken ro­mandaki olay akışını, ya da şiirdeki imgelemi bi­linç düzeyinde algılar, zihninizde anlamlandırırsı­nız. Tiyatroda izlediğiniz oyun sizin görme ve işit­me duyunuza belirli bir mesafeden ve tek pers­pektiften hitap eder ve oyunu siz yine bilinç düze­yinde algılarsınız. Oysa sinema, kurgunun yarattı­ğı imkânlarla sizi kendi içine çeker, film kahrama­nıyla özdeşlik kurmanızı sağlar, müziğin de etki­siyle bilinç dışı kanallardan sizi etkisi altına alır ve siz farkına varmadan size bir şeyler öğretir. Yir­mi beşinci kareye yerleştirilen subliminal mesajla­rın doğrudan bilinç dışı yollarla izleyiciyi etkiledi­ği gerçeğini artık hepimiz biliyoruz. Sinema izle­yicisi isek eğer, endişe etmemiz gereken şeyin sa­dece yirmi beşinci kareye gizlenmiş mesajlar ol­madığını, bunun çok daha ötesinde bütün bir si­nema anlatısının bizi şöyle ya da böyle bilinç dışı yollarla etkileyebileceğini söylemeye çalışıyorum. Sinemanın bu yönünün en başından beri farkın­da olan Amerika, sinema endüstrisine büyük yatı­rımlar yaparak tüm dünyaya kendi yaşam modelini sunmuştur. Günümüzde globalleşmeden söz edi­liyorsa eğer, tek tip bir yaşam tarzının bütün dün­yayı sardığından dem vuruluyorsa, bunda Ameri­kan sinemasının ne denli büyük bir paya sahip ol­duğunu oturup iyice düşünmemiz gerekir. Ame­rikan sinemasının ürünlerinin büyük çoğunlu­ğu Amerikan yaşam tarzının propagandasını ya­par. Avrupa sinemasının ürünlerinin de en az ya­rısı benzeri amaçlara hizmet eder. Uzak Doğuda­ki Amerika diye tabir edilen Güney Kore’nin si­neması, ürünlerinin büyük çoğunluğuyla misyo­nerlik faaliyetlerine hizmet etmektedir. Sinema­nın bir öğreti aracı olup olamayacağını soruyor­sunuz. Sinema keşfedildiği zamandan günümüze büyük oranda bu amaca hizmet etmiştir. Büyük Amerikan projesinin en önemli sacayaklarından biri Hollywood’dur. Bu taraftan bakıldığında Hei­degger tabiki haklıdır.

Sinema ve din modern dünya içerisinde nasıl bir yerde durmaktadır? Sinemanın bir hakikate işaret etmesi mümkün müdür sizce?

Sinema ve din ilişkisi genel anlamda hep so­runlu olagelmiştir. Bu Türk sineması açısından da böyledir, dünya sineması açısından da. Çünkü mo­dernitenin hedefinde din vardır. Modernite bütün dinleri yok ederek, seküler bir hayat kurulmasını öngörmektedir. Modern dönemin sanatı olan si­nemanın bunun dışında bırakılması düşünülemez. Dünyanın etkin güçleri projelerinin bir ayağı ola­rak da sinemayı kullandılar ve halen de kullanmak­talar. Sinemada en çok hedonist bir hayatın müm­kün olduğu tezi işlenmiş ve mutluluk fetişleştiril­miştir. Dünyadaki ana akım sinemaların çoğunun temelinde bu vardır. Bunun karşısında dünyadaki bağımsız sinemaların çoğu varoluşçuluktan besle­nir. Şiddetin, “kitsch”in dibe vurduğu bu filmler gerçek hayatta itilmiş ve mutsuz olan izleyicileri için bir tatmin aracıdır. Her iki sinemasal yaklaşım da özünde dini referanslara karşı bir duruş ortaya koyarlar. Sorunuzun ikinci bölümüne gelince; ger­çekte sanatın hedefinde, insanın varlığının anla­mını bulma çabası vardır. İnsana hakikat arayışın­da bir nebze olsun mesafe aldırmayan sanat işle­vini yerine getirmemiş olur. “Yaratıcıdan bağımsız bir sanata hiçbir zaman inanmadım. Sanatın an­lamı yakarışın ta kendisidir. Yapıt ise duadır” der, Andrey Tarkovski. Tarkovski gibi sanatı yaratıcı­ya giden bir enstrüman olarak gören sinemacılar az da olsa var elbet. Sinema diğer bütün sanatlar­dan belki de daha güçlü bir biçimde hakikati hay­kırabilir insanoğluna. Yeter ki insanın hakikat gibi bir derdi olsun.

