Etiket: Seyfettin Kurt

Seyfettin Kurt – Suç ve Cezanın,İktidar ve İtaatin Mehan Hali: Cezaevleri

Seyfettin Kurt – Suç ve Cezanın,İktidar ve İtaatin Mehan Hali: Cezaevleri

“Siz beni resimlerdeki mahkûmlarla karıştırıyorsunuz Müdür Bey, benim adım Tatar Ramazan, ben bu oyunu bozarım!”
                                                                               Tatar Ramazan Filminden

Güce dayanmayan adalet aciz, adil olmayan güç zorbadır. Şu anda adalet sistemimizin tek ceza enstrümanı tek caydırıcı gücü, cezaevleridir. Mül­kün temeli olan adaletin temeli hapishanelerdir denilebilir. Böyle olunca hapishanelere yakından bakmak bir zorunluluk haline geliyor. Cezalandır­ma önceleri, bizzat bedene yönelikken ve cezalan­dırmanın, ibret özelliği de taşıması için, aleniye­ti esasken, cemiyetlerin ilerlemesine paralel ola­rak, cezada aleniyet ve teşhir, 18. yüzyıl başların­da terk edilmiş, bedene ceza çektirme, yerini ruha ceza çektirmeye bırakmıştır.

Başlangıçta, Batı hukukunda olduğu gibi İslam hukukunda da bedeni cezaların esas olması hapis cezasının bulunmaması nedeniyle, hürriyeti bağla­yıcı cezaların infaz edildiği yer anlamında cezaev­lerinden söz edilemez.

Bununla birlikte, bazı kaynaklarda, İslamiyet’in ilk devirlerinde suçluların geçici olarak kapatıldı­ğı yer anlamında hapishanelerin bulunduğuna dair bilgi bulunmaktadır. Bunlara göre, Hz. Peygam­ber, borçlarını vermeyenleri, harp esirlerini ve ka­tilleri veya cinayetten zanlı olanları hapsediyordu. Kettani ve Ali Dede’ye göre, ilk tarihlerden itiba­ren, Hz. Osman zamanına kadar, suçlular kuyular­da hapsediliyordu. Peygamber ve dört halife za­manında özel bir hapishane yoktu. Mescitler ve dehlizler hapishane olarak kullanılıyordu. Nitekim Hz. Peygamber, bir cinayet suçlusu olan Sümame bin Üsale’yi mescidin duvarlarına bağlamıştı. Tay kabilesinde, Hatem’in kızı Sufine, mescitte kadın­lara mahsus bir odaya hapsedilmişti. Hz. Peygam­ber, Beni Kurayza Yahudileri’nden esir aldıkları kimseleri Haris’in kızının evine hapsetmiştir.

Hz. Ömer, Mekke’de dört bin dinara satın aldı­ğı bir evi hapishane olarak kullanmaya başlamış ve bir katili iki ay buraya kapatmıştı. Hz. Osman’ın, ölüm ve hırsızlık suçlarından hapsettiği, Dabi bin Haris burada ölmüştü. Hz. Ömer döneminde, Basra’da Daru’l-İmare denilen yerde de hapisha­ne vardı. İslam’da, hapishane olarak kullanılmak üzere özel bir binayı ilk defa Hz. Ali yaptırmıştır. Hz. Ali, Nafi adı verilen bu hapishaneden hırsız­ların kolay kaçmaları üzerine, Mehis isminde daha güvenli bir hapishane yaptırmıştır. Hz. Ali, Kufe kadısı Şureyh, Mısır kadısı Hayr bin Nuaym borç­luları hapsediyorlardı. İslam hukukunda hapisha­nelere örnek olarak gösterilen bu yerlerin, hürri­yeti bağlayıcı cezanın infaz edildiği yer olarak ni­telendirilmesi mümkün değildir. Çünkü İslam hu­kukunda hürriyeti bağlayıcı ceza yoktu. Dolayısıy­la bu yerleri hem bir tutukevi, hem de İslam hu­kukundaki cezaların infazına kadar suçluların tu­tuldukları, ayrıca borçluların borçlarını ödemele­ri için hapsedildikleri yerler olarak nitelendirmek daha doğrudur.

Osmanlı Devleti’nde, İslam hukukunun uygu­lanması ve İslam hukukunda da hapis cezasının bulunması nedeniyle, hürriyeti bağlayıcı cezala­rın infaz edildiği yer anlamında hapishanelerinden kural olarak söz edilemez. Ancak, taziren cezalan­dırılan suçlarda, padişah ve onun adına bu yetkiyi kullananlar, suçun nitelik ve derecesine göre ceza­yı belirlerlerdi. Bu cezalar arasında hapis cezası da bulunmaktaydı.

Osmanlı Devleti’nde hapishane olarak ge­nellikle kale burçları kullanılmıştır. Karanlık, ha­vasız ve nemli oldukları için bu yerlere Farsça­da “karanlık, sıkıntılı ve dehşete düşürücü ha­pishane” anlamına gelen ‘’zindan’’ adı verilmiş­tir. İstanbul’daki Yedikule, Eminönü’ndeki Baba Cafer, Kasımpaşa’daki tersane zindanları bunlar­dan en ünlüleridir. Esnaftan avamı nastan ve ser­seri güruhundan katil ve hırsızlarla borç ve zina mahkûmları Galata zindanına atılırken, siyasi ve askeri suçlular Babıali’deki Tomruk’a, Yedikule’ye, Rumelihisarı’na ve tersaneye gönderilirlerdi. Zin­danlar genelde subaşının denetiminde olup, mahpuslara hayırseverlerin yardımıyla bakılır­dı. İstanbul zindanları 1831’de kaldırılıp, yerine Hapishane-i Umumi kuruldu. Ancak İstanbul dı­şındaki kale burçlarının zindan olarak kullanılma­sına devam edildi. Tanzimatla birlikte, 1840, 1851, 1858 tarihli ceza kanunlarıyla Osmanlı Devletinde de, hürriyeti bağlayıcı ceza kabul edilmiştir.

Cumhuriyet döneminde cezaevleri 1926’da Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle önem kazanmış, 1929 yılında cezaevlerinin yö­netimi, İç İşleri Bakanlığı’ndan alınarak, Ada­let Bakanlığı’na bağlanmıştır. Cezaevlerinde ceza çekme işlemi koğuşlarda yapılır. Koğuş bir mahkûmun cezası süresince bütün hayatının geç­tiği yerdir.

