Etiket: Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Cevelânnâme

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Cevelânnâme

Ahbâr-ı Bilecik: der beyân-ı pür-melâlî-i külliye vü zâviye-i Şeyh Edebâlî vü ameliyye-i perîşânî-i “Restorasyon”

Evvelen hikâyet ettiğimiz vechile belde-i Söğüd’den kable’l-iftâr Bilecik sancağına vâsıl olduk. Anda hakîrle Rüşdî Hâce’yi, kadîm yârânımızdan Yıldırımzâde Hâfız Ahmed hoşamedî idib iftara mukarreb bizi bir met‘ama dâvet eyledü. Bu Ahmed Hâce Hazret-i Pîr’in diyârı Konya’dan olub hıfzını diyâr-ı Rûm’un kurrâ-i şehîri Vârol Hasan Hüseyin Efendi’den ikmâl eyleyib ta‘lîm ü tahkîk ilmini dahî andan ahzeylemiş, hıfzı kavî, ulûm-i dîniyyeyi hâvî, feleğe kelek simurga sinek nazarıylan bakan, gözün budakdan sözün dudakdan esirgemez merd bir Türk yiğidi olub hakîrin hem-şehridir. Hakîrden sinnen ednâ vü ilm ü hilmen a‘lâ bulan Ahmed Hâce’ye hakîr bundan birkaç sene mukaddem hıfzımdan arz eylemekle hâcelerimden dahî olub lutfuylan teşerrüf itmişimdir. Zâdellâhü ilmehû ve ceale’l-Furkâne nûreh, âmin. Ahmed hâce Bilecik kurâsından birinde imâmet makâmın kâim olmağın, bizlere bir güzel iftâr idib konuklayub izzet ü ikrâm ü eltâf buyurdukdan sonra musâade isdeyib helâlleşib ayrılduk, çün bizler ol gîce Orhân Gâzî sultânımız adına münşâ câmi-i şerîfde Şeyhimiz Edebâlî eyninde salât-ı terâvîhi edâ eylemeği âzim olmuş idik.

Ba‘de’l-iftâr salât-ı mağrib ü terâvîhi edâ kasdıyla Orhân Gâzî câmii vü Edebâlî türbesinin olduğı vâdîye azm-i râh eyledik. Ol bu vâdî ziyâde hadrâlığı olub Bilecik şehremânetinden ibtidâ eyleyib kandeyse sekiz-on ok atımlığı tûlunda devâm iden ziyâde meşcerelik bir vâdî olub ervâha ferah virir. Hamîd-i sâni ahdinden bakiye şehremâneti binâsının ardında dahi yine eser-i Hamîd bir kulle-i sâat durur kim tule’l-edvâr nâsa vakti haber virib ömrün fenâsından inzâr eyler. Ol kulle vü şehremânet binâsından vâdinin nihâyetindeki Edebâlî külliyesine varana dek her kûşe başında Şeyh Edebâlî’nin nesâyihinden “İy oğul! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” muharrerdir. Ol vâdi tûlünce yedi sekiz aded, işgâl-i Yûnân’dan harâb düşmüş, minâresinden ezân kalkmış, üç yanı yâ temâmı vîrân, her birine düşmüş nîrân, devrhânânı sâkit, harîmi bûm-zâra dönmüş, evrâd ü ezkârı dinmiş, müezzin sadâları munkatı‘ olmuş nice mesâcid öyle hamûş yatur… vâh esefâ! Çün memleketde gayret-i milliye vü diniye kalmamış, ecdâd ü şühedâ vü mahabbet-i vatan ü Türklük kıymetden sâkıt olmuşdur.

Şiir:
Hakîr olduysa millet, şânına noksân gelir sanma!
Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz, kadr ü kıymetten…

Edebâlî külliyesine vardıkda beyne’l-mağrib ü ışâ kasîr olmağın vakit fevât bulmasın içün hakîrin imâmetünde salât-ı mağribi edâ eyledük. Vakt-i ezâna az vakit kalmağın hayretimiz celb eyledi kim ne kürsîde bir vâiz va‘z ü nasîhat ider, ne mihrabda bir devr-hân kırâette bulunur vü ne mahfilde bir kasîde-hân Remezâniyye okurdu. Cümle cemâat teşvîşe garîk olûben nice mâlâya‘nîler havada uçuşub câmi derûnunda bir hây hûy ü gulgule vururdu kim çün imam ü müezzin efendi dahî müezzin mahfilinde mesâvî söyleşib ömürlerin ziyân iderlerdi. Hakîr bu ahvâle ziyâde taaccüb idib Rüşdî hâcenin gûşuna Keçecizâde İzzet merhûmın bir beytin tahrîfen kıraat eyledim.

Şiir:
Meşhûrdur ki fısk ile mihrâb olmaz harâb;
Eyler ânı mâlâya‘nî-i imâm harâb!

Neyse diyib sünnet-i ışâyı edâ eyleyüb imâm-ı merkûmun imâmetinde nemâzı edâ eyledik, lâkin pencşenbenin gelişi çârşenbeden ma‘lûm olmağın ezâ vü cefâya bi’r-rızâ ve’l-ihyâr lâ bi’l-kerh-i ve’l-icbâr vardığımız fehmeyledük. Ammâ câmi-i şerîfi terk itmek hemân yânede medfûn Şeyh Edebâlî’yi incidir deyû ol hîleye dahî mürâci olamadık. Ol imâm efendi ziyâde bed sadâlı vü gudûbet edâlı olub terâvihin ilk dördüne durdukda dördüncü rekatte nemâzı teslîm ider deyû ümmîd iderken kıyâma kalkıb altıncı rekate vardı andan sekiz andan dahî ona varıb selâm virdikde Rüşdî Çelebi kulağıma eğilib: “Çelebim, didi, kalk gidelim. Çün şol nâdân imâm efendi sadâsın bedliğine bakmayub sünnet-i seniyyeye dahî muğâyeret ider. Kangı mezhebde salât-ı terâvîhi dü selâmda  misl-i berk sür’atle edâ idip perîşân eylemek vardır?!” Mâmâfih ol yek fâsılada salât-ı ümmiyyeyi dahî nice süratli okurlardı kim bizler ehl-i kırâet olmağla âna tâbi olub müşâreket idemez idik. Hakîr ol gazabla “Bre nâdânlar ü herif-i nâ şerîfler, kangı kitabda mervîdür hem kangı mezheb ü örfde salâtı ol denlû istihfâf câizdir? Tiz cevâb virin, şol selâtîn câmiinde Şeyhimiz Edebâlımız eyninde ol bid‘at ü lâkaydî edâ eylemeği vü ta’dîl-i erkândan ferâgati nice tecvîz idib nice sîneye çekersiz?!” diyicek oldumsa da Rüşdî Çelebi fakîri teskin eyleyüb taşraya çıkardu. Şeyh Edebâlî yanında bir halk bağçesinde çay ü meşrûbâtımız şürb idip zâbitlik teşkîlâtına âid bir otelde –bu otel lafzı evvelen îzâh buyurulmuş idi- ol gîce konakladık. Ol konak dahî Orhangazi câmiine kandeyse kırk ok atımlık mesafededir. Şeyh Edebâlî pirimiz dahî mevsim Remezân olmağın ayn-ı nehârlan zâir olmak vâcibdir deyû ferdâsı gün kable’z-zuhr kirâren ziyaret idelim diyib yola revân olduk. Orhangâzî camiine vardıkda anda rek’ateynle tahiyye-i mescid eyleyib türbeye geçdik.

Ol bu Orhangâzî câmii rûzigâr-ı âl-i Osmân’ın evvel kubbeli mescidi olub ibtidâ yek-minâre inşâ olunub evvel kubbeli selâtîn câmii mesâbesindedir. Çün ânı  Bâyezîd-i evvel sultânımız peder-i muazzamları yâdına inşâ eylemişdir. Murabba harîme mâlik ol câmiin kubbesi müsemmen bir kasnağa oturub divarları dahî moloz vü taşdan mamûldür. Hamîd-i sânî ahdinde tecdîd ü ta‘mîr eylenen câmiin hemân kurbünde Şeyh Edebâli zâviyesi durur kim maatteessüf zâviye vü türbe ol vakit âtıl idi. Çün anda RESTORASYON didikleri bir ameliyye cârî idi.

Ammâ bu RESTORASYON ne dimekdir? Ol lafzın menşei husûsunda lisâniyyât ulemâsı ihtilâf idib bu hususda muhtelefün fîh kavleyn vâki olmuşdur. Bir kavle göre ol lafız “Rustehîz-i Siyon”dan müştâkdır. Mâlûmdur kim “rustehîz” Acem lisânında kıyâmet vü mahşer dimekdir. “Siyon” dahî Yehûd tâyifesi lisânınca İsrâil yurdu yâ Yehûdîler mânâsınadur. Ol terkîb dahî bu istimâl üzre “Yehûd tâyifesin kıyâmeti” dimekdir. Muâsır-usûl tecdîd ü ta‘mîr ameliyyelerine inhirâfen telaffuz eylenüb RESTORASYON dimişlerdir. Çün kim ol ameliyye âsâr-ı atîkadan kangısına vâki olursa kandeyse âna Yehûd tâifesi –hafazanallâhü min şürûrihim- savlet eyleyüb hedm ü talan eylemiş misillû olur. Ol ameliyye dahî hayır murâd idilerek îfâ eylenür vü lâkin âsâr-ı atîkada safvet-i sâfiye komayub tabîatun tahrîf ider vü fıtratın tağyîr ider. Vü lâkin ol bu îzâhı elsine-i sitte ulemâsı şâz bulmuşlardır. Kavl-i sânî ise terkîbin “Reste-rûz”dan müştâk olmaklığıdır. “Rûz” lafzı cümlenin mâlûmı olub zebân-ı Fârisî’de “gün” dimekdir. “Reste” dahî Fârisî bir lafız olub “rehâ bulmuş, kurtulmuş nesne” yâ şahıs dimekdir. İmdi böyle olucak terkîb işbu deme irmiş, rehâ bulmuş olur kim bir nevî ihyâ faaliyetinden gûyâ nişân virirmiş. İlm-i iştikâk mütehassısları bu îzâhı tasvib eylemişlerdir. Vü lâkin ındenâ kavl-i sânî lâfzen makbûl olsa dahî mânâen kavl-i evvel mu’teberdir. Çün bu Restorasyon dinen rezâletten fâriğ olan nice âsâr-ı atîka tabîatun itirib, fıtratun zâyi ider, nâzirîn-i zevi’r-rikkatin uyûnuna ezâ virip cümle mahzûn kalırlar. Nitekim gâvur şuarâsından dahî “Restorasyon mebniyeye vâki olucak felâket-i a’zamdır” deyenler olmuşdur. Elhak öyledir.

Türbenin taşrasından Şeyh Edebâlî pîrimize Fâtihâlar ihsân eyleyüb bi kasdi’t-teberrük civârının türâb-ı pâkinden dahî yanımıza bir miktar ahzeyleyüb, Kayı sancağına vedâ idib yola revân olduk.

