Etiket: Sezai Karakoç

Betül Ok – Şair Yabancılığı

Betül Ok – Şair Yabancılığı

Yazmak neye yarar? İçten içe bir yabancıyım ben. Hem boş verin yalnızlığımı da paltom var soğuk sokakların kaldırımlarına karşı. Nereye gitsem yalnızlığın başkenti orası. Ben şair aklı. Yarım yamalak bir türkü gibi hayatımı omuzlamakta, anlatmaya çalışmaktayım bilmeyenlere, bilmek istemeyenlere bu hayatı.

Yabancısıyım bu dünyanın belki. Sezai Karakoç’un dediği gibi ‘düpedüz bir yabancıyım’ ben. Nedim’in nigehban nergisiyim. Nereye git­sem şairliğimden utanırım. Bir ötekiyim, bu se­beple bâğ-ı zârın şevki yok artık yeter bana hüs­ranım. Hani derler ya adın kalır. An gibi, yasak gibi, bir nefeslik sigara dumanı gibi, sıcak bir çay gibi… Şu hayatta bir şeylerin tadı kaçar ama se­nin adın kalır. Sonra adın da göçer ruhunla be­raber şiirlerin kalır. Bir gece vakti Allah’ı tespih ederken Arş-ı Ala da melekler, sarı ışık altında daktiloya ezberlettiğin tanıdık o isim dudakları­nın katrana bulanmış yanında masumca uyuya­kalır. Şair olmak ölme(me)k midir? Aşk dilenmek günah mıdır bilmem alimlere sormalı. Dizeler­de sarhoş olmak caizdir desem olmaz günahım bana yeter. İfrat ile tefrit arasındayım, yoksulum hem de pervasız bir yoksul.

Neresindeyim bu koca dünyanın, bu koca evre­nin neresinde dörtlüklerim? Uzun uzadıya se­vişlerim. Gece yarıları türkü söyleyip sevinişle­rim. Mihriban deyişlerim Mihriban. Zeynep de­yişlerim, allı Zeynep. Sonra Ayşe, Fatma velha­sıl kimi sevsem o sebeple şiire meyledişim. Şiir ile türküyü öz kardeş bilişim. Hem günah mı­dır bu kadar güzel sevmek, bu kadar güzel se­vebilmek? Bir kalem, bir kağıt ve de onca yazıl­mamış hatıra varken nasıl olur da toplarım saç­ların gibi geceyi bu yerde böylece. Ortalık dağı­nıkken, odam kirli bir sessizlikle koyun koyuna uyurken bu koca dünyanın neresindeyim? Şair yalnızlığı diye bir şey var tanıdığım, bildiğim. Ki o yalnızlıktır anne sütü gibi besleyen koca yü­rekleri. Anlamaz kimse duyar ama dinlemez çoğu zaman. Verdin mi bir “fon” müziğini değ­me gitsin. Elinde “mikrofon”…Oysa bizim serze­nişlerimiz dahi sükutla olur, göz ile olur. Bu se­bepten insan gözdür gerisi ceset demiş biri. Her söylenenin edebiyat olmadığı gibi her yazılanın da şiir olmaması, söylenmemiş bir şeylerin bıra­kılması şehirlerde bu nedenledir. Merhaba deyi­şimiz dahi gönül denen viranede çıkan yangın­dan kalma izler taşır. Sesi yoktur şiirimizin sözü yok reelde. Öyle her miyop ya da hipermetrop olmayan gözde göremez bu böyle biline…

Amma velakin şiirimizin tadı vardır, hikayesi var­dır yanında çayıyla. Taze bir yara gibi sızısı var­dır en derinlerde ve kimselerin bilmediği sev­dalar saklanır ritimlerle. Ben sana gül dediy­sem onu gül anlama. Gülüşünden güzeldir bel­ki de gül ya da gülden güzeldir gülüşün kim bi­lir, bilebilir? Yabancılığın katre katre çoğalma­sıyla terleyen aşk, elini alnına götürüşü bir ço­cuğun, bir satıcının para kokan avuçlarındaki kir kim bilir vicdan denilen gece dostuyla baş başa kalışımıza sebep. Ve bu sebeptendir en kirli ha­yatların rayihaya dönüşüp bizi mesti. Zordur şimdi sevmek, gülmek, güle benzetilmek, gül­den geçmek, gül hediye etmek, dikenleri avuç­lamak elbet. Bir şair sancısı gecenin saçlarına tu­tunup oradan sevgilinin gönlünde yankılana­bilir kim bilir? Yankılandıkça aydınlanabilir gök­yüzü kim bilir? Kim bilir belki sabah olduğun­da nergisler sarar pencere pervasızlarını kim bi­lir? Şair yabancılığı diye bir şey var tanır, bilir mi­siniz? Kim bilir?

Köksal Alver – Hece’nin Mekânı

Köksal Alver – Hece’nin Mekânı

Hece dergisi, Türk edebiyatının köklü ve etkili dergileri arasında yer almaktadır. 1997’de yayın hayatına dahil olan dergi, kısa ömrüne rağmen uzun soluklu ve yankılı ürünler ortaya koymuş, Türk edebiyatının yapı taşlarını belirleme adına önemli çalışmalar yapmıştır. Gerek ürünleri gerekse dili, bakışı, dünya görüşü, edebiyat ve sanat algısı, medeniyet ve kültür ufku ile belirleyici bir konuma, merkeze yerleşmiştir. Kendini İslamî dünya görüşüne ve bu görüşün zengin geleneğine dayandıran dergi, Sebilürreşad, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera gibi dergilerle kendi var oluşunu irtibatlandırmaktadır. Edebiyat, sanat, düşünce ve yazı olgularına böylesi bir açıdan yaklaşmaktadır.

Hece dergisi, Ankara’da yayınlanmaktadır. Ya­yıncılığının daim merkezi olan İstanbul’un dı­şında, Ankara’da, dergi, yeni bir mekân ve mu­hit meydana getirmektedir. Hece, ortaya koydu­ğu düşünce, sanat ve edebiyat algısının yanın­da mekânsal bir var oluşun, bir yer edinmenin simgesidir. Yazarlar, edebiyatçılar ve okurlar için uğrak noktası ve özel bir çevredir. Yeni yazanlar için hep tüten bir ocak olan dergi, usta yazarlar açısından da vaz geçilmez bir mekândır.

Hece, Ankara’nın kalbi olan Kızılay’dadır. Konur Sokak, Haseki Apartmanı derginin mekânıdır. Burası tamamı büro olan bir apartmandır. Al­tında bildik bir kahvehane vardır; gürültülü-patırtılı, oyunlu, heyecanlı bir kahvehane. Kah­vehanede ise bildik tipler. Apartmanın önünde ise emektar ayakkabı boyacısı oturmaktadır: za­man zaman dergiye uğrayan, yardım eden, ki­tap ve dergi taşıyan, misafirlerin ayakkabılarını itinayla boyayan Hüseyin amca. Derginin mekânsal muhiti hayli kalabalık ve çe­şitlidir. Kocatepe Camii bir-iki sokak arkadadır. Etrafta ise sayısız dükkân yer almaktadır. Ko­nur Sokak ise hep canlı, kalabalık ve seslidir. Ya­yınevleri, lokantalar, cafeler, oyun salonları, si­nemalar, değişik mağazalar bu bölgeyi can­lı tutmaktadır. Hece, böyle bir ortamda ken­di mekânsal duruşunu ortaya koymakta, soka­ğın üretkenliğini entelektüel alana taşımaktadır. Hece, bu sokağın entelektüel haritasında müm­taz yerini almakta ve sokağa kendince anlam katmaktadır.

Odalar ve Yüzler

Hece dergisi, başlangıçta tek bir dairede hizmet vermektedir. Şimdilerde yan daire de Hece’ye katılmış durumdadır. Büro büyümüş, odalar art­mıştır. Şu an altı oda, iki salon, iki depo, bir mut­fak, iki lavabodan oluşan büyük bir büroda harıl harıl iki dergi hazırlanmakta, bir yayınevinin çı­tası yükseltilmektedir. İki salondan biri yayın yö­netmeni Hüseyin Su’nun odasıdır. Diğeri ise bir toplantı salonudur. Abdurrahim Karadeniz, Bü­lent Güler ve Nuriye Dağcı’nın da kendilerine ait birer odaları bulunmaktadır. Bunların dışında­ki üç oda ise değişik zamanlarda değişik işlere ev sahipliği yapmaktadır. Depoların biri kitapla­ra, diğeri ise dergilere ayrılmıştır. Mutfak ise sü­rekli çayın demlendiği, her öğle yemeklerin ya­pıldığı mutena ve özel bir köşedir. Her odanın kendine özgü bir grameri, kendine ait bir havası bulunmaktadır. Bu gramer ve hava hem odanın sahibinden hem de odanın işlevlerinden kay­naklanmaktadır. İşler ve işlevler, bütün bir dergi mekânını belirlediği gibi odaların da yönelimini belirlemektedir.

Hüseyin Su’nun odasında biri kendisine ait ol­mak üzere iki masa mevcuttur. Misafirler için koltuklar ve sandalyeler odaya yayılmaktadır. Masaların arkalarında tabandan tavana kitaplık­lar. Duvarlarda Hece’nin kişi özel sayılarının çer­çevelenmiş kapakları. Duvarları daha bir kişilik­li hale getiren yüzler: Mehmet Akif, Necip Fa­zıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Nurettin Topçu, Nazım Hikmet ve diğerleri. Ayrıca Hece ve Hece Öykü’nün çerçevelenmiş ilk sayıları. Gene çerçe­ve içinde hatlar; besmele, Fatiha, Hece yazıları. Girişte solda büyük bir etajer, üstünde dergile­rin uzayıp giden ciltleri. Yanında antika bir rad­yo, her daim türkü ve şarkı çalan bir radyo. Rad­yonun üstünde plaklar. Birkaç çiçek cam kena­rında. Pencere önündeki masada antika birkaç eşya.

Bu oda esasen derginin beynidir. Hece’nin bü­rosuna anlam veren bir odadır burası. Hece’nin maddi ve manevi haritasını belirleyen bir oda­dır. Gelenler hep bu odaya uğrarlar. Orada soh­bet edilir, dertleşilir, tartışılır, kaynaşılır, görü­şülür. Yazarlar, okurlar, yayıncılar, misafirler ge­nelde burada ağırlanır. Derginin ve yayınevinin tüm işlemleri öncelikle bu odada kotarılır. Dos­yalar, yazılar, konular, yazarlar, kitaplar, yayınla­nacak eserler, dergi ve yayınevinin yayın süreci ve politikaları önce bu odada konuşulur. Bu oda derginin karar merciidir. Burada alınan kararlar diğer odalara yönlendirilir ve işler böylece yü­rütülür. Kimi zaman derginin diğer işleri de bu­rada gözden geçirilir: düzeltiler yapılır, dergiye gönderilen yazılar gözden geçirilir ve tasniflenir. Oda uğrak bir yerdir ve uğrayanlarla kendi hari­tasının çizgilerini oluşturur.

Odanın kendine has bir havası ve ruhu vardır, o hava ve ruh içeride oturanı sarıp sarmalar. Oda da tıpkı editör gibi ağır bir odadır, müzikler de genelde ağırdır. Bir asude köşedir aynı zaman­da. Sakin, dingin, derin, sessiz, nümayişsiz, şata­fattan uzak bir oda. Çılgınlıklara, aşırılıklara hat­ta uçarılıklara izin vermez bu oda. Gelen ağır ağır, usul usul, efendi efendi koltuğa ilişip otu­rur. İçin için bu odanın retoriğine itiraz edilebi­lir, havası fazla ağır bulunabilir. Ancak ciddi ve uzun soluklu bir iş için, bir yürüyüş, duyuş, du­ruş ve bakış için bu gereklidir. Belki yıllar sonra anlaşılacak bir gereklilik. Bir boşluk oluştuğun­da yakıcı bir şekilde anlaşılacak bir gereklilik ve duyarlılık.

Abdurrahim Karadeniz’in odası derginin takip merkezidir. Büyükçe bir masa, bilgisayar sehpa­sı, birkaç misafir koltuğu ve duvarları süsleyen tabloları ihtiva eden bu oda, abonelik işlemleri, kitap basımı, kitap kapakları, faturalama, kâğıt alımı, tahsilat işleri, yayın ve matbaa takipleri ile uğraşır. Şehir dışındaki okurlarla bu oda iletişim kurar. Bu ve benzeri işler odanın, derginin ge­nel rutini için ürettiği işlerdir. Dergi arka planda pek çok iş üretmek, işleri takip etmek zorunda­dır. Bu oda o işlerin bir bölümünü üstlenmiştir. Fakat bir de bu odanın havasından söz etmek icap eder. Diğer odanın aksine burası daha fark­lı bir hava üretir. Tütün ve çayın eksik olmadığı bu oda biraz daha esnek ve espritüeldir. Abdur­rahim Karadeniz’in ilgileri, merakları ve muhab­beti odanın havasını belirler bir bakıma. Hemen her konunun konuşulduğu odada başat mevzu­lar ise futbol, balık, güvercin ve baldır. A. Kara­deniz, ayrıntılı, heyecanlı ve iştahlı üslubu ile ko­nulara farklı tonlar verir.

Bülent Güler’in odası ise işlerin kotarıldığı, der­gilerin ve kitapların hazırlandığı, dizgilerinin ya­pıldığı, baskıya hazırlandığı odadır. Aynı zaman­da derginin hafızasını ihtiva eden büyük bir bil­gisayar masada yerini almıştır. Yanında yazı­cı. Sehpada küçük biblolar. Duvara dayalı bir ki­taplık. Panolarda ise takibi yapılan işler ve kimi resimler. Bülent Güler, soyadı gibi güleç biri­dir, cevvaldir, pek çok işi kotarır. Derginin yükü­ne ortak olur. Derginin gerçek mutfağıdır den­se yeridir. Derginin ve kitapların matbaaya gön­derildiği son nokta burasıdır. Aynı zamanda ya­zarların uğrak noktasıdır bir bakıma. Yazarın ki­tabının ilk halini gördüğü oda burasıdır. Kitap­ların ve derginin ilk okuyucusu Bülent Güler’dir, bu oda ilk okuma odasıdır.

Toplantı salonu Hece’nin bürosu açısından kay­da değer bir yerdir. Büyük oval bir toplantı ma­sasının etrafına dizili koltukların, onların ara­sında ise duvara dayalı diğer koltuk ve seh­palar yer almaktadır. Duvarlarda çeşitli tablo­lar bulunmaktadır. Bu salon büyük toplantılara, yazar-okur buluşmalarına, özel okuma grupları­nın aktivitelerine, seminerlere, öğrenci toplantı­larına, kitap okuma gruplarına ev sahipliği yap­maktadır.

Dergi işlerinde en çok öne çıkan husus, derginin ve kitapların paketlenmesi, kargoya ve posta­ya gönderilmesi yahut kitapçılara dağıtılmasıdır. Dolayısıyla böylesi işlerin yürütüldüğü bölümler dergi bürolarının can alıcı odaklarıdır. Hece’nin sekreterlik odası bu işlevleri yürütmektedir. Bir büyük masa, bir bilgisayar masası ve bir de ki­taplığın bulunduğu oda, dergilerin ve kitapların paketlenme işlerini içerir. Dergi paketlemek esa­sen bir derginin mutfak işlerini özetler: dergi, kendi mutfağına girecek yakınlıkta kişilerce ya­hut kendini dergiye yakın hissedenlerce paket­lenir. Dergi paketlemek, çok özel bir iştir bu yüz­den. Aynı zamanda bir okurluk ve yazarlık basa­mağı sayılır. Hatta bir terbiye işi olarak da görül­düğü olur çoğu zaman. Dergi paketlemeyi ken­dine yediremeyen, bu yolda tökezlemiş sayı­lır. Dergi paketlemek, yazarlığın, okurluğun, ya­zının insana verdiği kibri kısmen alır. Başka açı­dan ise onu özel bir insan kılar. Herkes dergi pa­ketleyemez çünkü, her yazara dergi paketlemek de nasip olmaz ayrıca. O bakımdan bu oda bel­ki Hece’nin bürosu için çok daha farklı açılardan değerlendirilmesi gereken bir odadır.

Bir de mutfaktan söz etmek gerekir. Hece’nin mutfağı özeldir. Her an sıcak ve taze çay bulu­nur. Arada bir sunulan kahveleri de anmak ge­rekir. Öğlen mutlaka yemek çıkar. İnsanları do­yuran bir mutfaktır. Mutfağın sahibi ise Nuriye hanımdır. Leziz yemekleri misafirleri tarafından beğenilir. Yemeği yenir, çayı içilir biridir.