Ceza infaz rejiminin, en küçük hücresi, en te­mel birimi, en temel yapı taşı olan koğuşun, genel adliye ve ceza sistemi organizasyonu içindeki yeri­ni böylece tespit ettikten sonra, şimdi kol demirle­rini, demir kapıları ve parmaklıkları geçerek, yeni bir yaşam tarzı, farklı bir dünyaya adım atacağız.

Bu soğuk metal ve beton blokların çerçeveledi­ği esrarlı boşluğun adı, koğuştur…

Hem içeriden dışarıya, hem dışarıdan içeriye doğru garip ruhsal bir labirentin ilk basamağıdır durduğunuz yer. Gücün, itaatin, korkunun, tedir­ginliğin, suçun, cezanın, acının coğrafyasına adım attınız.

Necip Fazıl Kısakürek, ‘’Bir yılanlı kuyudur hapishaneler, devlet bu kuyunun sadece kapağına hâkimdir. ‘’ diyor.

Az önce gardiyanın tok ve ürkütücü metal ses­lerle arkanızdan kilitlediği ağır demir kapı, eski ha­yatınızla yeni hayatınız arasındaki son maddi iliş­kidir.

Kalabalık hapishane koğuşları, günümüzde terk ediliyor olmasına karşın, ülkenin birçok ye­rindeki ceza infaz kurumunda hayatiyetini sürdür­meye devam etmektedir. Güvenlikli hapishane ko­ğuşları, genelde, iki katlı bir blok ve ona bitişik ha­valandırma alanından oluşur. Bu şekildeki temel yapı, diğer bloklarla bir ana malta etrafında birleş­tirilerek, genel cezaevi binası teşekkül ettirilir.

Katlar çoğu zaman üç iç koğuş, ortak kulla­nım için banyo, tuvalet, bulaşıkhane, televizyon ve çay ocağının bulunduğu geniş bir salon, küçük bir mescit, holler ve merdiven boşluklarından ibaret­tir.

İç koğuşlar, bloğun her katında bulunan küçük odalar şeklinde inşa edilmiştir. İç koğuşlarda, se­kizer kişinin yatabileceği çift katlı dört ranza, se­kiz dolap, sekiz yatak, kap kacak, masa ve sandal­ye bulunur.

İç koğuşlarda yalnız o koğuşa ait banyo, tuva­let müştemilatı vardır. İç koğuşların içindeki eşya­lar, yatan mahkûmların maddi durumlarıyla oran­tılı olarak yeterli olabilir, ya da olmayabilir. Zen­gin iç koğuşların televizyonu, idarenin izin verme­si durumunda uydu anteni olabilir.

Yerler beton, duvarlar beton, kapılar, pencere­ler demirdir. Pencereler havalandırma alanına açı­lır, tavana yakın, küçük ve dışarıdan demirli ve tel örgülüdür.

Sandalye ve masalar plastiktir. İnsana sıcak ge­lecek materyallerden, ağaç, cam gibi eşya hemen hiç yoktur. Bu durum zaten soğuk olan hapisha­neleri daha da soğutur.

Gariptir buradaki en sıcak eşya, üzerinde Ceza ve Tutukevinin kısaltılmışı olan CTE/1923 dam­galı battaniyelerdir, onlar da insanın dışını ısıtsa da ruhunu, içini üşütür.

Üç adet sekiz kişilik koğuşun haricinde, iki ki­şilik, küçük dar bir oda daha vardır. Burası blok mümessili ve aynı zamanda koğuş mümessili olan yardımcısının kaldığı yerdir. Bu odada iki yatak, masa sandalye, televizyon, buzdolabı ve kilitli bir kasa bulunur. Bu kilitli kasa birazdan ayrıntılarını anlatacağımız koğuş ekonomisinin hazine dairesi gibidir. Hapishanenin en likit değişim araçları olan sigara, çay, şeker, bisküvi gibi gıda maddeleri bura­da mümessillerin gözetiminde tutulur.

Üç iç koğuşun, mümessil koğuşunun, genel tuvalet ve banyoların, açıldığı dar hol, ileride az daha geniş koğuşun en karlı işletmelerinden olan çay ocağının kurulu olduğu, bir salona açılır. Bu salonda aynı zamanda iç koğuşlarda yatma hakkı­nı henüz elde edememiş mahkûmların kullandığı, buzdolapları, elbise dolapları, plastik masa ve san­dalyeler bulunur. Bu salonla iç koğuşlara geçiş de­mir parmaklıklı bir kapıyla ayrılır.

Bu kapı koğuş içindeki sınıfsal ayrımın, sosyal tabakalaşmanın da sınırı gibidir. Çünkü iç koğuş­larda yatabilmek, kıdem, itibar, ekonomik güç ge­rektirir. Ötekilerin iç koğuşlar bölgesine geçmesi sınırlandırılmış ve kurallara bağlanmıştır.

Havalandırma koğuşlardan kilitli bir demir ka­pıyla çıkılan, zemini beton, 80’e 40 büyüklüğünde boş bir alandır. Yüksekliği iki katlı koğuş binasıy­la aynıdır. Yaklaşık 8-10 metre, duvarların bitimin­de jiletli tel örgüler bulunur. Havalandırma alanı­nın üstü de tel örgülerle kapalıdır.

Havalandırmanın dip tarafında çamaşır ipleri­nin gerili olduğu direkler, az berisinde voleybol sa­hası, direkleri, filesi bulunur. Mevsimine göre fut­bol, voleybol oynanabilir. Fakat havalandırmanın asıl temel fonksiyonu volta atılan yer olmasıdır. Gerçekten de volta cezanın törpüsü, olmazsa ol­mazıdır. O kadar önemlidir ki idare bazen hava­landırma ve volta yasağını mahkûmu yönlendir­mede ceza aracı olarak kullanır. Havalandırma idareden özel bir kısıtlama olmadığı takdirde sabah saat 7’den saat 7’ye kadar açık kalır.

Kalabalık zamanlarda, fazla mahkûmlar yerler­de yatarlar, bazen yatma uyuma sırayla, vardiyayla yapılır. Burada oluşturulan sosyal yapı, kanun gü­cüyle oluşturulmuş “zorunlu” bir sosyal bünyedir. İçinde bulunan, yapıyı oluşturan hiçbir birey, gö­nüllü ve istekli olarak, bu mekânda değildir. Suçlu­yu, cezasını çekeni, mahkûmu, hükümlüyü, tutuk­luyu yapması gerekenleri yapmaya zorlayan “kor­kudur.”

