Etiket: Sure

Ali Akar – Hac Suresiyle Yürümek

Ali Akar – Hac Suresiyle Yürümek

Nice sesler duydu insanlık çağlar boyu, kendisine “Ey insanlar!” diye seslenen. Onu bir yola, yordama çağıran… Ama yolu, yolağı, yordamı, azığı, varılacak noktayı BİLEN’in çağrısı bu kez onun kulaklarında bir rahmet sarsıntısı oluşturarak yankılanıyor. ”GEL” denilen yer takva; yani hayatı Allah’a dayalı yaşama, bütün soruları O’na sorma ve bütün cevapların O’nda olduğunu bilme… Var edenin ve yok edenin O olduğunu bilip varlık problemlerimizin çözümünü yine O’ndan bekleme… Bütün korkuların üstesinden gelip tek korkulacak olanın korkuttuğu şeyle titreme, kendine gelme ve teyakkuz halinde yaşama… Çünkü çetindir O’nun korkuttuğu, muazzam bir gündür kıyamet saati. Beslediklerini analar, yükünü koyuverir taşıyanlar ve aklı yerinde olanlar sarhoş gibi yalpalamaktalar. Zira korkunçtur azabın şiddeti…

Bu kesin oluşa rağmen dayanaksız, kof bilgilerini Allah’a karşı kullanan insanlar ve onlara rehberlik eden yoldan çıkarıcılar da hep olacaktır. Oysa bu yoldan çıkarıcının/şeytanın yoluna yollananın yazgısı hep ateş azabına çakılmaktır. Dünya ve ahiret sancıları yaşamaktır.

Yeniden diriliş benliğimi inşa etmenin olmazsa olmazıdır. Bundan şüphe, varlığımdan şüphe etmektir. Oysa varlığımın maddeleri, işte çamur, sonra bir çiğnem et… Çocukluk ve yaşlılık… Dönüşler ve geçişler… Meydana geldiğim toprak da gözlerimin önünde. Baharla kabaran, depreşen, bitkilerini bitiren toprak ölmüşlerin diriliş günü olan kıyamet sabahını ne hoş anlatmakta gözü olana…

Hak, gerçek sadece Allah’tır ve hak Allah’tan gelendir. Ölüleri kıyamette ve ölmüş ruhları şimdiki zamanda dirilten O’dur. Buna da gücü yeter çünkü her şeye kadir olan sadece O’dur. Kıyamet gelmektedir bunda hiç şüphe yok ve kabirdekiler bir sese kulak kabartmış beklemektedirler…

Böyleyken nasıl olur insanın savaşı Allah’la? Bilgi yok, yolu gösteren yok, durumu aydınlığa kavuşturan bir kitap da yok ellerinde. Yine de engellemek için çırpınıyorlar diğerlerini Allah yolundan. Oysa böylece aşağılanıyorlar dünya ve ahirette. Ve kendi kazanımları azaba sürüklemiştir onları. Bir de kulluğu kıyıdan, rizikosuz sürdürmek isteyenler var. İslam oluşlarının getirisi varsa mutludurlar, yok bir sıkıntı, fedakârlık isteyen bir dert sardıysa onları, dönerler imanlarından. Kayıpları yine hem dünyayı hem ahireti kapsamaktadır ve bu da net bir yıkımdır. Zararı faydasından daha yakın olan şeylere davet eder, çağırır hayatlarını da onların istediği programla yaşarlar. Günü kurtardıklarını zannederken neyi kaybettiklerini anlayamazlar. Allah’a ve gönderdiklerine karşı oluşturdukları cephe ne kötü. Oysa tüm risklere rağmen iman ve gereğince ameli, eylemi tercih edenleri bekleyen sonsuzluk cennetleri vardır ve bu imkânları verecek olan sorgulanamayan Allah’tır. O Allah ki kuluna vahiy gönderdiği gibi yardım da gönderir. Kim ki ona geleni engellemek isterse aslında sadece kendini tüketir. Kin ve öfkesi yıkımını artırır çünkü. Engellenemez olana savaş açmak, kaçınılmaz azaba evet demektir.

