Etiket: Takva

Ahmet Aksoy – Türk Sinemasında Paradigmanın Değişimi: Güle Güle, Takva ve Adem’in Trenleri

Ahmet Aksoy – Türk Sinemasında Paradigmanın Değişimi: Güle Güle, Takva ve Adem’in Trenleri

Türk sinemasının son dönemde gittikçe artan bir ilgiyle dindar in­sanların dünyasına eğilmesi ol­dukça dikkat çekici bir konu. “Mil­li Sinema” çizgisinden gelen yö­netmenlerin filmlerini bir tarafa bırakırsak, si­nema tarihimizde belki de ilk defa dini ve din­darlığı, film hikayesinin temel meselesi edinen filmler görmekteyiz. Oysaki sinemasal akımla­rın ortaya çıkmaya başladığı 60’lı yıllardan itiba­ren dindarlık, alabildiğine ötekileştirilen ve ka­rikatürize edilen bir stereo tip olarak sunulmuş­tu izleyicilere. “Toplumsal Gerçekçilik” adı altın­da, toplumsal gerçeğimize oldukça uzak bir bi­çimde var olduğu öne sürülen feodal yapının, ağa ve muhtarla birlikte üç sacayağından biri olarak lanse edilen din adamı (dindar) tipi, film kahramanının mücadeleye girişip madara etti­ği tiplerden biri olarak en baştan seyircinin gö­zünde küçük düşürülmek üzere tasarlanmış­tı. “Yılanların Öcü”ndeki “Beytullah Hoca”, “Vurun Kahpeye”deki “Hacı Fettah”, “Umut”taki “Hüseyin Hoca”, “Kibar Feyzo”daki “Topal Hoca” ve “Züğürt Ağa”daki “Şıh Efendi”, bu anlayışla ortaya konul­muş dindar tiplerden bir kaçıdır sadece.

Zeki Ökten imzasını taşıyan 1999 yapımı “Güle Güle” sinemamızdaki bu anlayışı ters yüz eden bir film oldu. Yönetmenliğe Lütfi Akad, Mem­duh Ün ve Atıf Yılmaz’ın asistanı olarak başlayan ve sonra kendi filmlerini çekmeye başlayan Zeki Ökten, Yılmaz Güney’in yakın dostu ve çalışma arkadaşı olarak, “Toplumsal Gerçekçilik – Dev­rimci Sinema” çizgisinde filmler çekmiş bir Yeşil­çam yönetmenidir. “Güle Güle” yönetmenin ön­ceki filmlerinin aksine, ideolojik angajmanlar­dan arınmış sinema dili ve o güne değin Türk sinemasında eşine pek rastlanılmayan olum­lu dindar tipiyle dikkatleri çekmişti. Sonra, “Güle Güle”nin açtığı bu yoldan ilerleyen yönetmenle­rin filmlerini gördük. Özer Kızıltan imzalı “Takva” ve Barış Pirhasan imzasını taşıyan “Adem’in Tren­leri” bu yapımlar arasında dikkati çeken ürünler­den. Bu yazıda sol gelenekten gelen bu üç yö­netmenin, adı geçen filmlerindeki dindar tipler değerlendirilecektir.

“Güle Güle”

Yönetmen: Zeki Ökten

Senaryo Yazarı: Fatih Altınöz

Oyuncular: Metin Akpınar, Yıldız Kenter, Eşref Kolçak, Zeki Alasya, Şükran Güngör.

Galip, Celal, Zarife, İsmet ve Şemsi birbirlerine sıkı sıkıya bağlı can dost ve arkadaş olan beş ka­fadar. Tüm yaşamlarını birlikte geçirmiş ve ar­tık yaşlılık zamanlarına ermiş olan bu grup, yıl­lar yılı dostluklarına halel getirecek hiçbir davra­nışta bulunmamışlardır. Celal ve Zarife evlidirler. Galip eşini yıllar önce kaybetmiştir. Şemsi’nin karısı başka bir erkekle kaçarak Şemsi’yi terk et­miştir. İsmet ise hiç evlenmemiştir. Yıllarca anne­sine bakmış, evleneceği kadın annesinden yük­sünür diye evlenmemiş ve annesi ölünce dost­larından başka sığınacağı kimsesi kalmamıştır. Galip, emekli bir öğretmendir ve son derece ro­mantik bir kişiliğe sahiptir. Eşini kaybettikten kısa bir süre sonra, tesadüfen karşılaştığı, Küba’lı Roza’ya aşık olmuştur. Yirmi yıldır Roza ile mek­tuplaşmakta ve ona kavuşmanın hayaliyle ya­şamaktadır. Ancak bir gün aniden düşüp bayı­lır. Hastanede kendisine kanser teşhisi konulur. Doktorlar bu bilgiyi yalnızca arkadaşlarıyla pay­laşmışlar, ondan gizlemişlerdir. Doktorların de­diğine göre yalnızca altı aylık bir ömrü kalmıştır. Arkadaşları Galip’in hemen Roza’ya kavuşma­sı gerektiğini düşünürler ve bunun için bir plan yaparlar. Ancak ne yapsalar gerekli parayı bir türlü bir araya getiremezler. Sinemaya merak­lı olan İsmet’in aklına banka soymak fikri gelir. Diğerleri önce buna karşı çıkarlar. Ancak başka da çare olmadığını görünce banka soymaya ka­rar verirler. Kendi kendilerini sadece ihtiyaç olan kadar para alacakları ve sonraki bir zaman dili­minde de aldıkları parayı iade edecekleri konu­sunda motive ederler. İsmet’in seyrettiği bir soy­gun filminden yola çıkarak plan yaparlar. Planla­rını başarıyla gerçekleştirirler. Sıra Galip’i hasta­neden çıkarıp havaalanına götürmeye gelmiştir. Onun için büyük sürpriz olacağını düşünürler. Galip’i hastaneden alırlar ve havaalanının yolu­nu tutarlar. Galip son derece üzgündür. Onun bu üzgünlüğüne bir anlam veremezler. Havaa­lanında vedalaşıp, onu uçağa bindirirler. Uçak havalandıktan sonra Galip’in sesinden Küba’dan gelen mektup duyulur. Mektupta Roza’nın öldü­ğü, son nefesine kadar büyük bir aşkla sevdiği Galip’in adını andığı belirtilmekte ve annelerini böylesine sevdiği ve uzaktan da olsa mutlu et­tiği için Roza’nın çocukları tarafından Galip’e te­şekkür edilmektedir. Galip bunu arkadaşlarına söyleyememiştir.