Cezasının uzaması korkusu, yeni bir ceza alma korkusu, hücreye karantinaya gönderilme korku­su, legal ya da illegal şiddete, aşağılamaya uğrama korkusu, yaralanma, öldürülme korkusu, telefon, açık görüş gibi sahip olduğu haklardan mahrum olma korkusu, iyi hali bozulup infaz indiriminden yararlanamama korkusu…

Mahkûmlar genelde adalet sistemine güveni­yor oldukları, herhangi bir toplumsal mutabaka­ta inandıkları için, o inancın gereği olarak sistemin hayatiyetine zararlı oldukları için böyle bir yerde olmayı hak ettiklerine kani olarak, rıza ile cezaları­na katlanmazlar. Hemen hepsinin bir mazereti, bir savunma mekanizması vardır.

Mahkûmların cezaevindeki ortak amacı yuka­rıdaki pratik korkular nedeniyle, etliye sütlüye ka­rışmadan, başına bir gaile açmadan, cezasını infaz etmek, gününü bitirip tahliye olmaktır.

Bu nedenle hükümlü, günlük işleyişe, kendine verilen görevlere riayet eder, programlara uyar, kı­dem hiyerarşisine, suç hiyerarşisine uyar.

Şimdi de koğuşun sakinlerine, içinde bulun­dukları, sosyal yapı, roller ve statüler açısından bir göz atalım.

Bir koğuşun içinde mahkûmlar günlük hayatla­rını sürdürürken aşağıda belirteceğim rol ve statü­lere göre ayrılırlar ve rollerinin gereğini yerine ge­tirirler. Yukarıda belirttiğim korku saiki nedeniyle buna mecburdurlar. Burada rol ve statüleri belirle­yen unsurlar karmaşıktır. En belirgin kıstaslardan biri suç hiyerarşisidir.

Kabaca bir tasnif yapılacak olursa, Türk ha­pishanelerindeki en aşağılık, en müptezel suç, er­kek ya da kız çocuğuna taciz suçudur. Toplu ko­ğuşlarda genelde barındırılmazlar ya da suçları giz­lenerek kalabilirler. Ondan bir üst suç, kadın, tra­vesti, eşcinsel bedenlerinin satılmasında, ya da aile bireylerinin satılmasında aracılık edenlerin suçları­dır. Onun bir üstünde kamu mallarına el uzatmış camilerden, okullardan, çalmış adi hırsızların suç­ları vardır. Onun bir üstünde, yankesicilerin, kap­kaççıların suçu vardır. Ondan bir üst suç organi­ze mahalle hırsızlık çetelerinin üyelerinin suçları­dır, bu suçun çete reisleri yavaş yavaş saygı gör­meye başlamışlardır, çünkü artık yarı buralı sayılır­lar, muhtemelen sık sık girip çıkacaklardır. Onun bir üstünde sahte paracılar, sahte evrakçılar, zim­met, irtikâp gibi fırsatçı suçları vardır. Onun bir üstünde gasp, yaralama, darp, adam kaldırma, hür­riyetten mahrum bırakma gibi şiddete dayalı suç­lar vardır, bu kategorinin suçluları korku nedeniy­le, yaptıkları işlerin şiddet kat sayısına göre say­gı görürler, en azından, bulaşılmazlar. Bu suçlar­la denk sayılan maddi durumlarına göre ağırlıkları olan bir suç grubu da uyuşturucu satıcılarıdır. Faz­la sevilmezler. Bunun bir üstü daha doğrusu suç dünyasının en prestijli grubu, cinayet suçlularıdır, yalnız hepsi aynı saygıyı görmez. İnsan canına kıy­mış olduklarından hepsinin korkuyla çevrilmiş bir saygı duvarı vardır, fakat en prestijli olanları bili­nen mafya reisleri için sıkmış olanlardır. Sonra na­mus için, evini barkını basanları, tefecileri, dolan­dırıcıları vurmuş olanlar gelir, töre yahut başka se­bepten kendi aile fertlerini öldürmüş olanlardan çekinilir, ama fazla da saygı duyulmaz. Bu elbette ki mahkûmlar içindeki suç hiyerarşisidir idare için görünürde herkes mahkûmdur, herkes aynıdır.

Bu suç hiyerarşisi, rollerin ve statülerin dağı­lımını çok yakından etkiler. Bir tecavüz suçlusu, bir muhabbet tellalı ne kadar kıdemli olursa olsun, koğuş içi prestijli bir göreve getirilmez.

Hapishanelerdekilere sorarsanız hepsi kader mahkûmudur lakin tüm mahkûmların bu paye­yi tereddütsüz verdikleri mahkûm grubu kaza ile dikkatsizlik olabilir, trafik kazası olabilir, suça bu­laşanlardır.

Ekonomik suçlular da suç nevilerine göre değil şahsiyetlerine göre değerlendirilir.

Hemen her kapalı cezaevi koğuşunda şu roller ve statülerde insanlar vardır.

Blok Mümessili

Koğuş binaları iki katlı olduğu için her iki katın birden temsilciliğini yürüten, koğuştaki en yetki­li kişidir. Kimin nerede yatacağına, televizyonların kaçta açılıp kapanacağına, idarenin verdiği emirle­rin duyurulup uygulanmasına, iç koğuş mümessil­lerinin kim olacağına, meydancının kim olacağına hep o karar verir. Dış idarenin bittiği yerde, yani ana maltaya açılan demir kapının iç tarafında onun otoritesi başlar.

Blok ve koğuş mümessillerinin seçilmesindeki temel kıstas, süresinin uzun olmasının, suç hiye­rarşisinin temiz tarafından olmasının yanında el­bette ki güçtür. Bu gücün kaynakları;

-Ekonomik güç olabilir

-Bilek gücü olabilir

-İdareye yakınlık ve nüfuz gücü olabilir

-İşlenilen suçun şiddeti ve tarzı olabilir

-Şahsi karizma olabilir

Tabi ideali bu vasıfların hepsinin toplandığı bir kişinin mümessil olmasıdır, bu mümkün olmazsa bunlardan en çoğuna sahip olan, koğuş ileri gelen­leriyle biraz kulis yaparak mümessil seçilir. İdare genelde koğuşun seçtiği temsilciyi tanır. Nadiren itiraz edip değiştirir, idarenin direk atadığı mümes­siller olur ama uzun süreli olmaz.