Öyleyse apaçık bilgileri indirenin gönderdiklerine ilgili davranıp yolu aramak, aralamak lazım. Evrende her ne varsa kulluğu O’na yaparken buna nasıl kayıtsız kalabiliriz ki? Söz gurbetimizin feryadıdır, secde ve amel ise kavuşturur, yaklaştırır. Alnı koymak yüceltir, yücelik taslayıp kaçınanaysa aşağılanma yolu açılmıştır.

Tercih iki… Kendi kostümünü, rolünü, senaryosunu kendisi belirleyene ateş elbiseler, demir kamçılar, çıkılmaz bir gam var. Hayatının kararlarını her şeyin sahibine bırakan ve bu konuda yaradanına tam güven besleyene bir de bu imanını O’nun istediği eylemlerle donattığında altın bilezikler, inciler, ipek elbiseler ve cennet var. Böyle olanlar sözün en güzeline talip olduklarından dillerine de güzellikler serpildi. Kitabın cümleleriyle hayatlarını, zihinlerini, yüreklerini donatanlar kelamın tınısını ağızlarında buldular. Artık söylemleri, deyişleri evrensel hikmete ters düşmez ve yolları, yol alışları da övgüye değer olur. Beğenmesi gerekenin onayladığı yolu değerlendirmesi güzel olanlar da beğenir.

Bu yolda İbrahim’i görüyoruz. Allah’ı ortaksız bilerek bir kulluk sergilemesi için mekân olarak kendisine Beyt-i Atik gösterildi. Böylesi kulluğu tüm boyutlarıyla yaşamaya talip olanlar için orayı tertemiz tutması emredildi. Evet, hem temiz tutacak ve kulluğun genel provası olan hac için çağırıcı olacak. Ki Allah kulları, yeryüzünün her köşesinde sergiledikleri kulluklarını bir de bu ortak zeminde, zamanda gerçekleştirmek adına bütün imkânlarını kullanarak gelecekler ve görecekler o güne kadar bilemedikleri faydaları; Allah adına yaşamanın, O’nun adını gündemde tutmanın ne şerefler getirdiğini. Böylece bütün nimetlerin farkına varılacak, varlık var edene sunulacak, O’nun harca dediği yere, verin dediği kullara verilecek. Yürekler temiz, bedenler pak, bakışlar duru dönülecek, tavaf edilecek.

Amma vahye tabi bir hayat yaşamak isteyen bilecek ki her salih amelin yanı başında kaygan bir zemin vardır. Her vahiy çağrısının benzeri bir şeytan fısıltısı kulaklara üflenir. Doğru yolun kenarında “ben de doğruyum” iddiasında görüntüler gözleri, gönülleri bulandırmaktadır. Ancak sözün güzeline talip olanlar Kelamı yoğun ve dikkatli okur, Rasulü izler ve onun yap dediğini yapar, yasağına hürmet eder, yürüyüşünde sabırlı, ibadetinde devamlı, fedakârlığında içten olursa yol önünde belirginleşir, çağrı netleşir…

Öyleyse Allah’ı doğru, O’nun bize kendini Kuran boyunca tanıttığı gibi tanımak lazım. Zaaf, zayıflık içerisinde, kendisi muhtaç olanların sunduğu programları, güya şerefleri, imkanları reddedip evrenin bize görünen ve görünmeyen tüm unsurlarının sahibine yürekten bağlanmalı; kulluğu bireysel ve toplumsal planda gerçekleştirip hayrın, iyiliğin peşinde koşmalı ve bu konuda nasıl gerekiyorsa öyle gayret gösterilmeli. Çünkü dostumuz, sahibimiz, karar merciimiz Allah’tır. O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.

Abdullah Harmancı – Seni Ne İhtiyarlattı?

Abdullah Harmancı – Seni Ne İhtiyarlattı?

-Seni ne ihtiyarlattı?

-Valla evlendiğimizde kayınpeder bize küçük bir arsa vermişti. Ora­ya bir ev yapıp başımızı sokmamız dört senemizi aldı. Derken hanım ko­operatife girelim diye tutturdu. Gir­dik. Onu bitirdiğimizde çocuklar bü­yümüştü. Evlendirdik. Hanım büyük oğlan için küçük bir arsa almamızda ısrar etti. Aldık.