Mukaddemâ azm-i râh eylediğimiz vechile Burûse sancağı Bilecik kışlağuna bi-meşyin hafîf beş günlük kandeyse beşbin ok atımlık mesâfededir. Vü lâkin muâsır vesâitlen âna iki saatte vâsıl olmağ mukadderdür. Yenişehir kazâsından ubûr idib Burûse’ye vâsıl oldukda vakit zuhr olmağın derhâl salât-ı zuhrı Ulu Câmi’de edâ eyledük. Mâlûmdur kim bu Burûse, pâyitaht-ı âl-i Osmân’dır. Nice ulemâ, sulehâ, selâtin-i izâm, kudât ü vülât ü sûfiyân-ı kirâm anda ömür sürüb güzerân itmişdir. Zemîn-i pâkinde nice evliyâullah ü ricâlullah ü ehl-i hâl kimesneler vü ulûm-i dîniyyede erkân-ı İslâm olmış nice erbâb-ı ilm ü kalem medfûndürür. Burûse halkı bilcümle imâmımız Ebû Hanîfe Nu’mân b. Sâbit hazretlerünin mezhebinden –etâlallâhü zılleh-, Ebû Mansûr Muhammed hazretlerünin itikâdından –zîyde kadrüh ve cuile meşkûran sa’yüh-, kelâm-ı kadîmi kırâet-i Âsım ü rivâyet-i Hafs hazretlerüne –cealellâhü’l-Kur’âne lehümâ şâfi‘an- tebeân tilâvet eyler kavm-i necîb-i Etrâk olub anda aslâ gâvur bulunmaz. Cenâb-ı lâ yefnâ ol ahâliyi  râh-ı Muhâmmedî üzre sâbit ü ber-karâr eylesin, âmîn… Burûse’nin künûzüne dâir teferruatlı mâlûmâtı râviyân-ı ahbâr vü nâkılân-i âsâr ü muhaddisân-ı rûzigâr haz-retleri te’lîfât-ı latîfelerinde nakleyledüğinden biz anda tafsilât serd eylemeyelim. Evvelen Pîrimiz efendimiz seyyâh-ı kâinât vü muîn-i ehl-i hâcât Seyyâh-ı Fakîr Evliyâ Mehemmed Zillî-i Kütâhî Çelebimizün eser-i bî-misli olmağ üzre müerrihîn-i kirâmun bazı eserleri ile devr-i muâsırda tab’ olunmuş Sedât Efendi’nin Bursa Vilâyeti Târihçesi; Osmân Şevkî’nin Türk Seyyâhîn Cem’iyyeti neşriyyâtından Seyyâhlara Rehber’i; İhtifâlci Mehemmed Ziyâ Beyefendi’nin Burûse’den Konya’ya seyâhat’i; Hasen Tâib Efendi’nin Hâtırât yâhud Mir’ât-ı Bursa; Lâmiî Çelebi-i Bursevî’nin Şehrengîz-i Burûse; İsmâîl Belîğ’in Târîh-i Burûse vü Hüseyin Vassâf ’ın Burûse Hâtırası nâm telifleri ol meâlde şâyân-ı zikr âsârdır. İmdi biz Burûse’deki fecâyi’ vü hâdisâtı dahî bilâhare hikâyet idelim, vesselâm.

Cevelânnâme-i Ziyâ
16 Remezân 1433
Bursa.

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Cevelânnâme

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Cevelânnâme

Der Beyân-ı Evsâf-ı Belde-i Sögüd

Hakîr bundan akdem Ertuğrul Gâzî sultânımızun türbe-i pâkinden vü ânın kitâbe vü şâhideleründen hikâyet eylemiş idim. İmdi ol türbe ziyâretinden sonra rüşdî Hâce birle Sögüd’deki sâir âsâr-ı atîkayı zâir olduk kim andan bahsitmek lâzımdır.

Türbeden çıkdıkda hemân tür­be eyninde Namlı nâm bir “otel” vü ânın met‘amı durur. Bu “otel” ecnebî lisânından bir lafız olub cümle elsine-i Evropa’da yek te­laffuz vü yek lafız isti‘mâl olunur. İş bu otel deyû zebân-zed mebniye bir nevî muâsır müsâfirhâne vü kervansaraydır. Ammâ ve lâkin anda iâşe vü ibâte vü it‘âm küllen ücretli olub aslâ hiçbir hizmet fî sebîlillâh değildir. Yani kim cümle Frengistân işi, Türklükten berî bir hâldir. Çünkim müselmânlıkda müsâfir nezd-i Hudâ’dan konukdur. Cümle âbâ ü ecdâdımız tâ bundan bir asır mukaddeme değin hân ü ker­vansaraylar inşâ idip âyende vü râvendeye hiz­met ü ihsânı taabbüd bilmiş âdemlerdir. Hattâ anlarda müsâfiret idip konuklananlara hîn-i fir­katde ciblerine akça dahî vaz‘ idilir, âna da “diş kirası” tesmiye olunurdu. Vü lâkin kavm-i necîb-i Etrâk, Freng’e taklîd idüb kefere ü fecereye te­şebbüh itmeğe mâil olunca cümle nâsın ef‘âl ü a‘mâli menfaatü akçeye vü dînâr ü derâhim hat­rına müteveccih boldu. Hal böyle olıcak cüm­le hayrât işleri akçe mukâbilinde idilir oldu. Cenâb-ı Yezdân ol eyyâmı geri getürsin, âmîn…

Şiir:

Bir hastaya vardın ise, bir içim su virdün ise;
Yarın anda karşı gele, Hak şerâbın içmiş gibi.
Bir miskini gördün ise, bir eskice virdün ise;
Yarın anda karşı gele, hülle donun biçmiş gibi.

Sâbikuzzikr otelin harîminde “Namlı Osman­lı Matbahı” nâm bir de met‘am durur kim ânın et‘imesi cümle Osmânî Türk taamıdur. Ol otel vü met‘am Sögüd’de olmağın akça mukâbili hiz­met eylese dahî emsâline nisbetle ziyâde mu­rahhas olub, dü-nefer âdemoğlunun taâmın nefer-i ferde ikrâm idib mukâbilinde yigirmi akçe-i Tayyibî ücret alırlar. Ol beldenin âdemleri ziyâde mükrim olub ol met‘amda ol ücrete Hünkârbeğendi, Güvec-i Osmânî, Nurbânû usûl decâc, Balaban köfte, Sultan çorba, Pirincî pi­lav dâhil olub, ânın maiyyetünde dahî şerbet-i Osmânî, cümle fevâkih, halviyyât-ı Sultânî, cüm­le şerbetler, komposto, salata vü zeyt yağlı cüm­le taamlar, meşrûbât, iftâriyyeler, “sos” tesmi­ye olunan nâdîde terkibler dahî bi-lâ tahdîd ü bi-lâ ücret ikrâm bâbındandır. “Dü-nefer taâmı yek-nefere ikrâm idilir” didük ammâ ol dü-nefer âdem taâmıyla düvâz-deh neferin iftâr idüb te­şebbu‘ bulması mukadderdür. Çün ahâli-i Sö­güd ol mertebe mükrimdir, cümle ehl-i ihsân ü eltâfdır. Vü lâkin ol cümle ta‘dâd itdüğimiz taâmlar iftârı bekler… Dîdemiz âna düşürüb aklımız anda bırağub, sâim olmağın merkez-i Sögüd’e revân olduk. Beldenin merkezi ol otel vü matbaha iki ok atımlık ezâsız bir yoldur.

Beldenin meskûnâtının hemân medhalin­de cihet-i yesârîde âdemi istikbâl eyleyen evvel binâ, bin üç yüz yigirmi üç senesin­de padişâhımız efendimiz rüknü’l-İslâm ve’l- Müslimîn, halîfe-i rû-yi zemîn Hamîd Hân-ı sâni –meddallâhü zılleh ve a‘tâhü firdevsehû kül­leh- ahdinde inşâ buyrulan mekteb-i i‘dâdîdir. Ol mebniye elyevm kütübhâne olmağla hâdımdir. Hemân ânın yigirmi arşun kurbünde mukâbeleten bin üç yüz yigirmi beşde münşâ Hamîdiyye Câmii durur kim kezâ Hamîd-i sâni eseri olub alâ elsine-i nâs Çifte Minâreli Câmi deyû zebân-zeddir. Ol câmi-i şerîf mi‘mârî-yi Frengî’de vü tarz-ı Barok’dadır. Ol tarz Ahmed-i sâlis efendimüz rûzigârundan beri şöhret bu­lub teveccüh görmüşdür. Âna niçün Barok dir­ler? Mâlûmdur kim kavm-i necîb-i Etrâk ziyâde surh ü sası vü ücâc bir nesne yâhut meşrûbe ekl yâ şürbeyledikde lisân ü fem ü avurdların aldı­ğı hâl-i meyhûşu “ağzım buruldu” deyû söyler­ler. İş bu tavır dahî ehl-i İslâm’ın vü ashâb-ı rik­katin zevk ü nazarın burduğundan âna “bu­ruk” tesmiye olunmuş, ba‘dehû ol lafız inhirâf bulub “barok” deyû ayıtmışlardır. Hattâ ol la­fız “Ham-buruk, Satarız-buruk” nev‘inden nice Frengistân beldelerine isim olmuşdur. Elsine-i selâse ulemâsı dahî ol îzâhı takrîr iderler. Ol çif­te minâreli Hamîdiyye Câmii yemîn ü yesâr kenârında çifter sağır pencere olub, takrîbî on arşun kuturında yek kubbe murabbaa bir binâ olub kubbesinde çâr pencere bulunur vü ziyâde ziyâlıdır. Minber ü kürsîsi dahî Hamîd-i sânî ah­dinden bakıyye ahşabdan olup câmiin çârkenâr-ı taşrası Bilecik vü İznik işi çinilerle müzey­yendir. Ol mescidde rek‘ateynle tahiyye-i mes­cid eyleyüb eslâfımıza duâda bulunub teberrük niyâz itdik. Câmi vü mekteb-i i‘dâdî ilen müsel­les eyleyen bir de kadîm eytâmhâne durur kim elyevm âtıldır. İmdi ol üç âsâr dahî bânîsi hat­riçün Hamîdiyye Câmii, Hamîdiyye İ‘dâdîsi vü Hamîdiyye Dâru’l-eytâmı deyû yâd idilir.

İşbu ziyâretden sonra beldenin yukarı kısmı­na revân olub meydanda bir sebil bulduk. Ol bu sebîl seng-i hârâdan mâmûl begâyet zarîf bir çeşme olub ol dahî alâ elsine-i nâs Kâimmakâm Çeşmesi deyû müsemmâdır. Çün ânı Sultan Mehemmed-i Hâmis Reşâd efendimüz ahdin­de kâimmakâm Saîd Beg beldeye hedâye ey­lemişdir. Sa‘yi meşkûr olsun, âmîn… Ol çeş­me de murabba olub Kütâhî çinilerle müzeyyen sâkî-i enâm, menba-ı inâyet bir hayrâtdır. Çün eslâfımız “efdalü’l-hayr sakyü’l-mâ’ “ fehvâsınca âmil idi. Hemân çeşmenin ardında Çelebi Sul­tan Mehemmed Camii şerîfi vardır kim evve­len Çelebi Mehemmed Efendimizün inşâ itdür­diği ol bu mescid-i Cuma Hamîd-i Sânî efendi­miz ahdinde tecdîden inşâ buyrulmış, Yunan işgâlinde harâb idilen câmi-i şerîf bilâhare ta‘mîr buyrulmışdır. Ol eser-i azîmde “ehade aşera kev­keben ve’ş-şemse ve’l-kamer” misillû yek azîm kubbe vü onbir sağîr kubbe vü yek-minâre bu­lunur. Ânı diger câmilerden tefrik iden husûs ise kubbe-i azîminin alem yerinde harîmi tenvîr iden zarîf penceresi olmaklığı vü mahfel-i nisâda duran pencerelerin birinde hatt-ı sülüs celîsi ilen “Yâ Hazret-i Bilâl Habeşî –raziyallâhü anhü-“ yek-digerinde “[İbn] Ümm-i Mektûm” muharrer olmaklığıdır. Ömereyn ü Hateneyn ü Haseneyn’in esmâı ise zâten muharrerdür. İmdi anda muharrer isimler şöyle olur kim: Çâr yâr-ı güzîn, Haseneyn ü müezzineyn-i Resûl. Ol câmi müstatîl olup ziyâde vâsî vü yek-vakitte kan­deyse hezâr Müslim anda musallî olmak müm­kindir. Cenâb-ı lem yezel mahâfilinden salavâtı, kürsîsinden nush ü pend ü duâyı, minberinden hamdele vü salveleyü, mihrâbından kıyâm ü tekbîr ü havkaleyi noksân itmesin, âmin…

Salât-ı vüstâyı anda edâ eyledikden sonra câmi-i şerîfin onbeş arşun cihet-i garbîsinde pek latîf bir çardak durur kim âna dahî Karakeçili vü Sa­rıkeçili bağçesi dinür. Bu belde-i Sögüd’de bir âsâr-ı atîka müzesi latîf ü zarîf bir binâ olub bi-lâ ücret ziyâret idilir. Anda sancak-ı şerîf, melâbis-i mahalliye vü sâir eşyâ vü âsâr ma‘rûz idilir. Hakîr ol gün iftâra Bilecik’e vâsıl olalım deyu yola revân olub Namlı nâm matbah-ı Osmânî’nin taâmların dahî başka vakt tadarız diyib belde­den duâ vü niyâzlarla hurûc idip cümle evliyâ vü selâtîn ü şehîdânun ervâhına fâtihâlar ihsân eyledük. Bilecik’de neler bulduk, andan Burûse’ye nice seyâhat idib anda neler gördük ânı da başka vakıt hikâyet ideriz vesselâm.