Koğuş mümessili. Aynı zamanda blok mümes­silinin yardımcısıdır. Üst ya da alt kattan sorumlu­dur. Koğuşun her türlü işleyişinden sorumludur. İdarenin muhatap aldığı bir figürdür. Ağırlıklı ola­rak koğuşun ekonomik işlerinden, gelirinden, gi­derinden sorumludur. Kantin günlerinde alışve­riş fişlerini yazar, satın almayı gözetir, memurlar­la ilişkileri sağlar.

Meydancı

İki katta iki ayrı meydancı bulunur. Meydan­cı yemek dağıtımından, koğuşların temizliğinden, sigaraların dağıtılmasından, günlük hayatın nizam ve intizam içinde akmasından sorumludur. Gö­revli ve hizmetliler onun emrindedir. Ekmeklerin dağıtılmasıyla, iç koğuşların haricinde yerde yatan­ların ihtiyaçlarıyla, koğuşun ortak parasıyla neler alınacağına, alınan nevalenin nasıl dağılacağına, buzdolaplarının kontrol edilmesine yardımcılarıy­la o nezaret eder.

Meydancı yardımcıları. Meydancının kafasına uygun insanlardan seçtiği, meydancıya işlerinde yardımcı olan, ayrıcalıklı mahkûmlardır.

Görevliler

Geliş sırası ve kıdeme göre ayarlanabileceği gibi, maddi durumu olmayan mahkûmların kendi isteğine göre de tayin olunabilir.

Günlük hayat içindeki tüm hizmetler mahkûmlar tarafından yapılır. Başlıca hizmetler şunlardır:

Bulaşıkçılık, küllükçülük, paspasçılık, tuvalet temizlikçiliği,

Bu vazifeler, eğer maddi durumu iyi olmayan mahkûmlar tarafından, sigara karşılığı üstlenilme­mişse, kıdem sırasına ya da suç hiyerarşisine göre meydancı tarafından yaptırılır, koğuş mümessili tarafından denetlenir.

İmtiyazlı görevler de vardır.

Mümessil postalığı. Blok ve koğuş mümessille­rinin ayak işlerini yapan, haberlerini mahkûmlara ileten, manevi yönden alçaltıcı ama mümessiller tarafından kollandığı için maddi yönden rahat gö­revlerdir. Genelde uzun süre ceza almış, ekonomik durumu düzgün olmayan genç mahkûmlardan rağbet görür.

Çaycılık, koğuşun can damarıdır. Cezası uzun, kahvelerde ocakçılık yapmış, eli ayağı düzgün sa­dık adamlardan seçilir ve yanına bir bulaşıkçı al­masına izin verilir. Prestijli, ağır bir iştir.

Kapıcılık alt katta, maltadan koğuşa giriş ka­pısında daimi olarak sabah 7’den akşam 7’ye ka­dar nöbet tutan mahkûmdur. Açıkgöz, hızlı, ağzı laf yapan zeki mahkûmlardan seçilir. Koğuşun dış çevreye yani maltaya açılan yüzüdür. Onun için gardiyanlarla iyi geçinecek, koğuşun telefon, gö­rüş; kantin günlerinde ayrıcalıklar koparmasını sağlayacak kabiliyette olanlardan seçilir.

Bu kategorilerin haricinde bir de doğal kariz­ması olan suçlular vardır. Müptezel suçları işle­memiş olmak kaydıyla, yaşlılar, sakatlar, hastalar, psikolojik rahatsızlığı olanlar, çalıştırılmaz, kolla­nır, istismar edilmelerine göz yumulmaz. Bunlar­dan ekonomik durumu iyi olmayanlara mümessil, ya koğuşun ortak parasından bakar eğer böyle bir imkân yoksa kendi cebinden bakar. Çünkü ağalık vermeyle denmiştir.

Ayrıca yine aşağılık suçlardan içeri düşmemek şartıyla, öğretmen, imam, dini bilgisi olan, müte­deyyin bir hayat yaşayanlar da saygı görür, fikirle­ri sorulur.

Koğuş sakinlerinin dış dünyayla ilişkileri; tele­fon görüşüyle, avukat görüşüyle, ailelerle yapılan ayda bir açık görüşle, her hafta yapılan kapalı gö­rüşle sınırlıdır.

En dışarıya çıkış ancak kurum doktorunun iz­niyle eller kelepçeli ve jandarma refakatinde ola­bilir ve genelde bitkisel hayatta değilse hasta mahkûm hastane ranzasına kelepçelenir.

Hapishane içinde koğuşlar arası görüş müm­kün değildir. Berber ve fotoğrafçılar koğuşlar ara­sında gidip gelebilirler.

Bunların haricinde mahkûmların dış dünya ile bağlantı adına görüştüğü şahıslar; kantin eleman­ları ve hapishane personelidir.

Bunlar da infaz koruma memurları (gardiyan ve efendi de denir, baş memurlar, baş gardiyan, baş efendi de denir) ser gardiyan, idari memurlar yani ikinci müdürler, birinci müdürler, hapishane  müdürü, cezaevi savcısıdır.

İnfaz koruma memurları gece ve gündüz var­diyalarında her gün sabah ve akşam koğuşa girer sayım alır, “Allah kurtarsın” derler. Sayımlarda en başa blok mümessili en sona koğuş mümessili du­rur, herkes tamsa son der, olmayan varsa, hasta ikinci koğuşta diye malumat verir.

Yeni tutuklanıp mapus damına düşen mahkûm, bir gece kaldığı karantinada yeni geldiği bu dün­yanın, yeni ve farklı bir dünya olduğunun farkına varmış bir şekilde sabaha uyanır, cezaevi savcısı tarafından suçuna uygun koğuşa verilir.

O koğuşun gardiyanlarından biri tarafından alınarak, nöbetçi vardiya baş memurunun gözeti­minde, koğuşuna götürülüp, demir kapılar açıla­rak, koğuş kapıcısına seslenilir:

“Acemi tavşanlar geldi içeri alın!” sonra koğu­şun iç kapıları açılır ve mahkûm kanunun kendisi için biçtiği sürece kalmak üzere, herkesin tanımın­da mutabık kalacağı en kesin kamusal alana, koğu­şun mahremiyetine emanet edilir.

Koğuş kapıcısı en munis sesiyle “Hoş gel­din kardeş, geçmiş olsun, Allah kurtarsın” diye­rek mahkûmu alır, kalacağı katın durumuna göre o katın meydancısının yanına götürür.

