Etiket: Sedat Cereci

Sedat Cereci – Kendini Özlemek

Sedat Cereci – Kendini Özlemek

Dün övünç veren bugün utanç verebilir, güneşin sıcaklığı kadar doğaldır bu. Dün sevindiren bugün üzebilir, insanlık hâlidir. Dün sevilenden bugün nefret edilebilir, sık rastlanır. Kalp inkılap ettikçe insan değişir, aydınlıktan karanlığa döner, yeisten coşkuya devinir, bir âlemden bir başkasına geçer. İnsanın yol alışının, yükselişinin, olmasının, olgunlaşmasının, maksada vasıl olmasının gereğidir devinim. Devindikçe yücelir insan, ancak bazen de alçalır; bazen maksada yaklaşır, bazen çok uzaklaşır. Değişim türlü duygular uyandırır insanda, bazen sevinçtir değişimin getirdiği duygu, bazen hüzündür, bazen heyecan, bazen özlem.

Devinim nostaljinin besinidir; insan devindikçe değişir ve dünyayı değiştirir, değiştikçe eskir dünya, eskidikçe özlenir. Eskiyen her saniye, her soluk, her nesne paha biçilemeyecek ölçüde değerlidir, çünkü bir daha o ân ve o ânın içindekiler asla geri gelmeyecek, onlara asla ulaşılamayacaktır. Ulaşılamayacak olan her zaman çok değerlidir ve özlenmeye lâyıktır. Sedef kakmalı bir rahle gibi; aşı boyalı, cumbalı bir Osmanlı konağı gibi; kanaviçe işlemeli bir sedir yastığı gibi, gümüş işlemeli zarflı kahve fincanı gibi, Vefa Bozacısı gibi, “Numune Furunu” gibi, Üsküdar’a giden kayıklar gibi, Kırım gibi, Üsküp gibi, Halep gibi…

Osmanlı Dönemi’nde Halep’te mutasarrıflık yapan Arap kökenli bir Osmanlı’nın Halep’teki konağında bulunan gramofon ve insanı 110 yıl öncesine götüren bir Hafız Burhan gazeli, konağın mahrem odasındaki mermer lavabo ve üstündeki koca kulaklı bakır musluk, konağın üst katına çıkan merdivenlerin hemen

altındaki duvara asılmış, görkemli bir çerçevenin içine yerleştirilmiş boy aynası, havuzlu hayatın bir köşesine konulmuş ahşap masanın üzerine konulmuş kakuleli kahve ve bergamot reçeli, farklılıktan kaynaklanan şaşkınlığın yanı sıra, insanı geçmişe çağıran duyguların oluşturduğu bir hayranlık ve özlem uyandırmaktadır.

Sade özlem bir işe yaramamaktadır, yüreği burmaktan mâdâ. Güzel duygudur özlem, içlidir, insancıldır, samimidir, söyleşmeye değerdir, ancak sözden öte geçemeyen bir niteliği vardır özlemin. Edilgen bir duygudur, güçsüzdür; çöküntü vericidir hatta, melankoliktir. Devindirmekten çok dindirici bir etkisi vardır özlemin, sindirici. Ancak insan varlığının kolay kolay bastıramadığı, tümüyle hiçbir zaman karşı koyamadığı, bir başkasıyla ikâme edemediği bir duygudur özlem. Çocukluğunu, çocukken üzerinde yattığı sediri, gençliğinde dolaştığı sokakları, dedesinin ekose ceketini, babaannesinin köyündeki ahşap köy evini, annesinin yaptığı gözlemeleri, babasının tatlı azarlarını özlemeden duramaz insan.