Hüseyin Su

Hece, yaslandığı geleneğin etkili dergile­ri olan Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat’tan ayrılır. Mavera’ya benzetilebilir. İlk üç dergi belirgin bir şekilde bir üstad/usta etrafında kimliklenir. O üstadın nefesi derginin her yanına yayılır; nefe­sin imkânlarını ve imkânsızlıklarını birlikte bü­tün sayfalarında gösterir. Hece belirgin bir üsta­dın ön ayak olduğu, çekip çevirdiği, her şeyi be­lirlediği bir dergi olmamıştır. Dergiyi tasarlayan çekirdek halka hemen hemen birbirine denk­tir; yaş, tecrübe, ürün ve etki bakımından arala­rında uçurumlar yoktur. Belki ağabeylik derece­sinde bir ayrışma olabilir ancak bu üstadlık ya­hut ustalık derecesi değildir kesinlikle. İlişki­ler bu çerçevede başlamış ve yürümüştür. Eleş­tiriler rahatlıkla ağabeylerin yüzüne söylene­bilmiştir. Dergiden kopuşlar hemen başlayabil­miştir. Gençler ağabeylere kafa tutabilmiş, on­lara naz yapabilmiş, kimi zaman küsebilmişler­dir. Bütün bunlar Hece’nin esnek bir yapı arzetti­ğini gösterir.

Hüseyin Su, derginin başından itibaren editö­rü ve yayın yönetmenidir. Ama o aynı zamanda bir editör ve yayın yönetmeninden daha fazla, daha başka biridir; bildik bir editör değildir. İlk sayı kadrosunda yer alan diğer ağabeylerle bir­likte dergiyi tasarlamış ve yayın hayatına dahil etmiştir. Ne ki zaman Hüseyin Su’yu diğer ağa­beylerden daha öne çıkarmıştır. Bu husus he­men her dergide rastlanılan kaderimsi bir du­rumdur: dergi zamanla kendi içinden birini öne çıkarır yahut biri dergiyi daha fazla üstlenmek, sahiplenmek zorunda kalır. Hüseyin Su, bu zo­runluluğun ortaya çıkardığı ama derginin bütün yükünü omuzlayan gerçek bir ağabeydir. Bugün gelinen noktada derginin adıyla eşleşmiş bir ki­şiliktir.

Hece dergisi’ni konuşmak Hüseyin Su’yu konuş­mak demektir bir bakıma. O bunu hak etmek­tedir öncelikle. Adeta kişiliği ile Hece ile bütün­leşmiş biridir. Dergiyle içselleşmiş, dergiyi bü­yük bir tutku, heyecan ve ideal olarak kavramış­tır. Benliğinden bir parça yapmıştır dergiyi. O bir usta veya üstad mıdır? Diriliş, Edebiyat ve Büyük Doğu gibi bir dergi mi olmuştur Hece? Hüseyin Su, bu dergilerin yapısı gereği sahip olduğu bir usta mıdır? Hâlâ o dergilere benzemeyen yönle­ri çoktur Hece’nin, aynı zamanda Hüseyin Su da hâlâ o eski editörler gibi değildir. Ancak bir be­lirginleşme, bir otorite olma yönü de yok değil­dir. O bakımdan Hece kısmen Hüseyin Su’dur; onun emeği, gölgesi, nefesi, canı, gönlü, haya­li ve düşüdür. Editördür ve otoritedir, bu kesin. Ama otoriter midir; yani her şeyin kendi sözle­ri ve niyetlerince belirlendiği bir otoriter midir, bu tartışılır. Etkilidir, belirleyicidir ama aynı za­manda kişiyi, yazarı kendi yoluna bırakandır. Dergi sayıları, dosyaları onun merkezde olması­na karşın gücü paylaşan, ortak işlere gönül bağ­layan, ortaklıktan hoşlanan, ‘arkadaşlar’ huku­kuna bağlı olan biri olduğunu gösterir. Hüseyin Su, ne kadar disiplin, titizlik, samimiyet, dirayet, ısrar, takip, otorite, karizma ise bir o kadar da ar­kadaş, yoldaş ve dava eridir. O büyük bir itinayla arkadaşlık halesini önemseyen, sıcak tutan, sağ­lam tutan biridir.

Hece, on sekiz yıldır hep ayın başında çıkmak­tadır. Alışılmış olan bu husus, esasen Hüseyin Su’nun meseleye nasıl baktığının, onun nasıl bir imge olduğunun temel referansıdır: o her işi­ni böyle algılar çünkü. Dergi ayın birinde çıkma­lı, şaşmaz bir şekilde o gün raflarda yerini alma­lıdır. Ve hep böyle olagelmiştir. Bu baştan beri Hece’nin ontolojisini belirleyen bir ayrıntıdır. Dolayısıyla Hece, ayın birinde çıkmak demektir; yani belli bir doğrultuda, sapmadan idealler ve ülküler için yürümektir. Hüseyin Su, bunu imge­ler, bunu söyler. Dergi bürosunun temel taşıdır. Hece’nin, mekânının sahibidir.

Gidenler ve Gelenler

Hece’nin bürosu, onlarca yazar, onlarca okur, on­larca kişi görmüş, bu yüzlerden renkler ve esin­tiler almıştır. Bahsi geçen odalara ne kadar yüz bakmıştır acaba? Kaç acemi yazar geçmiştir bu bürodan ve kaçı usta yazar olmuştur? Kaç usta yazar konaklamış masalarında ve sonra yeri­ni yeni yazarlara bırakarak başka diyarlara yel­ken açmıştır? Ya, Ankara dışı için bu büro ne ifa­de etmiştir acaba? Başka şehirlerden Ankara’ya gelenlerin uğrak noktası olmamış mıdır? Böy­le olmuştur. Yayınevleri ve dergiler, gelenler için bir uğrak noktasıdır her zaman. Oraya uğramak, orada soluklanmak, orada halleşmek adetten­dir.

Her derginin kaderi gidenler ve gelenlerle belir­lenir. Mekân, biraz da gelenler ve gidenlerle şe­killenir, anlam bulur, kimlik kazanır. Kuşkusuz Hece’nin mekânsal izdüşümünde onca yüz ve bakış yer almaktadır. Dergi onlarca yüzü ağırla­mış olmasının yanında hep çekirdek ekibin de­ğiştiğine tanık olmuştur. Ama bütün dergi bü­roları gibi Hece’nin bürosu da edebiyatın haya­ti hususlarını kendi yüzünde temsil etmiş, büro­nun ne denli katmanlı, etkili ve çoğul bir aktör olduğunu belgelemiştir. Görülmektedir ki, bir dergi bürosu, edebiyat tarihin en ilginç ayrıntı­larından biridir. Dergi bürosu edebiyat ilişkileri­nin karmaşık yönlerini kendi bünyesinde tem­sil eder ve bunu örnekler. Edebiyatın adeta giz­li çekmecesidir dergi büroları. Hece’nin mekânı tüm yönleri ve açılımlarıyla bu çekmecede yeri­ni almıştır. Yüzlerce dergi bürosunun örnekledi­ği pratiği, kendi dili, bakış açısı ve yaklaşımı ile yeni zamanlarda sürdürmektedir.

Nizamettin Yıldız – Düşünce, Edebiyat ve Siyaset Dergisi; Diriliş

Nizamettin Yıldız – Düşünce, Edebiyat ve Siyaset Dergisi; Diriliş

Geçmişten günümüze dergilerin toplum hayatımızda önemli bir yeri vardır. Özellikle Büyük Doğu ve Diriliş dergileri, bir dergiden de öte büyük bir misyon ve ideal üstlenmişlerdir.

Sezai Karakoç’un öncülüğünde çıkan “Diriliş” dergisi ile ilgili değerlendirmelerimize geçme­den önce Sezai Karakoç ile ilgili kısa bir bilgilen­dirme yapmak istiyoruz.

Sezai Karakoç, 1933 yılında Diyarbakır’ın Erga­ni ilçesinde doğmuştur. İlkokulu Ergani’de, orta­okulu Maraş’ta, liseyi de Gaziantep’te okumuş­tur. 1955 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bil­giler Fakültesinin Maliye ve İktisat Bölümünü bi­tirmiştir. Türkiye’nin birçok il ve ilçesinde Mali­ye Bakanlığı’na bağlı olarak gelirler kontrolörlü­ğü görevinde bulunmuştur. Daha sonra memu­riyetten ayrılarak fikirle uğraşmış, dergi çıkarmış ve kitaplar yazmıştır. Bugüne kadar toplam 56 kitabı yayınlanmıştır.1990 yılında kurulan Diri­liş Partisinin genel başkanlığını yapmış, bu parti 1997’de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıl­mıştır. Parti 2007 yılında Yüce Diriliş Partisi adıy­la yeniden kurulmuştur. Sezai Karakoç, faaliye­tini sürdüren bu partinin internet sitesinde her cumartesi günü ülkemiz ve İslam dünyasının so­runlarıyla ilgili konuşmalar yapmaktadır.

Diriliş, mütevazi imkânlar ve olağanüstü çalış­malar sonucu ortaya çıkan bir dergi olmasının yanında İslam davasını omuzlayan, Müslüman­ların uyanması, birliklerini kurması, İslam me­deniyetinin yeniden gerçekleşmesi için her tür­lü çileyi ve zorlukları göze alan bir hakikat akı­mıdır.

Sezai Karakoç yedinci dönem haftalık Diriliş der­gilerinde yayımladığı hatıralarında anlattığına göre gerek ortaokulda gerekse lisede yoğun bir kitap okuma süreci geçirmiştir. Bazı dergilerde şiir ve yazıları yayımlanmış, 1955 yılında Şiir Sa­natı adlı bir dergi çıkarmış, bu dergi iki sayı çıka­bilmiştir.

Diriliş dergisi, 1960-1992 yılları arasında farklı zaman aralıklarında toplam 7 dönem olarak çık­mıştır. Hece dergisinin Sezai Karakoç özel sayı­sında, Necip Tosun şunları söyler: “Güçlü bir şair olmasının yanında büyük bir fikir ve ideal ada­mı olan Sezai Karakoç tüm eserlerinde inandı­ğı kültür ve medeniyet davasını insanlara aktar­mak peşinde olmuştur. Bütün bunları da tarihi ve sosyolojik görüş olarak “Diriliş” düşüncesi et­rafında şekillendirmiştir.”

  1. DÖNEM (Nisan 1960, Mayıs 1960, 2 sayı)

Diriliş’in bu ilk sayılarında Diriliş başlığı altında “ayda bir çıkar; siyasi, fikri, edebi dergi” ifadele­ri vardır.

Bu dönemle ilgili olarak Sezai Karakoç, hatırala­rında şunları söyler: “1960 Ocak, Şubat ve Mart ayları benim Diriliş’i aylık bir dergi olarak çıkar­mayı düşünme, karar verme ve hazırlıklarını yapma aylarımdır.(… ) Yeni bir nesil gelmişti. Or­tam otuz yıl öncesine göre çok değişmişti. Dü­şünüşte bir tazelenmeye ve yenilenmeye ihti­yaç vardı. Yeni bir dil ve üslup gerekliydi. Bir sü­redir daldığım metafizik düşünceler de kendini ifade için beni zorluyordu. Bu fevkalade şartlar içinde doğdu Diriliş.(…) Basubadelmevt’in kar­şılığı olarak “Diriliş”i bulmuştum, ölümden sonra dirilme anlamına. Tabii ki, sadace metafizik an­lamda değil, tarihi-sosyolojik anlamda da kulla­nıyordum.”

Diriliş dergisi, bu dönemde ancak iki sayı çıkar ve toplam 45 abonesi vardır. Sezai Karakoç ma­liye bakanlığındaki görevi nedeniyle başka il ve ilçelere gider. Derginin üçüncü sayısını hazırlar ancak 27 Mayıs ihtilali olur. Arkadaşları, dergi­nin yayın hayatına devam etmesini uygun bul­mazlar.

  1. DÖNEM (1966-1967, toplam 12 sayı)

Diriliş dergisi gerek edebiyatımız gerekse fikir ve kültür hayatımız için bir okul olmuş, çok sa­yıda aydın ve sanatçı yetiştirmiştir. Bu dönem­le ilgili olarak hatıralarında şunlar yazılıyor: “Ar­kadaşlar çevresinde bir hareket, umut ve yeni düşünceler kaynağı oldu Diriliş. Yetenekli olup da yazmaya yatkın olmayan arkadaşlarımı zor­ladım. Kimilerine yazı yazdırdım, kimilerine çe­viri yaptırttım.(…) Bir kadro doğurmak için bü­yük çaba sarfettim. Genç-yaşlı diye bir ayrım yapmadım. Gençlere de büyük güvenle yer ver­dim. Zaten geceleri geç vakitlere kadar kahvede gençlerle oturup konuştuğumdan onlar belli bir etki içinde idiler.”

Dergi, çıkışının üzerinden bir yıl geçtikten sonra maddi sebeblerle, 16.000 lira da borç bırakarak kapanmak durumunda kalır.

İnsanları aydınlatmak, toplumun geleceği için gece gündüz demeden çalışıp yazmak, dergi çı­karmak sonunda da bu kadar borçla baş başa kalmak… Acaba günümüzde böyle bir fedakar­lığı, feragati gösterecek kaç kişi vardır?..

Üstad Sezai Karakoç, Diriliş’in çıkmadığı zaman­larda da başta “Büyük Doğu” olmak üzere bazı yayın organlarında yazarak toplumu aydınlatma görevini sürdürmüştür.

Yazılan yazılarda, şiir ve hikâyelerde kullanı­lan dil konusu da hep tartışılmıştır. Halen günü­müzde de tartışılmaktadır. Sezai Karakoç bu ko­nuda şunları söyler: “Yeni nesil de okusun diye uydurma dille değil de yeni bir dille ve üslupla yazıyordum. Bu gerçekten gençlik üzerinde et­kili oluyordu. Yaşlılar istiyordu ki kendileri mek­tepte hangi terimleri görmüş ve okumuşlarsa şimdi o dille yazsınlar. Oysa okullarda, gazete­lerde dil değişmişti. Maksatlı veya maksatsız di­lin değişmesi için çok şeyler yapılmıştı. Yeni ne­sil ile eski neslin arası dil sebebiyle açılmıştı.(…) “Eski nesil “cemiyet “diyor, yeni nesil “toplum” di­yordu. Biz hangisini kullanacaktık? Eskiler, dilin bozulmaması için eskide ısrar etmemizi istiyor­lardı. Ama böyle yaparsanız yazınızı sadece yaş­lılar okuyacaktı. Yeni nesille bağınız kopacaktı. Tam bir çıkmaz içindeydik.”

“Doğru yol bir nevi orta yoldu. Yeni nesle yeni bir dillef seslenmek şarttı. Ama mümkün mer­tebe uydurma kelimelerden kaçınmak lazımdı. Vazgeçilmez terimlerimizi de korumalıydık ta­bii ki. Benim görüşüm ve tutumum buydu. Fa­kat en ufak bir değişiklik ve yeniliğe tahammü­lü olmayanlar, kenarda köşede aleyhimde pro­paganda yapıyorlardı, uydurma dilci diye. Oysa dikkatli olanlar uydurma dilci, Ataç’çı olmadığı­mızı görebiliyorlardı.”

  1. DÖNEM (1969, 70, 71, toplam 16 sayı)

Bu dönemde Avrupa’da görülen siyasi çalkan­tı ve gösterilerin etkisi ülkemizde de görülmeye başlar. Gösteriler, öğrenci hareketleri, 12 Mart muhtırasıyla sonuçlanacak olaylar baş gösterir. Üstad Sezai Karakoç ve Diriliş kimseyle polemi­ ğe girmez. Büyük nehirler gibi sessiz ve derin­den akar. Aydın yetiştirecek veya aydınlara yö­nelik yazılar, Doğu ve Batı’dan çeviriler ve tasav­vuf metinleri, bu dönemin sayılarında yer alır. Yıllar önce yazdığı şiirde dediği gibi:

“Fakat bir gün gelecek
Çağırmasını bilirsen gelecektir
Doğu’yu Batı’yı bilen gelecek.”

( Taha’nın Kitabı)

Bu dönemle ilgili yine hatıralarında şunlar var: “Üçüncü kez, 1969 Ekim’inde başlayıp aylık ola­rak 16 sayı çıkardığım Diriliş, 1971 Ocak ayında artık çıktığı yokuşu tırmanılamayacak derecede dik bulmağa başlamıştı. Evet, bizde fikir ve ede­biyat dergisi çıkarma, bir dağa tırmanmaya ben­zer. Önce uçar gibi hızla yol alırsınız. Fakat gide­rek yol dikleşir, en sonunda da bir yerde durur kalırsınız.”