Günümüzde Türk sinemasının artık daha çok dizilere evrildiğini gözlemliyoruz. Diziyi sinemaya tercih eden izleyici / yayıncı boyu­tunu da işin içine katarsak ve gelişen teknolo­ji, sinemanın evlere kadar girmesi gibi unsur­ları da dikkate alırsak bu durumun sinemayı nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? İleride si­nemayı nasıl bir gelecek bekliyor sizce?

Televizyonun icadı sinemaya vurulmuş büyük bir darbedir. Türkiye’ye televizyon 70’lerin başın­da girdi. Televizyonun girmesiyle birlikte sinema seyircisi önemli ölçüde azaldı. Televizyonun yay­gınlaşmasından önce bazı filmlerin yirmi milyo­nu bulan izleyici sayısına ulaştığı söyleniyor. Telaf­fuz edilen sayının abartılı olduğunu düşünsek bile bu ifadeden önemli bir sinema seyircisinin var ol­duğunu anlamak mümkün. Dönemin ülke nüfu­su da düşünülürse halkın büyük çoğunluğunun si­nema izleyicisi olduğu sonucuna rahatlıkla varabi­liriz. Günümüzde ülke nüfusuyla sinema seyirci­si sayısı arasındaki orana baktığımızda sinemanın büyük miktarda seyirci kaybı yaşadığı sonucu or­taya çıkıyor. Bunun en büyük nedeni televizyon. Dijital ortamda filmlere kolaylıkla ulaşılıyor olma­sı da bir başka neden tabi. Durum böyle olunca yapımcı dizilere yöneliyor. Dizi ile sinema hiçbir zaman kıyaslanamaz. Formatı ve dili farklı iki şey­den söz ediyoruz. Sinema yıllardır çeşitli sorunlar­la boğuşuyor ama bir şekilde varlığını da sürdü­rüyor. Sorun varlık sorunundan ziyade nitelik so­runu. Sanat yapıtları ne kadar ilgi görüyor? Ana akım sinema hangi mecralara savruluyor? Y kuşa­ğı diye tabir edilen, okumayan ama internetin, sos­yal medyanın tozunu attıran, deli gibi film seyre­den bir kuşak var karşımızda. Bu kuşak sinemadan ne anlıyor? Hangi filmleri seyrediyor? Kendi ülke­sinin sinemasını tanıyor mu? Sinema tarihi hak­kında bir fikre sahip mi? Bunlar sinemanın önün­de duran önemli meseleler.

Dünya sineması içerisinde bugün Türk sinemasının varlığından söz edebilir miyiz? Türk sineması dünya ölçeğinde nerede duru­yor?

Türk sineması entelektüel tartışmalarda yerden yere vurulmuş hatta yok sayılmış olsa da, dünya ölçeğinde büyük ve değerli eserlerin altına imza at­mış ve bir gün haklarının teslim edilmesini bek­lediğim yönetmenler var. Metin Erksan bunlar­dan biridir söz gelimi. Sevmek Zamanı sadece Türk sinema tarihi açısından değil dünya sinema tari­hi açısından da çok önemli bir filmdir bana göre. Reha Erdem’in A Ay adlı filmi de öyle. Semih Kaplanoğlu ve Derviş Zaim de pekâlâ dünya klas­manında kendilerine yer bulabilirler. Bizim Müs­lüman entelektüellerimizde bir İran sineması hay­ranlığı vardır. Mecid Mecidi dünya çapında önem­li bir isimdir evet. Onun dışında bazı önemli yö­netmenler de var. Fakat bizim de en az onlar ka­dar kaliteli eser veren yönetmenlerimiz var. Bazı­larının ismini biraz önce zikrettim. Ama biz ken­di yönetmenlerimizi görmüyoruz. Dahası bizim gençlerimiz kendi ülkesinin sinemasını tanımadan başka ülke sinemalarına merak sarıyor. Kendi şii­rini bilmeyen diğer milletlerin şiiri hakkında sağ­lam bir kanaate varabilir mi? Erksan’ı tanımadan, Refiğ’i, Akad’ı bilmeden, Yeni Türk sinemasının önemli temsilcilerini tanımadan, sadece televizyon ekranlarından seyredilen, ticari sinemanın zama­nında halk nezdinde ilgi alaka görmüş ama bugün için fazlasıyla naif kaçan eserlerini değerlendire­rek Türk sineması hakkında ahkâm kesmek doğ­ru olabilir mi?

Ödül almış Türk yönetmenlerin filmleri hakkında neler söylersiniz?