Neyi özlemesi gerektiğini düşünmeden özler insan; neyi yapması gerektiğini düşünerek neyi yapmaktadır ki zaten? Ama her şey de düşünerek yapılmasa gerektir. Düşünerek sevmek, düşünerek saygı duymak, düşünerek şefkat göstermek, vefa göstermek pek de insancıl olmasa gerek. En çok, en uzak olanı özlemektedir insan, en ulaşılmazı, en eskimiş olanı, bir daha en geri gelmeyecek olanı, en büyük yitiği. Ve kuşkusuz, kendini kaybetmişse insan, ne yaptığının bile farkına varmadan en çok kendini özlemektedir. Kendi içtenliğini, kendi saflığını, kendi gücünü, kendi heyecanını, kendi inancını, kendi özgüvenini, kendi dürüstlüğünü… Tek kendini özlemek insanı devindirir belki, kendini aramaya doğru.

Sedat Cereci – Bedevilerin Sanat Korkusu

Sedat Cereci – Bedevilerin Sanat Korkusu

Afrika’da göçebe olarak ya­şayan toplulukların genel adı olarak bilinen “bedevi”, bir başka anlamda da uygarlığa, uygarca yaşamaya kar­şı olan, ilkel gelenek ve kaba anlayış­larla yaşamayı âdet haline getirmiş insanlara yakıştırılan addır. İnsan­ca duygular, düşünceler, davranışlar ve kurallarla toplumsal örüntülerini oluşturma çabası veren toplumlarda, insancıl kurallara uymayan, hukuka saygı duymayan, yaşamlarını başka­larının hakları üzerinde biçimlendir­meyi alışkanlık haline getirmiş kişi­lere yapılan “bedevi” yakıştırması, uygarlığın gereği ve ürünü olan sa­nata karşı olmayı da içermektedir.

Tarih boyunca uygarlıkla, tinsel varlığını ahlâk, duyarlılık ve nezaketle terbiye etmiş uygar insan­larla, insanın doğasındaki tanrısal enerjiyi düşün ve duyguyla örerek ortaya koyduğu üretimlerle özdeş­leşmiş olan sanat; kabalığı, sahteci­liği, ahlâksızlığı, yancılığı ve yalan­cılığı ilke edinmiş bedevilerin büyük korkusu olarak yer etmiştir. İnsanın binlerce yıllık birikimiyle elde ettiği yüksek kültürün, yüce duyguların, aşk inceliğindeki motiflerin yansı­ması olan sanat; varlığındaki düzen, disiplin, sorumluluk anlayışı, özveri, emek, sabır, insanseverlik, insancıl­lıkla bedevileri korkutmuştur. Bede­viler bu özelliklerin hepsinden uzak­tır çünkü.

İlkel ve vahşi bir yaşam biçi­mini tanıyan bedevilik, diğer insan­lara saygıyı, hukuku, kişi haklarını, eşitliği, güzelliği, barışı, dürüstlü­ğü yok sayarak insanın tinsel ve be­densel varlığına aykırı gelen bir bi­çimi benimsemiş, hak yemeyi ve ka­balığı örfe dönüştürmüştür. Oysa sa­nat, bedeviliğin yok saydığı değerler üzerine kurulu, insanın insanı ve in­sanlığı önceleyerek yaptığı etkinlik­leri kapsayan, hukuku, eşitliği, ba­rışı, dürüstlüğü, ahlâkı, insan sevgi­sini ve saygıyı temel ilke olarak be­nimseyen eylem ve üretimdir. Sana­tın emeğe, düşünceye, yüce duygula­ra, sorumluluğa, duyarlılığa, özveri­ye dayalı ilkeleri nedeniyle bedeviler sanattan korkmaktadır.