  1. DÖNEM (1974-1976, 18 sayı, 6 Mayıs 1976-3 Ağustos 1978’e kadar 42 sayı, toplam 60 sayı)

5. sayıdan itibaren gazete tipinde ve haftada iki gün çıkmak suretiyle yayınını sürdürür. Diri­liş başlığının altında “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten bütün in­sanlığı diriltmiş gibidir.” (Kur’an-ı Kerim’den) ifa­desi yer alır.

O günler, sokak gösterilerinin yapıldığı, anar­şi ve terör olaylarının arttığı, her gün onlarca in­sanın öldürüldüğü günlerdir. Bunun için Kuran-ı Kerim’den bu alıntı manidardır. Yine Hatıralar­da okuduğuma göre ve üstatla yüz yüze görüş­melerimden edindiğime göre, bazı insanlar “bu devletin üniversitelerinde okunmaz, bu devlet­te memurluk yapılmaz.” vb. sözlerle gençleri et­kilemeye çalışıyorlar ama Sezai Bey, ziyaretine gelenlere, sağduyulu olmaları gerektiğini, öğre­nimlerini tamamlamalarının önemli olduğunu tavsiye ediyor.

Diriliş dergisinin 24 Mayıs 1976 sayısında, “Ey­lemler Karşısında Gerçek Diriliş Aksiyonu” baş­lıklı haber- yorum yazısında şu satırlar yer alıyor:

“Gerçek aksiyon, meydanlarda yapılan şamata­lar, bağırışlar, yürüyüşler, duvarlara ve yerlere yazılar yazmalar ve daha kötüsü tabanca patlat­malar, kavga döğüşler değildir. Gerçek aksiyon, inanç, ahlak, düşünce, bilim ve sanat planında ortaya konan uzun çalışmaların ve sürekli sabır­ların yemişi eserler, durumlar ve oluşumlardır. Yeni bir insan tipini doğurmaktır. Asıl aksiyon, çok bilinçli, bilgiyle yüklü, kültürle güçlenmiş, disiplinli ve uzak görüşlü davranışlardan doğar.”

Bu dönemle ilgili hatıralarında da şunlar yazılı­dır: “1974’te Diriliş’i yeniden çıkarmağa, bir ta­raftan da eserlerimi Diriliş Yayınları adı altında yayınlamağa başlamıştım. Yeni bir nesil yetiş­tirmek, bunun için fikri mevzuları yeni baştan ele almak gerekiyordu. Kendi geçmişimiz, çağ­daş eserlerimiz, Batı kültür ve edebiyatı, özgün bir sentezle dergide genç yetenekleri yoğuru­yordu.”

  1. DÖNEM (Ekim 1979- Eylül 1980, toplam 12 sayı) Bu dönem 4. dönemin devamı olarak dü­şünülmüş olacak ki 61. sayı ile başlamaktadır.

Düşünce hayatımızın önemli yapı taşlarından olan Diriliş dergisinin bu sayısında da nitelik­li yazılar yer alır. Üstat Sezai Karakoç birçok ya­zısında, Batı karşısında ancak kendi medeniye­timizle ayakta durabileceğimizi, aydın kadro ye­tişmeden de medeniyetimizin canlanmasının mümkün olmadığını belirtir.

Ekim 1979, 61. sayıda, “Yeniden Çıkış” başlığı al­tında şunlar yer alır:

Diriliş bir yılı aşkın bir aradan sonra, tekrar ya­yın alanına giriyor. Böylece bir kere daha bir ölüm kalım savaşında varlığını ispat ediyor. Bu düşüş kalkış dünyasında bir kez daha ayağa kal­kıyor. Seslendiği toplum, çağırdığı insanlık teş­rih ve şifa masasına yatırmağa çalıştığı çağ gibi, kimi zaman ölüm sularına erip tarihe karışacak gibi olduktan sonra, umutsuzlukların en kabarık anında esen ilahi bir lütuf rüzgârı, onun, yeni­den görünüşler âleminde zuhuruna imkân ba­ğışlıyor.”

  1. DÖNEM (7 Ocak 1983-16, 17 Haziran 1983, 161 sayı, günlük gazete)

Diriliş, yaklaşık iki buçuk yıllık bir aradan son­ra günlük gazete olarak yayın hayatına devam eder. Bu dönemin ilk sayısı olan 73. Sayı 7 Ocak 1983 tarihini taşımaktadır. Tek yaprak olarak çı­kan gazetenin ön yüzünde “Gün Saati” başlık­lı sütunda Sezai Karakoç’un yazıları yer alır. Yine zaman zaman Başyazı başlığı altında Diriliş im­zalı, Sezai Karakoç tarafından yazıldığı tahmin edilen yazılar bulunur. Ayrıca Anadolu Ajansı ’na ait haberler yer alır. Bu haberlerin daha çok dış politikayla alakalı olduğu görülür. Arka sayfasın­da da yine haberlerin yanı sıra çeşitli yazı, çeviri ve şiirler bulunur.

12 Eylül askeri darbesinin üzerinden üç yıl geç­miş, ülkemiz hâlâ askerler tarafından yönetil­mektedir. Tekrar sivil yönetime geçme çalışma­ları vardır. Diriliş, böyle bir zamanda çıkmakla adeta tarihi bir görev üstlenmiştir. Önceki dö­nemlerin daha teorik olmasına karşılık bu döne­min daha aktüel konulara eğildiğini görüyoruz.

Bu dönemin ilk sayısında (73. Sayı) yer alan Diri­liş imzalı, “Diriliş Günlük Olarak Çıkarken” başlıklı yazıda şu ifadeler yer alır: “Diriliş bugünden iti­baren günlük gazete olmuş bulunuyor.

Bu ihtiyaç ani bir kararın sonucu olmayıp 1960’ta başlayan ve bugüne kadar birçok saf­hadan geçen gelişiminin zaruri bir açılımından doğmuştur.”(…)

“1960’tan bugüne kadar, diriliş düşüncesi de ay­lık dergi ve kitaplarla daha çok teorik planda, iç birikimini yapmış fakat aktüel olandan da büs­bütün kopuk ve uzak durmamıştır.”(…)

Diriliş günlük olarak çıkmak ve kaçınılmaz ola­rak politik hayatı gözlemlemek, bu alanda de­ğerlendirmeler yapmak hali içinde de, eski ama­cından ayrılmış bulunmayacak, onu hayat ve toplum içinde, zaman karşısında pekiştirmiş olacaktır.”

Bu dönemdeki sayılarda “Siyasi Partiler Kanunu”nun seri olarak yayımlandığını ayrıca parti konusunda Sezai Karakoç’un birçok yazısı­nı görürüz. Sezai Karakoç, bu yazılarında parti­lerin kuruluş aşamalarında nelere dikkat etme­leri gerektiği hakkında tavsiyelerde bulunur. Ör­neğin, partilerin şahıslardan çok fikirlere dayan­ması gerektiğini söyler. Yine “Gün Saati” adlı sü­tunda, zaman zaman, diğer gazetelerde pek görmediğimiz, Sezai Karakoç’a ait şiirlerin oldu­ğunu görürüz. O şiirlerden Diriliş başlığını taşı­yan şiirden bir bölüm:

“ Yeniden başlamak yazma sanatına
Kat kat olup açılmak gök katına
İndirmek yeryüzüne Allah’ın rahmetini
Bir gül gibi sunmak dünya saltanatına”

Sezai Karakoç bu dönemin sonuna doğru “gaze­te” başlıklı yazılar yazar. Bu yazılarda gazetenin önemi, gazete çıkarmanın güçlüklerinden, “En­tegre Basın Sanayii”nden söz ederek basındaki ve dağıtımdaki tekelleşmeye dikkat çeker. 16-17 Haziran 1983 tarihli ve 233. Sayıda “Ara Veriş” başlıklı yazıda şunları söyler: “Diriliş, bilen bilir ki, ticari bir maksatla çıkmadı.”(…) “Aslında ben ne gazeteciyim, ne iş adamı.”

“Birtakım düşüncelerini söylemek isteyen biri olarak, kitap da yazdım, dergi de çıkardım. İmkânlar hangisine elverirse, hangisini o an için yararlı görürsem onu yaparım. Benim için, kitap, dergi, gazete araçtır, amaç değil.”(…)

“Şimdilik bu kadar. En yakın sürede ve hayırlı­sıyla tekrar buluşmak üzere.” diyerek bu döne­mi sonlandırır.

7.DÖNEM (23 Temmuz 1988-5 Şubat 1992, 133 sayı)

Bu dönemde Diriliş dergisi haftalık olarak yayın­lanır. Derginin en uzun dönemi ve en çok yazı­nın yayımlandığı dönem olarak kabul edilebilir. Dikkat çekici yazı ve yorumların yanı sıra seri ya­zılara da yer verilir. Özellikle Sezai Karakoç’un İs­lam dünyasının içine düştüğü ölüm uykusun­dan uyanması için yazdıkları, İslam milleti, İslam ülkesi, İslam devleti, İslam medeniyeti gibi kav­ramlar üzerinde ısrarla durması, derginin karak­teri hakkında bize net fikirler verir. Çok önemli olan bu fikirlere gazete, televizyon gibi yayın or­ganları ilgi göstermez.

Sezai Karakoç’a ait bazı yazılar üzerinde dur­mak istiyoruz:

Hatıralar: Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Sezai Karakoç derginin bu döneminde hatıralarından bir kısmını yayınlar. Yakın zamanımızın bir nevi siyasî, fikrî, edebî tarihi özelliğini taşır.

Bir Siyasi Portre: Turgut Özal: 13 sayı boyunca devam eden bu seri yazıda özellikle Menderes, Demirel ve Özal dönemleriyle ilgili farklı analiz­ler vardır.

Enflasyon: Önce Sezai Karakoç’un asıl mesleği­nin maliye olduğunu bir kez daha hatırlatalım. 4 sayı boyunca enflasyon(pahalılık), ekonomi vb. konularda açıklamalar ve çözüm önerileri vardır.

Devlet: 10 sayı boyunca devlet konusu enine boyuna irdeleniyor.

Kurumlar: Üniversiteler, Devlet Başkanlığı, Tele­vizyon, Sinema hakkındaki düşüncelerini açık­lıyor.

Medeniyetimizin Büyük Krizi: İslam Medeni­yetinin büyük krizi ve bu krizi aşma konusunda­ki tespitleri 17 sayı boyunca belirtiliyor.

Mevlana: Mevlana kitabını oluşturan yazılar il­kin bu dönemde yayımlanıyor.

Devlet Adamı: 7 sayı boyunca devlet adamın­da bulunması gereken özellikler hakkında bilgi­ler ve tarihten örnekler veriliyor.

Kader: Öte dünya, Peygamber, Kur’an vb. meta­fizik konularda farklı yorumlar.

Diriliş Partisi Programı: Bu dönem dergileri çı­karken 1990 yılında Diriliş Partisi kurulur. Parti­nin programı ve kurucular listesi dergide yayım­lanır.

Diriliş Partisinin kuruluşu bazılarınca sürpriz olarak görülür. Maalesef bazı çevreler, Sezai Karakoç’un Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu ol­duğunu, 1960’tan itibaren çıkardığı Diriliş dergi­lerindeki “siyasi, fikri, edebi” ibarelerini göremi­yor veya görmek istemiyorlar.

Bildiğimiz kadarıyla, Türkiye’nin başkan­lık sistemi’ne geçmesi gerektiğini ilk ola­rak savunan ve parti programına koyan Sezai Karakoç’tur.

Diriliş dergisinin çeşitli dönemlerinde şiirle­ri, yazıları ve çevirileri ile yer alan isimler şun­lardır: Sezai Karakoç ve ayrıca müstear isimler­le ( Diriliş, Zülküf Canyüce, Mehmet Yasin, Sait Yeni, İmzasız, S.K, Mehmed Yasinoğlu, D. ), Şev­ket Eygi, Erol Güngör, Ziya Nur, Mehmet Genç, Rami Ayas, Sait Mutlu, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Gökalp, İhsan Babalı, A. Buğra, Cevat Ülger, Ab­dullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Şakir Diclehan, Ebubekir Eroğlu, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özde­nören, Alâeddin Özdenören, Halil İbrahim Kay­mak, Mustafa Ruhi Şirin, Kâmil Eşfak Berki, M. Cahit Atasoy, M. Güleçyüz, Kâmil Öztürk, Yük­sel Peker, Sedat Umran, Halim Uğurlu, Said Çek­megil, Bahri Zengin, İsmail Kıllıoğlu, Cahit Koy­tak, Osman Sarı, İhsan Sezal, Mahmut Kanık, Durali Yılmaz, Ahmet Yücel, Mehmet Çavuşoğlu, Turan Koç, Nuri Pakdil, Ahmet Kot, İsmet Özel, Ömer Öztürkmen, Kemal Özyurt, Arif Soylu, Ha­mit Can, Necat Çavuş, Olcay Avcı, Cafer Barlas, Bülent Timur Demirgil, M.Ertuğrul Düzdağ, Me­sut Güvenli, Göksel Korkmaz, Süleyman Porta­kal, Hüseyin Atlansoy, Mevlüt Ceylan, Muzaffer Budak, Kâmil Doruk, Ömer Erdem, Haydar Mu­rat Hepsev, Mevlâna İdris, Ahmet İşler, Yüksel Kanar, Cevdet Karal, Mustafa Kirenci, Erdem Ba­yazıt, Yener Sonuşen, Yusuf Yazar, Rıdvan Memi, Tahir Yücel, Ali Özkavaf, Turgut Akman, Türkay Gültekin, Rıza Akçay, Murat Fırat, İsmail Atabek.

Diriliş dergisi 5 Şubat 1992’de son sayısını (133. sayı) çıkardıktan sonra kapanır. Ama bize göre Diriliş, bir dergi veya gazete formatında olmasa da çıkmaya devam ediyor dersek sanırım yan­lış olmaz. Çünkü derginin Cağaloğlu’ndaki ya­zıhanesi hâlâ açık. Birçok kimse Sezai Bey’i ziya­rete geliyor. Bu ziyaretçiler arasında Üniversite öğrencileri, yazarlar, milletvekilleri, bakanlar vb. görmek mümkün. Ülkemiz ve İslam dünyasının meseleleri konuşuluyor, bildiriler yayımlanıyor. Ayrıca kitapları buradan temin edilebilir.

Sezai Karakoç, Yüce Diriliş Partisinin İstanbul il merkezinde de kalabalık bir kitlenin dinlediği haftalık konuşmalar yapıyor. Bu konuşmalar in­ternet üzerinden canlı olarak veya banttan izle­nebilir. Bu konuşmalarında da Müslümanların uyanması, İslam milleti, İslam devleti, İslam Me­deniyeti vb. konuların üzerinde ısrarla duruyor. Allah imkân verirse Diriliş’i günlük gazete şeklin­de, Türkçe, Arapça, Farsça, İngilizce hatta bütün dillerde yayımlayacaklarını belirtiyor. Aynı şe­kilde televizyon yayınları da yapacaklarını söy­lüyor.

Son söz: Diriliş kapanmadı, sözünü söylemeye devam ediyor…

—————————————————————-

Not: Bu Yazının hazırlanmasında Diriliş külli­yatından ve Yedi İklim dergisinin Kasım-Aralık 1993 Sezai Karakoç Özel sayısındaki A.Turan Karataş’ın “Sezai Karakoç’un Dergiciliği” adlı ya­zısından yararlanılmıştır.

Murat Soyak – “Hay Hay Hayat” Kitabı

Murat Soyak – “Hay Hay Hayat” Kitabı

İbrahim Demirci’nin son dönemde yazdığı yazılar “Hay Hay Hayat” adıyla kitaplaştı. Hayata ve insana dair yalın, inceden denemeler.

“Yaban Ördekleri” isimli yazıdan: “… Ne çok kar vardı! Eskiden ne çok kar yağardı Konya’ya! Dünyaya, evet, dünyaya, ne çok kar yağardı eskiden…” Daha çok çağrışımlarla ilerleyen bir yazı ve tetikte bir dikkat sürekli.

