Etiket: Sümeyye Şeker

Sümeyye Şeker – İnzâr

Sümeyye Şeker – İnzâr

Zamana edilen yemine
Nakşolurken arşın sesi
Hangi şiiri öpsem
Dudaklarım akkor!

Sol omzumu çökerten üryân ağrı
süveyda. Çöl dalgını ve lâl ü ebkem.

Yazgının akışına iki hece: hüzzam.
Kırık atar nabız, yarayla aşılandığında.

Veyl: firâka, o dinmez uğultuya.

Ey örtüsüne bürünen!
Uyarılan ve sınanan sonra
Dünya dedikleri bir siyah kuğu
Alnında tufan ve gazel.

İkrâr et ey dil;
İlk nefesin kavli, sonsuza.

Sümeyye Şeker – Hangi Mevsimin Yağmurusun?

Sümeyye Şeker – Hangi Mevsimin Yağmurusun?

Bekliyordu nicedir. Gök tüm suyunu salmış, arzın damarlarında geziniyordu sanki. Koşuşan kalabalık ara­sında sığınacak yer derdine düşmeyen tek kişiydi. Öyle uluorta dururken kaçınılmaz olarak yağmura karışmış­tı. Ya da yağmur ona karışmıştı. Ki yüzünde gizleyemedi­ği bulutlanma bunun belirgin işaretiydi. Uzakta görünen otobüsle hareketlendi bekleyenler. Güzergâha göz attığın­da “çocukluğuma gidiyor” diye mırıldandı. Durdu, bekle­di, sonra ani bir hareketle bindi otobüse. Geçmişten oku­nurdu bazen gelecek. En arkaya geçip koltuğa bıraktı kül­çeleşen bedenini. Ağırdı kendine. Babasının dediği gibi zaman bir tacirdi ve hiç de insaflı olmamıştı genç adama. Kaçıp gidebilse daha farklı olacağına inanırdı hep. Bıraka­bilseydi. Kırklanmaya çekilen bir derviş gibi süzebilseydi ruhunu, belki, belki… Keşkeleri kadar çoktu belkileri. İç eviyle cedelleşirken bir selam ile bölünüverdi dalgınlığı:

– Selamün aleyküm oğul.

İçine doğru derin bir off çekti. Hayır, hiç sırası de­ğildi bu muhabbetin. Sıkıntılı halini gizlemeden aldı se­lamı:

– Aleyküm selam…

Sesi kendine bile yabancı.

– Seni izledim epey. Rahmet yağdı da yağdı üstüne. Hastalanacağını da mı hesaba katmaz diye söylenirken yü­zünü gördüm. Anladım ki kendinden ıraksın. Üstüne ga­zap yağsa yine sığınmazdın bir köşeciğe he mi?

İşte bu hiç çekilesi değildi. Ne anlardı yetmişlerin­de bir ihtiyar ruhunun çetrefilinden, içinde yanan çerağ­lardan.

– Yorgunluk bey amca. Dalmışım öyle, diye geçiş­tirmeye çalıştı.

– Bildim oğul.

Sessizlik… Issızlığımda bırak beni diye yalvardı genç adam dilsizce. Pencereye vuran damlaları izledi bir süre. Neden sonra konuştu ihtiyar:

– De hele adın nedir?

– Yusuf.

Bildiğin gıcırdamıştı sesi.

– Yusuf olan kaybolur mu hiç ay oğul?

Sual ruhunun koylarında, kayalıklarında, mağarala­rında yankılandı. Bu nasıl bir soruydu? Yusuf’u düşünür­ken kuyuyu, zindanı, âhuyu ele almıştı da bu hiç aklına gelmemişti. Devam etti ihtiyar;

– Düşün oğul, karındaşları tarafından kuyuya atıldı­ğında sessizce bekleyen Yusuf’u. İftiraya uğradığını, mah­pushanede eriyen onca zamanı, gençliğini. Biz olsak ak­lımızı o kör karanlıkta, sabrımızı zindanda kaybederdik değil mi? Ama o kaybetmedi, bekledi. Beklemek nimet­tir oğul.

– Neyi beklediğini bilmezken bile mi?

– Bilinmez olur mu hiç? Karışıktır aklın ama tek tek dinlersen zihnini yoran sesleri, tüm beklentilerin üstünde olanı duyarsın. Gel çağrısıdır ötelerden. Hikmet kapalı de­ğildir kalbi olana.

– İyi dersin, hoş dersin de zordur bu iş amca.

– Ya kendine açtığın bu savaş kolay mıdır?

Uğultu… Nasıl kolay olsundu. Hançer yemekten bi­tap bir savaşçı gibi dizleri üstünde can çekişiyordu yıllar­dır. Arkasına yaslandı. Kirpiklerini kilitledi birbirine. Boy­dan boya bir ayna vardı sanki karşısında. Uzunca seyretti kendini. Ön bahçesinde; hepsi hepsi emekleme evresi ge­çirdiği yaşamın arka bahçesinden açıldığı ormanlar, deh­lizler, girdaplar. Yalnızlık!

– Sustun yine. Daralma oğul. Bilesin, ne kadar ör­gütlersen örgütle sessiz harfler okunaksızdır. İyi dinle kendini. Yittim dediğin yerden başlar bulmalar. Ki dün­ya dediğin yitiği bulma çabasının adı değil midir? Hangi mevsimin yağmurusun bil oğul. Çağılda yatağını bulan ır­mak gibi o sonsuz ummana. Aynalardan yapılma şehirlere kıymet vermeyesin. Eninde sonunda kırılırlar. Sûreti geç, asla talip ol. Unutmayasın, “bulanlar ancak arayanlardır.”

Derin bir nefes alarak sıvazladı sakalını:

– Şimdi bana müsaade. Yusuf gibi hükümran olasın kendine. Allah’a ısmarladık.

Diyememişti bir şey. Bastonuna tutuna tutuna oto­büsten inen ihtiyarı gözden kaybedene kadar izledi. Anne­annesi olsa kesin Hızır derdi. Kim olduğunun bir önemi var mıydı ki? Oydu işte, yarasına şifa sunan Lokman. An­lamıştı; şiirler yalan söylüyordu, şarkılar heyula. Kaybol­mak değil “gaybolmak”tı işin aslı.

Otobüsten indiğinde göğe kaldırdı başını. Zahmet değildi, rahmetti. Yolcu olana menzil elbet yakındı. Gü­lümsedi. Ve yürüdü. Sonsuza.