Güle Güle filmindeki dindar tip Şemsi’dir. Karı­sı tarafından yıllar önce terk edilmiştir. Oğlu da kendisini arayıp sormamaktadır. Dostlarıyla be­raber zaman geçirmekten hoşlanır. Eski, emek­tar arabasını tamir etmek en büyük tutkusudur. Kendisinden başka hiç kimse bir gün bu ara­banın yürüyebileceğine inanmamaktadır. O ise bundan hiç vazgeçmez ve günün birinde araba­yı yürütmeyi başarır. Arabaya olan bağlılığı as­lında onun değerlerine olan bağlılığını ve sada­katini sembolize etmektedir. Karısı onu, hırsı ol­madığı, halinden memnun ve rahat bir tip oldu­ğu için terk etmiştir. Karısı ihtiraslı ve yükselmek isteyen bir kadındır. Şemsi, arkadaşları içinde di­nine olan bağlılığıyla diğerlerinden ayrılmakta­dır. Diğerleri zaman zaman içki sofrası kurarlar. Şemsi onlara bir keresinde; “Ulan Allah rızası için iki rekat namaz kılın desem kılmazsınız, içmeye gelince hiç üşenmezsiniz!” diyerek çıkışır. Ama bu çıkışması azarlamak babından değil serzeniş babındandır. Arkadaşları içki içerken o yanların­da oturur, soda içer. Filmde namaz kılarken gö­rülmez. Ancak namaz kıldığı bilgisi filmde ko­nuşmalar arasında geçer. Filmin bir yerinde tam yatsı vakti İsmet Şemsi’nin yanına gelir. Hafif­ten sarhoştur. İkisi aynı evde yaşamaktadırlar. Şemsi’yi gece vakti araba tamir ederken görün­ce; “Şemsi, sen namaza gitmedin mi?” diye sorar. O da “Hayır gitmedim. Kazasını kılarım!” diye ce­vap verir. Burada Şemsi’nin namaz kılan biri ol­duğu anlaşılmaktadır. Ancak bir bilgi yanlışı ol­duğu da açıktır. Yatsı namazının vaktinin uzun olduğu, gecenin ilerleyen vakitlerinde de kılı­nabileceği, ille de cemaatle kılınmasının gerek­mediği, senarist tarafından atlanmıştır. Burada­ki yanlışlık, şüphesiz olmaması gereken bir du­rumdur ancak Şemsi’nin samimi ve olumlu bir dindar tip olarak kurgulanmış olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Şemsi, yakın arkadaşlarının günahlarına ortak olmayacak kadar sağlam bir duruş sergileyen, samimi bir dindar portresi çiz­mektedir. Onun dünyevi hırslardan uzak duruşu da bu karakterini pekiştiren bir husustur.

Şemsi, banka soyma fikrine ilkin sıcak bakmaz. Ancak çok sevdiği arkadaşının hayattaki belki son mutluluk şansı buna bağlıdır. Aldıkları pa­rayı, günün birinde gerekirse her şeylerini sa­tıp savarak bankaya geri teslim edecekleri koşu­luyla soygun fikrine evet der. Ancak soygun için İsmet’in planladığı gün Cuma günüdür. Şemsi il­könce buna da karşı çıkar. O gün Cuma nama­zı kılması gerekmektedir. Bu onun dindarlık vur­gusunu pekiştiren bir durumdur. Ancak en mü­sait günün Cuma olduğu konusunda İsmet ken­disini ikna eder, o da çaresiz kabul eder.

Şemsi, gösterişsiz, sade ve samimi bir dindar in­san tipi olarak resmedilmiştir. Klişelerden ve ön yargılardan uzak, hayatın içinden gerçek bir tip olduğu görülmektedir.

“Takva”

Yönetmen: Özer Kızıltan

Senaryo: Önder Çakar

Oyuncular: Erkan Can, Güven Kıraç, Settar Tan­rıöğen, Erman Saban, Öznur Kula, Yaşar Akın, Engin Günaydın.

Kendi halinde mütevazı bir kimse olan Muhar­rem, dini inançları sağlam, tarikat ehli bir insan­dır. Gece gündüz ibadet ederek nefsi arzular­dan uzak, manevi bir hayat sürmektedir. Hiç ev­lenmemiş olan Muharrem, bir handa toptan çu­valcılık yapan Ali Bey’in yanında otuz yıldır çalış­maktadır. İşinde sebat eden, çalışkan ve dürüst bir kimse olarak tanınmaktadır.

Bu durum gayrimenkulleri bir hayli fazla olan bir dergahta postta oturmakta olan tarikat şey­hi Ömer Efendi’nin dikkatini çeker. Ömer Efen­di yıllardır zikir halkasını hiç terk etmeyen Muharrem’i dergahın gayrimenkullerinin kirala­rını toplamak üzere yanına alır. Muharrem, hiç aşina olmadığı yepyeni bir hayata başlamıştır. Bu hayatta hiç beklemediği bir takım gerçek­lerle yüzleşmek zorunda kalan Muharrem, ka­fasında bazı şeyleri sorgulamaya başlar. Bir süre sonra maneviyatı tahribata uğramaya başlayan Muharrem’in sahip olduğu değerler yavaş yavaş sarsılmaya başlar. Bir yandan modern dünya­ya ayak uydurmaya çalışırken bir yandan da bu çarkın dişlileri arasında ezilmeye başlamıştır.

Takva filminde üç dindar tip dikkati çekmek­tedir. Bunlardan birincisi Tarikat Şeyhi Ömer Efendi’dir. Dergah’ında kimsesiz çocukları barın­dıran, onların eğitimleriyle ilgilenen biridir. Ol­gun bir dindar portresi çizmektedir. Kızları var­dır ve ortanca kızını sevip değer verdiği müri­di Muharrem’le evlendirmek ister. Fakat Muhar­rem bunu kabul etmez. Verdiği mesajlar olum­ludur. Hiçbir aykırılık göstermemektedir.