Buradaki ödülden kastınız yurtdışında alı­nan ödüller sanırım. Bu ödül meselelerine bakı­şım benim çoğunlukla olumsuz olmuştur. Örne­ğin Cannes’da ödül alabilmeniz için oryantalist ol­malısınız. Kendi ülkenizin değerlerine yeterince yabancılaşmamışsanız eğer, dışarıdan bir oryan­talist gibi bakmayı beceremiyorsanız Cannes’dan ödül almayı aklınızın ucuna bile getirmeyin. Diğer festivaller için bu kadar kesin bir yargım yok elbet­te. Alınan kimi ödüller hak edilmiş olabilir ancak, festivallerin ödül verirken yeterince objektif ol­madıkları hep bir angajman kolladıkları kanaatin­deyim. Sanat eserlerini değerlendirirken yeterince objektif olmak mümkün mü o da ayrı tabi. Yönet­menlerimiz irili ufaklı pek çok festivalden ödüller alıyorlar. Ancak ödül deyince iki festival akla geli­yor çoğunlukla: Cannes ve Berlin. Berlin festiva­lindeki ödüllerin Cannes’a göre daha insaflı dağı­tılmış olduğu kanaatindeyim. Kaplanoğlu’nun Bal filmi ödülü hak edecek bir çalışma. Ödül almasay­dı da film benim açımdan aynı değerde olurdu. Cannes için görüşlerim ne yazık ki olumsuz.

“ Rahibeye aşık olan bir
müezzin bizim için ne
ifade eder! Mesele aşkı
anlatmaksa bunun bin
türlü yolu var. Yok başka
bir şeyse onu bilemem.
Ya da bir İmam Hatip
mezununun ne kadar
modern, ne kadar da
metroseksüel olabileceğini
falan anlatmaktan başka
derdimiz kalmamışsa, yine
diyeceğim bir şey olamaz.”

Festival filmi, vizyon filmi gibi ayrımlar ol­duğunu düşünüyor musunuz? İyi filmlerin iz­leyici bulamaması, gişe rekorları kıran filmle­rin yıllar sonra hatırlanmaması gibi bir han­dikap var. Bu konudaki düşünceleriniz neler­dir?

Sinema seyirciyle var olabilen bir sanat dalı ve bir o kadar da pahalı. İnsan sadece kendisi ve çev­resi için şiir yazabilir ama film çekemez. Filmin se­yirciyle buluşması, harcanan paraların yapımcının kasasına girmesi lazım ki iş sürdürülebilir olsun. Bu nedenle sinema iki kanaldan sürdürür varlığı­nı. Birincisi ana akım/ticari sinema, diğeri sanat sineması yani sizin deyiminizle festival sineması. Sanat sineması deneysele açıktır, dil, biçim ve üs­lup denemeleri bu yolla yapılır. Ayrıca sanat erba­bının ve az sayıdaki sanatsever izleyicinin görmek­ten hoşlanacağı, yüksek sanat zevkini tatmin ede­cek, sinemayı gelecek zamanlara taşıyacak, ticari sinemaya da dil ve üslup bakımından kanal açacak filmler yapmak sanat sinemasının işidir. Bu tür de­neysel çalışmalardan kimi kendi zamanında, kimi çalışmalar da yapıldıktan yıllar sonra eleştirmenler tarafından takdir görür. Ama hiçbir şekilde tica­ri sinema gibi kitlelere ulaşmaz, gişe de batar. Ti­cari sinema kitlelere ulaşmak amacıyla yapılır. An­cak burada dikkat edilmesi gereken şey popüliz­me düşmeden, ticari sinemanın gereklerini yapar­ken, sanatsal hassasiyetleri de ihmal etmeden film yapmayı başarabilmektir. Sizin bahsettiğiniz gişe­de başarılı olup da sonradan unutulan filmler ucuz popülizmin tuzağına düşmüş filmlerdir. Hem dü­zeyli bir sinema diline sahip hem de kitlelere ula­şabilen örnekler de var mutlaka, hem Yeşilçam’da hem de Yeni Türk Sinemasında.

90’ların ikinci yarısından itibaren Türk si­nemasının tekrar bir güç kazandığı hepimi­zin malumu. Sinemamızın bu ikinci yükseli­şi ile beraber İslamî camia tarafından da pek çok film çekildi, senaryolar yazıldı. Yıllarca problemli bir sanat dalı olarak görülen sine­maya sonradan bu kadar büyük bir meyl gös­terilmesinin sebebi ne olabilir sizce?