Şiir-i müşebbeh:

Zâira! Şânımız “innâ seyyernâ”,
Seyyâh-ı hayrânı serserî sanma;
Biz kılı kırk yarar kâmiliz ammâ;
Pîrim Edebâlî’nın fukarâsıyuz…
Cevelânnâme-i Ziyâ

15 Remezân 1433
Söğüd Kışlağı, Bilecik

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Der Beyân-ı Evsâf-ı Türbe-i Ertuğrul Gâzî I 

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Der Beyân-ı Evsâf-ı Türbe-i Ertuğrul Gâzî I 

Teberrük ez Rûhâniyyât-ı Şeyh Edebâlî ü Tursun Fakı ü Ertuğrul Gâzî vü sâirân-ı gâzîyân-ı kirâm ü şehîdân-ı ızâm ez Kavm-i Necîb-i Etrâk bi-zımn-i Sefer-i Sancak-ı Bilecik Kışlağ-ı Sögüd der Eyyâm-i Bîz-i Remezân

Seyyâh-ı âlem ve nedîm-i benî Âdem, iş bu fakîr bin dört yüz otuz üç sene-i hicrîsinün şehr-i Remezânın eyyâm-ı bîzında hânemde Adana eşrâfından Yaşarbeğoğlu Abdullah Rüşdi hâce birle vakt-i sahûri intizâra şurû eyler iken bir yandan dahî tenbelizyon nâm, şîşe-i mebsûttan mâmul nev-zuhur îcâd-ı şeytânîyi müşâhede ider idik. Ol demler anda Târık Buğrâ el- Akşehrî’nin Osmancık nâm te’lîf-i latîfinden munazzam bir film müşâhede eyler idik. Ol filimin mevzûu dahî Devlet-i âl-i Osmân’ın fedâkarlık vü şecâatlik vü lâhûtîlikle nice tesis olunduğun, Şeyh Edebâlım’ın Ertuğrul Gâzî tayyeballahü serâh’a nice himmetler itdüğin ve Türk’ün töresiylen nice il vaz etdiğün idi. Mâlumdur kim te’sis-i devlet-i ebed-müddet Söğüt kışlağı vü Bilecik sancağında ibtidâ eylemiş idi. Hakîr Rüşdi Hâce birle ol demleri yâd iderken çelebi ayıtdı: ‘Ya karındaşum, şol Bilecik Sancağına vü Söğüd kışlağına nicedir azm-i râh itmek murâd iderin. Aceb uyûn-i deşt-i fenâ ilen âna vâsıl olmağ nasîb olur mı?’ didikde hakîr didim kim: Bak a büraderim, anda nice evliyâ vü selâtin vü kâidân-ı etrâk medfündürür kim ânlardan teberrük eylemek ziyâde müstehabdır. Tiz eşyânı vü esvâb-ı seferini vü levâzımâtın ihzâr eyle, ferdâsı güni âna müsâfiriz’. Ben böyle digeç, çelebi kandeyse fursat tarassud ider imiş sürûra garîk oluben hay hay diyip ferdâsı yevm-i sebtte yola revân olduk. Kable’s-sefer aylardan şehr-i savm olub cümle sâim olmağın ‘aceb şol eyyâm-i bahûrda savm, ebdânımıza sıklet ü za‘f virür mi’ didükse de Cenâb-ı lem yezel’den teysîr recâ idüp âzim-i sefer olduk.

Ol bu Bilecik vilâyeti, pâytaht-ı halîfe-i rû-yi zemîne otobüs nâm vesâitle sâat-i selâseyi kılletle mütecâviz vakt çeker kim bi’l-meşy-i serî‘ on günlük mesâfedir. Anda ahkâm-ı müsâferet cârîdir. Ol bu otobüs dinen seyyârelerin mevkifi Bilecik’in merkezinde olub andan nâzil oldukda vakt zuhr olmağın ezân-ı Muhammedî okunur idi. Bilecik’in ezanları ziyâde hûb olub ol seyyârelerin mevkifin mescidinde salât-ı zuhri edâ eyleyib Söğüd kışlağına toğrı yola revân olduk. Söğüd kışlağı vilâyet merkezinin takrîbi yüz kırk ok atımlığı cenûb-i şarkîsine düşer kim âna dahî vesâitle seyâhat idilir. Ol vesâitden birine râkib olub Söğüd’e gider iken meşhûddürür kim Bilecik cümle vâdî vü cibâl ilen muhît, ziyâde hadrâlığı olub nice cengelân-ı çam vü ardıç ilen ihâtalı, cennet-nişân bir vatandur. Hakîr seyyârede Rüşdi Çelebi birle musâhibeten seyâhat ider iken dîdelerimiz hemân yânede kâid bir amucaya dûş oldu kim kandeyse kapıkulu cellâdların heybet ü haşmetinden nişan virirdi. Ol biz fakîrleri nazar-ı rakîk ilen süzdükten sonra söze ser-ağaz idip ayıtdı: “Çelebiler, kıyâfetünizden anlamışım kim seyyâhsınuz. Kande gelür kandeye gidersüz kim şol eyyâm-i bahûra musâdif eyyâm-ı savmda müsâfir olmuşsız tiz cevâp virün!” Ol böyle sâil oldukda hayli hâif olub bir an tereddüd itdik ise de hakîr ayıtdım kim “Bre amuca! Biz Dersaâdet’ten müsâfiriz kim şol mâh-ı mübârek içre ecdâdımız rûhâniyyetünden teberrük isterüz. Ândan sebeb gelmişiz’. Ben böyle digeç ol emmi ziyâde mesrûr olub bizleri tahsinleyüb duâkâr oldı: ‘Sad-hezâr âferin iy ârif evlâd-ı vatan-ı Türk! Çün mahabbet-i vatan vü millet ü devlet ü ecdâd-ı ızâm muallem bir şey olmayıb irsiyyet ü dem ile tevârüs idilir. Cenâb-ı lâ yefnâ ecriniz müzdâd itsin!’ Ba‘dehû merkez-i beldeye vâsıl olana dek bize âsâr-ı atîka vü tekâyâ vü mesâcid ü ziyâretgâhlardan haber virip âgâh itti. Gendü ahvâlinden dahî tahkiye itdi kim âna Sögüd’de Balaban Ahmed Ağâ dirler. Çün kim kavm-i necîb-i Etrâk-ı Oğuz’ın Kayı boyunın Balaban sülâlesine mensûbdürür. Ol Söğüd’de ânın gibi nice yiğid Kayı evlâdı müselmân bulunurmış kim cümlesi itikâdda Ebû Mansûr Muhammed Mâtüridî, amelde İmam-ı Azam Ebû Hanîfe, kırâette dahî Âsım bin Behdele hazerâtına muktedî Türklerdir. Hamdü lillâh kesîran vefîrâ, edâmallâhü sîretehüm ve kavmehüm ve kesserallâhü cemâatehüm, âmîn.

Ammâ ba‘d, imdi Söğüd beldesinin medhalinden evvel otuz ok atımlık mesâfede bir cübeyl-i meşcerenin zirvesinde dahî Tursûn Fakîh türbe-i pâkinde yatur. Söğüdün hemân medhaline bir taç kapudan dühûl idilir kim kandeyse beldenin medhalinden mahrecine dek her yânede Şeyh Edebâlî pirimizin Ertuğrul Gâzî hânımıza nesâyihinden nice mev‘izalar cümle cidâr ü ahcâra mahkûk ü muharrer olub taç kapudan girib hemân cihet-i yesârîye müteveccih oldukda meşhûd bulur kim Ertuğrul Gâzî bir ok atımlık ileride medfûndür. Türbe-i şerîfeleri Abdülhamîd-i sâni ahdinde tecdîden inşâ idilmiş olub medhal-i türbede iki kitâbe takdimiyle iki çeşme durur.

Târîh:
Pâdişâh-ı bahr ü berr, sultân-ı İskender-siyer;
Dâd-ı şehriyâr-güster Hazret-i Abdülhamîd;
Fikrini i‘mâr-ı mülke hasredince olmada;
Şâhid-i gül-çehre-i umrân her yerde bedîd.
Türbe-i Ertuğrul’u bu kerre ihyâ eyleyüb;
Eyledi bu çeşmeyi icrâ, o Hâkân-ı ferîd.
Sû-be-sû her yerde cârî, gerçi, âb-ı şefkati;
Bâ-husûs, oldu Sögüd halkı ziyâde müstefîd.
Akdığı müddetçe âb-ı ayn ü enhâr-ı cihân;
Eylesün Hak, müddet-i iclâl ü ikbâlin medîd.
Hayli gayret etdi Zühdî bendesi, icrâsına;
Sa‘yini meşkûr kılsun Hazret-i Rabb-i mecîd.
Çâkirî sâlik dedi târîh-i cevher-dârını
“Eyledi seyyâl-i zemzem Hazret-i Sultân Hamîd”. (Sene 1304)

Menba-‘ı cû-yi inâyet, şâh-ı âlî sîretin;
Mevce-i deryâ kadar ömrin Hudâ kılsûn mezîd.
Kıldı ol şâhinşeh-i devrân cedd-i emcedin,
Gâzî Ertuğrul cenâbın kabrini zîrâ cedîd.
Bâbı yanında dahî bu çeşmeyi inşâ ile;
Eyledi rûh-i revânın şâd, o hâkân-ı reşîd.
Cevher-i nazma iki târîh bir beyt içre bak;
Sû verir buldukca mecrâ-yı kalem, feyz-i bedîd.
Rûh-i Ertuğrul içün bu çeşmeyi kıldı ayân;
Lutf-i ayn-ı saltanat-ı zemân-ı şâh Abdülmecîd. (Sene 1304)

Ol çeşmeleri ubûr idip türbenin bağçesine dâhil oldukda ber vech-i yemîn zevce-i Ertuğrul Gâzî, Halîme Hatun’ın kabri olub kitâbe-i şâhidesi ber-vech-i âtîdir:

Hüve’l-bâkî

Fâtihâ-hân-ı istiklâliyyet ü müessis-i bünyân-ı devlet-i Osmâniyye, Sultân Osmân Gâzî Hazretlerinin vâlid-i mâcid-i kesîru’l-mehâmidi ve cedd-i a‘lâ-yı pâdişâhî-i Firdevs-makâm Ertuğrul Gâzî hazretlerinin (zevce-i) cinân-ı âşiyânları Hânım’ın; halîfe-i Süleymân, bârgâh-ı zemân, Sultân Gâzî Abdülhamîd Hân-ı Sânî Hazretleri taraf-ı bâhirü’ş-şeref-i mülûkânelerinden buldurulan, darîh-i gufrân darîhleridir. Rûhîçün Fâtiha. (Sene 1305).