İkinci tip Şehy Ömer Efendi’nin en yakınında bulunan Rauf’tur. Rauf Şeyh’in halifesi gibidir. Zaman zaman zikir halkasını o yönetir. Şeyh’in işlerini çoğunlukla o takip eder. Şeyh’in istişa­re ettiği yegane kişidir. Rauf, bazan kıskanç hal­ler gösterir. Örneğin, Şeyh Muharrem’i ortan­ca kızıyla evlendirme fikrini ona açtığında, tavır­larındaki kıskançlık hemen göze çarpmaktadır. Gayrimenkullerin Muharrem tarafından kontrol edilmesi işine de ilk başta ikircikli yaklaşmış ve kendi adına beklenti içinde olduğu hissini uyan­dırmıştır. Muharrem kiraları toplarken, kiracıla­rı olan bir oto tamircisinin dükkanda içki içtiği­ne şahit olur. Bu durumdan fena halde rahatsız olur ve durumu Rauf’la paylaşır. Ancak hiç bek­lemediği bir cevap alır. Rauf; “Adam kirasını dü­zenli ödüyor, içki içerse günahı kendine! Bun­dan sana ne?!” diye cevap verince, Muharrem adeta şoke olur. Ve tabi izleyiciler de. Yine çok fakir olan ve üstelik evin erkeğinin hasta olduğu bir aileden kira almamayı teklif edince Muhar­rem, kinayeli bir biçimde; “Kirasını düzenli öde­yen adamı içki içiyor diye kapı dışarı et, kirasını ödemeyen adamdan dini bütün diye kira alma! Hadi bakalım çık işin içinden!” diye söylenir. Bü­tün bunlar Rauf’un paraya düşkün, makama he­vesli ve kıskanç biri olduğu izlenimini uyandır­maktadır. Bu durum seyirci ile aralarında bir ya­bancılaşma yaşanmasına sebep olur. Rauf, din­dar bir insanda olması gereken ahlaki olgunluk konusunda zaaf gösteren ve izleyicinin gözün­de değer kaybına uğrayan bir tiptir.

Üçüncü dindar tip Muharrem’dir. Filmin başkah­ramanıdır. Sinemasal anlamda bir tip olmaktan daha çok, bir karakter özelliği göstermektedir. Muharrem kendi halinde yaşayan, yoksul, din­dar ve mütevekkil bir kimsedir. Hiç evlenmemiş­tir. Filmde neden evlenmediği açıklanmamak­tadır. Ancak Şeyh’in kendisini evlendirme isteği Rauf tarafından iletilince, “Biz o defteri otuz yıl önce kapadık!” diyerek karşı çıkar. Muharrem ya­nında çalıştığı Ali Bey’in en büyük yardımcısıdır. Çok sadık ve dürüst bir adamdır. Sürekli devam ettiği dergahta hiç zikir kaçırmayarak Şeyh’in takdirini kazanmıştır. Şeyh onu çok önemli bir görevle, dergahın sahip olduğu mülklerin kira­sını toplamak göreviyle görevlendirmeye ka­rar verdiğinde bunun gerekçesini Rauf’a şöy­le açıklar:

“Muharrem’in gönlü açık, imanı tamdır. Lakin ilmi zayıftır. Dünya işlerini yapmak için zihin açıklığı değil, gönül açıklığı lazımdır… Zorluğu bu işin dünyevi olmasıdır. Kalbi açık olana ko­lay gelir.”

Bunlar, onun hem üstün özelliklerini hem de za­yıf taraflarını ortaya koyan ve onu tanımlayan sözlerdir. Muharrem, güvenilir bir kimse olarak takdir edilmektedir. İşler kendisine devredilin­ce, büyük bir samimiyet ve gayretle işe sarılır. Allah rızası için iş yaptığına olan inancı tamdır. Ancak karşılaştığı bazı durumlar onun bu inan­cının sarsıntıya uğramasına sebep olur. Kirası­nı ödeyemeyecek durumda olan hasta ve din­dar bir adama gösterilmesi gerektiğine inandığı merhametin dergah tarafından esirgenmesi ve sırf para için günahkar insanlara göz yumulma­sı, onun iç dünyasında bir takım sarsıntılara yol açar. Ayrıca gittiği her devlet dairesinde ayakta karşılanması, özel muamele görmesi onda baş­kalarının kul hakkına girdiği şüphesini uyandırır. Ancak Rauf tarafından bu durumun olması ge­reken bir şey olduğu, kendisinin Allah rızası için önemli bir iş yaptığı ve onun diğer insanlar gibi sıra beklememesi gerektiği ifade edilir. Bu fikir gönlüne yatmadığı için huzursuz olan Muhar­rem bir de kendisine dergah tarafından verilen araba, cep telefonu ve yeni elbiselerle karşıla­şınca duygusal dengesini iyice yitirmeye başlar. Ayakları yerden kesilmeye başlamış olan Mu­harrem eski nezaketini ve ahlaki değerlerini ya­vaş yavaş kaybetmektedir. Örneğin, İş hanının çaycısını hiç yapmadığı bir şekilde azarlar.

Cemaate mensup bir müteahhit hem Muharrem’le tanışmak hem de çuval almak için dükkana gelir. Çuvalların fiyatını hesapla­yan Muharrem, adama üç katı fazla fiyat söyler. Adam hiç düşünmeden, Muharrem’e olan gü­veninden ötürü ödemeyi yapar. Adam gittikten sonra, üç milyar alması gerekirken dokuz milyar para alan Muharrem, yaptığından pişman olur. Ali Bey’e yanlış hesap yaptığını, adamdan faz­la para aldığını söyler. Ancak, yedi milyar aldığı­nı söyleyen Muharrem, Ali Bey’den parayı iade etmesini beklerken, onun “Zekatımı fitremi veri­yorum, bu kazandığım benimdir.” diyerek para­yı kabullenmesine şaşırır. Elinde iki milyar para kalan Muharrem bununla ne yapacağını bile­mez. Bu parayı niye aldığını kendisine bir tür­lü izah edememektedir. Bu durumdan kurtul­maya çalışan ve vicdan azabıyla boğuşan Mu­harrem, yanına Ali Bey tarafından yardımcı ola­rak alınan Kosova’lı genç, Muhittin’le tartışmaya girer. Muhittin, Kosova için yardım toplamakta­dır. Muharrem ona kızar. Kendisinin Kosova için çok dua ettiğini ve bunun yeterli olduğunu sa­vunur. Muhittin “Bu işler dua ile olmuyor, kadın­lar çocuklar ölürken Allah neredeydi?!” diye is­yan edince Muharrem onu tartaklar. Gerçekte kızdığı Muhittin değildir. Muhittin’in inançsızlı­ğı karşısında normalde konuşarak, merhamet­le ve sevgiyle yaklaşarak onu ikna etmesi bekle­nen bir kişiliğe sahip olan Muharrem’in asıl kız­ dığı kendisidir. Kendi iç dünyasında yaşadığı he­saplaşma onu agresifleştirmiştir. Olayın akabin­de dudaklarından dökülen itiraf gibi sözler bu durumu açıkça ortaya koymaktadır:

“İnanınca, ölümü, ölümden sonrasını bilince her şey tamam sandım. Günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir. Şeytan her zaman var. Belki de şeytan kendimiziz!”