-Ama ben ne sordum, siz ne anlatı­yorsunuz?

-Onu diyordum. Hanım küçük oğla­nı da kooperatife soktu. İki oğlanın da ev işleri bitince Hacca gidecektik. Kavlimiz öyleydi.

-Gittiniz mi?

-O sene ben iki evi de satıp Meram’dan bir arsa almak konusunda ısrar ettim. Oğlanlar emlakçılık yapalım baba, sen bu işten anlıyorsun, diye tuttur­dular. Eee çocuklara iş lazım. Hayır demek olmaz…

*

-Seni ne ihtiyarlattı?

-Ben halde iyi karpuz atardım. Aslın­da kavun da atardım. Atarken atar­ken. Bir de baktım ki… Kocamışım…

*

-Seni ne ihtiyarlattı?

-Ben Sekiz Köşe’nin orda berberdim. Amma işim pek iyi değildi. Gelen gi­den olmayınca köşedeki kahveye gi­derdim. Arkadaşlarla batak oynardık.

-Batak oynarken mi ihtiyarladınız?

-Bataktan canım sıkılınca dükkâna dönerdim. Dükkânda çırak uyuyor olurdu. Onu döverdim.

-Çırağı döverken mi ihtiyarladınız?

-Ben avı da çok severdim. Avlanmayı da. Pazarları ava giderdim.

-Avlanırken mi oldu?

-Çetnevirlerde “kabak” oynamaya ba­yılırdım.

-Kabak oynarken mi?

-Ben aslında ihtiyarlamazdım, bir evin bir oğluydum, berber olacak adam mıydım?

*

-Seni ne ihtiyarlattı?

-Ben büyük bir şair olmak istemiş­tim.

-Oldun mu?

-Öldüğümde hakkımda çıkan yazılar, büyük bir koliyi doldurmuştu.

-Olmadın mı??

-Sonrasından haberim yok. Sonrasın­da işte buradayım. Büyük bir ihtimal­le ölümümden sonra da bir hayli yazı yazılmıştır. Ama onları dosyalayama­dım.

-Öldüğünde meşhur olmamış mıy­dın?

-Öldüğümde şöhret kavramı kaybol­muştu. Ya da herkes tanınır olmuştu. Orasını çıkartamıyorum.

*

-Seni ne ihtiyarlattı?

-Ben hiç ihtiyarlamadım. Ben yirmi üç yaşındayken balkonda çitlek çitli­yordum. Taburem kaydı ve düştüm.

-Nereye düştün?

-Balkona düştüm ve sonra balkondan düştüm ve sonra işte…

*

-Seni ne ihtiyarlattı?

-İlk mektebe giderken babam Arap­ça bir kitap okuyordu ve ben baba­ma bir gün ne okuduğunu sordum ve babam Arapça bir kitap okuduğu­nu söyledi. Ve ben babama kitapta ne yazdığını sordum. Ve babam bilmedi­ğini söyledi. Ve ben baba olunca bir gün oğlum bana ne okuduğumu sor­du. Arapça bir kitap okuduğumu söy­ledim. Kitapta ne yazdığını sordu. Ve ben oğluma bilmediğimi söyledim ve o zaman, oğlum bana bakıp gül­dü. Anlamadığın bir kitabı mı oku­yorsun baba? dedi. Utandım. Arap­ça öğrendim. Kitabın ne dediğini an­lamaya başlamıştım. Kitabın satırları beni sardı. Sardı. Sardı. Ve benim el­lerim ayaklarım dillerim yandı ve ben yandım ve ben o zaman ihtiyarladığı­mı gördüm. Kitabı anladıkça ihtiyar­ladım. İhtiyarladıkça kitabı anladım. Beni bu kitap ihtiyarlattı. Öylesine ihtiyarladım ki, sabahları içimden bir delikanlı sokaklara fırlıyor, dereleri tepeleri dolaşıyor, derken içime ge­lip kıvrılıp bir köşede uyuyordu, son­ra ben yeniden ihtiyarlıyordum.

*

-Seni ne ihtiyarlattı?

-“Beni Hud Suresi ihtiyarlattı?”

-Hud mu? Hud da nedir?

-“Elif lam ra… Öyle bir kitaptır ki bu…”