Hemân türbenin halfine vardıkda anda dahî Ertuğrul Gâzî’nin mahdûmi Savcı Beg’in merkadi meşhûddürür kim kitâbe-i şâhideleri oldur:

“Hüve ni‘me’l-ğafûr;
Cedd-i büzürgvâr-ı hazret-i pâdişâhî Ertuğrul gâzî hazretlerinin mahdûm-i necâbet-mevsûm-i ’âlîsi Sâvcî Beğ merhûmun (…) hayrât-perver Sultân-ı Gâzî Abdülhamîd Hân-ı sânî hazretleri cânib-i me‘âlî-menâkıb-i mülûkânelerinden şeref-sâdır olan irâde-i seniyye mantûkınca inşâ ve i‘mâr ettirilen lahd-i pür-nûr-i âlîleridir. Rûhîçün Fâtiha”. (Sene 1305)

Elyevm harîm-i türbede bulan Osmân Gâzî’nin -müdde zıllüh- kitâbe-i seng-i mezârından mâadâ bağçede hemân Halîme Hâtun’ın yanında duran bir seng dahî olub ol alâmet merhûm-i mezkûrın makâmıdır. Çün mefhûm-i kitâbede sâdırdır kim naaş-ı mezkûr Orhân Gâzî efendimüz rûzgârunda Burûse’ye nakl olunmuşdur. Kitâbe-i şâhide-i Kabr-i makâm ez-Osmân Gâzî:
Mübâdi-i saltanat, sâhib-i meğâzî, Gâzî Osmân Hân;
Yedi yüz yigirmi altıda oldu dâhil-i dârü’s-selâm;
Alup da medfeninden Burûse’ye nakl etdi Orhân Hân.
Mahall-i medfeni gâzî-i müşâr içün oldu makâm.

Ol türbe külliyesin kandeyse cümle aksâmın devr-i Hamîd-i sâni hazretleri ahdinde tecdîden inşâ buyrulıb cümle kitâbeler anda vaz‘ idilmişdir. Ertuğrul Gâzî –tayyeballâhü serâh-türbesi medhalindeki kitâbe dahî eser-i Sultân Hamîd’dir:

Şeref-i şevket ile âleme Sultân Hamîd;
Eyledi sâye-i umrânını medd ü temhîd.
İşte ez-cümle olub, ahd-i hümâyûnunda;
Türbe-i hazret-i Ertuğrul Gâzî de cedîd.
Sene bin yüz dahî yetmiş bir iken Ahmed Hân;
Temelinden bunu etmişdi binâ ü tecdîd.
Çok vakıt geçmekle münhedim olmada iken;
Peder-i şâh-ı zemân Hazret-i Sultân Mecîd;
Bir iki çeşme vü fevvâre ilâve iderek;
Şeref-i türbeyi, ta‘mîr ile, etmişdi mezîd.
Şimdi de mevki‘ini hâvî harîta yapılûb;
Nazar-ı ‘âlî-i şâhânede oldukda bedîd;
Yeniden eyledi inşâsını emr ü fermân;
Şeref ü zîneti hakkâ ki olundu te’yîd.
Ya‘nî bu tarz-ı dil-âvîz’e Hamîd Hân kodu;
Oldu sandûkası da böyle ruhâm1 ile ferîd.
Ne kadar vâr ise kurbünde kubûr-i şühedâ;
Zîr-i sandûka-i hârâda iderler tahmîd.
Bunların yatdığı müddetçe bu merkadlerde;
Şevket ü saltanatın eylesün Allah medîd.
Kâimmakâm Zühdî kulu gûşiş-i bî-hadd etdi;
Bunun i‘mârına, meşkûr kıla ol Rabb-i vahîd.
Dedi sâlik kulu, târîh-i güher-tevşîhin:
“Kıldı bu türbeyi ma‘mûr, o hâkân Hamîd”. (Sene 1304)

Türbe harîmine dühûl itdikde ıyân olur kim Ertuğrul Gâzî hazretlerü, zıll-i sancak-ı şerîfde yatur. Etrâfında necm ü hilâl al bayrak vü nesl-i Oğuz’ın tesis eyledikleri düvelin sancakları durur. Hem dahî sanduka-i pâkinin eyninde cümle bilâd-ı Etrâk’den menkûl türâblar durur. Anda iki rekat salât-ı tahiyye kılub Yâsîn-i şerif tilâvet itdükden sonra bağçede medfûn yâ hakîkat yâ makâm, Kayı yiğidlerin zâir olub
1 Me rme r t a ş ı , s e n g – i h â râ . Fâtihâlar ihsân eyledik kim anda şâhideleri bulunan yiğidler şoldur: Akça Koca, Konur Alp, Turgut Alp, Dündar Beğ, Abdurrahman Gâzî, Gündüz Beğ, Pazarlu Beğ, Aydoğdu Beğ, Aykut Alp, Hasan Alp, Emîr Ali, Melik Beğ, Kara Mürsel Beğ, Hâmid Beğ, Sarı Batu, Şaban Beğ, Savcı Beğ, Halîme Hâtun, Aktemür Beğ ve mimmen yuaddü esmâehüm ‘ınde’r-Rahmân…
Türbe-i Şerîfin pencerelerindeki muhadded mahfazalara nazar kıldıkda dahî görülür kim anda bilâ aded delikler olub hemân anda bir tahrir mullakdır kim anda şol yazar: “ol cümle delikler Yunân-ı mel’ûneden bakiyedür. Esnâ-i harb-i istiklâlî demleründe Yunânîlerin menhûs ü mülevves asâkir-i habîsesi Söğüdü işgâl idip türbe vü merkad-i şerife savlet ilen ânı gurşun alabandasına dutmuşlardır.” İşbu ol âsâr-ı harb ü işgâl cümle muhâfaza idilmişdir kim kurûn-i âtiyenin evlâd-ı vatanı andan itibâr idip tezekkürde buluna, yek seng-i vatanı dahî şeş kıt‘aya değişmeye, vesselâm. İlâ rûh-i eslâfinâ Fâtihâ!
15 Remezân 1433
Söğüd Kışlağı, Bilecik

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Bir Gûne Hâdisât-ı Acîbe-i Şehr-i Remezân Beyânındadır”

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Bir Gûne Hâdisât-ı Acîbe-i Şehr-i Remezân Beyânındadır”

Mahalle Mektebi, Sayı 6 [Temmuz, Ağustos 2012]

Sad-hezâr âdemoğlunun alâmeleinnâs câdde üzre iftâr itdüğin beyân ider:

İş bu seyyâh-ı fakîr, Ziyâ-yı bî-riyâ, bin dört yüz otuz iki sene-i hicrîsinün mâh-ı Remezânının evâsıtında kable’l-asr, devlethânemde alâ vechi’l-yakaza yatur iken âgâh olub âbdest alub salât-ı vüstâ-yı edâ eyle­dim. Edâ-yı salâtdan sonra dahî cen­bim üzre uzanıb hazret-i Yezdân’ın esmâ-i pâklerin zikrine –ale’l-âde- mülâzemete şürû eyledim kim evrâd ü ezkâra mülâzemet iden mâh-ı Remezân’da ziyâde müsâb olur. Hem Kelâm-ı Kadîm’de mezkûrdür kim ol tefekkür ehli müselmânlar zât-ı Bârî’yi kâim iken hem kâ‘id iken hem dahî alâ cünûbihim zâkir olurlar. Ol zikr ü fikrden sonra dahî Acıbâdem nâm semt-i kadîmde mescid imâmeti vazîfesin îfâ iden kadîm yâranumdan Abdullah Rüşdi hâceyi iftâra dâvet it­dim. Çünkim Nebî-zî-şân buyurdılar: ‘Yek âdemin taâmı iki kişiye kâfidir. Cemâatde rahmet, fürkatde azâb var­dır’. Hem hadîs-i nebî’de vârid ol­muşdur kim “mü’min, karındaşı ilen teberrük bulub maîşeti ziyâdelenir.

Şiir:

Çalış, kazan; ye yedir; bir gönül ele getir;
Bin Ka‘be’den yeğrekdir, bir gönül ziyâreti.
Uslu değil delidir, yüce saraylar yapan;
Âkibet vîrân olur, cümlenin imâreti.

Hakîr, da‘vetden evvel iftâriyelik vü sofralık erzâk ü fevâkih teminiçün çarşuya varayun didikde gözüm azîm bir kalabaya dûş oldu kim hezârân âdem ü havvâlar bir hây hûy ü gulgule ilen şamata ider, iti­şip kakışır hem dahî âvâzeler hevâda uçuşurdu. Fakîrin hânesi Ümrâniye nâm belde-i cedîde karîb olmağın Alemdağ deyû müsemmâ cadde-i kebîrin çarşusuna varıp ol izdihâmı temâşâ idicek hemân yâneden ubûr iden bir âdeme didim ki: ‘Eyâ emmi, şol cümle nâs gûyâ ceng ü gavgâya vü yağmâya gelmişler. Ya bu tantata­na vü izdihâmın esbâbı nedir? Şol nâs yağa, gaza, tuza vâki‘ terakkîden mi müştekîdir, yâ hulûl-i şehr-i mübârek münâsibetiylen peydâ olan ihtikâr ü muhtekirînden mi şekvâ idip tel‘înde bulunurlar?’. Ol emmi ayıtdı: ‘Oğul­cağızım, elyevm Ümrâniye nâm bel­denün şehremâneti, iştirâk ideni sad-hezârı mütecâviz olıcak bir ulu mâide-i iftâr tanzîm eylemişdir kim ol cemiyete “Sokak İftarı” dirler. Ol şâhid olduğun cümle nâs dahî her biri bir fâriğ kürsî kapmak vü âna câlis olmak gavgâsı iden bî-edeb ü bî-behre âdemlerdir. Ânın içün çeki­şir vü itişirler. Vâh esefâ!’. Ol emmi böyle digeç nazar kıldıkda şâhid ol­dum ki hezâran kürsî vü sofralar dört ok atımlığı tûlünde begâyet nizâmi dizilmiş, her kürsînin önine dahî âb ü hubz ü iftâriyyelik vü taâm ü meşrûbâtlar ihzâr idilmişdir. Vü la­kin muhammenden ziyâde er ü avret­ler sâi olunca ol erzâk vü kürsîler kâfi gelmemişdir. Filasl, alâmeleinnâs cadde eyninde vü avâmın beynin­de sıhhat ü âdâbdan berî velev ki bi-saded-i infâk ola, ol taam vü iftar mec­lisleri tesis eylemek aslâ edeb-i dîn ü örf-i Türkî’ye muvâfık değildir. Çün ol meclislerden sonra meşhûd olu­nan manâzır ziyâde şâyân-ı tahayyüf ve tahassür bolur. Her yâneye nesrol­muş taâm ü lahm ü pideler, cebel-i Aydos misillû etrâfa yığılmış zibil vü habâset, nîmetin şükrün edâ itmeden sofradan itizâl iden âdemler görmek mukadderdir. Ol meclislerde ziyâde tebzîr vukû bulur kim Kelâmullah’da mukayyeddir: “Ashâb-ı tebzîr cüm­le ihvân-ı şeyâtindir”. Hafazanallâh! Şehr-i mübârekin rûh ü rikkatine münâfî, gayr-i muvâfık-i âdâb ol mec­lislerden Cenâb-ı lem-yezel cüm­lemizi sıyânet eylesin. Şol riyâ vü arz-ı şecaât ü gayret meraklısı cüm­le şehremînlerine dahî Mevlâ firâset ü akıl nasîb eylesin, âmîn!