Bu sözler, nefsine yenik düşen Muharrem’in ya­şadığı iç hesaplaşmayı gözler önüne sermekte­dir. Bütün bu yaşananların dışında Muharrem’i uzun süredir rahatsız eden bir takım rüyalar var­dır. Muharrem rüyasında sürekli bir kadın gör­mektedir. Onunla ilişkiye girmekte ve dehşet içerisinde uyanmaktadır. Her uyanışında tövbe ederek hemen abdest almaya koşan Muharrem bu rüyalardan bir türlü kurtulamaz. Bazı zaman­lar kadınla birlikte içki içtiğini, paralarla şehvet oyunları oynadığını görmektedir. Durumu Şey­hine anlatmaya karar verir. Fakat Şeyh halvete girdiği için kırk gün beklemek zorundadır. Rü­yaların esaretiyle günler geçerken bir kuyum­cuda rüyasında gördüğü kadınla karşılaşır. Ka­dını takip etmeye başlar. Dergaha gelir kadın. Yağmur yağmaktadır. Kadın şemsiyesiyle korun­makta olduğu halde, Muharrem iliklerine kadar ıslanmıştır. Birden kadının önünü keser. “Kimsin sen? Burada ne arıyorsun? Bu dergahın kapısı­nın kuluyum. Buradan içeri giremezsin!” der. Ka­dın; “Tanımadın mı Muharrem Efendi? Ben Şeyh Ömer Efendinin kızıyım!” deyince beyninden vurulmuşa dönen Muharrem adeta kendinden geçer. Nevrotik bir süreç yaşamaya başlar. Bilinci adeta donuklaşır. Vücudu kilitlenir.

Muharrem, seyircinin, özdeşleşme ya da yaban­cılaşma yaşamadığı samimi ancak iç dünyasın­da yoğun çatışmalar yaşayan bir dindar tip ola­rak resmedilmiştir. Karşılaştığı ve kendisinde ha­yal kırıklığı yaratan bir takım hadiseler ve bastı­rılmış duygularla zaafa uğramış, istemeden gü­naha bulaşan ve bu nedenle pişmanlık duyarak yoğun bir travma yaşayan gerçekçi bir dindar tip/karakterdir.

Filmin belki de tek rahatsız edici yanı, bastırılmış dürtülerin rüyalar yoluyla açığa çıktığı ve bunun nevroza sebep olduğu fikrinin altını kalınca çi­zen Freudyen yaklaşımdır. Batı sinemasında sü­rekli tekrarlanan ve bir türlü aşılamayan bu du­rumun, insan psikolojisini anlamada ve çözüm­lemede çok daha zengin malzemeler sunan bi­zim ilim geleneğimizin yanında fazlasıyla naif kaçtığını belirtmeden geçmemek gerekir.

“Adem’in Trenleri”

Yönetmen: Barış Pirhasan

Senaryo: İsmail Doruk

Oyuncular: Cem Özer, Nurgül Yeşilçay, Asuman Dabak, Derya Alabora, Yıldız Kültür, Ezel Akay, Atıf Emir Benderlioğlu.

Hasan Hoca, Bekir’in kirletip sonra da terk etti­ği Hacer’i ailesinden korumak için nikahına al­mıştır. Hacer hamiledir. Çocuğunu dünyaya ge­tirir. Çocuğa Fatma adını verirler. Hasan Hoca, Hacer’e elini dahi sürmez. O bunu Allah’ın bir sı­navı kabul eder ve bir gün Bekir’in Hacer’e dö­neceğine inanmaktadır. Hoca onca yoksullu­ğuna rağmen Hacer’e ve dünyaya getirdiği Fatma’ya, karşılık beklemeden yıllarca bakar.

Hasan Hoca zamanla Hacer’i de kızını da çok se­ver, ancak kendisinden ayrıldıklarında acı çek­memek için sevgisini belli etmez ve hep mesa­feli durur onlara… Bu yüzden onu babası bilen Fatma, küçük bir çocuğun bir babadan bekledi­ği sıcaklığı, sevgiyi onda bulamaz. Ama, Fatma bir gün Hoca babasının onu çok seveceğini dü­şünmektedir. Hep, “Babam beni büyüyünce se­vecek” demektedir.

İki tarafın da kabullendiği bu yaşam, bir Rama­zan günü Manisa’nın uzağındaki yirmi hanelik küçük tren istasyonuna Hasan Hoca’nın İmam olmasıyla değişir, farklı bir nitelik kazanır.

Fakir fakat sevecen insanların yaşadığı, Rama­zan ayında bir imamları olmasından başka bek­lentileri bulunmayan bu küçük, sıcacık ortamda Hoca, hiç ummadığı biçimde Bekir’le karşılaşır… Bekir, Hacer’i ve Fatma’yı geri istemektedir. Ha­san Hoca, “Bir gün gelip Hacer ile Fatmacık’ı ala­cağını biliyordum, ama benim onları senin aya­ğına getireceğim hiç aklımdan geçmezdi…” di­yerek bu durumu çaresiz kabullenmek zorunda kalır. Fakat Bekir yine yapar yapacağını. Bu so­rumluluğu kaldıramayacağını düşünerek, gece­leyin gelen trene biner ve istasyonu terk eder.

Hasan Hoca, fakir bir adamdır. Köy köy dola­şıp geçici-ücretli imamlık yaparak geçinmekte­dir. Heybetli bir görüntüsü ve pek de gülmeyen bir yüz ifadesi vardır. Konuşması biraz ağdalı­dır. Başında örme bir takke ve sırtında bir abay­ la dolaşmaktadır. Ramazan ayı sebebiyle imam­lık yapmak için geldiği bu istasyonda çocukla­rı da okutmakta ve onlara bir takım dini bilgiler vermektedir. Ölümle ilgili, kıyametle ilgili ve ce­hennemle ilgili anlattığı bilgiler, çocuklarda kor­kuya sebep olur. Yine de çocuklar derslerine ak­satmadan devam ederler.