“Karlı Yazı” isimli yazının ilk cümleleri: “Çocukluğumda kar, kış sabahının şaşırtısı olurdu. Beyaz ve büyük, beyaz ve güzel, beyaz ve serin, beyaz ve temiz…” Karın yağması bir sevincin, güzelliğin işareti. Eski kışlar şimdi uzak… “Hayret ovasının üstünü ansızın kaplayıverirdi hayranlık” Karın, soğuğun, kışın işlendiği sımsıcak bir yazı bu. “Kar, altında ne devinimler saklar.” Kış bütün güzelliği, bereketi ve sertliği ile yazılara sinmiş adeta.

“Nasılsınız” yazısı gündelik konuşmaların, kalıplaşmış ifadelerin irdelendiği kısa, etkili bir yazı.

“Otobüs Durağındaki Cümle” isimli yazıda durakta ‘otobüs beklemek’ varken, ‘toplu ulaşım aracı’ bekleyen kişilerin yapay ifadeleri eleştiriliyor. Dilin özensiz kullanımı bir olay aracılığı ile anlatılmış. Yazar, gün içinde şahit olduğu bir konuşmadan hareketle dil-insan ilişkisi ve yaşanan sorunları izah etmiş.

“Sessiz Nutuk Denemesi”nde günümüzde yaşanan çözülmeye karşı hakikat bilgisi ile donanmanın çağrısı okunuyor: “Varlığımızı ve tüm varlıkları anlamlı kılan hakikatin toprağına karışmak, onunla karılmak, onda kök salıp boy atmak; suyuna kapılmak ve katılmak, o suyla katıklarımızı eritmek, doymak ve arınmak…” Bir de iyiliği söyleyip; kötülükten sakındıran kişileri doğru anlamanın gereği üzerinde durulmuş.

“Her Şey Yarılıyor” isimli yazı yine kış çevresinde gelişiyor. Gün içinde yaşanan meseleler, aksaklıklar dile getirilmiş. Yazının bütününde sorgulama ana damar.

“Ekmek” yazısı, hikâye tadında. Ekmek, nimet, hürmet… Bize dair bir dünya içtenlikle anlatılmış.

“Toz Toprak” yazısında şantiye görüntüsünden bir türlü kurtulamayan sokaklar, mahalleler gündeme gelmiş. Hepimizin şahit olduğu aksaklıklar…

“Kahrolsun Bölücülük” isimli yazıdan bir tespit: “Asıl bölücülük, insanın ve insanlığın bölünüp parçalanmasıdır, hakkın ve hakikatin lime lime edilmesidir.”

Çarpık kuralların, yasaların tenkid edildiği bir yazı: “Yasa Dışı Yolculuk”

“Yeni Camide Teravih Namazı” yazısında cami mimarisi, estetik algı ve cemaat bağı işlenmiş. Özgürlüğün sağlayacağı iyilikler vurgulanmış.

Değişen zaman, alışkanlıklar, zamane gençleri ve nimet, şükür, iyilik tahkiye metodu ile “Allah Islah Etsin” isimli yazıda anlatılmış. Metnin bütününde insan sıcaklığı…

Gün içinde yaşanan bir olaydan hareketle gelişiyor metin: “Sadece Gevşemiş”. Eşyada, zamanda, olaylarda saklı duran hikmete doğru yolculuk. Evet, İbrahim Demirci’nin bu anlatımı, dikkati, hemen bütün yazılarında görülüyor.

Değişen şehir hayatı… Hayatımızdan çekilen güzellikler: Sadelik, ahenk, yakınlık, samimiyet… Yazar, çocukluk günlerinden başlayarak Konya’daki değişimi “At Arabaları, Faytonlar” yazısında özetlemiş. Şimdi şehirden uzak atlar, at arabaları… Hüzün, cümle cümle sıralanmış.

Yolda dökülen elmalar, elmaları toplamaya çalışan kadın, trafik, ışıklar…”Neden o poşetin ağzını bağlamadı o kadın? Bağlasaydı o elmalar böyle dökülmezdi.” Somut bir veriden, olaydan kaynağını alan ve sonrasında düşünce boyutu ile işlenen “Bağlar Bağlar”. Bağ ve bağlanmanın anlamı, önemi vurgulanmış.

“Allah’a evet, puta hayır!” diye başlayan ve kabullerin, karşı çıkışların ifade edildiği yazı: “Evet, Hayır”.

Günümüzdeki sığ espri anlayışı, bilgi eksikliği, noksanlıklar ve bütün bunların dile, kültüre yansıması “Saçmalama” ve “Tiyatro, Vodvil, Hayat Fars” isimli yazılarda dile getirilmiş.

Çatmak fiilinden hareketle oluşturulmuş okunaklı, sevimli bir yazı: “Çat”. Kelimelerdeki çok anlamlılık karşılıklı konuşmalar ile işlenmiş.

“Boşluklar” yazısında da benzer bir üslup görülüyor. Yazının iskeleti karşılıklı konuşmalar ile kurulmuş. ‘Boş, boş sözler, boş boş oturmak, boş bir kâğıt’ gibi kelime gruplarının çağrışımları ile gelişen bu yazıda boş vermişliğe, anlam boşluklarına inceden bir eleştiri var.

“Mahrem Sorular”da yorgunluğa, yılgınlığa itiraz okunuyor. “Bismillah, ateşlemeye yetmez mi yorulan kanı?” Sorular, sorgulamalar… Yeniden başlamanın, yürümenin cehdi saklı satırlarda.

Bir bayram yazısı: “Uğu”. Acıların gündemde oluşu ve bayram. Dünyayı adeta yaşanmaz kılan kötülük odakları ve insanın özünden, değerlerinden uzakta kalışı… “Bu bayram gününde bayram güzelliklerinden söz etmek niyetiyle oturmuştum makinenin başına. Olmadı.” Acılar içinde, hüzün yüklü.

Hakikat asıl belirleyici olarak daima hatırda tutulmakta. Hakikat tarafında oluşunu şöyle izah ediyor yazar: “Biliyorum hakikat senden de, benden de, ondan da, hepimizden ve her şeyden de üstündür ve kim ne derse desin, ona yakınlığımızdan, ona yönelişimizden başka işe yarar bir şeyimiz yoktur ve olmayacaktır ve bu biliş ve bu bilişin sağladığı güven duygusundan başka kalbimi mutmain, kafamı dingin kılacak herhangi bir şey yoktur ve başka bir şeye esasen ihtiyacım da yoktur.”

“Diriliş Rüzgârı” isimli yazıda Sezai Karakoç’u iyi okumanın, anlamanın gereği üzerinde önemle duruyor yazar: “Sezai Karakoç’a kulak versek, onun şiirlerini, yazılarını okusak, onların ruhumuza ve kalbimize yükleyeceği besleyici, coşturucu güçle donansak, ne güzel şeyler olacaktır! Orada özümüzü onaracak, gürleştirecek sözler var.” Üstadın eserlerinin çıkış yoluna işaret olduğu gerçeği bir kez daha vurgulanmış oluyor: “Sezai Karakoç’un, ezelî ve ebedî diriliş kaynağından beslenmiş olan eseri, bütün değirmenlerimizi döndürecek bir rüzgâr olarak esip duruyor. Bu rüzgârı duymak için, kulaklarımızı işler hâle getirmemiz yetecektir.”

“Bir Ölüm” de yazar, ansızın çıkıp gelen ölümü etkili bir dille anlatmış. Bir arkadaşının vefatı üzerine kaleme alınmış bu yazı. Dokunaklı bir metin. Yeniden hatırlıyoruz gerçek olanı, ölümü!..

Ve Ramazan hakkındaki yazılar… Yeni edebiyatımızda özellikle Sezai Karakoç ile başlayan Ramazan yazıları geleneği, İbrahim Demirci’nin bu eserinde de yerini buluyor. “Ramazan Kimdir?”, “Ramazan Notları”, “Ramazan’a Mektup”, “Ramazan Anıları”, “Düzen Bozan mı Geliyor?”, “Geliyor İşte”, “Tutuşabilecek miyiz?”, “Kirleticiler”, “Beklenen Gece” isimli yazılar kitapta önemli bir yekûn tutuyor.

Yöresel bir deyimden kaynağını alan ve kötülüklere, yozlaşmaya karşı bir yazı: “Demşek-lik”. Hem yöresel bir deyimin gün ışığına çıkışı var bu yazıda; hem de deyim üzerinden toplumsal çözülüşe, gevşemeye yöneltilmiş bir eleştiri var.

Gündemdeki olayları, tavırları odağına alan yazılar da var. Meselâ “Hayvanlar Kadar Özgür”, “Memleket Nereden Geliyor, Nereye Gidiyor?” “Enkaz Tenakuzları” bu türden yazılar.

Sade, içten, özü sözü bir insan anlatılmış “Ninemin Başörtüsü” isimli yazıda.

Kitapta şairimiz Mehmed Âkif Ersoy için müstakil bir yazı yer alıyor: “Mehmed Âkif Vesilesiyle”. İyi okuyup iyi anlamanın gereği özellikle belirtilmiş: “Âkif’in ruhu bizden hamasi sloganları tekrar etmemizi değil, dinamik hayat düsturlarını kuşanarak harekete geçmemizi bekliyor. Bu hareket, tabiatı gereği, düşmanlarının alçaklığına gönül indirmeyen yüce ve yapıcı bir harekettir.”

Yazmak, bir anlamda hatırlamak ve hatırlatmak. “Patlamalar” yazısında çocukluk günleri hatırlanır. Ana yurda, çocukluk çağına yolculuk.

Aile ortamını, evi, iyilikleri işleyen yazılar: “Sessiz Patlama”, “Bu Para O Para Değil”, “İnşallah, Öyle Olmamıştır”, “Ona Ne Denirdi?”, “Afiyet Olsun”, “Bilmiyorum”

Değişim bir sel gibi geldi. Sonrası yıkım, yenilgi… “Hayat, bir zamanlar evimizin avlusuydu.” Şehirleşme, betonlaşma karşısında sızlayan bir yürek ya da “Hayata ve Hayâta Dair”: “Apartmanlar yapıldı sonra, siteler inşâ edildi. Evlerin çoğu önce bağsız bahçesiz bırakıldı. Sonra hayatlarına göz dikildi. İnsanların çoğunun hayâtında artık hayata yer yok! Hayatlardan kalanlar bölük pörçük anılar…”

Şair İbrahim Demirci, “Şiirden Kaçış” yazısında şiir ile olan yakınlığını sorgulamış: “Şiir mi? Şiirden epeydir uzaktım. Şiir yoktu. Şiir benden kaçıyordu. Hayır hayır, ben şiirden kaçıyor, şiire bakmaktan, ona yaklaşmaktan, onunla yüzleşmekten korkuyordum sanki.” Şair, yeniden şiire dönecektir elbet. Suskunluk, için için bir şiirin kuruluşu. Şiire uzak kalışını “kötü durum” olarak ifade eden şair, yeniden başlamanın, yönelişin işaretini de verir: “Bu kötü durumdan kurtulmak için bir şeyler yapılmazsa, yapmazsam, yazık olacak!”

Küresel ısınma günlerinde yüreğimize su serpen, umudu çoğaltan bir yazı: “Su Serpintileri”. Medeniyetimiz, özünde su ile çeşmeler ile görünür. “Suyun izzeti üzerinde düşünsek bizim de izzetimiz artar mı? –Artar. Mülk suresinin son ayetini okusak meselâ, başlamış oluruz suyu düşünmeye”

Hayattan, insandan kopuk bir edebiyat anlayışı nihayetinde karanlığı, kaosu çoğaltır. Oysaki yazılanlar çıkış yolu için işaret olmalı. Yaşanan acılara, haksızlıklara duyarsızlık nereye kadar? Yazmak, hakikate yakınlığın da bir vesilesi. “Hay Hay Hayat” kitabında ‘hayat’ ile ‘edebiyat’ bir arada. Olup bitenleri gözlemleyen, sorgulayan ve hikmet ışığında yol gösteren yazıların bir toplamı. İbrahim Demirci, bu kitabında işlediği konular ve sağlam anlatımı ile örnek bir duruş gösteriyor.

Yazılar genel itibarı ile deneme türünde. Bu toprakların rengini, kokusunu da taşıyan sahih bir dil. İnsanın halleri daha çok karşılıklı konuşmalar ile öyküleme metodu ile ifade edilmiş. Türkçe üzerine derin bir sevgi, dikkat ve özen. Kıyıda kalmış bir kelime, deyim yaşanan olay çevresinde ışıldıyor, adeta yeniden hayata katılıyor. Kısa ama anlam evreni ile yoğun yazılar.

“Hay Hay Hayat”

Nizamettin Yıldız – Sezai Karakoç’un Eserlerinde Şehir Düşüncesi 

Nizamettin Yıldız – Sezai Karakoç’un Eserlerinde Şehir Düşüncesi

 “Uzasan, göğe ersen,
Cücesin şehirde sen;
Bir dev olmak istersen
Dağlarda şarkı söyle!”

Necip Fazıl 

Çağımızın büyük düşünür ve şairlerinden birisi de Sezai Karakoç’tur. O, sadece bir şair değil; çok yönlü eserler ortaya koymuş bir yol göstericidir. Bir dava adamıdır.

Sezai Karakoç birçok yazısında şehirden, ideal bir şehrin nasıl olması gerektiğinden söz ederek büyük İslam  şehirlerine göndermelerde bulunur. Bu konuda şehir –uygarlık ilişkisine vurgu yaparak, ”kent” başlıklı yazısında şöyle der: ”Kentlerle, uygarlıklar arasında, varoluşları ve varoluşlarına anlam veren eşyayı ve zamanı yorumlama yönünden adeta bir kan bağı vardır. Uygarlıkların, siteleri vardır mutlaka. Kentler ve sitelerse uygarlıksız olamaz. Kent, site, Medine doğurma düzeyine varmamış bir uygarlık, henüz tam bir uygarlık olamamış demektir. Kent ve uygarlık adeta özdeş düşünülmüştür eski uygarlıklarca. Onun içindir ki Medine ve medeniyet aynı kökten gelir.”(1)Doğu kenti ve Rönesans sonrası batı kenti konusunda şu değerlendirmeyi yapar: ”İşte bunun içindir ki doğunun ipek kentinin karşısına, çelikten dev gökdelenler kentini koydu batı. Nasıl ki bütün bir Asya’yı aşıp Avrupa’ya ulaşan İpek Yolu’nun yerini de demiryolları ağı aldı. Batı kentinde fabrikalar katedrallerin yanında yükseldi. Fabrikalardan yükselen dumanlar, batının sadece maddi hayatını değil, manevi ufkunu da bulandırdı.”(2) Karakoç’a göre sonraları doğu kentleri de batı kenti taklidine dönüştü.

“Ahiret ve Şehir” başlıklı yazısında gerçek şehirlerin, öteden bir iz taşıması gerektiğini vurgulayarak; çağımızda şehirlerin özellikle dünyanın büyük şehirlerinin sürekli olarak anlamlarını yitirdiğini belirtir. Şehir nüfuslarının çığ gibi artışı, onları daha fazla şehirleştirmediğini bilakis anlamlarının kaybolmasına neden olduğunu söyler. Hızlı kent yıkılışı ve çöküşünün batıdan çok doğuda gerçekleştiğini belirterek, batıda şehirlerin büyük bir nüfus akımına uğramadığını, tarihi yapıların ve tabii görünümlerin aynen korunmasına büyük önem verilmesinden dolayı ilk bakışta değişmiyor gibi görünse de değiştiklerini, Londra’nın eski Londra, Paris’in eski Paris, Tokyo ve Peki’nin, eski Tokyo ve pekin, Leningrad’ın eski Petersburg olmadığını hatırlatır.(3)

Şehirlerimiz arasında anlam ve madde olarak en büyük yıkımın İstanbul’da gerçekleştiğini belirterek şöyle der: ”Çeşmelerinin suyu akmaz, duvarlarındaki yazıları kimse okuyamaz. Öyle camileri vardır ki cami olarak kullanılmaz. Gittikçe İstanbul ile aramıza buzlu bir cam giriyor. Biz onu anlayamıyoruz, o bizi; ve görüşemiyoruz.”(4)

“Kentlerin işi ebedilikle uğraşmaktır ve bu yönde bir metafizik oluşturmaktır. Onun için kimi şehirler yeryüzünde cennet olmak iddiasında idiler, Kimi şehirlerse, cennetin habercisi, gölgesi olmak niyetinde. Kimi hep cenneti arar gibiydi, kiminin gözleri gökyüzündeydi hep, kimi şehirler uçacak gibiydiler. Kimileri taşın, mermerin ve tuğlanın, kimi ahşabın, kimi altın ve gümüşün şehirleri idiler. Şimdi de çeliğin ve çimentonun.”(5)

“Şehirlerimiz, Yeniden Şehirleştirilmeli” başlıklı yazısında; köylerden ve kasabalardan şehirlere olan büyük akışın, esas şehri adeta boğan bir gecekondu kentleşmesi haline getirdiğini, köy ve kasabalarımızdaki ev, tarla, bağ ve bahçelerin bakımsızlığa terk edilerek, buralarında anlamını kaybetmesine neden olduğunu söyler.Ayrıca şehirlerdeki anarşi ve terör olaylarının sebepleri araştırılırken, çarpık kentleşmenin de göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgular.(6)

Çeşitli yazılarında ve parti programının “şehirleşme-konutlaştırma” bölümünde, çözüm önerilerinden bazıları şöyle sıralanabilir:

-Mümkün olduğunca, insanların kendi yerleşim yerlerini terk etmemeleri için, kendi yörelerinde iş sahibi olmaları ve öğrenim görebilmelerine imkan sağlanmalı.