Beyt:

Ehl-i diller arasında aradım kıldım taleb;
Her hüner makbûl imiş illâ edeb, illâ edeb!

 Selâtîn câmiî mahyalarında acîb ü garîb elfâz muhar­rer idüğü beyânıdır:

Hakîr, bâlâda mezkûr senenin Remezânında, sâbiku’z-zikr günin ferdâsı nefsime ya n’ola didim; işbu gice salât-ı terâvîhi Sultân Süleymân câmi-i şerîfinde edâ ideyin, çün Kânûnî Sultan Süleymân Hân efendimiziün fazl ü himmet ü lütfu ândadur. Ândan şol mâh-ı azîz hür­metine teberrükde bulunıb, rûhûna fâtihâ ihsân eylemek vâcibdir deyû düşünüb Rüşdî Hâce birle ba‘de’l-mağrib yola revân olduk. Deryâyı âbir olub Sarayburnu’na vâsıl olmakçün sâhil-i Üsküdâr’dan sefîneye râkib oldukda dîdelerim Sultân Ahmed-i Evvel, Bâyezîd vü Süleymâniyye câmi-i şerîflerünin minârelerinde muallâk mahyâlara dûş oldu kim anlarda “Ey oruç dut bizi”, “Mübârek ay”, “On­bir ayın sultânı” nev ‘inden bilâ ma‘nâ vü zarâfet ibârât vü tuhaf terkîbler muharrerdi. Hemân hayrete garîk olûben Rüşdî Hâce’ye teveccüh idip dedim ki: ‘Bak a pîrim! Ezmân-ı kadîmede vü ecdâd-ı sâlifîn-i sâlihînimizün rûzigârunda ol mahyalarda hurûf-i Arabiyye ilen tekbîr ü tehlîl ü tesbîhler mektûb idiğün Evliyâ Çelebi Mehemmed Zıllî efendimiz vü nice seyyâhân-ı kirâm ü müverrihân naklider. Ya bu mahyalara n’olmuşdur kim, elyevm ânların üstinde sıbyân mektebi kırâet ü kitâbet temrînâtı nev‘inden acîb ü garîb elfaz ü terkibler muharrerdir. Kan­gı şuursuz mahya ustaları anları tesis ider acep? Ben böy­le didikde Rüşdi Hâce teessür ü tekeddüre garkolub: ‘Çe­lebim’ didi; ‘şol devr-i cedîdin cümle işleri örf ü an‘aneyi tahrîfe mebnî olub, ahbâb alışverişde görsünler sadedin­dedir. Andan berû ne senin müştâk idiğün âdât ü zarâfet ne rûh ü iştihâ ve ne rikkat ü letâfet kalmışdır. Bizim gibi âdemler ol bu rikkatlen daha ziyâde tekeddür ider… hakîr ol cevâbından sebeb Rüşdî Hâce’yi tahsinledim.

Şiir:

Bûy irse cân neşâmına, fasl-i bahârdan
Murgân sadâsı gelse yine, megzârdan…
Bulsa nevâda, gül gibi nev-besteler, zuhûr;
Kim tâze nakş ü savt işidilse hezârdan…
Nevrûz irişse, yâd idüp ol eski demleri;
Her kimse alsa dâdını bû rûzgârdan…

(Sultân Ahmed-i Evvel)

 

Cevelânnâme-i Ziyâ
Heybeliada, 12 Haziran 1428.

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Der Beyân-I Evsâf-I Cezîre-İ Kıbrıs”

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Der Beyân-I Evsâf-I Cezîre-İ Kıbrıs”

Seyyâh-ı âlem ve nedîm-i benî âdem, Ziyâ-yı bî-riyâ, şehr-i Rebîu’l-evvelin evâilinde hânemde alâ vechi’l-meskenet yatur iken nefsime “Seyâhat ferâhluk tevlîd ider, ya bu âhir eyyâm-ı şitâyu ısıcak bir beldede geçirsem nic’olur acep?” deyûben cezîre-i Kıbrıs’a azm-i râh eyledüm kim hakîrin ol cezîrede ba’zı ahbâb ü yârânı olmaklığun ânlaru arayup hakîrin yola revân olmaklığun haber eyledükde begâyet mesrûr olûben hakîri intizâra şurû’ eyledüler. Hakîr dahî ol cezîreye evvelen seyâhat itmedüğünden merâk ü sürûrı tezeyyüd idüp hemân câzip bir tayyâre şirketi aramağa koyuldum. Bir nice şirketleri bahseyledükde PEK-AZÎZ nâm şirketin tayyâre seyâhat ücretlerinün mütenâsib ü murahhas olduğun tesbît idüp temâm yüz yigirmi akça-yı Tayyîbî îfâ eyleyüp zehâb ü iyâb bitâka-i tayrân te’mîn itdüm ki ol bitâkalara lisân-ı cedîdde BİLET dirler. Ol şirkete niçün PEKAZİZ dindüğin suâl eyledikde ise, ücretlerinün murahhas, hizmetlerünin dahî ziyâdesiylen muhkem ü mümtâz olduğu vechile böyle tesmiye eyledüklerinden bahs itdiler.

Ol bu cezîre-i Kıbrıs bahr-i sefîdin vasatunda bulunub evvelemîrde çihâr-ı yâr-i güzînden –rızvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaînhazret-i Osmân zi’n-nûreyn efendimüz rûzigârunda fetholunub cümle küffâr İslâmluğun ulviyyetin idrâk idüp himâyeye girmişlerdür. Peygamber efendimüzün halasu bulan Safiyye Hâtun dahî “halasultân” nâmıylan kısm-ı Urûm’un Larnaka nâm beldesindeki türbe-i pâkinde medfûndürür kim cezîre cümle teberruk ü selâmetün ol bu Hala Sultân Hâtûn’a medyûndür. Âna kavm-i Urum dahî ta’zîmde bulunurlar.

Beyt:

Alem-i hilm ü silm olûben müyesser boldı feth, ahdinde, Zi’n-nûreyn Osmân’a;
Ashâba makber ü merkad oldu cezîre, hala-i Ahmed Safiyye Sultâna…

Asr-ı saâdetün mâba’dinde cezîre-i Kıbrıs tahakküm-i küffâra dûçâr olduysa da takvim-i Îsevînün 1571 senesinde Devlet-i âl-i Osmân’dan ü kavm-i necîb-i Etrâk’in kâidleründen Lala Mustafa Paşa hazretlerinün sa’y ü himmetleriylen fetholûben kirâren İslâmluğun ü Türklüğin hukmüne girüb sulh ü selâm bulmış, ahâli-i Benâdik dahî kavm-i necîb-i Etrâk’e mutî’ olmuşdur. Devlet-i Aliyye acze düşüb hitâm buldukda cezîre Urum hâkimiyyetüne girmüş sulh ü selâmun dahî ahâli-i Etrâk’in fevkine dûd-i siyehler çökmüş, nice zulumât vâki’ olmuş, nice ma’sûmcuklar Urum çete vü hiziplerünün savletiylen şehîd olmuş, hâneler harâb, cisimler bîtâb düşmüşdür. Cenâb-ı lemyezel cümle nâsı Urum savletünden hıfz ü sıyânet buyursın, Âmin…

Vaktâ ki târîh-i beşer bin dokuz yüz yetmiş dört sene-i Îsevî’ye irişdü; işbu Urum savletlerü vü ezâ vü cefâlaru hadd-i tahammüli mütecâviz oldukda Devlet-i Aliyye-i Türkiyye’nün hukûmeti vü asâkir-i mansûresü cezîrede vâki’ hâdisâta vaz’ı yed eyledü. Çün kim Türk’ün töresünde karındaş ü dindâşa muâvenet vü âciz ü mağlûba nusret eylemek esâsdürür. Ol vakıt hukûmete Sadr-ı a’zam HAZIMSIZ ECEVİTZÂDE BULEND –

emleallâhü fâhü bi’t-türâbriyâset itmekde idi. Sadr-ı a’zam vekîli vü muâvin-i evveli dahî KOZÂNOĞLU ERBAKAN NECMÜDDİN HÂCE –tayyeballâhü serâh ü azze nasruhû vü zîyde kadruholub, emr-i harekâtı virmiş idi. SANCÂRÎ SEMİH PAŞA-ravvehallahü ruhahu ve kabrehukıyâdetündeki asâkir-i mansûre-i Muhammediyye’nün neferlerü –azze nasruhümsemâ-i Kıbrıs’dan tayyâre marifetiylen cezîreye çıkarma yapup cezîreyi vü kurâ vü bilâd-i Etrâk’i Urum savletinden inkâz eyleyüb cümle Urûmilerü arâzî-i cenûba sürgün eylemişlerdü. Nebi-yi Zîşân  Efendimüzün  hala su Safiyye Sultân’un cism-i latîflerünin medfûn bulunduğu Larnaka şehri dahî evvelemirde fetholunduysa da harekâtun hitâmunda sadrazam ECEVİTZÂDE BULEND’in ta’lîmâtıyla kısm-ı Urum’a terk ü iâde olunmuş, bu fi’l dahî cümle ahâli-i Türkiye vü ehl-i İslâmu teessüre gark eylemişdür. Vâh esefâ… Bilcümle düvel-i muazzama vü Avrupa düveli vü Ümem-i Müttahide(UM) muhâlifet eyledi ise de Devlet-i Aliyye harekâtta sâbit ü ber-karâr olmağın cümle karındaş ü dindâşlaru Urum eziyyetinden halâs eyleyüb cezîrede silmi te’sis eyleyüb cezîreye nice kışlalar ü karargâhlar inşâ eylemişdür. Hakk teâlâ asâkir-i Muhammediyye’ye kudret ü necât ihsân buyursın, ol harekâtta şehîd düşüb yâ gâzi kalanlarun dahî sa’ylerinü meşkûr eylesün, anlârdan evvel ol cezîrede şehîd düşüb fedâ-yı cân eyleyen ashâb ü etbâun vü gâziyân ü şehîdân-ı kirâmun şefâatlerine nâil eylesün. Âmîn.

Cezîrede silm te’sîs   olunduktan  sonra  ise ol cezîrede Şimâlî Kıbrıs Türk Cumhûriyyeti nâm bir devlet ü hükûmet teessüs itmüş ol devle tün müessis reîs-i cumhûr-i evveli dahî DENKTAŞZÂDE RÂİF RAÛF EFENDİ –ğaferallâhü leh ve yessera hisâbehbolmışdur.