Meydancı, mahkûmu bir masaya oturtur, çay söyler -tüm mahkûmlar şunda hem fikirdir ki, bir gecelik karantinadan sonra, insanî davranışlarla sunulan bir bardak çay, o an için tün dünya nimet­lerinden evladır- teselli eder, koğuş defterine, adı­nı, soyadını, suçunu, tahliye tarihini yazar. Memle­ketinin ya da suçunun durumuna göre birine ema­net eder. Mihmandar mahkûm yeni mahkûmu alır, ilk önce koğuşun yaşam kurallarının yazılı olduğu, blok mümessili tarafından belirlenmiş yeni hayat nizamnamesini okutur; dolabını, tuvaletleri, lava­boları, havalandırmayı, çay ocağını gösterir.

Her mahkûma gelir gelmez, bir diş macunu ve fırçası, traş bıçağı verilir, bunlar herkese ücret­siz verilir. Koğuşlara para sokmak yasaktır, para­lar emanete alınır, daha sonra kantin fişleri aracılı­ğı ile mahkûmlar tarafından kullanılır. Ekonomik durumu iyi olmayanların sigara dâhil zorunlu ih­tiyaçları blok mümessilinin organizasyonu ve ko­ğuş mümessilinin eliyle imece usulü koğuş tarafın­dan, yetişmediği zamanlarda, mümessiller tarafın­dan karşılanır.

Gündüz, tanışma, koğuşu tanıma, alışma heye­canıyla geçer; akşamleyin blok temsilcisi ve koğuş mümessili tarafından, postaları aracılığıyla odala­rına çağrılan mahkûm, önce kapıda bekletilerek, üstü başı düzelttirilerek içeri alınır, kendisine bu­ranın kimin tarafından yönetildiği bildirilir. Bura­nın yeni bir dünya olduğu, hapishane olduğu, ona göre davranırsa rahat edeceği, ekonomik durumu iyiyse koğuş dayanışmasına katılmasının zorunlu olduğu, bu konuda yalan söylerse başının derde gi­receği güzelce anlatılır. Blok mümessili kimseyle fazla samimi olmamasını, kurallara uymasını ve bir derdi olursa, iç koğuş mümessiline; o çözemezse meydancıya, o da çözemezse genel koğuş mümes­siline, o da çözemezse kendisine gelmesini öğüt­ler. Daha sonra kurum idaresinden verilen pem­be hapishane kimliklerine atıf yaparak “mavi kim­liklerinizi idare aldı, yerine pembe kimlikler ver­di, burada bulunduğunuz sürece erkeklik yapma­ya kalkmazsanız, bu sizin iyiliğinize olur“ diyerek mahkûmu yeni hayatına uğurlar.

Kiminin güç sahibi, kiminin itaate zorunlu ol­duğunun çabucak değişebileceği; bu belirsiz dün­yada kiminin günlerce, kiminin haftalarca, kiminin aylarca, kiminin de yıllarca yeni yaşam alanı, yani: “evi” olur.

Koğuşların duvarlarını en çok süsleyen yazılar­dan biriyle sözlerimizi noktalayalım.

“Sahil kenarlarında, bazen karıncalar balıkları yer, bazen de balıklar karıncaları yer, bulunduğun yerde kendi gücünü ve kendini bir şey sanma, ki­min kimi yiyeceğine suyun akışı karar verir.”

Seyfettin Kurt – Matbaa Hurufatının Serencamı

Seyfettin Kurt – Matbaa Hurufatının Serencamı

Eskiden sözler ağırdı, çünkü harfler demirdi.

Yazı, insanlığın hayata tutunma çabasıdır. Yazı, bir düşüncenin görsel biçim verilmiş halidir. İn­sanın varlığını, düşüncesini, se­sini, nefesini çağlar ötesine du­yurma iddiasıdır. Dünya denen oyungahtan öy­lesine geçip gitmemek için dağa, taşa, toprağa, ağaca, yaprağa geçirdiği tırnaklarının izidir. Zi­hinsel bir faaliyettir, yazı. Hem sanatın hem ile­tişimin hem de bilimin alanıdır. Yazının bilgiyi üretme, saklama ve koruma en önemlisi de ilet­me ve aktarma fonksiyonu vardır.

‘Adam, kâğıda kalemiyle yazdı’ cümlesini ya­kından incelediğimizde görürüz ki cümledeki kâğıdın, kalemin, sembol ve harf kullanarak ken­dini ifade etmek demek olan yazının, kendini ifa­de için yazıyı kullanan adamın ayrı ayrı tarihi, et­kileşim süreci, gelişim süreci ve yarını vardır. Bu yazımızda biz daha çok, yazı ve onun hammad­desi olan harflerle ilgileneceğiz.

Yazının tarihi, insanın tarihiyle başlar. İlk insan­lar yaşadıkları mağaraların duvarlarına her türlü amaç için ilkel simge ve resimler yapmışlardır. Bu simgelerin zamanla gelişmesiyle resim-yazı de­nilen piktografi doğmuştur. Daha sonra taş ve kayalara çivi ve keskilerle yazılan çivi yazısı kulla­nılmıştır. Ardından Mısır’da hiyeroglif yazı geliş­tirilmiş ve bu kullanım tarzı Yunanlılara da geç­miştir. Bir dönem her sözcüğün bir simgeyle an­latıldığı logografi doğmuştur. Zamanla kullanı­lan biçimler sözcük anlamından ayrılarak, an­lattıkları eşya ve işin ilk sesinin yerini tutmaya başladılar, böylece hece yazısı denilen fonogra­fi doğmuştur. Sanskritçe, Çince ve Japonca fo­nografik alfabeler kullanmaktadırlar. Hece yazı­ları zamanla daha çok sadeleşmiş, hecenin ye­rine yalnız en uçtaki ses kullanılmaya başlamış ve günümüz kullanımına en yakın olan akrofo­ni doğmuştur. Örneğin Fenikeliler; Aleph, öküz ve Beth, ev kelimelerinin ilk harflerini A ve B ola­rak kullanmışlardır. Yunanlıların Fenike Alfabesi­ne sesli harfleri eklemesiyle batı dünyasının bu gün kullandığı alfabe doğmuştur. Türkler dün­yanın değişik coğrafyalarında bulunduklarından değişik zamanlarda, Mani harfleri, Nasturi harf­leri, Arami harfleri, Bizans harfleri gibi değişik harfler kullanmışlardır. Doğu dilleri ve alfabele­ri daha çok Sami ve Arami dillerine dayanırken, batı dilleri, Fenike ve Yunan dillerinin sembolleri­ne dayanmaktadır. İlk kez harf yazılarının kimler tarafından kullanıldığı kesin olarak ortaya çıkarı­lamamıştır. Son 600 yılda baskı yöntemleri evril­dikçe, yazı tipografisi de gelişmiştir. Basılan ka­rakterlerin gelişimi ise dilin Mısır hiyerogliflerin­den günümüz Latin harflerine evrimi nedeniyle, çok daha uzun bir zaman dilimine yayılmıştır.