Hasan Hoca tıpkı “Takva”daki Muharrem gibi, si­nemasal anlamda bir tip olmaktan daha çok bir karakter özelliği göstermektedir. Bir koca ola­rak, üvey de olsa bir baba olarak taşıdığı sorum­luluklar ve yaşadığı ruhsal çatışmalar, zaafları ve bastırılmış duygularıyla o, tek bir yönüyle orta­ya çıkan bir tip değil, komplike bir kişilik, bir ka­rakter olarak tasarlanmıştır. Toplumun ve ailesi­nin dışladığı bir kadınla, sırf Allah rızası için ev­lenmiş, onlara sahip çıkmış, böylelikle kendisi de toplum tarafından dışlanmış bir birey olarak, çeşitli gerilimler ve çatışmalar yaşamaktadır. As­lında evlendiği kadını sevmektedir. Kadının kızı­nı da sevmektedir. Ancak onları bir gün kaybet­me endişesi ve korkusu yaşadığı için bu sevgisi­ni sürekli bastırmış ve kontrol etmiştir. Sesine ve yüz ifadesine yansıyan gerginlik ve öfke bunun sonucudur.

Kendisinin yanında bir emanet olarak durdu­ğuna inandığı Hacer’e, ona aşık olmasına karşın cinsel anlamda hiç yaklaşmaz. Bekir ortaya çı­kınca Hacer, yıllardır kendisinin hocanın sırtında bir yük olduğunu düşündüğü için Bekir’le git­meye karar verir. Hoca, bu durum karşısında bir­den saldırganlaşarak Hacer’e zorla sahip olmaya çalışır. Bir taraftan da “İstediğin bu değil miydi, ha!” diye bağırmaktadır. İşte burada da yine bir Freudyen çözümleme vakası çıkmaktadır karşı­mıza! Hasan Hoca, kendi değer yargılarına göre, Hacer’e karşı olan istek ve dürtülerini hep bas­kılamıştır. Yıllardır bilinçaltına ittiği duygular bir patlama halinde bilinç düzeyine çıkarak, kaybe­dilmekte olan şeye, saldırganlık dürtüsüyle sa­hip olma halini tetiklemiştir. Ancak küçük kızın uyanmasıyla bu hal sona erer.

Filmin sonunda Bekir’in bir kez daha çekip git­mesiyle, Hacer ve Fatma’ya tekrar kavuşan Ha­san Hoca, bu kez onlara sımsıkı sarılır. Değerini kaybederken anladığı şeye bu kez gerçekten sa­hip çıkar. İlk kez gözünden yaşlar süzülür. Yıllar­dır kendi ruhuna ettiği eziyet böylece son bul­muştur.

Hasan Hoca karakteri, dindarlığında samimi ve ölçülü ama bir takım kişisel zaafları olan bir tip olarak kompoze edilmiştir. Hatalarından ders çı­karan, insan olmanın bütün zaaflarını üzerin­de barındıran gerçekçi, klişelerden uzak bir din­dar tip olarak sunulmuştur. Onunla ilgili en gü­zel saptamayı filmin küçük kahramanlarından, Hoca’nın mescitteki öğrencilerinden Adem ya­par. Hoca “Ben nasıl biriyim sizce?” diye sorun­ca Adem; “İlk geldiğinde zalim, sonra mübarek adam, şimdi de zavallı! Yani annem öyle diyor!” diye karşılık verir. Buradaki zavallılık Hacer’in gitmesiyle yapayalnız kalıverecek olmasından­dır. Kişilik anlamında bir aşağılanmayı içerme­mektedir.

Bütün bu örneklerden yola çıkarak Türk sinema­sında Yeşilçam’a has kaba biçimsellikten gittik­çe uzaklaşıldığını, senaryoların daha özgün tip­lemeler üzerine kurulduğunu tespit edebiliriz. Türk sinemasının kendi insanını/toplumunu an­lama ve anlatmada eski reflekslerinden sıyrıla­rak, daha sahici ve sahih bir yola girmekte oldu­ğu da söylememiz mümkün görünmektedir.

Fatih Kap – Kalp ve Fonksiyonları

Fatih Kap – Kalp ve Fonksiyonları

Islam ilim geleneğinde insanın doğasını anlamak için başvurulan temel kavramların başında hiç şüphesiz kalp gelmektedir. İslam medeniyeti Batı medeniyetinin aksine insanın merkezi olarak kalbi görmektedir. İslam medeniyetinin en asli kaynağı olan Kuranı Kerim’e baktığımızda bu gerçek çok açık bir şekilde görülür. Kuran’da kalp kelimesi muhtelif kullanımlarıyla yüz küsur yerde geçer.(1)

Kalp kelimesi Arapça bir kelimedir, “K-L-B” kökünden gelir. Lügatte bir şeyi bir yönden öteki tarafa çevirmek anlamına geldiği gibi, bir şeyin içini dışına yahut altını üstüne getirmek anlamlarına da gelir. Ayrıca devirmek ters çevirmek gibi anlamları da vardır. Arapçada kalbin nerede, kalbin seninle beraber değil denilir. Bu, “Aklın nerede, nasıl böyle bir hata yaparsın?” anlamındadır.(2) Kalp kelimesinin insan gönlüne ad olması, o duygudan bu duyguya; o düşünceden bu düşünceye geçiş yapmaya müsait olması; kalbin, müspet ya da menfi her duygu ve düşüncenin kaynağı olmasındandır. Bu meyanda Türkçedeki gönül kelimesine bir açıdan benzemektedir. Lügatte gönül, kalpte varsayılan duygu kaynağı anlamına gelmektedir.(3) Kalp, İslam düşüncesinde Rabbani latife, İlahi cevher olarak da adlandırılır.