-Fabrikalar, büyük iş yerleri, daha çok meskun olmayan ve tarıma elverişsiz bölgelerde yapılmasına özen gösterilmeli.

-Şehirlerin dev köylere dönüşmemesi için, devletin kültür müesseselerini çoğaltması, farklı köy ve kasabalardan gelen insanların birbiriyle kaynaşmasını sağlayacak kurumların oluşturulması.

-Şehirlerin temiz tutulması ve şehirli bir insanın nasıl olması gerektiği hakkında,devletin televizyon vb. kitle iletişim araçlarıyla halkı aydınlatması.

-Şehirlerin fazla betonlaşmaması ve tarihi dokunun korunması için azami gayret gösterilmesi.

-Tarihi değeri olan şehirlere mümkün olduğu ölçüde dokunulmayıp, yanında yeni şehirler kurularak ihtiyaçların giderilmesi.

Sezai Karakoç sadece ülkemizdeki şehirleri değil; İslam dünyasındaki birçok şehre de yazılarında yer verir. Örneğin ”İslamın Üç Atlısı “ yazısında İslam dünyasındaki derin uykuya dikkat çekerek uyandırmaya çalışır. Üç metafizik kamçısının olmasını dilemekte. Bu kamçılardan birini, oruç atlısının çıkması için Şam’ın sırtına, ikincisini, namaz atlısının çıkması için Bağdat’ın sırtına, üçüncüsünü de, Kutsal savaş atlısının çıkması için İstanbul’un sırtına indirirdim der. Ama İslam şehirlerinin uyanmadığını ve bir bir işgal edilmesinden dolayı duyduğu üzüntüyü, dile getirir ve Bağdat için ağıt yazar.

“ Ey İmam-ı Azam, Abdülkadir Geylani,Cüneyd-i Bağdadi,Hallac-ı Mansur ve Halid-i Bağdadi şehri! Ne yaman talihin varmış!.. Şimdi yakılıp yıkılıyorsun.

Ey kutlu şehir! Alınyazın Kerbelaya komşu olman yüzünden mi bu kadar yanıktır? Ciğerin kavrulmuş gibi, birden ateşin içine, bu acı hatıra yüzünden mi düştün yoksa?Sen bindir gece masallarının şehrisin…Ruhumuza geçmiş olan ulu şehir! Maneviyat şehri, kutsallığı en derinden hisseden şehir! Sana atılan her bomba, inan ki kalbimizi en can alıcı yerinden yaralıyor. Seninle beraber yaralanıyoruz ey Bağdat! Seninle beraber ölüyoruz. Ama seninle beraber dirileceğiz.”(7)

Diğer şehirlerimizin aynı akıbete uğramaması için Allah’a dua ediyor. İslam dünyasının bir an önce uyanmasını dileyerek konuyu “Gül Muştusu” şiirinden bir bölümle tamamlamak istiyoruz.

“Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını
Verim yağmuru insin ülkemize
Mekke’ye Medineye Şam’a
Kudüs’e Bağdat’a İstanbul’a
Semerkand’a Taşkent’e Diyarbekir’e
Yetiş peygamber imdadı yetiş
Yetiş Allah’ın izniyle” (8)

Nizamettin Yıldız, Sezai Karakoç’un şehir hakkındaki düşüncelerini inceleyip yazdı.

 

Kaynaklar:

1.Sezai Karakoç,İnsanlığın Dirilişi,5.baskı,S.52
2.a.g.e
3.Sezai Karakoç,Diriliş Muştusu,2.baskı,S.93  .
4.Sezai Karakoç,Farklar,4.baskı,S.109
5.Sezai Karakoç,Diriliş Muştusu
6.Sezai Karakoç,Çağ ve İlham IV
7.Fizik Ötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi III,S.103
8.Gün Doğmadan,10.baskı,S.403

İbrahim Demirci – Necip Fazıl Kısakürek’ten Bir Şiir

İbrahim Demirci – Necip Fazıl Kısakürek’ten Bir Şiir

KÖROĞLU

Sırmalı cepkeni attı koluna,
Tek elle dizgini gerdi Köroğlu.
Tozlarla atılıp dağın yoluna,
Yeşil muradına erdi Köroğlu.

Dağlar, omuz omza yaslanan dağlar,
Sular kararınca paslanan dağlar,
Azatlık ufkunda rastlanan dağlar;
Bu dağlara gönül verdi Köroğlu.

Dağların ardında kalınca çile,
Köroğlu yeniden gelmişti dile;
Ak saçlı anadan geçilse bile ,
Dağlardan geçilmez derdi Köroğlu…
(1923)

Nazım birimi: Dörtlük. Kafiye düzeni: abab/cccb/dddb. Kafiyeler tam veya zengin. “Köroğlu” ve “dağlar” redif olarak kullanılmış.

Ölçü: 11’li hece ölçüsü. Duraklar: 6+5. İstenirse “Bu dağlara / gönül verdi / Köroğlu” dizesi 4+4+3 biçiminde okunabilir.

Halk şiirinin koşmalarını andırıyor. Tek farkı, son dörtlükte şairin adının geçmemesi.

Cepken: Cekete benzer, uzun kolları yırtmaçlı bir çeşit üstlük.

Dizgin: Binek hayvanlarının ağzına geçirilen gemin iki ucuna bağlanan ve hayvanı idare etmeye yarayan kayış, zimam.

Köroğlu, sırmalı cepkeni neden sırtına geçirmiyor da koluna atıyor? Hava mı sıcak, işi mi çok acele? Bilmiyoruz. Bildiğimiz, onun usta bir binici olduğu, dizgini tek elle gerdiği.

Ardında tozlar bırakarak atıldığı yol, “dağ yolu” değil, “dağın yolu”. Belli bir dağ bu, bilinen bir dağ ve orada Köroğlu, “yeşil muradına er”miş. “Yeşil murat” ne demek? Köroğlu, o “yeşil murad”ı “irade” eden bir “mürit” mi? Ağaçla, ormanla sınırlı mı yeşil, Hızır’ı da hatırlamamız gerekiyor mu?

Bu sorulara cevap bulmak için Köroğlu’nun hayatını ve mücadelesini öğrenmeli miyiz?

“Omuz omza yaslanan dağlar” kararlılık, direniş ve dayanışmayı mı simgeliyor?

“Sular kararınca paslanan dağlar”, sular ağarınca ışıldayacak, değil mi? Dağda akşam, dağda gece, dağda sabah?

“Azatlık ufku” ne demek? Özgürlük ve kurtuluş,nelerden ve nasıl ve ne kadar uzaklaşmayı gerektiriyor ki, “ufuk” gibi uzak olduğu düşünülmüş? Azatlığa ermenin ve hele onu korumanın kolay olmadığı anlaşılıyor. Köroğlu’nun bu kolay olmayan işi başardığı da anlaşılıyor. Dağın çağrısı, dağın anlamı, dağın gereği, bizi doğuran o mübarek kadınlara, annelerimize duyduğumuz sevgiyi ve bağlılığı aşacak ve aştıracak kadar büyük mü?

Bu şiirden sonra Dağlarda Şarkı Söyle’yi de mi okumalı? Sezai Karakoç’un dağ yazılarını, dağlı yazılarını da mı sindirmeli? “Anneciğim, biz artık dağımıza…” diye ünleyen Cahit Zarifoğlu’na da mı kulak vermeli?

Mustafa Yıldız İle…

“ben sadece ‘ibrahim’e dost olduğum bilinsin.” diye yazdım

“Şehirlerin Ruhu İnsanlardır” Mustafa Yıldız İle
Hazırlayan: Mahalle Mektebi

Şehirlerin dili vardır, dilimiz olur. Şehirlerin gözleri vardır, tanıklık ederler,  gözlerimiz olur. Şehirlerin tarihleri vardır, ömrümüzün özü olur. Şehirleri yaşanabilir kılan insanlar vardır, tatları ve kokuları olan insanlar. Konya’nın ömrünüze katkılarından bahsedebilir misiniz?

Haklısınız. Tıpkı insanlar gibi şehirlerin de ruhu vardır. Onun için şehirler de konuşur. Şehirler de görür. Şehirler de duyar. Şehirler de hatırlar. Bazı şehirler – tıpkı insanlar gibi – birbirlerinin kardeşidir. Mekke, Medine, Kudüs, İstanbul, Şam, Kum, Bağdat, Konya, Kurtuba,  Kahire, Antep, Semerkant,  Halep, Urfa , Mostar…. Hepsi birbirinin kardeşidir.  Hepsi – farklı tecrübeler yaşamış olsalar da – aynı dili konuşurlar. Aynı sevinci, aynı acıyı dile getirirler. Birisi olmasa diğerinin bir yeri eksik kalır. Mekke’yi konuşmadan

Medine’yi konuşamazsın. İstanbul’u konuşmadan Kudüs’ü konuşamazsın. Bağdat’ı konuşmadan Kurtuba’yı konuşamazsın. Şam’ı konuşmadan Konya’yı Konuşamazsın.  Şehirlerin ruhu insanlardır. Şehirleri birbirine bağlayan, birbirine akraba kılan insanlardır. Mevlana olmasaydı Rey ile Konya’yı kim birbirine bağlayacaktı. Şems olmasaydı Şam ile Konya’yı kim birbirine bağlayacaktı. Ya da ben olmasaydım “Mahalle Mektebi” dergisinde Antep’le Konya’yı kim birlikte anacaktı?

Bir şehri hem gerçek anlamda hem şehir (medine) kılan, hem de şehîr (meşhur) kılan orada yaşayan insanlardır. Bundandır ki, eskiler “Şerefü’l-mekân bil mekin” derler. Mevlana olmasaydı Konya “Konya” olur muydu bilemem. Veya Şems olmasaydı Konya “Konya” olur muydu? Yahut Konevi olmasaydı Konya “Konya” olur muydu? Ya da Hacı Veyiszade olmasaydı Konya “Konya” olur muydu? Hatta merhum Erbakan Hoca Konya’dan aday olmasaydı Konya “Konya” olur muydu? Konya’yı “Konya” kılan insanları çıkarsak geriye Konya’dan ne kalır ki? Kalsa kalsa geriye ruhsuz beton yığınları kalır. Yani “modern bir kent” kalır. Ama asla bir “şehir” kalmaz.  Bir kenti kent kılan “binaları”dır ama bir şehri şehir kılan “insanları”dır.

“KONYA OLMASAYDI HAYATIMDA, NE GODAYVA GEÇERDİ YOLDAN NE BİR KİMSE KÖR OLURDU”

Konya’da öğrencilik münasebetiyle 7 yıl kaldım. Hayatımın en güzel yıllarını burada geçirdim desem, sanırım mübalağa yapmış olmam. Peki, ben olmasaydım Konya yine “Konya” olur muydu? Elbette olurdu. Benim Konya’nın “Konya” olmasına her hangi bir katkım olmadı. Olamazdı da. Daha hayatının baharında, 20’li yaşların başındaki bir öğrencinin Konya’nın “Konya” olmasına ne katkısı olabilir ki?

Ama Konya olmasaydı ben “ben” olabilir miydim? İşte buna üzerine basa basa “evet” diyemem. Konya’yı hayatımdan çıkarırsam geriye benden ne kalır? Sanırım Konya’yı hayatımdan çıkarırsam pek çok güzelliğin, pek çok değerin ilk ve en anlamlı örneklerini hayatımdan çıkarmam gerekir. Daha sonraki hayatımda hayatıma anlam ve değer katan pek çok güzellik anlamını yitirir. Anlamsızlaşır. Konya’yı hayatımdan çıkarırsam kadim ve aziz dostlarımın büyük bir kısmını hayatımdan çıkarmam gerekecektir.

Konya’yı hayatımdan çıkarırsam dostluğun, kardeşliğin, arkadaşlığın, vefanın, sevginin, inancın, idealistliğin, fedakârlığın, hasbiliğin pek çok tezahürünü hayatımdan çıkarmam gerekecektir. Ve bu güzelliklere dair çocuklarıma anlattığım pek çok öyküyü hayatımdan çıkarmam gerekecek.

Konya’yı hayatımdan çıkarırsam pek çok değeri hayatımdan çıkarmam gerekecek. Mesela Seyyid Kutub, Mevdudi, İmam Humeyni, Ali Şeriati, Aliya İzzetbegoviç, Seyyid Hüseyin Nasr, Abdulkadir es-Sufi, Malkom X, Abdulkadir Udeh, Fazlurrahman, Nakib el-Attas, Cevdet Said, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Atasoy Müftüoğlu, İsmet Özel olmayacak hayatımda. Konya’yı hayatımdan çıkarırsam, dünyanın dört bir yanındaki direniş hareketlerinin yazılmamış öykülerini bilemezdim.  Konya olmasaydı hayatımda, belki de Kudüs‘ü bu kadar sevemezdim. Konya’yı hayatımdan çıkarırsam, vaktiyle “

Bir dergi çıkarırsak memleket kurtulur.” diye düşünen saf gençlerin yaşadığını kimseye kanıtlayamazdım.  Konya’yı hayatımdan çıkarırsam, Ebu Zer ile Mona Roza’yı aynı cümle içerisinde anamazdım. Sanırım Konya’nın hayatıma kattıklarını daha fazla anlatmama gerek yok. Kısacası Konya olmasaydı hayatımda, ne Godayva geçerdi yoldan, ne bir kimse kör olurdu.

“BİR DERGİ ÇIKARSAK MEMLEKET KURTULUR”

Hepimiz kendi hayat kitabımızın yazarlarıyız. Kalemi ister elimize alalım ster almayalım, hepimiz ömrümüzün kitabını yazmakla meşgulüz. Siz kendi hayat kitabınızı oluştururken kalemi eline alan insanlardansınız. Bizlere yazma menkıbenizden bahsedebilir misiniz?

Yazma menkıbeme “Günlerden bir gün rüyamda yanıma aksakallı nur yüzlü bir zat geldi ve bana ‘Evladım, artık yazmaya başla, sen yazarsan bu memleket kurtulur.’ dedi ve gitti. Uyanır uyanmaz yazmaya başladım. O gündür bu gündür yazıyorum.” diye başlamayı isterdim. Ama öyle olmadı tabi ki. Ortaokul ve lise yıllarındaki ideolojik ortamın (sağ – sol çatışmalarının) etkisiyle ideolojik metinleri okumaya karşı büyük bir ilgim vardı.

70’li yıllarda orta ölçekli bir kasaba büyüklüğünde olan İslahiye’de hem sağcılara, hem de solculara ait ideolojik dozajı bir hayli yüksek kitapların bulunduğu kitabevleri vardı. Ben bu iki kitabevinin de en düzenli müdavimi, en istikrarlı okuyucusuydum. Geleneksel anlamda dindar sayılacak bir ailede yetişmemize rağmen, İlçede bildik anlamda “

İslamcı” bir damar olmadığı için İslami metinlerle ve İslamcı öncülerle tanışmam

Üniversite yıllarında oldu. Oysa Marx’la, Lenin’le, Engels’le, Türkeş’le, Nihal Atsız’la, Necmeddin Hacıeminoğlu’yla, Dündar Taşer’le ortaokul yıllarında tanışmıştım. Ortaokul ve Lise yıllarımda hem sağa hem sola ait günde 3-4 tane gazete alıyor, haftalık ve aylık dergileri takip ediyordum.