Yaşamlarını iç ilişkiler, ya­bancılara karşı öfke, yancılık, sah­tecilik, ikiyüzlülük, kabalığa daya­lı örflerinden aldığı cesaretle sür­düren bedeviler, evrenin gerçekleri­ni duyumsayıp çarpıcı biçimde orta­ya koyan sanatın açıklığından, ger­çekçiliğinden, uyarıcılığından rahat­sız olmaktadır. Çirkin iç dünyaları­nın, sinsi düşüncelerinin, çıkar he­saplarının, kirli oyunlarının, gerçek yüzlerinin ortaya çıkmasından kor­kan bedeviler, sanat aracılığıyla tüm gerçekleri ortaya koymaya çalışan sa­natçılara düşman olmaktadır. Ken­dilerini, uygarlığı ve uygar insanla­rı düşman olarak tanımak yoluyla güçlü hissetmeyi ilke edinen bedevi­ler, bu kapsamda uygarlığın simge­si olan sanatçıları da düşman olarak görmektedir.

Kırsal alanlarda, mezralarda yaşasalar da, büyük kentlerde yaşa­salar da varlıklarını kuşatan kabalık, ahlâksızlık ve hukuk tanımazlıktan uzaklaşamayan bedeviler; kendileri­ne yakın gördükleri örgütlere, ma­kam sahiplerine dayanarak güç bul­maya çalışmakta; dürüst insanların hakları üzerine yaptıkları çıkar he­saplarını gerçekleştirmek için yancı­sı oldukları kişi veya örgütlerden ya­rarlanmaktadır. Bu kapsamda hiç­bir zaman yancılığı, örgütçülüğü, ar­sızlığı tanımayan sanatçıları karan­lık dünyalarından uzaklaştırmak için uğraşan bedeviler, korktukları sana­tın aydınlığını kötülemekte; sanatçı­lara iftira atarak kendilerini aklama­ya çalışmaktadır.

Bedevilerin en kabası ve en tehlikelisi olan “dindar maskesi” takmış olanlar, hunharca davrana­bilecek kadar sanatın ve sanatçının düşmanıdırlar ve sanattan en çok korkan küçük insanlardır. Dini gös­terişe dönüştürerek abartılı gösteri­ler yapan dindar maskeli bedeviler, sanatın ayrımcılığa, yobazlığa, dar kafalılığa, bağnazlığa, tabulara, ba­tıllara karşı çıkan kararlı tutumun­dan da korkmakta; küçücük dünya­larını tehdit eden sanata bu nedenle de düşman olmaktadır. Sanatın ev­rensel yaklaşımı, daracık dünyalar­da dogmalarla kelepçelenmiş olarak yaşayan, beyinlerini haksızlığa da­yalı törelerle kilitlemiş, vicdanlarını haksızca çıkar hesaplarına tutsak et­miş bedevilerin büyük korkusudur.

 

Sedat Cereci – Kapitalizmin Kutsal Kaftanı

Sedat Cereci – Kapitalizmin Kutsal Kaftanı

Türk üniversiteleri, dünyada­ki üniversiteler sıralamasında çok nadiren ilk 500 içine girebilmekte ve üniversitelerin durumu sıradan esp­rilerin konusu olmaktadır. Bilimden çok politikayla ilgisi bulunan üniver­siteler, bilimin bir uzantısı ve çağ­daş yaşamın da bir gereği olan tek­nolojiyle çok fazla ilgi kurmadan, za­manın epeyce gerisinde politika are­naları olarak binlerce kişinin avun­tusu olmaktadır. Üniversitelerin il­gisinden uzak kalan teknoloji, gös­terdikleriyle saygın bir yer edinme­ye çalışan toplum tarafından en hız­lı biçimde sahip olunan ve bireyle­rin yaşamlarının her alanını kuşatan bir egemenliğe sahiptir. Halkın çoğu okuma yazma bilmesine rağmen ola­bildiğince az okuma alışkanlığına sa­hip olan Türk toplumu, zamanının büyük bölümünü okuma yazma bil­meyi gerektirmeyen televizyon iz­leyerek geçirmektedir. Uluslararası alanda Türkiye’nin bu konuda ezici bir üstünlüğü bulunmaktadır. Tele­vizyon, çağdaş teknolojiler içerisin­de insanı içinde bulunduğu koşul­lardan en kolay biçimde uzaklaştı­ran ve düşünme eylemini en aza in­diren medyadır. Bu anlamda okuma­yı ve düşünmeyi sevmeyen Türk top­lumu için biçilmiş kaftandır.