Bir insanın eline kâğıt ve kalem alarak bir şeyler yazması ‘yazmak’ fiilinin en dolaysız, en doğru­dan, en yalın halidir. Gelişme ve teknoloji dediği­miz şey aslında yazar, kâğıt ve kalem arasındaki mesafeyi teknik araçlarla açmaktan başka bir şey değildir. Fert olarak insanın yazmasının amacı; not tutmak, not bırakmak, yazılı bir metni yeni­den yazmak, birisinin dikte ettirdiği sözleri yaz­mak, duygu ve düşüncelerini ifade etmek, ken­dini yazıyla anlatmak, yeni bir metin üretmek gibi daha birçok amaca matuf olabilir. Bu faali­yetlerin kimisi günlük yaşamın kimisi bir sanat türü olan edebiyat ve estetiğin kimisi de kâtiplik gibi arzuhalcilik gibi bir mesleğin alanına girer. Yazı avadanlıklarının ferdi kullanım tarihine bak­tığımızda, insan kağıda gelinceye kadar, yazı ya­zılacak mekan olarak kum, killi toprak, yaşanılan mekanların duvarları, taşlar, hayvan derileri, özel imal edilmiş kumaşlar, papirüs gibi envai çeşit materyali kullanmıştır. Yazma aracı olarak da işa­ret parmağından, kuş tüylerine, çividen keskiye, kamıştan kaleme ve nihayet daktiloya, klavyeye, bilgisayara ve yazıcıya kadar, birçok obje geliş­tirmiştir. Görünür kıldığı fenomenler üzerinden varlığını anlaşılır kılmaya çalışan insanoğlu, nes­neleri, sesleri, olayları ve olguları önce işaretle­re, resimlere, sembollere ve nihayet harflere dö­nüştürmüştür.

Genelde insanoğlunun duygu ve düşünceleri­ni daha çok insanla paylaşma isteği, kalıcı eser bırakma arzusu, özelde ise dini metinlerin daha çok insana ulaştırılmasının imani bir zorunlu­luk olması, kamu otoritesinin düzenleyici metin­ler ve yasalar yoluyla görünür olma iradesi gibi nedenler, yazılı materyallerin kitlesel üretimini mecburi kılmıştır. İnsanoğlu tarihsel süreç içeri­sinde bu konuda da birçok yöntem denemiş ve çeşitli baskı ve çoğaltma tekniği geliştirmiştir.

Bir şekli, kalıplarla çoğaltma işlemi ilk kez Mezopotamya’da M.Ö. 3000’lerde “silindir mü­hür” ile gerçekleştirildi. Sümerler, üzerine resim veya sembol oyulan taş veya seramik silindir­leri mühür olarak kullandı. Yumuşak kil üzerin­de silindiri hareket ettirip silindirdeki şekli tab­lete bastılar. Mühür, tablete basıldıktan sonra tablet kurutulup pişirilirdi. Daha sonra kare veya daire şeklindeki küçük mühürler kullanıldı. Kü­çük düz bir metale isim kazıtıp, ıstampaya bas­tırdıktan sonra kağıda mühür basmak orta çağ­da yaygındı. Ülkemizde, okuma yazma bilme­yenler imza yerine bu tür mühürleri uzun yıllar kullandı. Baskı yapmanın başka bir örneği ise M.Ö. 650’lerde Anadolu’da başlayan metal para basmaktır. Çin’de M.S. 220’lerde kalıpla kuma­şa baskı yapma tekniği keşfedildi. Üzerine de­sen oyulan tahta kalıba, kumaş boyası sürülerek ipek kumaşa baskı yapıldı. Benzeri kumaş baskı­lar, M.S. 400’lerde Mısır’da da yapıldı. Çinliler, ku­maşa desen basılan tahta kalıp tekniği ile kâğıda yazı basmayı da keşfetti. Budizm’i yaygınlaştır­mak için tahta kalıplarla çok sayıda metin ve ki­tap basıldı. Çin’de basılan eski kitaplardan birin­de baskı tarihi olarak (11 Mayıs 868) yazmakta­dır. Hindistan’da M.S. 600’lerde kil ve tahta kalıp­larla, Budizm metinleri basıldı. Avrupa’da kumaş üzerine dini metinler basmak için ahşap kalıplar 1300’lerde yaygınlaştı. Kağıt, 1400’lerde Çin’den Avrupa’ya ulaşıp yaygınlaşınca dini metin ve re­simler kağıda basıldı. Avrupalılar, yazı ve resim­leri aynı ahşap kalıp üzerine oyarak kitap maliye­tini düşürdü. Çinliler şablon kullanarak ipek ku­maşları renkli basabiliyordu. Çin’de icat edilen is­kambil kâğıtları (oyun kağıdı) Avrupa’da çok tu­tulmuştu. Oyun kâğıtları önceleri ahşap kalıp­la siyah beyaz basılırdı. Avrupalılar daha son­ra, karton şablonlarla siyah beyaz basılan oyun kâğıtlarını renklendirmeye başladı.