İslam medeniyetinde insanın merkezinin kalp olarak kabul edilmesinin nedeni sadece duyguların kaynağı olarak değil; aynı zamanda karihanın da( düşünme gücü) menbağı olarak görülmesidir. Kuran akl eden kalpten bahseder:

“Kalpleri vardır onlarla akl etmezler.”(4)

“Onlar biraz olsun arzı gezip dolaşmadılar mı ki (bu sayede) akl edecek (düşünüp anlayacak) kalplere (gerçeğin sesini), işitecek kulaklara sahip olsunlar.(5)

Bu bağlamda Kur’an’ın kalp- beyin düalizmine yer vermediğini görüyoruz. Yani duygular ve düşünceler birbirlerinden bağımsız değildirler, ayrı ayrı kaynaklardan neşet etmezler. Belki duygular ve düşünceler aynı kaynaktan yani kalpten birbirleriyle sarmaş dolaş bir vaziyette neşet ederler. Vücut da kan dolaşımını sağlayan bir organ olan kalple ilişkisi olmakla birlikte ondan ayrı olan kalp Kur’ani bağlamda bilgi, düşünce ve duygunun kaynağıdır.

İnsanın iç dünyasında, olup bitenlerin kişinin içinden geçirdiği, kendi kendine söylediği sözlerin, telkin ettiği gizli duyguların, vehimlerin, kararların kaynağında kalp vardır.

Fikirleri saptama ve belirlemelerin temelinde kalp vardır. Kalp birçok duygunun, düşüncenin geçtiği kavşak noktasına benzer. İslam düşüncesinde akıl, başlı başına bir meleke değildir. Akl etme işi kalbin bir eylemidir.

‘Kalpleri vardır onlarla akl etmezler’

Yukarıdaki ayette akl etme işi fiil kalıbında gelmiştir. Bunun dışında Kur’an’da akıl kelimesi biri geçmiş, diğerleri geniş zaman kipinde olmak üzere kırk dokuz yerde fiil şeklinde geçmektedir.(6) Akl etme kalple alakalı bir fiildir. Yoksa akıl’ın müstakil bir varlığından söz edilemez. (8) Fahreddin er-Razi kalbin hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayırt etme, iyi ile kötü arasında tercih yapma özelliğine işaret ettikten sonra bilgi, algı, duygu, düşünce ve inancın merkezinin kalp olduğunu belirterek bunun delillerini anlatmış; düşünce ve bilginin merkezinin beyin olduğunu söyleyen bazı filozofların görüşlerini ve dayandıkları delilleri aktararak eleştirmiştir.(9) Tasavvufi literatürde kalp genellikle fiziksel kalp organına iliştirilmiş bir sır olarak mütalaa edilir ve ancak bu sırdır ki insanın içinde doğruluğu ayakta tutar. Kalp; ruh ve bedenin arkasındaki bütün kudret olarak tanımlanır. Bu yaklaşımda kalp benlik ve ruha tekabül eder. Bir diğer görüş ise bütün idrak ve anlamayı kalbe bağlayarak beynin kalple ilişkili olduğunu ima eder. Bu görüşte beyin sadece idraki ortaya çıkaran ilave veya yardımcı araçtır. Mutasavvıflar için kendini bilmenin merkezi akılda değil, bedensel bir organ olan kalp, çarpıntısı hem hayat veren hem de hayatın varlığını belirten, göğüs boşluğunda yerleşik bir et parçası olan kalpte yatar. Orada, kalpte, sır ve bilincin gizli evi durur. O sır ki kıyamet günü açığa vurulacaktır. Aklın bilme melekesinin tahtı kalptir, beyin değil. Kalp aynı zamanda bütün ahlaki sâiklerin, kötü arzular ve içgüdülerle bunlardan kurtulma mücadelesinin ve ilahi öğretiye dikkat kesilmenin tahtıdır. (Shafii, Freedom from the self, New york: Human sciences, Kemal Sayar, Ruhun labirentleri kitabında, S,84 belirtilen kaynaktan aktarmış) İnsan aynen gözleriyle gördüğü ve kulaklarıyla duyduğu gibi kalbiyle anlar. İşitmeyen ve anlamayanların gözlerinin değil, göğüslerindeki kalplerinin kör olduğu Kur’an’da dile getirilir. Kalp, Kur’an’da idrak unsuru olmakla birlikte diğer duygusal ve duyumsal güçleri de ihtiva eder.

Bu cümleden olarak kalp, isteme ve reddetme (10) şüphe/tereddüt (11) korku (12) sevgi (13) re’fet ve merhamet (14) ürperti (15) ve itmi’nan (16) gibi içinde pek çok duygunun bulunduğu ve bu duyguların kaynaklığını yaptığı yer olarak kabul edilir. Bu meyanda Elmalılı Hamdi Yazır’ın ortaya koyduğu tarif meseleyi en veciz şekilde açıklıyor: “Akıl; madeni kalpte, şuası dimağda bulunan manevi bir nurdur ki insan bunlarla beş duyusuyla hissedemediği şeylerin farkına varır.”(7) Buna göre aklın kaynağı kalptir fakat akıl bütünüyle kalp değil, belki kalbin fonksiyonlarından en önde gelenidir. İslam düşünce geleneğinde insan duyguları itibariyle hem meleki hem de hayvani ve şeytani tarafları olan bir varlık olarak kabul edilir. Böyle bir potansiyele sahip olan insanın istikamet ve saadeti ancak kendisindeki menfi kuvvenin, müspet kuvvenin emrine girmesiyle elde edilebilir. (15) Şurası kesin ki insan olarak içimizde hem iyiliğin hem de kötülüğün tohumları mevcuttur. Bu tohumların kuvveden fiile çıkması, boy atıp yeşermesi, derken kuvvet bulup kökleşmesi, özgür irademizle yapacağımız tercihlere bağlıdır. Kalbin hem hayra hem de şerre meyil gösteren doğası üzerinde mutasavvıflar detaylı açıklamalarda bulunmuşlardır. Mutasavvıflar açısından insan kalbi hayrı temsil eden melekle şerri temsil eden şeytan arasında mücadelenin sürgit devam ettiği bir alandır. Tasavvufi terminolojide kalp, insanın hem iyilik, hem de kötülük arzularının kaynağıdır. Aynı zamanda öğrenmenin, dini kavrayışın ve gaybi tezahürlerin de merkezi olarak kabul edilir. Mesela El-Kuşeyri, Risalesinde şunları söyler: “ İnsan kalbinde zuhur eden manalar vardır. Bunlar bazen şeytandan ve nefisten, bazen Allah Teâla’dan bazen de meleklerden gelir. Şeytandan gelenlere vesvese, nefisten gelenlere hevacis, meleklerden gelenlere ilham, Allah’tan gelenlere Hatır-ı hak denilir.”(16) Burada şu hususu da belirtelim ki Kur’an-ı Kerim’e göre beşer; içindeki kötülüğün, kuvveden fiile çıkması husususunda hevadan çok daha fazla şeytandan sakındırılmıştır. Zira uyuyan kötü düşünceler hep onun tarafından tahrik edilir. Ekseriyetle nefsin arzularını ve kişilerin zaaflarını vasıta edinerek insan kalbine girer ve onu günaha davet eder. Nitekim Gazali şeytanın insandaki nefsanî duyguları tahrik eden, hatıraların kaynağı bir yaratık olduğunu bildirir.(17) Ve yine Ebu Mansur el Maturidi onun telkinleriyle kalbin tefekkür, niyet ve düşüncesi üzerinde etkiye sahip olduğunu belirtir. Şeytanın kalp üzerindeki tesiri mikrobun vücut üzerindeki tesiri gibidir. Nasıl mikrop bünyenin zafiyetini fırsat bilip tahrip etmek için bu zaaf anını beklerse şeytan da böyledir. O da insanın iç dünyasında zafiyet ve hastalığa düşmesini bekler. Ve nihayet aradığı fırsatı ele geçirir geçirmez de kendisine has vesvese ve kışkırtmalarıyla ona saldırır. Bu itibarla her insan, kalbini şeytana ait vesveselerin giriş kapısı olan kalp hastalıklarından korumak zorundadır. İnsan kendi hâkimiyetini kendi içinde elde etmeli, bilgi ve bilincin kaynağı ve rabbani bir latife olan kalbini karartmamalıdır.