Popüler kültürün en yay­gın medyası olan televizyon, teme­li halk üretimine ve geleneksel un­surlara dayanmayan yapay ve geçici bir kültürün üretilmesi ve yayılması konusunda uzmanlaşmış, gösterdik­lerini görkemlileştirerek izleyicile­rin gözlerini kamaştırmayı ve kahra­manlar yaratarak onları kutsallaştır­mayı yöntem haline getirmiştir. Yer­kürenin her yanına yayılan iletileriy­le izleyici kitlelerde tek tip beğeni, bakış ve düşünce oluşmasına da ne­den olan televizyon, insanların aynı görkemli hayalleri beğenerek onla­rı okullarında, dergilerinde, gazete­lerinde, giysilerinde, aksesuarların­da, eğlence yerlerinde, pazarlarında topluca kutsallaştırmalarının da yo­lunu açmıştır. O, kutsallarını çoktan daha renkli ve kolay seçeneklerle de­ğiştirmiş bir toplum için de biçilmiş kaftandır.

Türkiye’de, 100’e yakı­nı ulusal olmak üzere, 500 civarın­da televizyon kanalı yayın yapmak­tadır. Bir anlamda, ülkenin her yanı­na televizyon iletileri yağmakta, tüm düşünceler ve duygu dünyaları, tele­vizyondan yayılan iletilerle meşgul edilmektedir. Haberler, şakalar, daha birçok renkli unsur, teknolojinin en görkemli panayırını oluşturmaktadır televizyon ekranlarında. İletilerin tümünün bilgi yüklü olduğu varsayımında, Türk toplumunun bilgi yağmuru altında bilgeliğe ereceği ve evrenin tüm gizemine vâkıf olacağı da varsayılabilmektedir. Oysa temel amacı, insanları yüzeysel görüntülerle avutup onların yaşamsal sıkıntılarını geçici olarak teskin etmek olan televizyonun bilgiyle pek ilgisi bulunmamaktadır. Bilgiye gereksinimleri olmadığını düşünen dev izleyici kitle de televizyonu, diğer metafizik gereksinimlerini karşılayan mucizevi araç olarak algılamaktadır.
İzlenme oranlarını artırmak için bir televizyon kanalının, Osmanlıca konuştuğunu sanarak kibirden paralanan şarkıcıyla ekranlarını renklendirdiği; bir başka televizyon kanalının, yıllardır çocuk doğuramayanlara çocuk doğurtan şarkıcıyla ekranını doldurduğu; diğer bir televizyon kanalının, spor etkinliklerini soytarı gösterisine çevirerek kanalını şenlendirdiği; bir ötekinin, gülmekten konuşamayan bir sunucuyla ilgi çekmeye çalıştığı ortamda tüm kanallar en çok izlendiğini iddia ederken, izleyiciler de çok şey öğrendiklerini sanarak vahim bir enformatik cehalet yaşamaktadır. Vahim görünen bu tablo içinde enformatik cahil kocaman kitle eğlendiğini düşünerek yaşamaya devam etmekte, yaşamının kutsallığını atfettiği teknolojiye tapacak ölçüde değer vermektedir. Teknoloji bir yandan bu büyük ve bilgi ve düşünce yoksulu kitlenin yaşamını kolaylaştırırken, bir yandan da teknolojinin bir işaretiyle yığınlar halinde gösterilen yere akacak olan insanların çevrelerindeki fantastik hayal dünyasını kurmaktadır.