İslami camia aslında 70’lerin başından itibaren sinemada var olmuştur. MTTB sinema kulübünde faaliyet gösteren, Mesut Uçakan, Salih Diriklik gibi isimler daha sonra yönetmen olarak da eserler ver­diler. Yücel Çakmaklı Elif Filmi 1969 yılında ku­ramcısı olduğu Milli sinema akımı doğrultusunda eserler yapabilmek için kurdu. Milli sinema-Beyaz sinema akımı varlığını 90’ların sonuna kadar sür­dürdü. Bugünde İslami camianın içinden çıkan ve sinemayla uğraşan insanların varlığı göze çarpıyor. Ancak arada önemli farklar var. Milli-Beyaz sine­manın temsilcileri; Yücel Çakmaklı, Mesut Uça­kan, Salih Diriklik, Metin Çamurcu gibi isimlerin eserleri, nitelik açısından sorgulanabilir olsa da sa­mimiyetlerinden, bir dava uğruna çaba sarf ettik­lerinden asla şüphe duyamayız. Onlar bir davaya omuz vermiş yönetmenler olarak, tekrar ifade edi­yorum nitelik açısından eleştirilebilecek de olsa eserleri, Müslümanca bir duyarlılığı hep hissettir­diler. Bugün gelinen noktada bu hassasiyetin yeri­ni entelektüel zırvaya bıraktığını görüyoruz. Müs­lümanlar bugün bir güç devşirdiler diye mi, med­yada, sinemada daha görünür oldular diye mi yapı­lıyor bütün bunlar? Rahibeye aşık olan bir müez­zin bizim için ne ifade eder! Mesele aşkı anlatmak­sa bunun bin türlü yolu var. Yok başka bir şey­se onu bilemem. Ya da bir İmam Hatip mezunu­nun ne kadar modern, ne kadar da metroseksü­el olabileceğini falan anlatmaktan başka derdimiz kalmamışsa, yine diyeceğim bir şey olamaz. Sanat bir miktar uçarılığı kaldırır fakat, koskoca bir ca­mia sizden rahibeye aşık olan silik bir müezzinden daha fazlasını anlatacağınız nitelikli eserler bekler. Ne yani, toplumcu sanat mı yapalım falan deme­sinler! Ben başka bir şeyden bahsediyorum. Me­selesi olan, meselesini sanatın gerekleri içinde ele alan, hiçbir ucuzluğa prim vermeyen eserler bek­lemek hakkımızdır, diyorum.

Sadece sinemada değil edebiyatta, televiz­yon dünyasında ve ülke gündeminde ismi sık sık geçen, farklı görüşlerden gençleri etrafına topladığını gördüğümüz Onur Ünlü sineması ve buna paralel olarak memleketimizdeki bu “fenomenliği” hakkında ne söylersiniz?

Önce hakkını teslim edelim. Onur Ünlü ger­çek bir sinemacı. İlk filmi Polis’ten itibaren bu ko­nudaki düşüncem hiç değişmedi. Deneysele açık oluşu, üslupçuluğu, kendine has bir dil kurmayı başarmış olması onu özel kılıyor. Sanatın bir baş­ka alanında da faaliyet göstermesi, yani şiir yazı­yor olması onun çok yönlü bir sanatçılığını gös­teriyor. Onur Ünlü kült bir yönetmen olmak isti­yor. Bu nedenle kült olma potansiyeli yüksek ça­lışmalar yapıyor. Kült olmak için boyuna varoluş­çuluğa yükleniyor. Şiirlerinde gördüğümüz İslamî tema, iyilik duygusu ve umut; sinemasında yerini kötücül bir yaklaşıma, ölçüsüz şiddet ve “kitsch”e bırakıyor. Her şeyi hiçleştiriyor, her şeyi değersiz­leştiriyor. Gerçeklik duygusunu alt üst etmek pa­hasına yapıyor bunu üstelik. Çünkü gerçeklikle de bir derdi yok. Sinema yapıyor ama sinemaya inan­mıyor. “Sinemada iyilik yok” sözü ona ait. Beş Şe­hir örneğin, dil ve üslup bakımından Türk sine­ması açısından çok özel bir yerde duruyor. Fakat karakterleri, karakterlerine biçtiği son, karakterle­rin kötülükle yoğrulmuş benlikleri, bir çocuğun bile ne kadar zalim olabileceğini pervasızca gös­terişi mesela, fütursuzca enseste yer vermesi; fil­mi, Türk sinemasının temsil etmekten uzaklaştırı­yor. Ha Ünlü’nün böyle bir derdi de yok, onu da söyleyeyim. Biraz önce başka bir soruyu cevaplar­ken Y kuşağından söz etmiştim. Y kuşağı gençli­ği kült filmlere bayılır. Ünlü’nün filmleri onlar için bulunmaz bir nimet. Ünlü’nün iktidar fikriyle on­tolojik bir sorunu var. Her türlü sistemin dışın­da olmak istiyor. Bu nedenle underground mecra­larda sesi gür çıkıyor. Ünlü’nün çeşitli mecralarda dile getirdiği anarşist söylem, anarşizmi bile bilme­den anarşist olmaya çalışan bu güruhu cezbediyor. Şaşırtıcı olansa kimi İslamcı gençlerin de kendile­rini buna kaptırmış olması. Sanatın ne anlama gel­diği, sanatçının neye karşı mücadele etmesi gerek­tiği iyi sorgulanmalıdır. Pesimist bir söylem ve yak­laşımın insanı götüreceği yer neresi olabilir? So­nuç olarak şunu söyleyebilirim; Onur Ünlü ne ka­dar büyük bir sinemacı olursa olsun hakikat diye bir derdi olmadıktan, sinemasıyla hakikate bir kapı aralamak endişesi taşımadıktan sonra gerçek an­lamda bir değer ifade edemez…