Hakîrin târîh-i kasîrini nakleyledüği iş bu cezîre-i Kıbrıs, Devlet-i Aliyye’nün ger iktisâdî ger siyâsî muâvenetü ilen müdâvemet-i hayât eyleyüb temâm iki yüz elli bin nefer, eşkâli Türk’e ahlâkı müselmâna müşâbih olmaz âdeme vatandürür. Ol bu cezîre tayyâre ilen Dersaâdet’e sâat-i vâhideyi kılletle mütecâviz mesâfe çeker kim dileyen dahî Mersin limanundan sefîne ile seyâhat ider. Bu seyyâh-ı hayrân dahî tayyâre seyâhatine azmeyleyüb bilet te’mîn eylemekliğün İslâmbol’ın kurâ-yı aksâsundan Pendik beldesinün Kurtköy karyesindeki metâr-ı cedîde toğrı yola revân oldum kim bu metâr SABÎHA GÖKÇEN HÂTÛN nâmına inşâ idilmiş olûb gendüsi ilk Türk avret tayyâre sâikidür kim GÂZÎPAŞA ahdinde ömür sürüb müteveffâ olmışdır. El-yevm bu tayyâre iniş kalkış mekânlaruna HAVA LİMANI dirler. Begâyet vâsi’ vü râfi’ vü muntazam, dev-âsâ binâlardan müteşekkil te’sîsler olub âyende vü râvendesü vâfir, izdihâm ü tantanasu kâhir, ummâl ü müstahdemlerü mâhir mekânlardur. Ol mekâne mürûr idüp akçâyu çâr-çûr iden, tuyûr misillû tayrân ider kim bu zemâne irişenün semâda tayrânu, zemîn-i deryâda reftâru kerâmetden ta’dâd olunmaz. Nitekim kudemâdan Nâbî buyurdılar kim;

Beyt:

Sular üstünde reftâr olmadan gayra kâdir degil,
Bu demde, olsa da şeyhlerden sâdır, kerâmetler…

Hakîr tayyâreye râkib olûb esnâ-i seferde vü cezîre-i Kıbrıs’a nüzûl   itdikde   neler   vukû’   bulıp nelere şâhid oldu ânlâru dahî eyyâm-i âtiyede zikr ü hikâyet ideriz vesselâm…

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Muâsır Memşâhâne vü Kenef-i Acîbeleri Vü Ebvâb-ı Devvâre-i Seyyâre-i Garîbeleri Beyân İder.

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Muâsır Memşâhâne vü Kenef-i Acîbeleri Vü Ebvâb-ı Devvâre-i Seyyâre-i Garîbeleri Beyân İder.

Bu fakîr ü pür-hatâ, Ziyâ-yı bî-riyâ, hâk-i kıdâm-i enbiyâ, bir gün belde-i Üsküdâr’daki meşrûtasında istirâhatda iken hâtif-i ceybî nâm îcâd-ı şeytânîsi su‘bân çıngırağı misillû sadâlar izhâr idüben haber eyledü kim kadîm üstâdânumdan Samsûnî Emîn Hâce hakîri ziyârete gelür. Ziyâde sürûra garîk olûben “İrtibatsız ittihâd muhâldürür” fehvâsunca musâhibet idüp mahabbetümiz tezyîd idelüm deyû Emîn Hâce ilen gendümize bir mev‘ıd tesbît eyledük. Bu Emîn Hâce, mukaddemâ Tekfûrdağı sancağunda idâre-i Diyânet’in medrese-i ta‘lîm-i Kur’âniyyesünde Kur’ân muallimi iken elân Malatya vilâyetünin Kal‘a kazâsunda meşîhat makâmunı temsîl ider. Sadâsu ziyâde hûb olub Kelâm-ı Kadîm’i ziyâde teessürle vü kavâid-i tecvîd ile tertîlen tilâvet iden ilm-i fıkha muttalî, ehâdîs-i nebeviyyeye vâkıf, mûsikî-şinâs, ilm-i sarf ü nahivde sâhib-i merâtib, ziyâde naîf ü zarîf, ehl-i ’ızz ü ikrâm bir müftî olub hakîrin dahî hâce vü üstâdudur. Aslâ iltifât-ı ümerâya meyyâl olmayan bir kâim-i meşîhatdur kim dîn ü dünyâ ânın misillû merd ü cengâver ulemâ vü meşâyıh sa‘yiyle nizâmun muhâfaza ider. Çün eslâf buyurdılar kim: ‘Şems-i şitâya, işve-i nisâya vü iltifât-ı ümerâya mağbûn olmamak hayrdürür.’ Cenâb-ı Hakk ilm ü maârifin müzdâd, sa‘y ü a‘mâlin meşkûr eylesün, âmin!

Beyt:

Ma‘lûmdur ki fısk ile cihân olmaz harâb;

Eyler, ânı, müdâhane-i âlimân, harâb!

“El-‘ılmü yüzâr ve lâ yezûr”

kâide-i celîlesince Emin Hace’ye varmak muktezâ-yı edeb olmağın, ânınla musâhibet içün elyevm Bakırköy nâmiyle mârûf Makrikarye beldesine azm-ı râh eyleyüp vardım. Emîn Hâce hakîri CAROUSEL nâm

–KARUSEL deyû telaffuz olunurmuâsır bedestâne dâvet eylemeğin ol mekâne vâsıl olayın deyû seyirdirken tefekkür eyledüm. Ol mekâne niçün KARUSEL dirler? Ol mekâne mürûr iden bârân-ı belâ ve seng ü sihâm-ı kazâdan başın aslâ kurtaramaz. Âna dühûl iden nâs, seyl bakiyyesü zibile tebdîl olduğundan KÂR-I SEYL’den inhirâfen KARUSEL deyû zebân-zed olmuşdır. Allâhü a‘lemü bi’s-savâb.

İş bu kerâhet bedestânın daha medhalinde, belâ, âdeme ilişir kim hakîr nazar kıldukda içresüne dühûl idecek ne bir bâb ü medhal ne bir nefak ü cuhrı şâhid olmadım. Anda kâim bir tüvâne oğlancığa: ‘Bak a kenc; şol fakîr seyyâh nice ândır nazar kılarum lâkin âna dühûla vâsıta bir bâba rastlayamadım. Ma’lûmdur kim ecdâdımuz ol azîm bedestânâne nice azîm ebvâb inşâ idüp ol kapularun bâlâsuna dahî nice zamân tevâzu zenciri nâm zincirler sarkıdıp dünya in‘âmü ilen fahr bulub şîrâze-i edebden taşra çıkmayalım içün vü acz ü vüs‘atimizi bilelim deyû âdemi rükûa vardırarak idhâl iden nice rikkatli işler itmişlerdür. Ya bu bedestânın içreye dühûla vâsıta bâbı kandedür; kandedür ânın tevâzû zenciri? Bu seyyâha tiz delâlet eylegil!’ didikde ol oğlan, edâ-i hamâkatle sûretim süzüb ‘İy çelebi, ger ne dirsün bilmezem lâkin içerü girmeğe kapı sorarsan andadur. Dönen kapıdan içeri gir’ didi. Nazar kıldıkda gördüm kim üç aded elvâh-ı zücâcîyi yek-digerine rabt eylemeğ sûretiylen îmâl idilmiş bir acîp pervâne misillü mütemâdiyen devr ü seyr eyleyen bir kapudur kim çerh-i felekden nişân virür. Hafazanallah bi-lâ dikkat içresüne daldukda âdemi cerh dahî ider.

Beyt:

İkbâline, idbârına dil bağlama dehrin;

Bir dâirede devr idemez çenber-i devrân!

Ba‘dehû hakîr nerdübân-ı seyyâre ile devr-i sânîye râfî olub Emin Hâce’yi bir makhâ-i Frengî’de bulmak nasîb ü müyesser boldı. Ânın ile nice cân sohbetleri eyleyip kahvemizi şürb itdikten sonra hakîrin def‘i hâcet ihtiyâcı vâki‘ oldukda Emîn Hâce birle memşâhânelere müteveccih olduk.

Fasl-ı i‘lâm:

İş bu memşâhâne ta‘bîri, âdâb-ı Etrâk’den nâşî “halâ” meâlinde    müsta‘mel     bir     la  fız olub, evveliyâtında,  Nebî-zî şân rûzigârunda dahî def‘i hacet mekânuna “halâ” ya “kenîf” ta‘bîr olunurdu. Ehl-i temeddün bulan kavm-i necîb-i Etrâk müselmanlığla teşerrüf itdikde ânı dahî divâr ilen ihâtâ idüb ismin dahî “memşâhâne” yâni kim “ayak yolı” tesmiye itdiler. Edebden sebeb, ânı dîdeden nihân eylemek iktizâ itdi. –Nihâyet-i fasl-

Ol bu memşâhânelerin divârında el-yevm Frengî usûlde hurûf-i Lâtîniyye ile “Waw Cîm” hecâları muharrerdür kim ve mine’l-garâib! İş bu tahrîr “ol mebnânın derûnunda habâset ü necâset mevcuddürür” nev‘inden ma‘nâyu intibâ ider imiş. Ol muâsır memşâhânenin derûnuna dühûl itdikde gördüm kim ak rengli topraktan mâmûl bir nevî acîb ü  garîb  çanak-âsâ  cisimler divârı kenîfe rabt olunmuş dururdı. Anlara PİSUVAR dirler. Acep neden ânı böyle tesmiye  itmişler dir? İş bu PİSUVAR bir nevî çeh-i bevvâldir kim âna kıyâmda iken bevl idilir. Mervîdir kim ol terkîb, bu cisim îcâd oldukda, içinde mâ-i necîs hem bevl bulunmağın PİS SU VÂR! deyu tesmiye olunmuş. Dem-be-dem lisâna sıklet viren bu terkîb PİSUVAR’a tebdîl olmuşdur. Fi’l-hakîka ismi müsemmâsuna ziyâde muvâfıkdürür. Necîs ü habîs olmağdan mâ-adâ, kâim iken bevl eylemek aslâ şerîat-i ğarrâya muvâfık bir amel değildir. Hem ol PİSUVAR’lar divârân ilen muhît olmamağın edebden taşra, alâmeleinnâs def‘i hâcette bulunulur kim ziyâde nâ-hoş ü bed-manzar bir vaziyettir.

Sâniyen   ol   muâsır   memşâhânelerde   bundan ayrı bir tuhaf kenîf dahî vardır kim ol dahî KLOZET deyü zebân-zeddir. Ammâ bu KLOZET ne kelimedir? Lisâniyyât ulemâsının îzâhâtı mûcibince ol terkibin aslı dahî Arabiyyü’l-asl olan “KÜLLÜ ZID” olub terkîb müsemmâya çespân düşmüşdür. Çün kim ol dahî âdâb ü erkâna, kavâid-i İslâm ü şerîat-i Mahmûdiyye’ye kandeyse külliyyen zıd olup nezâhetten berîdir. Ol meyânda dehrlerdir telaffuz olunarak inhiraf bulmış vü hâl-i hâzırdaki telaffuzı isti‘mâle esâs bolmışdır. Sîbeveyh dahî bu îzâhı kâildir. Vü lâkin hakîr nazar kılub etrâfı süzdükde gördüm kim cümle memşâhâne mahzâ ol iki nevî‘ kenâif ilen memlûdür.