Ortalama her Türk gencinin yazdığı ergenlik dönemi şiirlerini ve bazı yazarları taklit ederek yazma denemelerimi saymazsak ilk zamanlar daha çok çizmeye meraklıydım. Bilgisayarın, yazıcının, fotokopinin olmadığı ortaokul yıllarında karbon kâğıdı ile çoğaltarak dergi çıkarmayı denemiş başka biri var mı bilmiyorum, ama ben denedim. Lise yıllarımda “Dinimizde resim yapmak günah.” diyen hocalarla karşılaşmasaydım belki de yazar değil, çizer olacaktım. Demek ki böylesi hayırlıymış. İlk başarısız dergi çıkarma

girişimim 12 Eylül İhtilalinin ardından oldu. Derginin sahibi ve yazı işleri müdürlüğüne yaşım tutmadığı için yaşı tutan bir arkadaşı ikna ederek Sıkıyönetim Komutanlığına dergi çıkarma başvurusunda bulunduk. Cahil cesareti işte! Belli periyotlarla gidip dilekçemizin akıbetini sormamıza rağmen dilekçemizin akıbetinden herhangi bir haber alamadık. Böylece ilk teşebbüsümüz başarısızlıkla sonuçlandı.

İlk yazma denemelerim 1984’de İslahiye’deki yerel bir gazetede oldu. O yıllarda Konya ilahiyatta öğrenci idim. Ardından 1985’de Konya’da bir grup arkadaşla “Dönüşüm” dergisini çıkardık. O yıllar “Bir dergi çıkarsak memleket kurtulur.” zannettiğimiz yıllardı. Ülkede hala sıkıyönetim olduğu için askeri rejim birçok ilde dergi çıkarmaya müsaade etmiyordu. Ama Konya’da sıkıyönetim erken kalktığı için bize müsaade ettiler. Ancak bu işin ekonomik külfetini yeterince karşılayacak gücümüz yoktu. Harçlıklarımız derginin masraflarını karşılamaya yetmediği için arkadaşların bazıları kitaplarını satmak zorunda kaldılar, derginin masraflarını karşılamak için. Tabi öğrenci harçlığıyla dergi çıkarmanın memleketi kurtarmaktan daha zor olduğunu anlamamız çok sürmedi. 3. Sayıda tıkandık. Ve İstanbul’dakibazı arkadaşlara Dönüşüm’ü devrettik. Dönüşüm artık Girişim oldu.

“SANKİ HER KURŞUN HARF, ŞARJÖRE SÜRÜLMÜŞ BİR MERMİ GİBİYDİ”

Dönüşüm tecrübesinin kısa sürmesi üzerine bir yıl sonra İslahiye’de arkadaşları yeni bir dergi çıkarmaya ikna ettim. Ve Gündem böyle doğdu. Gündem’in nasıl zorluklarla çıktığını yeni kuşakların anlaması mümkün değildir. Resmi işlemler çok zor o zamanlar. Dedik ya, sıkıyönetim var. Yani askeri yönetim… Dergi çıkarmak bir sürü prosedüre tabi. Bir de o zamana kadar hiç dergi çıkmamış İslahiye’de. Yetkililer ne yapacaklarını bilmiyorlar. İçlerinden en akıllısı(!) kimse artık bir fikir öneriyor: Kaymakam’ın başkanlığında, bir hâkim, bir savcı, milli eğitim müdürü, kütüphane müdürü vs.’den oluşan bir komisyon oluşturalım; dergide yayınlanacak yazıları inceleyelim, ondan sonra yayınlanmasına karar verelim. Tabi itiraz ettik buna. “Öyle saçma şey olmaz” dedik. “Siz bizim yayın kurulumuz musunuz?” dedik. Anayasanın ilgili maddesini gösterdik, falan… Ama takan kim! Devletin dediği dedik… Allah’tan Savcı Bey aklı başında bir adam çıktı da, “Öyle şey mi olur kardeşim, yazarlar yazılarını, yayımlarlar dergiyi, bir suç unsuru bulursak soruşturma açarız.” dedi de diğerleri ikna oldular. Ve nihayet, “Tamam gidin derginizi yayımlayın.” dediler. Hemen bir büro tuttuk, ucuz tarafından. Eski bir pasajın içerisinde, küçük bir dükkân. Bir kırık dökük masa, birkaç eski sandalye. Bir eski dolap. Ve bir de bir dergi bürosunun olmazsa olmazı eski bir daktilo.Dergi dediysek, abartmayın o kadar. Altı üstü yarım gazete sayfası boyunda iki yaprak. Daha fazlasına ne maddi gücümüz yetiyor; ne de onu basmaya İslahiye’deki matbaaların teknik imkânı el veriyor. O yıllar teknolojinin olmadığı, olanın da taşraya uğramadığı yıllar. Ne bilgisayar, ne yazıcı, ne fotokopi makinesi, ne ofset baskı yapacak matbaa var.  İlçedeki bir iki matbaa ilkel şartlarda baskı yapıyor. Tipo baskı deniliyor. Kutularda kurşundan dökülmüş harfler var. Kelimeler bu kurşun harflerle tek tek elle diziliyor. Yani öyle bugünkü gibi bilgisayarda yazıp, tasarımını ajansa yaptırıp, ofset matbaada bastırdığınız gibi değil. Bir makaleyi tek tek kurşun harflerle dizmek birkaç gününüzü alıyor. Matbaadaki kurşun harfler yetersiz. Bir karakterle dizdiğiniz yazıyı, harfler tükenince başka bir karakterle tamamlamak zorunda kalabiliyorsunuz. Makinelerin baskı ebadı yarım gazete sayfası boyu. Bizim dört sayfa dergi dört ayrı aşamada basılmak zorunda. Ha bir de, her sayfa basıldıktan sonra bir de o kurşun harfleri tek tek kutularına geri yerleştirmek var. Diğer sayfayı dizmek için… Matbaada çalışan elaman yetersiz… Matbaacı zaten hatır belası basmaya razı olmuş. Dört sayfa bir derginin dizgisi baskısı en az 10 gün sürüyor. Adamın diğer bütün işleri aksıyor mecburen.  Dolayısıyla iş başa düşüyor. Hepimiz matbaada sabahlamaya başladık, bir an önce yetişsin diye… Hurufat kutusunun başında sabahlara kadar kurşun harflerle yazıları diziyoruz. Sanki her kurşun harf, şarjöre sürülmüş bir mermi gibiydi… Zulme karşı, haksızlığa karşı, adaletsizliğe karşı, emperyalizme karşı… Tabi, bugünden baktığımda çok komik, ama o gün için çok can sıkıcı olan bir şeyi de eklemek lazım: Saatlerce, hatta günlerce uğraşıp tek tek kurşun harflerle yazıyı ya da sayfayı dizersin, ama dizdiğimiz yazının ya da sayfanın yerleştirildiği metal çerçeveye yanlışlıkla biri çarpar ve döker. Harfleri tek tek yerden toplayıp kutularına yerleştirmek ve yine saatlerce uğraşıp o yazıyı tekrar dizmek zorunda kalırsın. Tam bir traji-komik durum. Vesselam kısa zamanda hepimiz bir matbaacı çırağı kadar uzmanlaştık dizgi işinde. Diğer sayılar da aynı zorluklarla yayınlandı. Böylece sekiz sayı çıktı “Gündem”. Ta ki, Türkiye’deki yeni bir “irtica” haberleri dalgası başlayana kadar… Bunun üzerine, sonraki yıllarda hayli popüler olacak bildik (!) bir muhabirin çalıştığı bir gazetenin haberi (= ihbarı) sonucunda soruşturma açıldığı için dergiyi kapatmak zorunda kaldık.

“BEN SADACE ‘NERDE DURDUĞUM’UN KAYDA GEÇMESİ İÇİN YAZDIM”

O sıralar ben yine Konya’dayım. Öğrencilik devam ediyor. Boş durmayalım dedik. Birkaç arkadaş yerel bir gazetede haftalık “Kültür ve Toplum” konulu bir sayfa hazırladık. Bu ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Sonra okul bitti ve memlekete geri döndüm. O süre zarfında bazı yayın organlarında yazmayı sürdürdüm. 96’ya kadar bu böyle devam etti.  96’da Çorum / Sungurlu’da bir grup arkadaşla Ruzname dergisini çıkardık. Ruzname yanılmıyorsam 6-7 sayı çıktı. Sonra 98-99 yıllarında İslahiye’de Anlam dergisini çıkardık. 28 Şubat süreci ile birlikte Anlam’a hamilik yapan vakıf kapatılınca Anlam da kapandı doğal olarak. Ardından bir yıl kadar haftalık bir gazete olan Selam’da köşe yazıları yazdım. 28 Şubat sürecinde gazete kapanıncaya kadar orada yazmayı sürdürdüm. Daha sonra başta Bilgi ve Düşünce olmak üzere,Özgün Düşünce ,Özgün İrade,SivilToplum vb. pek çok dergide yazdım. Son yıllarda ise daha çok zaman zaman internet ortamında yazmaya başladım. İlk Kitabım olan Kur’an ve İnsan Hakları 96’da yayınlandı. Ardından 2000’de Aşkın Ay Hali (Yusuf ile Züleyha), 2001’de Alternatif İnsan Hakları Kuramı, 2002’de Aşkınlık Dersleri, yine 2002’de Modernizmin Kıskacında isimli kitaplarım yayınlandı. 2007’de üzerinde fiilen 8 yıl çalıştığım meal çalışmam SON MESAJ(Gerekçeli Türkçe Meal)yayınlandı. Yazmak hayatımın hiçbir döneminde profesyonel bir ilgi olmadı. Ben sadece nerde durduğum”un kayda geçmesi için yazdım. “Maksat safımız belli olsun.” diye yazdım. İbrahim’e su taşıyan karınca misali “Sadece İbrahim’e dost olduğumuz bilinsin.” diye yazdım.

“HER YAZI BİR DOĞUM GİBİDİR; İNSANI ÇOĞALTIR”

İnsan bir dünya malı sevecekse kalemi sevmeli… Bizlere kalemin ömrünüze kattığı bereketten söz edebilir misiniz?

Bize kalemi ve kalemle yazılanları sevdiren Allah’a hamd ediyorum!  Kalem ve kalemle yazılanlar şahittir ki Allah’ın adı ile başlayan her eylem bereketli bir eylemdir. Böylesi her eylem o eylemi gerçekleştiren insanların hayatına / ömrüne bir bereket katar. Yazmak; çoğalan ve insanı çoğaltan bir eylemdir. Her yazı bir doğum gibidir; İnsanı çoğaltır. İnsanın düşüncelerini çoğaltır. İnsanın umudunu çoğaltır. Eğer yazılan hayır ise, mahza berekettir. Zira yazdığınız bir harf bir anda matbaada binlerce harfe dönüşür. Yazdığınız bir kelime binlerce kelimeye, bir cümle binlerce cümleye… Ve bir kitap binlerce kitaba… Yazdığımız kitaplar on binlerce insana ulaştı. Belki bir ömür boyu yüz binlerce insana ulaşacak. Bunca insana tek tek kendimiz anlatacak olsak ömrümüzün birkaç katı bile yetmezdi. Ama yazının bereketi ile bir ömür boyu yapamayacağımız şeyi kısa bir sürede yapabiliyoruz. Demek ki Allah yazı ile ömrümüzü bereketlendiriyor. Ömrümüze ömür katıyor. Yazmak vaktimizi bereketlendiriyor. Amelinizi bereketlendiriyor. Azcık çabamız bazen pek çok hayra vesile olabiliyor. Yazmak dostlarımızı bereketlendiriyor. Dostlarımızın arasına yeni dostlar katıyor. Evimizi, hanemizi bereketlendiriyor. Ailemizi, çocuklarımızı bereketlendiriyor.  Yazmanın bereketi sadece şimdiki nesillerle de sınırlı kalmıyor. O bereketini nesiller boyu sürdürüyor. Bazen yüzyıllar boyu o yazının bereketinden insanlar istifade edebiliyor. Onun için yazmak bizatihi bereketli bir eylemdir. İnşallah yazdıklarımızın bereketi nesiller boyu sürer. İnşallah öldükten sonra da o bereketten istifade ederiz. İnşallah yazdıklarımızla dünyamız bereketlendiği gibi ahiretimizi de bereketlenir.

“KUR’AN KENDİSİYLE İŞTİGAL EDEN KİMSEYE MUTLAKA BİR ŞEY KATAR”

Kuran kendisinden sonra fakirlik olmayan bir zenginliktir. Ondan daha öte bir zenginlik de yoktur.’ diyor Peygamber aleyhi’sselam. Son Mesaj Kur’an’ı Kerim Mealini ümmetin istifadesine sunalı epey bir zaman oluyor. Kur’an’ın size kattığı zenginliği merak ediyorum doğrusu.

Amenna ve saddakna! Kur’an gerçekten de kendisinden başka zenginlik olmayan zenginliktir. Diğer tüm zenginlikler izafidir. Geçicidir. Sanaldır. Ama Kur’an bizatihi zenginliktir. Gerçek zenginliktir. Ebedi zenginliktir. İnsanın ahirete götürebileceği tek servet Kur’an’dan sadır olan hayırlı amellerdir. Kur’an kendisiyle iştigal eden herkese mutlaka bir şeyler katar. Bir güzellik katar. Bir güzellik sirayet eder. Az veya çok. Tıpkı, “Bal tutan parmağını yalar.” atasözünde işaret edildiği gibi. Elinle dokunmuşsan eline bir güzellik sirayet eder. Dilinle dokunmuşsan diline bir güzellik sirayet eder. Gözünle dokunmuşsan gözüne bir güzellik sirayet eder. Kulağınla dokunmuşsan kulağına bir güzellik sirayet eder. Aklınla dokunmuşsan aklına bir güzellik sirayet eder. Kalbinle dokunmuşsan kalbine bir güzellik sirayet eder. Benliğinle dokunmuşsan benliğine bir güzellik sirayet eder. Kısacası o, kişinin kendi kapasitesine kalmıştır. Kişinin kendini Kur’an’a ne kadar açtığına bağlıdır. Kur’an ile ne kadar bağ kurduğu ile alakalıdır. İnşallah Kur’an’ın bu güzelliklerinden bu zenginliklerinden biz de istifade ederiz. Kim Kur’an’a dokunursa Kur’an da ona dokunur. Kur’an’a dokunan ve Kur’an’ın kendisine dokunduğu azalara ateş sirayet etmeyecektir. O azalara İlahi rahmet dokunacaktır. Eliyle, diliyle, gözüyle, kulağıyla, aklıyla, kalbiyle ve bütün bir benliğiyle Kur’an’a dokuna, Kur’an’ın da kendine dokunduğu bir insana Kur’an rahmet olur, merhamet olur, yağar üzerine. Bunca rahmete gark olmuş bir insandan daha zengin kim olabilir! Doğrusu Kur’an’ın zenginliği bütün azalarımızla dokunacak kadar yakın. Hatta aklımızda, kalbimizde ve benliğimizde olacak kadar yakından da yakın. Ama ne yazık ki bu zenginlikten yeterince istifade edemiyoruz. Her ne kadar  SON MESAJ Kur’an Meali çalışması münasebetiyle Kur’an’a elimizle, dilimizle, gözümüzle, kulağımızla, aklımızla, kalbimizle ve bütün bir benliğimizle daha çok dokunmaya gayret ediyorsak da, yine de bu zenginliğe yeterince dokunduğumuzu, bu zenginlikten yeterince istifade ettiğimizi söyleyemeyiz. Çünkü Kur’an öyle bir zenginliktir ki, onu elde etmek için ne yapsan az kalıyor, ne yapsan yetersiz kalıyor. Onun kadr-ü kıymeti karşısında – Allah o çabayı, o ameli, o eylemi değerli kılmadıkça, yeterli kılmadıkça – hiçbir çaba, hiçbir amel, hiçbir eylem yeterli olmuyor. Kaldı ki bizim yeterince çaba sarf ettiğimiz de söylenilemez. İnşallah Allah azımızı çoğa sayar, Kur’an’a dokunan azalarımızı ateşten korur, bizi sonsuz rahmetiyle kuşatır.

“SON MESAJ İNŞALLAH GÜNAHLARIMIZA KEFFARET OLUR”

Son Mesaj Kur’an-ı Kerim Mealine başlama aşamanızı, meale karar verişinizi ve amacınızı dinlemek isteriz doğrusu. 