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Ahmet Aksoy – Türk Sinemasında Bir Kilometre Taşı: A Ay

Ahmet Aksoy – Türk Sinemasında Bir Kilometre Taşı: A Ay

Türk Sinemasının, zeminini henüz pek sağlamlaştıramamış, ku­ramsal tartışmaların daha çok ideolo­ji merkezli olarak şekillendiği, içinde filizlenip boy veren akımların pek de uzun ömürlü olmadığı ve siyasi çal­kantılara paralel gelişim seyri göste­ren bir sinema olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. 1960’lı yıllar­da 27 Mayıs askeri darbesinin getir­diği siyasi konjoktüre bağlı olarak or­taya çıkan sinemasal akımların – Top­lumsal Gerçekçilik, Ulusal Sinema, Devrimci Sinema ve Milli Sinema… – 1980’li yıllara gelindiğinde yaşanan yeni bir darbe süreciyle birlikte, son­radan bağlılarınca başka bir isimle – Beyaz Sinema – anılmasına karşın aynı biçim ve özle var­lığını sürdürmeyi başarabilen tek sinema akımı olan Mil­li Sinema akımı dışında tümden yok oluşları başka nasıl açıklanabilir? Üstelik bu durum, Türk sinemasının varlık sahasına çok önemli katkılarda bulunmuş iki büyük usta­nın; Toplusal Gerçekçiliğin büyük ustası Ö. Lütfü Akad ve önceleri Toplusal Gerçekçi iken daha sonra özellikle Ke­mal Tahir etkisiyle Ulusal Sinema Akımı içerisinde yer almış olan Metin Erksan’ın sinemadan koparak bir daha film yapmamalarına da sebep olmuştur.

80’li yıllar, Yeşilçam Sineması etkisinin tamamen kaybolduğu, Hollywood Sinemasının tüm dünyayla bir­likte Türkiye’deki sinema salonlarını da esir almaya baş­ladığı yıllar olarak görülebilir. Bu dönemde ucuz video filmleriyle ayakta kalmaya çabalayan, kimliksiz ve renk­siz bir sinema ortaya çıkmıştır. Söz konusu yıllar boyun­ca yaşanan apolitikleşme sürecinden ciddi biçimde etki­lenen sinema sektörü hiç biri zerre miktarı sanatsal bir değer taşımayan, uyuşturucu, kumar ve alkolizm gibi dönem gençliğini ve aileleri kuşa­tan bir takım toplumsal sorunları ele alan filmler üretmiştir. Bu filmlerden pek çoğunun insana dair, hayata dair söyleyebildiği, hissettirebildiği hiçbir derinlik yoktur. Ancak bazı filmleriy­le Halit Refiğ’i ve sinema çevrelerin­ce ne anlatmak istediği hep sorgulan­mış ve bir türlü hak ettiği değeri bu­lamamış olan Ömer Kavur’u ayrı bir yere koymak gerekir.

Türk Sinemasının tam olarak neye tekabül ettiği, onu diğer sine­malardan ayıran şeylerin neler olduğu konusu da oldukça netamelidir. Kendine özgü dili ve biçimsel yanlarıyla yet­kinliğini ispat edebilmiş bir Türk Sinemasından söz edi­lebilir mi? Ayşe Şasa Türk Sinemasını tanımlarken “Türk Sineması, Gerçekten çok temsile ve görüntüye dayalı bir anlatımı olan, ses-görüntü karşıtlığından, görüntü anlam karşıtlığından, tema-karşı tema çatışmasından yani batılı bir anlatımdan taban tabana zıt olarak, ses-görüntü pare­lelliğine, görüntü-anlam parelelliğine, müzikteki tek ses­lilik ilkesine bağımlı ve öyküleme tekniği olarak trajikten daha çok epiğe dayalı bir görsel anlatım çabasıdır”(Şasa, 1993: 7-8). demektedir. Sinema tarihine bakıldığında ge­nel bir gerçeği ifade etmekten ziyade ne yazık ki arzula­nan bir durumu ortaya koyduğu açıkça belli olan bu gü­zel tanım, sinema tarihimizde çok az örnekte tecessüm etmiş bulunmaktadır. “Ne Doğu kültürünü biliyoruz, ne Batı kültürünü. Neden bu ikisiyle doğru bir hesaplaşma­ya girmemişiz? Bizim dünyadaki yerimiz nedir, bunu bil­ miyoruz. Birey olarak kendi kültürü­müz de yok. Bir Batılı yönetmen gibi, hem kendiyle, hem dünyayla hesap­laşmaya elverişli, geçmiş kültür bi­rikimini mutlaka kullanabilen biri­kimimiz de yok”(2009: 43). diye ha­yıflanan Metin Erksan, yaşanan du­rumu acılıkla ifade etmektedir. Lüt­fü Akad’ın sözleri çok daha vahim bir durumu özetlemektedir adeta: “Bu­güne kadar yaptıklarımız, ne yapılma­ması gerektiğinin göstergesidir. Uma­rım bundan böyle yapılması gerekene geçeriz”(Aktaran: Şasa, 1993: 33).