Johannes Gutenberg (1398-1468) Almanya’da Mainz’da doğdu. Kuyumcu ve demirci olan Gu­tenberg, harfleri değiştirilebilen kalıp sistemiyle baskı yapan ve kağıt besleme ünitesi üstte olan matbaa makinesini icat ederek, Avrupa’ya tanıt­tı. Matbaa makinesiyle birlikte değişik punto ve büyüklüklerde binlerce metal harf döktürdü. Ar­tık metinler bu kalıba yerleştirilecek, dizilecek, makinede basılacak, sonra kalıp çözülüp baş­ka bir baskı için yeniden dizilebilecekti. Bugün­kü bir keşfe benzetecek olursak, telefon icat edil­mişti, cep telefonu icat edilmişti, o da dokunma­tik ekranlı telefonu icat etti denilebilir. Değiştiri­lebilen ve tekrar kullanılan harflerle baskı yap­mayı da Gutenberg keşfetmedi. Değiştirilebi­len seramik harflerle baskı yapma tekniği Çin’de 1040 yıllarında keşfedilmişti. Metalden dökül­müş ve değiştirilebilen harflerle baskı yapan makine ise 1230’da Kore’de yapıldı. Çin ve Kore dillerinde binlerce karakter (harf ) olduğundan bu teknik yaygınlaşmadı. Gutenberg, Korelilerin metal harf tekniğini geliştirdi ve üzüm sıkılan vi­dalı pres yardımıyla baskı yapmaya karar verdi. Harfleri %70 kurşun, %20 kalay ve %10 antimuan karışımı olan bir alaşımdan döktü. Gutenberg’in buluşu olan bu alaşım günümüzde de kullanı­lıyor. Gutenberg matbaasından önce Hollanda da, 1430’da Laurens Coster’in bir matbaa kurdu­ğu, aslında kimya, demir ve kuyum işleriyle uğ­raşan Gutenberg’in de matbaacılığı Coster’in çı­rağından öğrendiği söylenir. Fakat şu konuda hakkını teslim etmek gerekir ki, matbaada kul­lanılan yağ bazlı mürekkebi Gutenberg keşfetti. Gutenberg, 1440’ta geliştirmeye başladığı maki­neyi 1450’de tamamlayıp bir şiir bastı. Makineyi geliştirirken maddi sıkıntıya düşünce, J. Fust adlı yatırımcıdan borç aldı. “Gutenberg İncili” adıyla bilinen İncil’i 1455’te bastı. Borçlarını ödeyeme­diği için Fust onu mahkemeye verip matbaasını elinden aldı. Maddi sorunlar yaşayan Gutenberg, birkaç kez daha matbaa kurdu ama toparlana­madı ve 1462’de sürgün edildi. Geliştirdiği tipo baskı makinesi, Avrupa’da yaygınlaşınca 1464’te ödüllendirildi ve maaş bağlandı ama o dört yıl sonra öldü. Gutenberg’in buluşu olan tipo baskı makinesi sayesinde binlerce kitap basılmış ve bu da Rönesans ve Reformun istediği insan tipinin oluşmasına katkı sağlamıştır.

Osmanlı coğrafyasına matbaayı ilk kez İbra­him Müteferrika getirmemiştir. Müteferrika’dan çok önce, Sultan II. Beyazıt, 1492’de İspanya ve Portekiz’den sürülen Yahudileri topraklarına ka­bul etmişti. O Yahudiler, Selanik ve İstanbul’da matbaa kurma izni alıp Tevrat bastı. Ermeniler 1567’de, Rumlar da 1627’de matbaa izni alıp dini kitaplar bastı. Müslümanların matbaa kurma­sına uzun süre izin çıkmadı. Hattatlar, Kuran’ın elle yazılması gerektiğini ileri sürerek matbaaya karşı çıktı. Macar asıllı İbrahim Müteferrika, Sul­tan III. Mehmet’ten bir matbaa kurma izni aldı. Müslümanlıkla ilgili olmayan kitaplar basmak iz­niyle, matbaa 16 Aralık 1727’de açıldı. Yalova’da “Kâğıthane-i Yalakabad” adı ile bir de kağıt fabri­kası kuruldu. İlk olarak bir sözlük ile tarih ve coğ­rafya kitapları basıldı. Resimli kitaplar ve hari­talar o dönemde şimşir ağacı kullanılarak yapı­lan bir oyma tekniğiyle basılıyordu. Müteferri­ka 23 cilt halinde 17 kitap bastı. Onun 1747’de ölümünden sonra basımevi sahipsiz kaldı. Ah­met ve İbrahim Efendiler 1754’te matbaanın yö­netimini devraldı. İbrahim Müteferrika’nın, harf­leri dışarıdan mı getirdiği yoksa dahilde mi dök­türdüğü tartışmalıdır. Almanya’dan harf döküm ustaları getirildiği de söylenir. Fakat o dönem­ki bütçe tahsis evraklarından, harflerin döne­min kuyumcu kalemkarlarından Zanbakoğlu’na yaptırıldığı ve bugünkü ölçülere göre, 16 veya 18 punto derecesinde olduğu ve çelik, de­mir, bakır, kurşun alaşımı olduğu bilinmektedir. Mühendishane’de 1769’da bir basımevi kuruldu. Üsküdar Matbaası’nın kuruluşu 1802’de gerçek­leşti. Encümen-i Daniş (Bilim Akademisi) 1851’de kuruldu ve üniversite ders kitapları hazırlattı. Di­ğer eğitim kurumlarının ders kitapları için de yeni basımevleri açıldı. Matbaa sayısı 1833’te 54’e ve 1948’de 509’a ulaştı.

Basım tarihinin bir döneminde tipo baskı maki­neleri ile aynı dönemlerde litografi (taş basma­cılığı) denen bir teknik de kullanılmıştır. Bu yön­temde çoğaltılacak yazı ya da resimler, kimyasal yöntemlerle taş üzerine geçirilip, taşı kalıp ola­rak kullanma yoluyla birçok nüsha basılabiliyor­du. Alois Senefelder, bu yöntemi 1796 yılında bulmuş ve Viyana’da 10 yıllık basmacılık imtiya­zı almıştır. Bu imtiyazla büyük bir matbaa ve bu yöntemi öğretmek üzere büyük bir atölye kur­muştur. 1831’de Türkiye’ye gelen Henry Cayol bu yöntemi Osmanlı coğrafyasına getirmiştir. O dö­nemde yeniçeri ocağının yerine kurulan Asakir-i Mansureyi Muhammediye ordusunun kitapla­rı litografi yani taşbaskı yöntemiyle çoğaltılıp kı­talardaki eğitim subaylarına gönderilmiştir. Bu teknikle basılan kitapların bazısı ‘Kılavuz Talimi, Top Alayı Talimi’ gibi kitaplardır. Bu teknikte harf ve cümle tertip etmekten ziyade basılacak say­fa ve resimler, hattatlar tarafından kağıtlara ak­tarılıyor, sonra bu materyal bütün olarak kimya­sal yöntemlerle taş kalıplara aktarılıyordu. Yayın­lanan ilk gazete olan Takvim-i Vekayi’nin bazı sa­yılarının litografi usulüyle basıldığı biliniyor.