Sene 81-82’de Ankara Üniversitesi,  Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde “Yeni Türk Edebiyatı” okurken Kur’an’ı anlamak için İlahiyat okumam gerektiğine karar vererek Konya İlahiyat’a geçtiğimden bu yana Kur’an’ın anlaşılması konusuyla bir şekilde ilgileniyordum. Sonraki yıllarda da hem yüksek lisans münasebetiyle hem de kişisel ilgim hasebiyle daha çok Tefsir’e yoğunlaştım. Başlangıçta her şey sadece Kur’an’ın anlaşılmasına ilişkin doğal bir ilgiden ibaretti. Kur’an’ın doğru anlaşılmasına ilişkin meseleler ilgimi çekiyor, bu alanda okumalar yapıyor, yapılan tartışmaları takip ediyordum. Bu bağlamda meal sorunları / meallerdeki çeviri sorunları ilgimi çekmeye başladı. Bu ilginin tek nedeni teorik okumalar değildi elbette. Yani konuyla sadece teorik düzlemde ilgilenmiyordum. Aynı zamanda uygulamanın içinden geliyordum. Derslerde, sohbetlerde, konuşmalarda meal okumasını tavsiye ettiğimiz pek çok insanın mealleri anlamakta zorlandığını, birçok ayete bir anlam veremediklerini,  ayetler arasında anlamsal bir bütünlük kuramadıklarını görüyordum. Böylece meal meselesi ilgi alanıma girdi. Bu bağlamda mevcut meallerde bazı düzeltmeler yapılırsa sorun önemli ölçüde çözülür diye düşünüyordum. Ancak konunun içine girince böylesi küçük müdahalelerle sorunu çözmenin mümkün olmayacağını, sorunun çok daha komplike bir durum arz ettiğini, sadece anlam değil aynı zamanda ciddi bir üslup sorunu olduğunu da fark ettim. Yapılacak meal çalışması hem anlam hem de üslup açısından baştan sona belli bir yöntem dâhilinde yapılmalıydı. Vesselam 8 yıl sürecek olan ve nihayetinde SON MESAJ’ın hazırlanmasıyla sonuçlanacak olan meal çalışması böyle başladı. İstedim ki, SON MESAJ çevirideki dili ve üslubu ile okuyucunun kalbini ihya, ilmi referansları ve gerekçeleri ile ise aklını inşa edecek bir meal olsun. Ama bunu ne kadar başardık bilemem. Biz elimizden geleni yaptık. Takdir okuyucuların… Allah’tan tek dileğimiz bu çalışmamızı günahlarımıza keffaret kılması.

“TAŞRADA OKUR – YAZAR OLMAK ÇÖLDE AĞAÇ OLMAKTAN FARKSIZDIR”

Şu an Gaziantep’in ilçesi olan İslâhiye’de ikamet ediyorsunuz. Yazdığınız kitapların tamamını burada yazdınız. Küçük yerlerin insanı küçülttüğü yanılgısı hâkim bir anlayıştır. Bunca kitabın yazarı olarak İslâhiye’nin bereketinden söz edebilir miyiz?

Küçük yerlerin insanı küçülttüğü, ufkunu daralttığı yargısı bir genelleme olarak doğru olmayabilir belki, ama tamamen mesnetsiz bir yargı dadeğil. Taşrada okur – yazar olmak çölde ağaç olmaktan farksızdır. Çünkü yağmuru çeken bir ya da birkaç ağaç değil, ormandır. Eğer ilmin, kültürün ve sanatın daha yoğun olduğu büyük merkezlerle bir şekilde iletişim içerisinde değilsen, yani oraya yağan yağmurun serpintisi buraya da düşmüyorsa, zaman zaman bilvesile oradaki yağmurdan ıslanmıyorsan taşrada kurumaya mahkûmsun.  Bu yüzden “taşrada olmak” ile “taşrada kalmak” aynı şey değildir. Biz taşrada olduk belki, ama taşrada kalmamaya çalıştık. Yani elimizden geldiğince Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir ayağımız İslahiye’de iken diğer ayağımızla dolaşmaya çalıştık. İslahiye bu bağlamda şanslı sayılabilecek bir yer. Bazı yüzler değişse de, 30 yılı aşan bir süredir burada bir arkadaş çevremiz oldu. Oturup kalktığımız, okuyup tartıştığımız, duyarlılıklarımızı paylaştığımız, sohbetin hazzını yaşadığımız… Anadolu’nun dört bir tarafından gelenimiz gidenimiz eksik olmadı. Dostlarımız ziyaret ettiler, bizlerle bildiklerini paylaştılar, gördüklerini paylaştılar, sevinçlerini paylaştılar, hüzünlerini paylaştılar, sohbet ettiler, muhabbet ettiler… Bilgi alışverişinde bulundular, bilinç alışverişinde bulundular, gönül alışverişinde bulundular, sevgi ve muhabbet alışverişinde bulundular… Biz onları ziyaret ettik. Onlara bilgi götürdük, bilinç götürdük, gönül götürdük. Onlarda bilgi getirdik, bilinç getirdik, gönül getirdik, sevgi getirdik. İslahiye 30 yıldır hem içerideki dostlarımızla, kardeşlerimizle, arkadaşlarımızla canlı bir muhabbet ortamını soluyor, hem de dışardan ziyaretimize gelen aziz dostlarımızın, kardeşlerimizin muhabbetleri ile şenleniyor, canlanıyor. 30-40 yıldır devam eden kadim dostluklarımız var, varlıkları bize güven veren, huzur veren aziz dostlarımız var. Bilvesile yeni dostlar ediniyoruz. Allah’a şükrediyoruz. Ben yazmış olmamı, yazıyor olmamı sahip olduğum bu dostlarımın, bu arkadaşlarımın bir bereketi olarak görüyorum.

“OĞLUM, O JANDARMA VAR YA, ONLARDAN KÖPEKLER BİLE KORKARDI”

Çocukluğunuz Yörük geleneğinin canlı olarak yaşandığı bir aile ocağında geçti. O
zamanlara dair şahit olduğunuz sizin için kıymetini elan yitirmeyen anılarınızdan ve bu geleneğin kişiliğinizin oluşmasına etkilerinden bahsedebilir misiniz?

Erken yaşlarda yerleşik hayata geçtiğimiz için benim göçebeliğe dair kişisel anılarım çok sınırlı. Gerçi sonraki yıllarda göçebe hayatı sürdüren akrabaları ziyaretlerimiz eksik olmadı ama bunlar çok uzun süreli ziyaretler değildi. Ancak aile öylesi bir kültürel ortamdan geldiği için göçebe hayatın anılarıyla büyüdük. Büyüklerimizden o döneme ilişkin pek çok hatıra dinledik. Maalesef bu hatıraların pek çoğuna tek parti döneminde yaşanan acıların ve korkuların derin izleri sinmişti. Şahsen büyüklerimizden, jandarma

korkusundan dolayı, dağlarda çalılıkların arasında nasıl gizli saklı dini eğitim aldıklarına dair… Ders veren hocaların jandarmayı görünce nasıl hızla orayı terk ettiklerine dair… Uzaktan jandarma görüldüğünde nasıl korkudan herkesin başına şapka geçirdiğine dair… Sürüyü köprüden geçirirken rüşvet vermedikleri zaman nasıl jandarmadan dayak yediklerine dair… Jandarmaya yakalanmamak için akarsulardan yüzerek geçmek isterken kimlerin nasıl boğulduğuna dair pek çok hikâye dinledik. Bir anlamda devlet jandarma ile eş anlama geliyordu. Hatta bir seferinde büyüklerimizden biri “Oğlum o jandarmadan var ya, onlardan köpekler bile korkardı. Jandarmayı gördüklerinde onlar bile kaçardı” demişti.  Bu öykülerin ve anlatıların devlet algımız üzerinde derin etkileri olduğunu düşünüyorum.

“AİLE ORTAMIMIZ BİZİ KİTABA VE DİNDARLIĞA TEŞVİK EDİYORDU”

Yörükler kitabi bir toplum değildir. Çünkü yaşam şartları okumaya elverişli değildir. Daha çok sözlü kültür yaygındır.  Kitabi dinle bağ kurma imkânları kısıtlı olduğu için genellikle Yörükler arasında dini hayat çok güçlü değildir. Ancak ben, şahsen,  geleneksel bile olsa dini ritüellere sıkı sıkıya bağlı, dini duyarlılığı yüksek bir aile ve aşiret ortamında büyüdüğümü söyleyebilirim. Bizim aile ve aşiret çevremizde namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetlere çocukluktan itibaren azami ölçüde hassasiyet gösterilirdi. İlk zamanlar buna çok fazla anlam veremiyordum. Ancak sonraki yıllarda bunun en önemli nedenlerinden birisinin – en azından bizim aşirette – hem medrese ile hem de tarikatlarla bağı olan bir damarın bulunması olduğunu fark ettim. Doğal olarak böylesi bir dini damarın varlığı geleneksel de olsa dindarlığı besliyordu. Zaten aksi takdirde kitabi bir bilgi ile desteklenmeyen dindarlığın sahih bir zeminde uzun süre devam etmesi çok zordur. Muhtemelen bizim çocukluktan itibaren dini bir eğilime sahip olmamızın ve kitapla bir biçimde bağ kurmamızın arkasında yatan en önemli etkenlerden birisi budur. Çünkü aile ortamımız bizi kitaba ve dindarlığa teşvik ediyordu. Yetiştiği ortam ister istemez insanı etkiliyor.

“KENDİMİZİ HEP MAZLUMLARIN YANINDA KONUMLANDIRDIK”

Küçüklükten beri egemen güçlerle aramız pek fazla iyi olmadı. Hem yerel ölçekte, hem ulusal ölçekte, hem de küresel ölçekte böyle oldu. Çocukluktan beri kendimizi hep mazlumların, mustazafların, ezilenlerin yanında konumlandırdık. Onlarla aynı safta durduk. Kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana olmaya çalıştık. Özgürlük hareketleri her zaman ilgimizi çekti. Onlara karşı hep bir sempati duyduk. Hep bir yakınlık duyduk. Bunun böyle olmasında elbette okuduğumuz kitapların büyük etkisi oldu. Ama ben şahsen yeryüzündeki mazlumların direnişine ve özgürlük hareketlerine karşı hissettiğimiz duygusal yakınlığa, sonraki yıllarda okuduğumuz kitaplar kadar, ait olduğunuz bu sosyo-kültürel hayatın da etkisi olduğunu düşünüyorum. Zira her ne kadar biz o havayı çok fazla teneffüs edemesek de büyüklerimizden çok fazla dinlediğimiz için, dağlardaki özgür hayata karşı bilinçaltımızda hep bir özlem olageldi.

“ASIL OLAN MEKÂNIN GENİŞLİĞİ DEĞİL, GÖNLÜN GENİŞLİĞİDİR”

Göçebe hayat eşyaya olan bağımlığın minimum düzeyde olduğu bir hayattı. Hayat basit birkaç eşya ile sürdürülürdü. Bu hayat sadece eşyaya değil, aynı zamanda başka insanlara olan bağımlılığın da minimum düzeyde olduğu bir hayattı. Çünkü konulup göçülen ortamda çoğunlukla birkaç akrabanın dışında komşu bulunmazdı. Ve bir Yörük aile, doğumdan ölüme kadar, barınmadan yemeye – içmeye, sağlıktan güvenliğe, iletişimden ulaşıma hemen hemen ihtiyaçlarının yüzde doksanını kendisi karşılamak durumundaydı. Yerleşik hayatla yolu nadiren kesişir, ihtiyaçlarının çok azını şehirden temin ederdi. Yaşamını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu şeylerin büyük bir kısmını kendi yerine getirirdi. Mesela bir Yörük aile, bütün aile bireyleri ile birlikte paylaştığı, ihtiyaç halinde bölünerek birden fazla mekân üretilebilen bir çadırda doğar büyür ve ölürdü. Ve bu çadırda misafirini de ağırlardı. Çadır hayatı insana, asıl olanın “ mekânın genişliği” değil, “gönlün genişliği” olduğunu öğretir. Aslı olanın “imkânın bolluğu” değil, “gönül bolluğu” olduğunu öğretir. Bu hayata dair yaşadıklarımız ve dinlediklerimiz bizim “mekân” ve “imkân” tasavvurumuzu önemli ölçüde etkilemiştir. Vesselam sonraki yıllarda hem karakterimizin oluşmasında ve hem de kültürel alışkanlıklarımızda göçebe hayatın derin etkileri olduğunu düşünüyorum.

“GÜZEL OLAN HİÇBİR ŞEY HÜLASA EDİLEMEZ”

Hayatınızın en önemli 10 kitabını yazmanızı istiyoruz. (Sıralama önemli.)

Doğrusu böyle bir sıralama nasıl yapılabilir, bilemiyorum. Sizden istirham ediyorum beni böyle bir cendereye sokmayınız. Şimdi ben kalkıp hangi 10 kitabın adını zikretsem, diğer 10 kitabın kalbi kırılır. Diğer 10 kitaba haksızlık etmiş olurum. Yarın huzur-u mahşerde hakkını ister benden. Hak talep eder. Mesela siz hiç baharda 10 güzel çiçek seçip sıralamaya koyabilir misiniz? Ya da gökkuşağından en güzel 5 rengi seçip sıralayabilir misiniz? Gökyüzünden en önemli 10 yıldız seçip bunları önem sırasına göre dizebilir misiniz? Hadi diyelim ki “Seyyidü’l-Kütüb” (Kitapların Efendisi) olan Kitab-ı Kerim’i birinci sırada zikrettik. Kitab-ı Kerim tıpkı güneş gibi olduğu için tüm kitapların bu tercihimiz önünde saygıyla eğileceğinden şüphemiz yok. Hadi diyelim ki “Seyyidü’n-Nas” (İnsanların efendisi) olan Efendimizin sözlerini de ikinci sıraya koyduk. Tıpkı bir ay gibi olan Efendimize hürmeten diğer kitapların buna da itirazı olacağını sanmıyorum. İyi ama üçüncü sıraya hangi yıldızı koysam diğer tüm yıldızlar itiraz eder. Üzerimde emeği geçen bütün âlimler, güzide müellifler ellerinde kitaplarıyla Mahkeme-i Kübra’da benden davacı olurlar. Birini önce zikretsem diğeri gönül koyar. Birini listeye koysam diğeri kırılır. Bunca yıldız arasında 8-10 tanesini nasıl seçeyim. Hangisinin beni diğerinden daha fazla aydınlattığını nasıl bileyim. Bu tıpkı gökyüzünün o harikulade güzelliğini hülasa etmek gibi bir şey. Oysa ne demiş Valery: “Güzel olan hiçbir şey hülasa edilemez. ”

Mustafa Uçurum – Taşrada Bir Şair Kalbi

Mustafa Uçurum – Taşrada Bir Şair Kalbi

Kendime bir duvar çiziyorum kendime bir gökyüzü
Eskitilmemiş bir aynaya bakıyorum can çekişiyor kâşifler
Uzak bir rengi yitirdim rengi kaçtı yüzümün
Yeni bir geliş arıyorum halkın içinden halkla beraber
Allah’a yakın bir yol hayatın hızlı akışından daha duru bir yol
Bölerek uykuyu tam ortasından bir ayetle ayağa kalkmak
Diriliş bu efendimiz, bölerek çirkinlikleri yüzüne bakmak
Böyle buyurdu kitap yeni bir yüz şimdi seher vaktinden kalan
Hayat, hayatım, acılardan bana geriye kalan

Giderken, yaşlanmış bir yolcu sandım kendimi
Öyle durup sefasına bakamadım kalbimin
Çürümüş bir mızrak gibi yok sayacağım boşa geçen her seferi
Beni yere çeken ne varsa yerden kuvvet alarak
Bir çeşit diş biliyorum yorgunluğum geçene kadar
Herkese bir kargaşa bırakarak çekilmek istiyorum köşeme
İşgal iyi duruyor evlerin penceresinden bakarken
Dışarısı iyi, içerisi sıcak bir gülümsemeyken
Ölüm uzak, sevmek yakın, gitmek sefer hazırlığı

Bu eşyalardan kurtulmak Rabbim, bu istiladan sakınmak kalbi
İsmet Özel’i Türkken de sevmek Ankara’yı İstanbul’u sevmek
Turgut Uyar’ı hatırlamak göğe bakarken
Bir mendil kanarken Cansever’e bir karanfil vermek
Düşünüyorum koşmak ne kadar nefes açar kerahet vakti girmeden
Seher vakti gelmeden dirilsin baş kaldıran kim varsa dünyaya
Son bir nefes, son bir yokuş tırmanıyor en eskimiş zamanıma
Zafer bizim, tepeden bakınca şehre her yer ayakaltında ne de olsa

Sonsuz bir tahammülüm var denize karşı
Uçsuz bucaksız bir melek sanki yağmur biriktiren rüya
Erken bir kalbe konmak gibi herkes derin bir ağlamayı yaşarken
Soğuk oluyor biraz seher vakti, cami avluları bile
Aşmak için duvarları biraz Sezai Karakoç alıyorum kalbime
Nasıl da diriliyor hücrelerim yollarım nasıl düz oluyor
Gövdem dökülüp kalsa yollara bundan sonra yeridir
Buna sevmek diyelim taşra bir şairi kalbine sarsa yeridir.