Kur’an’a göre Şeytan, vesvesesiyle insanı etkisi altına alır. Kur’an’da şeytanın isimlerinden biri de “vesvasil hannas”tır. Vesvas’ın anlamı, defaatle tekrar tekrar vesvese verendir. Bu tekerrür eden gizli bir ses şeklindedir. Vesvesenin anlamı ise insanın kalbine sinsi bir şekilde peş peşe kötü fikirler sokmaktır. “Vesvese” kelimesinde yapılan fiilin sürekliliği tekrarı söz konusudur. Tıpkı zelzele kelimesinde olduğu gibi ikisinin de fiil kalıbı aynıdır. Çünkü insanı bir kere kışkırtmak yetmez. Ona bir cürümü işletebilmek için onu tekrar tekrar kışkırtmak gerekir. İşte bu faaliyete “vesvese” denir. Vesveseyi verene de “vesvas” denilir.

“Hannas’ın, bir başka ifadeyle “hunus” kelimesinin anlamı gizlenmek, sonra dönüş yapmaktır. “Hannas” kelimesi “hunus” kelimesinden türemiştir. “Hannas” kelimesi “hunus”un mübalağa sigası şeklinde gelmiş halidir. “Hannas” kelimesi açığa çıktıktan sonra geri gizlenme işini veya ileri çıkıp sonra geri çekilme fiilini çokça yapan, tekrarlayan anlamına gelir. Burada vesvese verenin vesvese vermek için kah sokulup kah geri çekilmek suretiyle insana tekrar tekrar gelmesi ifade edilir. “Vesvas” kelimesinin yanında “hannas” sıfatının da belirtilmesiyle şeytanın işini nasıl yaptığı açık bir şekilde nazara verilir. Şeytan vesvese verir geri çekilip gizlenir fakat bu işi sonlandırmaz tekrar tekrar gelerek vesvese vermeye devam eder. Başka bir ifadeyle şeytan ilkinde muvaffak olamadığında ikinci, üçüncü, dördüncü defa dener.(18) Çok vesvese veren şeytan insanın ezeli düşmanıdır. İç bene (nefse) verdiği vesvese ve gizli telkinlerle duygu ve düşünce dünyalarında kör düğümler atar. Kuranda “vesvas” olarak belirtilen sinsi vesveseci sadece gözlere görünmeyen cinler değildir. Görünen bir tehlike olarak, günah ve kötülüğe sevk eden insanlar da sinsi vesveseci tanımı altında mütalaa edilir.

Şeytanın vesvesesine açık olan insan kalbi, aynı şekilde meleğin etkisine de açıktır. Allah insanı şeytanın taarruzundan dolaysız bir şekilde koruyacağı gibi meleklerle de koruyabilir. Bu husus Tirmizi’nin “Sünen”inde tahriç ettiği bir hadiste bildirilir: “Şüphesiz ademoğlunun kalbinde şeytanın bir lümmesi (dürtüsü), meleğin de bir lümmesi ( dürtüsü) vardır. Şeytanın lümmesi şerre yöneltmek ve hakkı tekziptir. Meleğin lümmesi ise hayra yöneltmek ve hakkı tasdiktir. Kim bu ikincisini kendisinde hissederse bilsin ki O Allah’tandır, o zaman Allaha hamd etsin; kim de diğerini fark ederse tard edilmiş şeytandan Allaha sığınsın.”(19)

İyilik, Allah tarafından insanların, şuur dışı olarak fıtratlarına yerleştirilmiştir. Ahlak bakımından hangi şeyin iyi, hangi şeyin kötü olduğunun bilgisi özüne derc edilmiştir. İşte insan, fıtratında var olan bu eğilimin neşvü nema bulabilmesi için, iradenin yanında meleğin yardımına da ihtiyaç duyar. Ayrıca kalbin üzerinde hevanın da etkisi bulunmaktadır. Heva