“Men bende-i bî-çârene rahm eyle efendim” deyû sızılanub tarz-ı Türkî bir kenîf  bulmağ  murâd  itdimse de ol çarşû efrencî-meşreb olmağın muvaffak olamadım. Ol KARUSEL nâm çarşû hayli acîb ü garîb olmağın memşâhâne vü kenâifi dahî aynıdır. Esnâ-i def‘i hâcette gûşânıma savt-i hamîr misillû sadâlar ilişib hakîr pur-dikkat istimâ ittikde fehmeyledüm ki mızika-i ecnebî çalur. Ve mine’l-acâib! Ba‘dehû ben nefsime ol meyânda tekellüm iderken hakîri işiden Emîn Çelebi ayıtdı: ‘Ey â mîrim, ne tahayyüf idersün kim şol devrân-ı cedîdin cümle ef‘âl ü a‘mâli kefere vü fecereye taklîd üzre mebnîdir. Şol cümle nâs Nebî-yi Muhtâr’ın “Kasem olsun şol ümmetim nice bir vakte irişicek kim ol vakıt sizler ehl-i kitâbı kadem-be-kadem vü zirâ-be-zirâ vü karış-be-karış ehl-i ta‘kîb ü taklîd bulucaksız. Kandeyse ol küffâr bir cuhr-i kelere dühûl itse ânın akabinden siz dahî ol cuhr ü çâha dühûle heveskâr olub dalıcaksuz ü hatvetini tâbiiyetten berî kalmıyacaksuz. İmdi âgâh olun ki kim bir kavmi müşâbihet ider de an‘anât ü örfün vü cümle ef‘âl-i dîn ü dünyâsın âna müşâbih kılmağa sa‘y iderse ol kişi ânların makûlesinden addolunur. Hazer eylen! Çün kim kişi ehl-i meveddetiylen haşrolunub hisâba dûçâr bulur.” buyruğun aslâ eslemezler. Ânlar kim pîr ü üstâzımuz Abdülhâmid Ziyâ Paşa’nın inşâd itdiği vechile:

İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakkî

Evvel yôğ idî işbû rivâyet yeni çıkdî” beyt-i celîline muhâtabdırlar. Sen anlara aslâ mâil olma.’ Devâmında da Emîn Hâce şöyle didi kim: ‘Ya şol acîb kenefleri inşâ itmekle kalmayub esnâ-i def‘i hâcette Dede Efendi vü Buhûrîzâde’nin bestehâ-i lâhûtîlerin icrâ idüb muzikamızu hâzil olsalardı? Buna da şükür. Cenâb-ı zî-şân beterinden hıfz ü sıyânet buyursın.’ Hakîr dahî ol bu duâya ‘Âmin’ çekerek ol bed-meşreb mahalden îtizâl eyledük.

Beyt:

Ehl-i dînin kefereyi teşebbüh ü taklîdin görmüşüz; Ne acebdir, def‘i hâcette muzıka çaldığın görmüşüz.

Cevelânnâme-i Ziyâ 26 Teşrîn-i sâni 1427 Cerrâhpaşa, Fâtih

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Âdât-I Selâse’yi Vasf Zımnında Evsâf-I Kûniyye’yi Beyân”

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Âdât-I Selâse’yi Vasf Zımnında Evsâf-I Kûniyye’yi Beyân”

İy yârânlar, mukaddemâ belde-i Kûniyye’nin târîh-i kasîr ü evsâf-ı ma‘neviyyesinden bahseylemiş idik. İmdi tahdîs itmek iktizâ ider kim işbû belde-i Kûniyye’de nev’i şahsına münhasır bâzı âdât ü an‘anât dahî elyevm müdâvildir. “Erbâb-ı lutf okuyub dâimü’l-evkât, rûh-i selefi hayr ile yâd eylemelidir” fehvâsunca ol âdât, sâir bilâdda ma‘dûm olmağun, imdi ânlaru tahdîs idelim kim ol cümle âdât ü an‘anâtun kandeyse cümle vâzı‘ı âl-i Selaçika ecdâdumızdır –tâbe serâhüm- Âmîn..

Yevm-i Şivlilik:
Belde-i Kûniyye hemân cümle halkı ehl-i İslâm ü mütedeyyin ehâli olmağun leyle-i mübârekelere hâssaten ehemmiyet atf iderler. Ol bu leyâlden Reğâib dahî bi’l-cümle sath-ı vatanda ziyâde ta‘zîm ü hurmetle idrâk olunuben nice cem‘iyyetler müretteb bulur. Ânın nehâru sâim; kîcesi kâim olmak hayrdürür. Vü lâkin ol bu kîcenin güni, Kûniyye’de “ŞİVLİLİK” deyû zebân-zeddir. Arefe-i Şivlilik’de kangı dükkâna varup kangı halvacıyı ubûr itsen ânların câmekânında bir tahrîr kıraat itmek mukadderdür: “Ferdâsı gün Şivlilik’dir. Şeker ü şükrünüzi ihzâr ittüniz mi?”

Âna niçün “Şivlilik” dimişlerdir? Ma‘lûmdur kim “şevl” lisân-ı Arab’da “irtifâ virmek, ref‘ itmek, bâlâya kaldırmak” dimekdir. Ol bu leyle-i Reğâib’in güni dahî ânı hayr ü izzet ü ikrâm ile yâd ü ihyâ idenleri ind-i Yezdân’da nice medâric ü fezâile ref‘ ider kim yevm-i reğâibin ma‘nâsu el-ân isâbet ider. Çün kim bu yevm-i Şivlilik’de cümle etfâl ü sibyân hâne-be-hâne güzerân idüp: “Şivlilik! Helvâ vü şekerimizü ihzâridün! Ger yoğ ise akçe isterüz!” deyû tatlı yâ akçe isterler. Millet-i İslâm dahî anlaru aslâ boş çevürmeyüp ikrâmda bulunurlar. Nitekim Türk’ün töresünde ma‘sûmân-ı Hakk’ı inciden, ânı eli boş bırağan aslâ felâh bulmaz; yevm-i mübârekde sabîye ubûset iden şeâmet bulur. İş bu şeker devşirme ameliyyesi tâ kîceye dek devâm ider kim Leyle-i Reğâib nice mevlid merâsimlerü ilen ihyâ idilir. Ne aceb kim kadîm tedeyyünden elyevm bekâye pek kalmayub Leyle-i Regâib’de dahî meclis-i meyi bir dem târik olmayub, şarâb nûş iden hayâsızlar mevcûddürür. Hafezanallâhü min en yekûne kezâ ve kezâ! Âmin!

Arab Aşı:
Halk-ı Kûniyye, ekl ü şürb itmeğe ziyâde mâil olmağın ezelden berû her bir lahzayu meâkil ü meşârib meclisine tebdîl itmeye ziyâde heves-kâr bulunurlar. İş bu taâm mecâlisinden biri dahî nâsın alâ vechi’l-ğalat “Arab aşı” telaffuz itdüği fi’l-asl ismi “Ara aşı” olan taam meclisidür. Suhbet ü mahabbetin arasında olmağın böyle dinmişdir. Mezkûr aş, aslâ açlık zâil itmeğe müteveccih bir taam olmayup külliyen gâye-i şamata vü teşvîşe ma‘tûfdur. Vâsi‘ bir tepsi içre munsab bulunan muhallebî kıvâmında bir acîn; ya‘nî hamur ilen âna refâkat iden ziyâde acılı lezîz bir çorbasu vardur kim ol aş, cev‘ânu zâil eylemesede suhbet ü mahabbeti câna şifâdur. Hamûrı kaşuğa vaz‘ idüp de aşın içresüne daldurup aşın derûnuna ol hamurı sâkıt iden dahî gehî zahrunda kötek bulur; gehî muahhar meclisde mücâzâten aşı ol ikrâm eyler. Mâ ba‘de’t-taâm dahî “Ara aşı” meclisine iştirâk iden âdemler kiriş misillû zemîne uzanûb yedeyn ü pâyânınu uzadûben: “Kangımuz ziyâde ekl itmişdür?” deyû müsâbaka iderler. Kangısu batnı üzre nizâmî durup da yedeyn ü pâyânı zemîni lâmis olmaz ise ol ziyâde ekl itmişdür. Fi’l-hakîka mâlâya‘nî bir meclis olûb aslâ zühd ü takvâya çespân düşmez.

Beyt:
Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz;
Nicesinin misl-i en‘âm, meâkilin görmüşüz.

Pilâv-ı Zevâc:
Hazret-i Resûl-i Ekrem’in: ‘Cem‘iyyetlerün hayrı, ikrâmı hâvî olandur.” kavl-i şerîfince ehâlî-i Kûniyye, ger merâsim-i hitân ola ger merâsim-i zevâc; kat‘iyyen meşrûbât ü taâmsuz bir cemiyyeti istihab itmeyüb âna kerâhetlik nazarıylan bakarlar. Sâbiku’l-isim bu taâm meclisi dahî Kûniyye’de ziyâde şehîr u merğûbdür kim mukaddemâ; yire bağdaş urup Şerîat-i Garrâ’ya muvâfakaten Oğuz töresince kâ‘ıd olunur iken muâsaraten artık “tabûre” tesmiye olunan kûçek iskemleler üzre sekiz-on âdemin iştirâkiyle yinir. Ammâ bu “TABÛRE” kelimesi ne dimekdir? Lisâniyyât ulemâsından mervîdir kim bir cisme uruldukda çıkan sadâya “TAB!” yâhud “TAP!” dirler. Mezkûr merâsimde taâm nevbeti bekleyen âdemler bulunmağın, taâmını âkil olmuş evvelki âdem kalkdıkda, huddâm-ı cemiyet nevbet bekleyen âdeme hitâben “derhâl otura!” meyânında: “tap ura!” yani kim “pat diye otura!” dirlermiş. Tûle’l-edvâr ol emir “TABURE”ye münharif olmuşdır. İş bu taâmın vasatında müretteb olduğu vechile pirincî pilâv ikrâm olduğundan andan mecâzen vü îcâzen ismi PİLAV’a mâl olmuşdur. Ale’t-tertîbi’s-Selçûkî ol taâm şol nevbet üzre tahakkuk ider: Evvelen yoğurt çorba. Sâniyen fasl-ı pirincî kim fevkinde kavurması mebzûl ü müzdâd olanı makbûldürür. Sâlisen irmik helvâ. Râbian bamyâ aşı gelir kim; ziyâde turş ü harr olmağın helvâdan nâşi sıkleti def’ idüp iştihâyı feth ider kim hâmisen fasl-ı pilâv-ı sânî tertîbâtta mekânun bula. Sâdisen vü âhiran Zerde nâm hafîf tatlı ilen meşrûbât arz-ı endâm ider kim “Hitâmuhû misk” olur. Cenâb-ı lem-yezel, âdât-ı Türkî vü an‘anât-ı Oğûzî vü örf-i Selçûkî’ye zevâl vermeye vesselâm…

Cevelânnâme-i Ziyâ / 23 Eylûl 1427 / Îcâdiye-Üsküdar

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Der Beyân-ı Evsâf-ı Belde-i Muhayyere-i Kûniyye

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Der Beyân-ı Evsâf-ı Belde-i Muhayyere-i Kûniyye

Yevmen mine’l-eyyâm bu hakîr ü pür-taksîr, evliyâ-yı bî-riyâ, kadîm yârânum Kütâhya sancağundan Hâkân Efendi vü Âmid sancağundan Ankaralu Emre Çelebi ilen musâhibet ider iken Hâkân Çelebi ayıttı kim, ‘Bak a pîrim, şol şühûr-i sayf içre memâlik-i âl-i Selçûk’ın pâyitaht-ı bî mânendi, diyâr-ı Rûm’ın şehr-i azîmi, makber-i Selâçika bulan Konya vilâyetüne, kim senin vilâyetindür, güzerân eylesek; hem seyâhatden ferahluk kesbitsek hem dahî maârif-i târîhiyyemüz müzdâd eylesek nic’olur; nitekim ol beldede ecdâdumız nice âsâr-ı atîka bırağup çerhe tâbî ol­muşdır, şol fıkarâyu mihmândâr olur mısun?’ didükde ha­kir, ‘Hay hay pîrim’ didim. ‘Türk’ün töresünde mihmân, nezd-i Çalab’dan lütufdur kim makâmu ale’r-ra’si ve’l-ayndur. Lâkin seyâhatin mâ-kablinde hakîr Konevî olma­ğın sizi irşâd idüp şehr-i Kûniyye’den az bahs itse, ahvâl-i umûmiyyeden tahkiye itse olma mı?’ diyüp söze ser-ağaz eyledikde her ikisi de dehenlerün ayurup iş bu seyyâhı istimâya şurû’ eylediler:

Hikâyet:

“Evveliyâtında şehr-i Konyâ tâ Bizans rûzigârundan müesses, nizâmî bir belde olup düvel-i mâ kable’t-târîhde  ism-i evvelü İconium’dur kim, lisân-ı kadîmde cümle mukîmânı müşrik âdemler olub meydânunda bir büt mansûb olmağın “belde-i büt” di­mekdir. Vâkıa bilâhare Mesîhî Urûm kavmi beldeyi hükm ittiyse de Al­parslan Gâzî –tâbe serâh- Anadolu’yu feth idüp Oğuz Karahan ahfâdundan Selcûkiyân-ı Rûm nâm, âl-i Selçûk dahî ol şehr-i azîmü zabt eyleyüp ânı ziyâ-yı İslâm ilen tenvîr idüp ismün dahî Kûniyye’ye tebdîl itdüler. Kutal­mışoğlu Süleymân Şâh –rahmetullâhi aleyh- dahî ânı, takvîm-i Îsevî’nün bin doksan yedi senesinde pây-taht eyleyüb bu hâl üzre düvist seneyi bâliğ kalmışdır. Andan berû, cümle halkı ehl-i İslâm olan, kavm-i necîb-i Etrâk’dir. Selâtin-i âl-i Selçûk ol şehr­de mesâcid ü dergehhâ, câmi ü hân ü künbed ü tekâyâ vü medreseler bünyâd eylemişdir. Ahd-i Selâçika’da sûfiyyân hep Konyâ’ya gelüb bilâd-i Rûmı irşâd eylemüşdir kim evve­len Hazret-i Pîr nâm Mevlânâ Mu­hammed Celâlüddin Rûmî olmağ üzre Şems-i Tebrîzî, Sultânü’l-ulemâ Behâüddin Veled, Salâhuddîn Zerkûbî, Şeyh Sadrüddîn-i Malâtî el-Konevî vü dahî esâmisün ta’dâdun gayr-i kâbil cümle sulehâ, ulemâ, şuarâ vü ehl-i hikmet anda türbe-i pâkleründe yatur. Alâüddîn höyü­ğü üzre mebnî Alâüddin mescid-i cumâsı avlusundaki türbede dahî heşt sultân-ı âl-i Selçûk medfûndürür. Hakk teâlâ cümlesün esrârun takdîs eylesün, âmîn…

Kudemâdan mervîdür kim Musallâ Makberesü’nde dahî Kelâm-ı Kadîm’deki elfâz-ı celîlede ‘ehade aşe­ra kevkeben ve’ş-şemse ve’l-kamera..’ buyrulduğu misillû on ikiden ziyâde peyâmberân-ı ızâm –salavâtüllâhi aleyhim ecmaîn- hazerâtınun lahid­lerü vardur. Andan mâadâ üçler vü Sarı Ya’kûb makbereleründe de nice enbiyâ yattuğı menkûldür.

Belde-i Konya mübârek bir bel­dedür. Çün kim Konya belde-i mu­hayyeredür. Muhyiddîn İbn Arabî hazretlerünin –ravvehallâhu rûhah- Fütûhât’ında tahkiye buyurdığı üze­re Resûl-i Zî-şân efendimüz emr-i ilâhî mûcibince hicret murâd buyur­duğunda, Cibrîl aleyhisselâm âna hic­ret içün bilâd-i selâse tavsiye buyur­mışdur kim Konya ânlardan biridür. Diger ikisi dahî ma’lûm olduğı vec­hile Medîne-i Münevvere vü Şâm-ı Şerîf’dir. Resûl-i Ekrem dahî hadîs-i kudsîdeki ‘ene ınde’l-münkesirati kulûbühüm li eclî’ (ben kalblerü hat­rımiçün inkisâr bulmış ibâdumun kurbündeyüm) fehvâsunca fıkarâsu vâfir bulunduğiçün Medîne’ye mâil olmuşlardur. Konya vü Şâm dahî vasiyet-i Cibrîl’de esâmîsü mezkûr ol­mağla teberrük bulmışlardur. Andan sebep himmet-i Hakk, her dâim ol beldeteynin fevkindedür.

Belde-i Konya’nun Merâm nâm bir muhît ü mesîresü vardur kim cüm­le bâğ ü bağçeler ü havz ü enhâr anda olub cennât-i Firdevs’den nişân virür. Letâfet ü rîhi, sem’a safâ; câna şifâ; rûha gıdâdur. Şuarâ-yı hukemâdan ü mevleviyyân-ı kirâmdan Şeyh Ga­lib Dede, hezâr ü yek-rûz çihille­sün hezâr rûzın Âsitâne-i Konya’nın matbah-ı şerîfinde çıkarmuş vü Kon­ya vü kazâ-yı Merâm’ın fezâilin vasf iden bir gazel dahî îrâd buyurmuşdır. Elyevm dahî, cümle nezâhet ü letâfet ol kazâ içredir.

Gazel:

Harîm-i gülşen-i firdevstir, kazâ-yı Merâm;
Ne rütbe söylesem olmaz yine edâ-yı merâm.
Hayât-ı tâze verir, çâr faslı, ervâha;
Azizler nefsinden gelüb, havâ-yı Merâm.
Zemîn-i Konya, aceb, genc-i pür-maârifdir;
Bu hâkde bulunur gevher-i atâ-yı Merâm.
O âşiyâne-i aşka melekler eyler reşk;
Kebûter-i harem-i yârdır, humâ-yı Merâm.
Sürûd-i âb-i dürûdın, makâm-ı vuslettir;
Behiştden mi gelir cûy-i pür-safâ-yı Merâm…

İmdi, belde-i Konya’nun merkezi, bâlâda mezkûr, Bizans rûzigârunda alâ eydi’l-beşer imâl idilmiş Alâüddin höyüğüdür. İş bu höyüğe iki ok atımlık mesâfede Hz. Pîr’in türbe-i hadrâsu vardur kim dâimü’l-evkât ger ehl-i İslâm ger nasârâ ü yehûd ü mecûs olsun hezâr-bâr âdemoğlanları şeş-cihet-i cihândan ânı ziyâret idüp rûhâniyyetünden müstefîd olurlar. Vü lâkin belde-i Konya-i muhayye­rede mukîm durub yaşı yitmişe irüp işi dahî bitmişe ir­düği halde, ol Pîr-i Şerîfü vü sâir pîrân-ı kirâmu –ve lev kâne merraten- zâir olmamuş gûyâ Konevî geçünen, fe­leğe kelek, ankâya sinek dimez rüsvây âdemler dahî mev­cutdürür. Ânlar türbe-i pîrin yarım ok atımlık mağribinde Sultân Azîz ânesü Vâlide Pertevniyâl Sultân’un –cealella­hü sa’yehâ meşkûran- inşâ itdürdiği Azîziye camiî kurbun­de taâmun envâını ziyâde eklidüp ba’dehâ sürrelerün ka­şuyub “Yitmiş küsûr senedir şô Gonya’da otururun, deha şô Mevlâne dinen herifin gaprine kitmişliğim yokh…” di­yerekden elfâz-ı mahalliyye ile kelimât iderler. Hak teâlâ cehilleründen cümle ehl-i dili hıfz ü sıyânet buyursın…

Evveliyâtunda Konya pây-tahtı cümle bürûc-i mü­şeyyede ile ihâtalu iken elyevm ol sûrlardan eser kalma­muşdur. Müerrihânun rivâyet buyurdığına binâen, Ebu’l-feth, ızzü’d-dünyâ ve’d-dîn, ruknü’l-İslâmi ve’l-müslimîn, nâsırü emîri’l-mü’minîn, melikü’r-Rûmi ve’l-acem ve’l-Arab ve’l-efrenc, Sultân ibnü’s-Sultân Alâüddin Keykubâd Hân hazretlerü burclarun inşâu nihâyete irdikde Sultânü’l-ulemâ Bahâüddin Veled’i –kuddise sirruh- da’vet idüp te­berrük buyurıp duâsından himmet aramağ irâde itdi. Sultân Veled sûrın etrâfun güzerân idüp ayıttı kim: ‘Âfât-ı seyl ü savlât-ı adûya karşu gâyetle müşeyyed bir kal’a eyle­dün vü lâkin nezd-i Hakk’dan nâzil olıcak âfât ü gazaba çi fâide? Bes imdi anın üzre hakkeyleyün:

Beyt:

“Hâzihî dâyiratün tedfe‘u’s-seyle’d-dâfiqa ve’l-hayl-
es-sâbiq; ve lâ tenfe‘u’l-veyle’t-târiqa fi’l-leyl…”

[Şol kal’a feverân iden seyllerün, savlet iden fârisânun önün def’ ider; lâkin kîce inen gazab ü azâba fâidesi yokdürür.]

Devlet-i âl-i Osmân rûzigârunda kâfi ehemmiyet at­fidülmediğünden ol sûrlar ü burclar cümle zâil olmış, te­rikesi hıcâr ilen dahî nice mesâcid inşâ kılınmışdur kim cümlesü fi’l-asl Alâüddin Keykubâd ü Sultan Veled’ün sadaka-i câriyelerüdir.

Türbe-i Pîr’in beş ok atımlığu mağrib-i cenûbîsinde dahî kibâr-ı sûfiyyeden Şeyh Sadrüddin medfûn olup, ol mübârek dehr-i Selâcika’da İnce Minâre vü Celâlüddîn Kara­tay dâru’l-hadîsinde vü Sırçalu Medrese nâm Muslihiyye’de ulûm-i şer’iyye, ehâdîs-i nebeviyye vü ilm-i bâtın tedris ey­lemişdür -nevverallâhu kabrehû-. Şeyh’in kurbünde zıll-i himmetiyle, şârih-i füsûs Abdullâh-ı Bosnevî vü âlim ü hâfız-i hadîs bulan Meâlimü’s-Sünen nâm te’lîfün sâhibi İmâm Beğavî hazerâtu vü civârunda yâdlaruna hurme­ten isimlerüyle tesmiye idilmiş mescid içre, dehen-i nâsa dâstân bolmış, üdebâ ü şuarâya ilhâm olmış âşıkân-ı Tâhir ü Zühre yatur. Vilâyet meydânu civârunda dahî Şems-i Tebrîz’in himmeti olub, istirâhatgâhı, ismiyle müsemmâ mescidün harîmindedür.

Alâüddin höyüğü eyninde –hamdülillâh- müşterîsi kalmamuş bir kenîse dahî vardur. Gerçi merkez-i bel­deye yigirmi beş ok atımlığı mesâfedeki Sille karyesün­de dahî Azîz Pavlus’un vü lâbis-i libâsı katrânî bitli pa­pazlarun –sevvedallâhü vücûhehüm- hufyeten ikâmet it­düği kenîseler olub harâb ü tarâb haldedür. Mukaddemâ, kable’l-feth, ekser halk Urûm ü Ermenî olmağın kenîse vü büt-hâneler ânlardan yâdigârdur.

Beyt:

“Aldın hezâr büt-gedeyi mescid eyledün;
Nâkûs yerlerinde okutdun ezânlaru…”

İmdi belde-i muhayyere-i Kûniye’nün târîh-i ma’neviyyesünden sadra şifâ mikdâr ihtisâren nakleyle­dük, âsâr-ı atîkalaru, eşribe vü et’imelerü, an’anât ü tö­relerü vü sâir husûsâtı dahî başka vakt yâd ü hikâyet ide­riz vesselâm…

 

Cevelânnâme-i Ziyâ / 11 Temmûz 1427 / Îcâdiye, İstanbul