Hasan Arslan – Menkıbesiz Çocuklar

Hasan Arslan – Menkıbesiz Çocuklar

1.
/Konya’nın üstündeki bulutlardan mavi beyaz hüzünlü zarif bulut, sırtlarında çantaları olan çocukların kendilerine uzak düşmelerine bir anlam veremeden öylece bekliyor. (Görüyorum onları.) Bir rıhtımda yağan yağmur altında elinde şemsiyesiyle gelmeyecek olan sevdiği adamı bekleyen bir kadının hali gibi bir hal var üzerinde. Alaeddin tepesini gölgelendiren mavi beyaz hüzünlü zarif bulut ne zamandır gözbebeklerime bir çocuk gözbebeği değmiyor diye iç geçiriyor içi burkularak.

Özledim diyor kendi kendine, masum bir çocuk bakışını çok özledim. Bu çağın adı çocukların bulutlara, göğe bakmayı unuttukları çağ olsa gerek demişti mavi hüzünlü zarif bulutun babası bir sohbetinde. Onu hatırladı birden. Yalnızlık bu olsa gerektir diye düşündü. Gözbebeklerimize çocukların ışıltılı bakışları değmiyor artık. Yalnızlık bu olsa gerek. Bu düşünceler içindeyken sorumluluğunu ihmal etmeden şehrin üzerinde öylece bekledi durdu uzun süre…/

Çocuklarımızın menkıbesi yok Mehmet diyorum. Çocuklarımızın menkıbesi yok. Menkıbesi olmayan çocuklarımızın büyük adam olma ihtimali de yok maalesef. İyi meslekleri, evleri, aileleri, orta düzeyde gelir getiren işleri veya yüksek gelirleri olan bir meslekleri olabilir en çok ama bir dava sahibi olma ihtimallerini çok zayıf görüyorum diyorum Mehmet’e. Yanımda İsa da var. Susuyor ve dinliyor sadece. Mehmet arada itirazlarda bulunuyor.

İlk cümlelerimin ardından neyi anlatmak istediğimi düşünmeden çeşitli itirazlarda bulunuyor. Duvarın ön yüzüne bakıyor sadece. Duvarın neyi örttüğünü, arkasında neyi gizlediğini bilmeden, hangi manzaralarla karşılaşabileceğinin ayrımına varmadan çeşitli itirazlarda bulunuyor. Alâeddin’in hemen alt tarafında Biroğlu baklavacısının yanındaki çay ocağının önünde oturuyoruz. Çaylarımızı yudumluyoruz. “Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibi çay, Juddy Garland gibi çay” diyorum çaya başlarken. Bekâr Sezai Karakoç’un ne çok kadını olmuş diyorum içimden. Sezai’nin (“olmayan”) kadınları başlıklı bir yazı geçiyor aklımdan. Halim selim insanlar olabilirler, belki kimseye zararları falan da dokunmaz çocuklarımızın ama işte o kadar. Ötesi olmaz, diyorum Mehmet’e, ötesi olmaz, çünkü çocuklarımızın menkıbesi yok diyorum ona.
/Yağmur damlası şehre doğru süzülürken şehrin çocuklarının dikkatini çekememenin mahcubiyetini yaşıyor. Biraz utanıyor. Kendini biraz suçlu hissediyor. Dedeleri şehrin çocuklarının ilgisini kolayca üzerlerinde toplayabilirlermiş eski zamanlarda. Yatmadan önce kendisine anlatılan masallarda bu konuyu oldukça çok işittiğini hatırlıyor yağmur damlası.

Yağmur şehre doğru inerken çocukların yüreklerine inerlermiş aslında. Yağmur onarırmış çocuk masumiyetini. Yağmur şekil verirmiş çocuk kalbine. Yoğururmuş onu toprağı yoğuran bir bahçıvan emeğiyle. Yağmur çocuğun yüreğinde merhamet şelalesi olarak, vefa pınarı olarak, kerem eli olarak sızarmış hayata. Yağmur kendi niyeti ile beslermiş çocuk niyetini. (İşitiyorum onları)…/

Hayatın sıradan olduğu zamanlar yaşıyoruz şehirlerimizde Mehmet. Yaşadıkları sıradan ve sıradan olduğu için gayet doğal gelen bir hayatları var çocuklarımızın da. Belirlenmiş zamanlar yaşıyorlar onlar da… Büyükleri tarafından düzenlenmiş programlanmış bir hayatları var. Bu hayat onlara heyecan vermiyor. Heyecansız çocuk demek ruhsuz bir kadın demektir aslında. Hayatlarından emin olmayan bir eminlik duygusu ile donatılmışlar sanki. Korkuları olmayan endişeleri olmayan bir korku ve endişeye sahipler sanki. Kendilerini güvence içinde buldukları bir ortamda güvence duygusunu yitirerek her çocuğun tekrarladığı zamanları yaşıyorlar onlar da. (Bu ne kadar bir çocukluktur Mehmet?)

Kendi hayatları ellerinden alınmış babalar ve anneler sayesinde hayatları belirlenmiş olan çocuklar belirlenmiş bu hayatı yaşarken çocukluklarını yitiriyorlar, çocukça hayatın getireceği zenginlikten uzak düşüyorlar, çocuk kalamıyorlar, çocuk kalamadıkları için yetişkin de olamıyorlar hayatın ilerleyen zamanlarında, büyümüş de küçülmüş çocuk tiplemeleri etrafa yayılıyor.

Çocuğu olmayan hayat kaşlarını çatıyor, yüzünü asıyor. Çocuğu olmayan zaman neşe sunmuyor eşyaya, canlıya, insana. Bulutlar kendileriyle ilgilenmeyen çocukların varlığından tedirgin. Küsme kıvamında dolaşıp duruyorlar şehirlerin üzerinde.

Bu çağın çocuğu yok. Kısır bu topraklar Mehmet. Çocuğu doğurup çocukların çocuk kalmasına müsaade etmeyen anaların çağı bu çağ. (Bu çocukluk mudur?) Herman Hesse’nin Bozkır Kurdu’ndan sayfalar aralanıyor zihnimde. Ama bu aralanan kapıdan bahsetmiyorum Mehmet’e.

İslam’dan da nasipleri olacak çocuklarımızın büyük bir ihtimalle diye devam ediyorum konuşmama ama hayat standardımızın yüksek oluşu (yüksek olması gerektiği) anlayışı çocuklarımızın nasiplendiği, İslam’a çok fazla alan bırakmayacakmış gibi geliyor bana diyorum Mehmet’e. İslamın da çocuklarımızın şahsiyetlerinin bir parçasını oluşturduğu bu yapılanmanın hayr üretmeyeceğini hissettiğimi anlatıyorum Mehmet’e. O ise çeşitli itirazlarda bulunmaya devam ediyor…

yanaklarını okşayıp geçiyor biz buradayız diyerek. Yanağının şehrin rüzgârı tarafından okşandığını hisseden çocuklar gezmiyor şehrin sokaklarında. Rüzgâr üzülüyor bu duruma. Sadece üzülüyor, rüzgâr olmaya devam ederek… (Saçlarıma dokunuyor şehrin rüzgârı)

Menkıbesi olan iki çocuk düşüyor yüreğime sohbet esnasında. Bak Mehmet diyorum Mehmet Akif ve Malcolm X’in babaları onlar küçük yaşta iken vefat etmişler. İkisinin de çocukluk çağlarında evleri yanmış. Menkıbeleri var yani anlayacağın diyorum. Menkıbeleri var. Menkıbeleri olduğu için bir dava sorumluluğu taşıyorlar. Menkıbeleri olduğu için büyük adam olma ihtimalleri var… Ne yani abi diyor Mehmet çocuklarımızın dava sahibi olabilmeleri için yani büyük adam olabilmeleri için evlerinin yanması, babalarının küçük yaşlarda ölmesi mi gerekir? Ben katılmıyorum bu anlattıklarına diyor…

2.
Babasından kendisine miras olarak kalan tek şey bir kitap. Kamus bırakmış Mehmet Akif’in babası kendisine miras olarak. Lügat yani. Sözlük. Babasından kendisine miras olarak bir kitap kalan bir çocuk olarak Akif’in kitaplı bir hayat yaşamaktan başka bir yolu olmasa gerektir. Mirası lügat olan bir çocuk kelimeler üzerinde düşünür. Hayatın düşünce, fikir, ruh, gönül üzerine inşa olunacağını küçük yaşlardan itibaren hissederek yürür gençliğin sarp yamaçlarında. Mirasını omuzlamış bir çocuk olarak M. Akif bu mirasın altında ezilmeden bu mirasın şahsiyetine katkı sunmasına müsaade ederek adımlar ömrünün baharı olan gençliğe doğru.

Mirası kelimeler olan bir baba mirasların en değerlisini geride bırakmış, ardındaki neslin eline kitabı tutuşturmuş, taze zihinlere kelimeler serpmiş bir bahçıvan edasıyla gönül rahatlığı ile toprağa yürümüştür vakur adımlarla. Bir baba ardından gelen nesline kelimeler üzerinde düşünülmesi gereken bir dünya bırakıyorsa eğer gözü açık gitmez bu diyarlardan. Çocuğunun eline kitabı, kelimeleri yerleştirerek hayat okuyuşunu kitap temelli oluşturmasını öğreterek Allahaısmarladık demek bir baba için huzurun derinliklerinde kulaç atmak demektir herhalde.

Ellerinde kelimeler olan çocuk bu kelimeleri anlamlandırmak için bir hayat sürer. Kelimelerin büyüsü gökkuşağı renkleri oluşturur, rengârenk boyar çocukluğun masum hayallerini. Bazen yakar bu kelimeler küçücük avuç içlerini. Bazen genişlik verir masum sadrına bu kelimeler. Yolu çizilmiş, mücadele alanı belirlenmiş, okumak ve yazmak şahsiyetinin ayrılmaz bir parçası olmuş, oyuna bakmış okumuş, kadına bakmış okumuş, göğe bakmış okumuş, ölüme bakmış okumuş olarak tamamlar okuma denen hayat kitabını. Yaşayan yaşadığı kadar okur bu hayatı. Okuyan okuduğu kadar yaşar bu hayatı. Okuma hayata, hayat okumaya doğru evrilir zaman denen sırlı hazineler kuşağında.

Bir baba oğluna ne öğretecekse ancak ölümü ile öğretir öğretmeyi düşündüğü her ne varsa. Bir baba ölümü oğluna mürşiddir ancak. Bir baba ölümü ile eğitilir eğer eğitilecekse en çok bir oğul. Etkili, yakıcı, kederli bir irşad metodudur bu babanın oğluna ölümle gelmesi. Babadan oğula geçecek her ne varsa bu ölümle kazınır çocuk yüreğine. Babasından her ne devraldıysa çocuk, yüreğinde baba ölümü ile başlar hayata yeniden. Babasızlık, çaresizlik ve eziyet ile birlikte sorumluluk bilinciyle kuşatır hayat çırağı çocuğu. Yükün altına girer. Ve o girdiği yük her ne ise altında kalmamak için mukavemet etmek durumunda kaldığını hissederek yaşar zamanı, geceyi ve gündüzü. Baba ölümü ile çocuk yeniden doğar. Aslında ilk doğumdur bu çocuğu sarsan, ayaklarını titreten; güçsüzlüğü, arkasızlığı derinlemesine yaşamasına sebep olan bir gönül yangınında çocuk yeniden doğar. Bu yeniden doğuş anında çocuğa babadan kalan eşya, fikir, anı, söz, tavır, jest, mimik olarak bırakılan her ne var ise çocuğun şahsiyetini bu miras şekillendirir, kalbini bu miras yoğurur. Bakışlarına bu miras hedef belirler.

Hayatın keder ocağında pişmiş tuğlalarla yükselerek oluşan şahsiyet evi ilkeli masum duruşuyla hayat sahnesinde rolünü üstlenir kıvama gelir adım adım samimiyet elbisesinin içinde ısınır yüreği zemheride kalmış yürekler içinde.

Ellerinin içinde kelimelerden bir dünya bulan çocuk okuyarak yazar hayat kitabını. Elleriyle yazdığı kendi hayat kitabının en güzel okunarak yaşanacağını öğretir bu kelimeler her şeyden önce. Göğü okuyuşu, sokağındaki salkım söğüdü okuyuşu, iyiliği ve kötülüğü okuyuşu kendi elleriyle yazdığı hayat kitabının satırlarını oluşturacaktır. Bunu öğretir avuç içlerindeki kelimeler en çok…

Küçük yaşlarda Fatih’teki evleri yanmış Mehmet Akif’in. Evi yananın yüreği dağlanır. Yüreği dağlanan halden anlamaya başlar. Bir çocuğun evinin yanmasının ne demek olduğunu biraz hissedebiliyorum doğrusu. Evi yanan çocuk hiçliği ve varlığı anlar en çok. Eşyasız oluşu, yazgıyı, kaderi, hayata müdahale eden büyük eli kavrar her şeyden önce. Yeniden toparlanışı, ayağa kalkışı yeniden didinmeyi çareler aramayı küçük yaşlardan itibaren yaşayarak, bunları anlayarak adım atar ömrünün baharına. Bu sebepledir ki yıllar sonra İmparatorluk evi bir yangın yerine dönüşünce sahnede Akif görülür. İnsanların ne yapacaklarını bilemez haldeki durumları karşısında yangın ve sonrasını küçük yaşlardan itibaren tecrübe eden Mehmet Akif ümmete duruş öğretir. Bakış öğretir. Felaket anında ne yapılması gerektiğini tavırlarıyla ortaya koyar. Ruhi, fikri ve ahlaki tecrübelerini milletiyle paylaşmasının bedeli hicrettir. Onun sessiz hicreti olağanüstü bir çığlık olarak yankılanır durur Anadolu topraklarında. Susarak haykırmış, Mısır’a hicret ederek gönüllerdeki yerine geri dönmüş, kaybederek kazanmış bir mümin hassasiyetinin eşsiz güzelliğini Anadolu’ya hissettirmiştir.

Malcolm X de aynı ateş tecrübelerinden geçmiş bir mü’min olarak Amerika’da sahneye çıkar. Küçük yaşlarda babası beyazlar tarafından öldürülmüştür. Babadan miras olarak ona düşen, var olmayı göze alabilenlerin öldürülmeyi de göze alabilmeleri anlayışıdır. Evleri yakılmıştır. Geronimo’ları yok eden zihniyet bu coğrafyada siyahlara da hayat hakkı tanımamaktadır.

Hapishanedeki okuma sürecinde Lügat oldukça önemli bir yer tutar. Kelimelerden dünya kurmaya başlayan herkes gibi onun da kendi çağına söyleyecek sözleri oluşur zaman içinde. Sözlerinin bedeli varlığıdır. (Menkıbesi olan bir çocukluk geçiren birisi ancak bedel ödemeye cesaret edebilir.) Buna gözünü kırpmadan göğüs gerer Malcolm X.

İçinde yetiştiği topluluğun sahte yüzüne şahit olunca bu sahteliği açıklamak, hakikat yolunun yolcusu olmak, onun omuzlarına biner. Sahte peygamber M. Elijah’ın liderliğini yaptığı, sahte, cahil ve çıkarcı olup aynı zamanda saf insanların da kullanıldığı bir sözde İslam topluluğunun karşısına dikilerek, onların yanlışlarını beyan ederek o gruptan ayrılmış, Allah’ın bir lutfu ile gittiği hac dönüşünde ulaştığı hakikatleri Amerika’da ölümü pahasına dillendirmiş, İslam’ın Amerika’da pervâsız ve gür sedası olmuş ve ayrıldığı grubun üyeleri tarafından FBI destekli bir suikasta uğrayarak şehit edilmiştir.

Bir çocuğa babasından miras olarak tek bir kitap kalırsa ve bu kitap bir kamus olursa çocuk kendine kalan bu mirası nasıl değerlendirebilir? Ona miras olarak kalan kamus hayatına nasıl etkide bulunur? Babadan çocuğa kalan mirasın çocuğun şahsiyetine etkisi ne olur? Çocuğun hayatına babadan kalan miras bir şekil verir mi? Ona yol yordam öğretir mi?

Bir çocuğa babadan miras olarak “canlara kast edilmesi anlayışı” kalırsa, bu anlayış çocuğun şahsiyetinde nasıl bir iz bırakır? Babasından nasıl ölüneceğini gören bir çocuk, hayatı nasıl yaşayacağını kesin bir bilgi ile bilir mi?

Zor sorular bunlar.