Ülkemizde matbaanın kullanımı daha çok ga­zetecilikle ilişkili olmuştur. O kadar ki uzun süre gazetecilik ve yayıncılık anlamında “matbu­at” kelimesi kullanılmıştır. Bu nedenle özellikle İstanbul’da yıllarca, gazete denilince Cağaloğlu Yokuşu, Cağaloğlu denilince de matbaacılık an­laşılmıştır. Eskiden tipo baskı tekniğiyle baskı yapan matbaalarda makine cesametinde ve en az onun kadar kıymetli hurufat kutusu olurdu, “gavalet” kutusu da denirdi ve onun tahtadan gözlerinde, kurşun, kalay alaşımından dökülmüş harfler dolu olurdu. Bu harfleri kalıba raptetmek, güzelce dizmek ciddi bir tecrübe ve birikim iste­diğinden, gazetelerde ve yayınevlerinde yeni bir bölüm açılmış adına “mürettiphane” denmiş ve yeni bir meslek doğmuş, bu mesleğin erbabına da “mürettip” denmiştir. Mürettipler harften, ya­zıdan anladıkları gibi, metalden, demirden, ölçü­den, nizamdan da anlamalıydılar ve ince iş yap­ma ustalığından da nasipdar olmalıydılar. Elle­rinde kumpasları, meşin kollukları, harf sıkıştı­rırken kullandıkları tak tukalarıyla, eksik kalmış dul satırları düzenlemelerine yarayan metal kat­ratlarıyla ve kesinlikle boyunlarına iple astıkları ve üstünden baktıkları gözlükleriyle mürettip­ler bir zamanlar Cağaloğlu Yokuşu’nun en hava­lı en göz dolduran meslek erbabıydılar. Bu deği­şebilir kalıplara metin, kitap yahut gazete dizilir, eğer sayfaya resim konacaksa metal klişe yaptı­rılır, o da sayfaya ustaca raptedilir ve sayfa bağ­lanmış olurdu. Metal klişe ustaları da o dönem­de büyücü yeteneklerine sahip ustalar sınıfında idiler ve en az mürettipler kadar hatırları sayılır­dı. Konu gazetecilik olur, yayıncılık olur da teva­tür, rivayet, efsane üretilmez mi? Üretilir elbette. Güya Üstat Necip Fazıl yazılarında o kadar çok “ben” kelimesi kullanırmış ki, bir matbaanın hu­rufat kutusundaki “b” “e” “n” harfleri yetmezmiş, başka bir matbaadan bu harfler ödünç alınırmış. Meşhur yazarlardan Abdullah Cevdet birgün ga­zetesindeki köşesinin başlığını “Ben bu vatanın öksüzüyüm” koymuş, fakat daha sonra kalıptan “s ”harfi düşünce, başlık, “Ben bu vatanın öküzü­yüm” şeklinde çıkmış. Bununla ilgili yazar sağda solda, “bir mürettip hatası oldu azizim” diye anla­tırken, kendisinden pek hoşlanmayan Süleyman Nazif, “olur mu cancağızım, ona mürettip hatası değil, mürettip sevabı derler” demiş.

Daha sonraları tek tek metin dizmek hayli zor ol­duğundan satır satır dizgi yapabilen, entertyp makinesi icat olunmuş ve akan eriyik kalay ve kurşun alaşımının üzerine kocaman bir daktilo ile harfler vurularak hemen kurutulmuş ve satır­lar oluşturulup kalıba dizilmiş, baskı yapıldıktan sonra bu metal alaşımı satırlar yeniden eritilip kullanılmıştır. Bu baskı tekniklerinde metalle ka­bartılıp yükseltilen yerler, matbaa makinesinde mürekkeple kaplı baskı merdanesiyle karşılaşır ve mürekkebi alıp kağıtla karşılaşır ve mürekke­bi kağıda aktarırdı. Daha sonraları mürekkebin metal merdanelerdeki çukurlara dolduğu ve ka­ğıdın merdaneyle karşılaşıp bu çukurlardan mü­rekkebi aldığı, çoklu baskılarda daha iyi sonuçlar veren Tifdruk baskı tekniği, yani çukur baskı tek­niği geliştirilmiştir.

Günümüzde tipo ve tifdruk baskı teknikleri kul­lanılmakla birlikte, matbaaların çoğunluğu of­set baskı tekniği ile baskı yapmaktadır. Metin ve görsel malzemeler, grafiker-dizgiciler tarafın­dan bilgisayarda dizilmekte, design studio, pho­toshop, quark expres, corel draw, gibi program­larda mizanpajı ve sayfa düzeni, renk ayrımı ya­pılmakta, daha sonra film ve kalıba gönderilerek alüminyum kalıplara çekilmekte ve daha sonra bu alüminyum kalıplar baskı makinesine takıla­rak baskı gerçekleştirilmektedir. Eski mürettipler kadar olmasa da, günümüzde de dizgici, grafi­ker, uygulayıcı grafiker, kreatif grafiker, art direk­tör gibi isimlerle icrayı sanat eden, kitap, dergi, afiş broşür gibi materyalleri baskı öncesinde ha­zırlayan yeni bir meslek grubu doğmuştur.

Harflerin metin içindeki büyüklüğünü gösteren ölçüye punto denmektedir ve bu rakamlarla ifa­de edilmektedir. 12 punto, 16 punto gibi. Yazıla­rın ince ve kalınlığı bold ya da düz olarak ifade edilmekte, kalın harflere bold denmektedir. Ay­rıca harflerin dik ya da yan yazılışına göre de yazı stilleri oluşmakta ve yan yazılan harflere italik stil tabir edilmektedir. Harflerin usta grafikerler tara­fından yapılmış özel çizim ve şekillerine, font ya­hut karakter denilmektedir.

Gelişen bilgisayar teknolojisi ile birlikte artık ya­zarlar, duygu ve düşüncelerine, mesajlarına es­tetik katmak istediklerinde, binlerce karakter ve font kullanabilmekte, binlerce yazı stilinden biri­ni seçebilmekte, değişik puntolarla yazıya deği­şik anlam ve etki kazandırabilmektedir.

Lakin Gutenberg ustanın matbaa makinesini icat eder etmez bastığı şiirdeki heyecan ve tut­kuyu yakalayabilirler mi bilinmez.