İnsanlar biyolojik ya da kalıtımsal doğalarıyla değil, tümüyle yetiştirilişleriyle biçimlendirilmektedir. Davranışlarından düşüncelerine değin insanın tüm yapısı eğitilebilmekte, beyinsel işlevleri yapılandırılabilmektedir. 21. yüzyılda ve özellikle Türkiye gibi her anlamda yoksul kalmış ülkelerde yetiştirme işlemi televizyon tarafından üstlenilmiştir. Ne de olsa Türk toplumu için televizyon, her şeyin kaynağı olan kutsal teknolojinin en gözde ürünüdür. Televizyon yayınlarının kolay ve oyalayıcı yapımı durum komedilerinde yer alan egemen baba karakteri, ideal baba örneğinin davranışları kapsamında ne sıklıkla ayağa kalkacağı, hangi ritimle yürüyeceği, hangi volümle bağıracağı, izleyicilerin ne sıklıkla güleceği, hangi durumlarda şaşıracağı gibi konularda ortaya koyduğu modellerle kendine özgü bir sistematik oluşturmaktadır. Kapitalist yaşamın bir sonucu olarak gelişen ve medya aracılığıyla aile kurumuna yönelik olarak üretilen anlamların üretim, tüketim ve yeniden üretim sürecini kapsayan çabalar medyanın, seslendiği kitlenin yaşamlarında oluşturmak istediği matematik temeline dayalı sistematiğin yerleştirilmesi amacına yönelmektedir.

Televizyon hiç çekinmeden her şeyi göstermekte, insanları başkalarının dünyalarından haberdar etmekte, her yeri gören ve gösteren kimliğiyle sıradan insanlar için inanılmaz olanı yapmaktadır. Ancak her şeyi gösterirken çoğu zaman da toplumsal ahlak kuralları, evrensel değerler, insan hakları gibi pek çok ilkeyi de çiğnemekte, hatta bazen yasaları bile ihlal etmektedir. Ancak onu kutsal sayan boyun eğmiş kitlelerce tüm bunlar görmezlikten gelinmektedir. Küresel iklim konularından hukuk sorunlarına kadar hemen her konuya değinen televizyon, insanların düşün dünyalarına farklı pencereler açarken, onlar için başkalarının yapamayacağını yapmakta, bu arada insanların düşüncelerine her şeyin yapılabileceği, düşünülebilen her şeyin yaşamın pratiği içinde olası olduğu savını da yerleştirmektedir. Televizyonun verdiği cesaretle insanların hareket alanları genişlemekte, dünyada yapılabilenleri gördükçe özgüvenleri güçlenmekte; böylece insanlar kuralları, ilkeleri, hatta yasaları çiğnemekte sakınca görmemektedir.

Sedat Cereci – Bitpazarının Büyülü Çekimi

Sedat Cereci – Bitpazarının Büyülü Çekimi

Her şeyi bir an önce tüketip yenisini alma felsefesi üzerine ku­rulu kapitalizmin kuşattığı toplum­larda yaşayanların ülkelerinde bile, kullanılmış/eski eşyaların satıldığı “bitpazarı”na rastlanır. Yenisini al­mak yaşam tarzlarının bir parçası olsa da, maddi olanakları her türlü tüke­tim maddesinin yenisini almaya ola­nak tanısa da; derin belleklerinde bir daha asla ulaşamayacaklarını bildik­leri bir zamana tanık olmuş bir obje­yi satın almak duygusu bitpazarları­nı canlı tutar. Bitpazarları bir anlam­da; insanların yitirmek istemedikleri, yitirmeye korktukları geçmişin izleri­ni diri tutan, onlara geçmişi yeniden sunan duygusal alışveriş ortamlarıdır. Bu nedenle geçmişine doğru çeker in­sanı bitpazarları, kendine çeker.