80’lerin sonuna gelindiğinde, Yeşilçam’ın en prestijli senaristlerin­den biri olarak kabul gören, aynı za­manda kuramsal tartışmalarıyla da sektöre ciddi katkılarda bulunan Ayşe Şasa’yı bile derin heyecanlara sürük­leyen bir film çıkageldi; a ay! Genç bir yönetmen olan Reha Erdem’in ilk uzun metraj denemesi olan bu film, çoğu nitelikli sanat eserinin başına geldiği gibi salonlarda pek bir gös­terim şansı bulamasa da, işin erbabı olanlarca çabucak fark edildi ve çok önemli festivallerden ödüllerle dön­dü. Sinemamız açısından önemli bir kırılma anına işaret eden bu film yeni diye anılmaya başlanacak bir döne­min de kapılarını aralamış oldu. Yeni Türk Sineması onunla başladı ve si­nema sektörünün önünde hem nite­lik açısından hem de üretimsel açıdan her şeyin daha da iyi olmaya başladı­ğı bir dönem açılmış oldu. Henüz ku­ramsal olarak adı konulamamış olsa da, bu yeni açılan kapıdan hızla ak­maya başlayan yeni dalga yönetmen­lerin filmleri, hem uluslar arası festi­vallerden yüz akı başarılarla döndüler hem de uzun yıllar sonra ticari açıdan Hollywood’u geride bırakabilecek iş­ler çıkarmaya başladılar.

Bu yeni dönemin öncüsü ve fi­tili ilk ateşleyen film olan A ay, baba­sını ve annesini çok küçük yaşta kay­betmiş olan, çocukluk devresini geri­de bırakıp bir genç kız olmaya hazır­lanan Yekta’nın düşle gerçek arasında gelgitlerle dolu yaşamından kısa bir kesit sunuyor izleyicilere. Yekta hala­sı Nükhet Seza ve büyükbabası Sırrı Bey’le birlikte büyük bölümü tamam­lanamamış fakat bununla birlikte ar­tık oldukça eskimiş olan bir konakta yaşamaktadırlar. Yekta’nın artık yata­lak olan büyükbabasının odasına gir­mesi yasaktır. Diğer halası Nehir İn­gilizce hocasıdır ve adada yaşamak­tadır. Nükhet Seza ile Nehir arasın­da derin farklılıklar ve gizliden gizli­ye yaşanmakta olan bir çatışma hali mevcuttur.

Nükhet Seza konakta yaşamayı seçmiş geleneklerine bağlı gibi görü­nen bir kadındır. Nehir ise konaktan yıllar önce kopmuş ve kendine ait bir yaşam kurmuştur. Her ikisi de hiç ev­lenmemiş olan kardeşlerin geçmişle­rinde peşlerini bırakmayan derin bir sır vardır. Yekta bu sırlarla örülü ko­nakta annesi İhsan’ın neden öldüğü­nü merak etmekte ancak tatmin edici bir cevaba ulaşamamaktadır. Her gece annesinin kayıkla pencere önünden geçtiğini söyleyen Yekta’ya Nükhet Seza halası düş gördüğünü söylemek­te, Nehir halası ise bunların birer saç­malık olduğunu düşünmektedir. Ne­hir Yekta’yı yatılı okula vererek için­de bulunduğu durumdan kurtarmak istemektedir. Ancak Yekta ve Nük­het Seza bu duruma pek sıcak bakma­maktadırlar.

Gerçek nedir? Biz gerçeğin ne­resinde durmaktayız? Her gördüğü­müz şey gerçek midir? Bu sorular fil­min temel problematiğini oluşturu­yor. Ve filmin mottosu olarak kabul edebileceğimiz can alıcı soru: Rüyala­rını gösterebiliyor musun?

Filmde seçilen her mekan, fil­me adeta bir baş rol oyuncusu gibi dahil edilmektedir. Yönetmen yarım kalmış ve bu haliyle köhneleşmiş olan bir konağın yer yer insanın içini ür­perten atmosferinde, her şeyin ya­rım yamalak ve kırık dökük yaşandı­ğı bir ailenin çözülüşünü, yok oluşu­nu simgeleştirmektedir. Nükhet Seza kendi gerçekliğiyle yüzleşmekten kor­kan, değişmek duygusundan olduk­ça uzak biri olarak bu konakta adım adım yok oluşa sürüklenmektedir. Nehir’in yaşamayı seçtiği ada, bir ka­çış, yabancılaşma ve kendini yeniden arayışın metaforu olarak sunulmakta­dır. Deniz gizemin, sonsuzluğun, var­lığın ve yokluğun remzidir. Film baş­larken denizde görülen ölü kedi son­suzluk içinde kayboluşu, konakta ya­şayan topal martı, insanın kendi zin­danında hapsoluşunu anlatmaktadır.