Kuran’da kendisine uyulmaması gereken bir etken olarak sunulur. Heva nefsin şehvetlere meyli veya şehvetlere meyl eden nefs anlamına gelmektedir.(20) Heva kökünden gelen haviye kelimesi aşağıya düşen, şehvete eğilim duyan, bedenin süfli arzularına uyan anlamına gelir. Heva; insanı, insan nefsinin bayağı arzularını temsil eden bir itici güçtür ve insanı her türlü kötülüğe sevk edebilen kuvvetli bir sâiktir. İnsan fıtratına yerleştirilmiş bulunan her türlü şehevi arzu, istek ve kaprisler; kin, öfke ve inat gibi belli hikmet ve gayeler gözetilerek insanoğluna verilen negatif duyguların kaynağı hevadır. Heva insan aklını hükmü altına alınca insan hiçbir şeyi idrak edemez; duyamaz, düşünemez hale gelir. Heva insanın akli melekelerini dumura uğratır. Bu iki mekanizma birbirine karşıt işler. Şu kadar ki vicdan mekanizması güçlü olduğu durumda söz konusu bu negatif gücün pozitif bir güce dönüşüp insanın terakkisine hizmet eder. Ancak hevanın güdümündeki bir vicdan paslanıp kararak işlemez hale gelir. İnsan fıtratında tatmin edilmesi gereken duygular ve bu duyguların doğurduğu ihtiyaçlar vardır. İşte bu noktada İslam’ın istediği bu arzuların köreltilip yok edilmesi değil, onların insanın yapısına ve gayesine yaraşır bir şekilde düzenlenip terbiye edilmesidir. Eğer insanlar, bir hikmet ve maslahata binaen tabiatına yerleştirilen bu çeşit arzularını dinin ehlileştirici disiplinlerine tabi tutarak yararlı hale getirmezlerse, onların zarar veren etkilerine maruz kalmaları kaçınılmazdır. Söz gelimi insanda öfke gazap duygusu vardır. Bu duygu olmazsa insan kendisine yönelen taarruzlara karşı nefs-i müdafaada bulunamaz ve varlığı tehlikeye girebilir. Yine insanda şehevi güç vardır ki onsuz insan neslinin devamı imkânsız hale gelir. Şu halde bu mevzuda yapılması gereken, insanın meşru dairede kalarak bu türlü güç ve duygulardan kendi terakkisi adına istifade etmesidir. Allah her insana kötülüklerden korunma kuvvet ve istidanı vermiştir. Ancak yaratılışta safvet ve istikamete programlanmış bu duyguların günahlarla karartılması her zaman olasıdır. Kur’an’da insanı koruyacak olan melekenin yani takva donanımının, salih işler yapmaktan daha öncelikli olduğunu görüyoruz. Kalbin safiyetini koruyabilmesi için öncelikle günahlardan uzak tutulmasının lüzumu üzerinde durulmaktadır. Şurası açık ki vahyin ana gayesi insanı erdemli kılmaktır. Kuran’a göre her şeyi yoktan var eden yaratıcının varlığına inanmak, varlık düzeyinde hiçbir şeyin tam otonomluğa sahip olmadığına inanmayı da gerektirir. Çünkü Allah’tan bağımsız alan yoktur. Bu bakımdan yaratılan varlık olan insan da tam anlamıyla bağımsız değildir. Rabbine karşı sorumludur. İşte bu sorumluluk bilincine İslam literatüründe takva deniliyor. Takva kelimesi Arapçada “vikaye” kökünden gelir. “Vikaye” korumak, takvada canı tehlikeden, korkulacak şeylerden korumak, ittika ise korunmak demektir. İttika kökünden türetilmiş fail ismi olan muttaki; korunan, takva sahibi demektir. Arap dilinde canlı bir varlığın dışarıdan gelecek tehlikelere karşı kendini korumasını ifade eden takva kelimesi Kur’an’ın düşünce evrenine girince önemli bir muhteva kazanmıştır. Takva, Kur’an’da gözle görülebilen maddi bir tehlikeden değil, İlahi azaptan ve insanı bu azaba sürükleyecek kötü işlerden korunmak demektir. Kelime zamanla daha da zengin bir anlam kazanarak temiz, saf dindarlık anlamını kazanmıştır. Takva Allah’a karşı duyulan derin saygının adıdır. Bu saygı muttakinin yüreğinde öylesine kökleşir ki artık o Allah’ın çizdiği sınırlara riayet hususunda fevkalade duyarlılık gösterir. Hayatın olağan akışı içerisinde irili ufaklı bütün yapıp etmelerde takva duyarlılığı sahibini korur. Esasen Kur’an ahlakının temelinde de bu duyarlılık var. Bu sebepten muttakinin ahlakı, şartlara bağlı değildir. O her zaman her yerde ve her şart altında ahlak sahibidir. Takva duyarlılığının en tepe noktasına ihsan denilir. İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına kulluk ortaya koymaktır. Takvada sakınma üzerine bulaşacak günah kirlerinden korunma varken ihsanda bir adım daha ileri gidilerek Rıza-ı Bari’nin teveccühüne mazhar olacak güzel işler yapmak da vardır. Ayrıca takva kelimesinin “ veka, yeki, vikaye” kökünden geldiğini de dikkate alırsak; nitekim Müddessir suresinin son ayetinde Cenabı-ı Hak için “ Hüve ehlü’t takva ve ehlül Mağfireh” denilmektedir ki buradaki takva kelimesinin “koruma, himaye etme” anlamına geldiği kanaatindeyiz. Zira farklı meallerde “sakınılmaya layık olan da mağfiret sahibi olan da odur.” anlamı da verilebilmektedir. “Ehl” kelimesinin ifade ettiği “sahip” anlamından hareketle, bu ayetin zorlamaya gidilmeden “koruyup, himaye eden” anlamının daha uygun düşeceği açıktır. Yani takva, koruyucu istidat veya meleke şeklinde düşünülmelidir.

(1)İbni Manzur, Lisanu’l Arap 1, 685

(2)T.D.K c.1. s. 561

(3)Abdulbaki. Mfuad, Mucemul Mufehresli Elfazıl Kuran Darul Hadis, Kahire

(4)Araf Suresi,ayet179

(5)Hacc Suresi,ayet46

(6)Ragıp el-Isfehani,“akl” maddesi

(7)Hak Dini Kur’an Dili, Yazır Elmalılı Hamdi C 1 s. 566

(8)Öztürk Yener, Kur’anda Kalp ve Mühürlenmesi s.81

(9)Mefatihul Gayb 5,544-547

(10)Tevbe,ayet8

(11)Tevbe, ayetler 45, 110

(12)Sebe, ayet 23

(13)Hucurat, ayet 7

(14)Hadid, ayet 27

(15)Hadid, ayet 16

(16)Rad, ayet 28

(15)Eddehlevi Huccetullahul Baliğa, C1, s. 99

(16)El Kuşeyri, Abdulkerim b. hevazin, Kuşeyri Risalesi,s.83-84

(17)El Gazali, İhya, C.3S.2

(18)Tefhimul Kur’an, Mevdudi C.7, s. 337, Nassuresi

(19)Tirmizi, Tefsirus Sure, C.2, s. 35

(20)El-İsfehani, El-Müfredat, s. 796