Varsıl veya yoksul, modern veya gelenekçi pek çok toplumda bit­pazarlarını diri tutan duygu, genç ku­şak arasında “nostalji” adı verilen geçmişe özlem duygusunun eşidir ve insanın doğasında bulunan, geçmi­şe bir daha erişememe yoksunluğun­dan kaynaklanır. Yaşadığı her anın, bir daha geri gelmemek üzere geçip gittiğini bilen insan, elinde tutabildi­ği somut varlıklarla, yadigârlarla, fo­toğraflarla, anılarla, andaçlarla geç­mişi unutmamaya çalışmaktadır. Bu duygu çerçevesinde geçmişe en kolay ulaşılabilecek olanak bitpazarlarında görülür. Geçmişi özleyen insanların yanı sıra bitpazarları, kendini başka bir dünyada bulmak isteyenlerin, ma­cera arayanların da uğrak yeridir.

Zaman, insanın varlığını ve beklentilerini o denli acımasızca öğü­tür ki, genç kuşak bile henüz fazlaca yaşayamadığı zaman parçasının kalın­tılarıyla avunmak istemekte, çocuk­luklarından kalan ufak tefek kalıntı­ları korumaya çalışmaktadır. Hızlı tüketimi tatlı yaşam tarzı olarak öngören kapitalizmin köşe bucak yayılmasıyla tükenen geçmişin değer yüklü kalıntı­ları da bitpazarlarında gerçek değerlerini bulur. Geçmiş, yürekle üretilmiş, emek dolu, özenle işlenmiş, samimiyet­le örülmüş kalıntılarıyla insanları kendine doğru çağırır­ken, modern çağın samimiyetten ve özenden uzak yapma­cık üretimleri de insanları geçmişe doğru iter. Geçmişin izleri, yeryüzünde kalmış yegâne namuslu varlıkları gibi çeker insanları.

Geçmişin gizemli çekimi öylesine sarmaktadır ki in­sanın varlığını, eski radyolardan yıpranmış perde ve masa örtülerine; sapları işlemeli eski metal kaşıklardan uçları paslanmış kerpetenlere; renkleri sararmış eski fotoğraflar­dan hâlâ pırıl pırıl parlayan yaşlı bir Revolver tabancaya kadar geçmişin izini taşıyan her varlık bitpazarlarında de­ğerli mücevherler gibi görünür insanların gözüne. Bitpa­zarlarındaki duygusal ortamın, tezgâhlardaki satılık ürün­lerin, pazarı gezenlerin psikolojik durumlarının okullarda öğretilemeyen, teknik bilgiyle açıklanamayan gizemli an­cak çok insancıl bir yanı bulunmaktadır. Bitpazarında pa­zarlanan her şey, insanlara onurlu geçmişlerini çağrıştır­maktadır.

İnsan, aklı itibariyle güçlü bir varlıktır ve her an bu gücü hissetmek istemektedir. Diğer varlıklara oran­la insanın özgün farkını oluşturan güç, insanın egemen­lik alanının zamana yayılmasıyla değerini bulmaktadır. Bu nedenle insan, geçmişle geleceği ne ölçüde kavrayabilirse gücünü o denli hissedebilmektedir. Geçmişe sımsıkı sa­rılmanın ve ısrarla geçmişin ardından koşmanın nedeni­dir bu. Her insanın, doğanın kendisine verdiği gücü his­setmek için geçmişin ardından koşma isteğini de açıkla­maktadır her ülkede bitpazarlarının bulunması. Zaman, bir kere daha egemen gücüyle insanın üzerinde baskısını kurar, insanı kendisinin içinde ezer de ezer.

Bitpazarları, insanları geçmişlerine çağıran nesne­lerle ve çoğunluğu kültürel anlam taşıyan eşyalarla top­lumsal bir nitelik taşırken, bireyleri topluma bağlayan bağları da içinde barındırır. Halkın bir kesiminin “yoksul çarşısı” olarak değerlendirdiği pazarlar bir anlamda, top­lumsal ruhun diri tutulduğu, geçmişle gelecek köprüsü­nün kurulduğu bir işlev de üstlenir. Bu nedenle insanları tek tek değil, bütün olarak çeker bitpazarları, insanları in­sanlığa çeker.