Başta genç oyuncu Yeşim To­zan olmak üzere rol alan bütün oyun­cular, kusursuza yakın bir perfor­mansla katkıda bulunuyorlar filme. Hele yılların ustası Münir Özkul bun­ca yıldır sinema izleyicisinin onu görmeye alıştığının çok dışında bir rolde adeta nefesleri kesen bir oyunculuk gös­terisi sunuyor.

A ay, ilk bakışta kendini pek de kolayca ele verme­yen şiirsel dili, özenli çerçeveleme ve görüntü yönetimiy­le Tarkovsky’nin açtığı yoldan, Erksan’vari bir estetik bi­çimciliği içselleştirerek işe koyulan ve fakat taklitten uzak durarak bu durumu sadece etkileşimle sınırlı tutup kendi sinema dilini kurma çabasında olan bir yönetmenin varlı­ğını müjdelemektedir. Yönetmenin sonraki çalışmaları da bu müjdenin yersiz olmadığını gözler önüne sermektedir.

Kaynak: Şasa, Ayşe. (1993). Yeşilçam Günlüğü. İs­tanbul: Dergah Yayınları.

Arınç, Cihat. (Ağustos 2009). Teorisiz Film Pratiği, Felsefesiz Film Eleştirisi Olur mu? Anlayış Dergisi

A ay

Yönetmen: Reha Erdem

Oyuncular: Yeliz Tozan, Özcan Özgür, Gülsen Tuncer

Özet: 12 yaşındaki Yekta, boğaz kenarında eski ve kasvetli bir yalıda halası ve dedesi ile birlikte yaşamakta­dır. Ölen annesi hakkında tek bildiği şey, bir gün kayıkla denize açıldığı ve bir daha geri dönmediğidir.

Bir gece, Yekta, pencereden annesinin bir kayığa binip uzaklaştığını görür, ama herkese anlatsa da kimse­yi inandıramaz. Bu olaydan sonra annesinin bir gün geri döneceği inancı daha da güçlenir. Küçük halası Neyyir, Yekta’yı Büyük Ada’daki bir okula kaydettirmek istemek­tedir. Yaşadığı evden uzaklaşmak istemeyen Yekta, bir gün annesi gibi kendi başına bota atlayıp açılınca, durumu için endişelen halası adaya, kendi yanına aldırır. Her şeye rağmen, Yekta buraya alışmayı reddecektir.

Kaç Para Kaç

Yönetmen: Reha Erdem

Oyuncular: Taner Birsel, Zuhal Gencer Erkaya, Sermet Yeşil

Özet: Filmde küçük bir hayata giren, büyük bir pa­ranın, küçük bir suçu, büyük bir trajediye dönüştürmesi anlatılıyor. Kendi halinde bir yaşantısı olan bir adamın gü­nün birinde bindiği bir takside bulmuş olduğu dötyüzelli­bin dolar ve kendiyle mücadelesinin anlatıldığı filmi Reha Erdem sinemasının tipik örneklerinden biri.

Korkuyorum Anne

Yönetmen: Reha Erdem

Oyuncular: Ali Düşenkalkar, Işıl Yücesoy, Köksal Engür

Özet: Bol karakterli hikayesi ile insanlığın evrensel bir resmini çizmeye çalışan bir film Korkuyorum Anne. Eski bir apartman dairesinde, ekseninde bir kaza sonucu hafızasını kaybetmiş Ali Düşenkalkar’ın bulunduğu birbi­rinden değişik karakterler. Hafıza kaybı ile beraber insan olmayı yeniden keşfediyor Ali ve etrafında yaşayanlarda bu serüvenden etkilenip kendi insanlıklarının farkındalı­ğına ulaşıyorlar. Filmin yan hikayesi ise elden ele dolaşan bir kayıp yüzüğün hikayesi.

Bol ödüllü olmasına rağmen uzun zaman vizyon iz­leyicisi ile buluşamamış bu film, dönemin diğer Türk film­lerinden oldukça özgün ve öncü bir yönetim stili ile ayrı­lıyor. İnsan olma hali bir vücudun parçaları gibi bölünüp, filmin finalinde tekrar bir araya getiriliyor sanki…

Beş Vakit

Yönetmen: Reha Erdem

Oyuncular: Özkan Özen, Ali Bey Kayalı, Elit İşcan

Özet: Sert bir coğrafyada yüksek kayalıkların üze­rine kurulmuş küçük köyün sakinleri, tıpkı toprak ve su gibi doğanın bir parçası olmuşcasına sakin ve doğal bir ya­şam sürmektedirler. Tüm hayatları, mevsimlerin, topra­ğın, suyun, havanın ritmine göre şekillenir. Besin kaynak­ları da, toprağın ve besledikleri az sayıdaki hayvanın on­lara verdiğinden ibarettir, daha fazlasından değil. Zamanı belirlemelerini sağlayan tek şey ise her gün beş vakit oku­nan ezandır.

Tüm bu doğal akışkanlığın içinde, 12 yaşlarında üç çocuk, Ömer, Yakup ve Yıldız, beş vakte bölünmüş gün­leri birer birer eskiterek büyümektedirler. Ömer, babasın­dan nefret etmektedir ve tüm kalbiyle onun ölmesini ister. Sadece istemekle kalmaz, kendince girişimlerde de bulu­nur. Yakup, genç öğretmenine aşıktır ve bir gün babası­nın onu gizli gizli gözlediğini görünce o da babasını öldür­meyi aklından geçirir. Yıldız ise bir yandan okumaya çalış­makta, bir yandan da annesinin üzerine yıktığı işlerle ba­şetmeye çalışmaktadır. Böylece beş vakitler birbirini kova­lar ve çocuklar da, sevgi ve nefret duyguları içinde büyü­meye devam ederler.

Kaç Para Kaç ve Korkuyorum Anne gibi filmleriy­le uluslararası festivallerde yarışmış ve bir çok ödül almış Reha Erdem, Beş Vakit’in dünya prömiyerini 25. Ulusla­rarası İstanbul Film Festivali’nde yaptı. FIPRESCI ve En İyi Türk Filmi ödüllerinin yanında, Adana Altın Koza Film Festivali’nde de En İyi Film dahil pek çok ödülün sahi­bi oldu.

Hayat Var

Yönetmen: Reha Erdem

Oyuncular: Elit İşcan, Erdal Beşik­çioğlu,

Özet: Hayat, babası ve yatalak dedesi ile birlikte, İstanbul Boğazı’na açılan bir dere ağzındaki ahşap bir evde yaşamaktadır. Babası ailenin ha­yatta kalmasını sağlamak için küçük teknesiyle bu sularda balıkçılık yapar­ken, bir taraftan da birtakım yasadışı işlere girip çıkar.

Hayat bu zorlu, sert ve acıma­sız dünyaya doğmuştur ama yaşama sıkı sıkıya sarılır. Dünyadaki adalet­sizliklere karşı cesaretini, dayanıklılı­ğını ve umudunu yitirmez.

Korkuyorum Anne , Beş Va­kit gibi filmlerin yönetmeni Reha Erdem’in son filmi Hayat Var, dram yüklü bir hikaye.

Kosmos

Yönetmen: Reha Erdem

Oyuncular: Sermet Yeşil, Türkü Turan, Suat Oktay Şenocak, Hakan Al­tuntaş, Murat Deniz, Asil Büyüközçelik, Sencar Sağdıç, Korel Kubilay

Özet: Kosmos mucizeler yara­tan bir hırsızdır. Dağlardan taşlardan, ağlayarak ve sanki birilerinden kaçar gibi gelir bu zaman dışı sınır şehrine. Şehre girer girmez nehirde boğulan bir küçük çocuğu kurtarır ve mucize yaratan insan olarak hemen kabul gö­rür şehirde.

Kosmos sıradan birisi değil­dir. Kosmos’u hiç yemek yerken ya da uyurken görmeyiz. En büyük ihtiya­cı çay, tek besini ise avuç avuç yedi­ği kesme ya da toz şekerdir. Şaşırtıcı maharetlerinden birisi de yüksek yük­sek ağaçlara büyük bir kolaylıkla tır­manıp, incecik dallarında bir kuş gibi oturabilmesidir. Kosmos herkesi ir­kilten bir isteğini açık sözlülükle be­lirtir: Aşk peşindedir. Kosmos’la de­reden kurtardığı küçük çocuğun ab­lası Neptün arasında tuhaf bir yakın­laşma olur, ağaçlarda damlarda çığlık çığlığa kuş bağırışlarını taklit ederek sanki gölgeleriyle buluşur, oynaşırlar.

Kosmos’un gelmesiyle şehir­de o zamana kadar pek de görülme­yen küçük dükkan soygunları baş gös­terir. Soygunlar ve mucizeler birbiri­ni kovalarken, şehirliler Kosmos’un insanları iyileştirme gücünü keşfe­derler. Bütün dertliler, hastalar, şifa arayan çaresizler Kosmos’un peşine düşer. Zamanla talihsiz olaylar seri­si herkesin ondan uzaklaşmasına se­bep olur…