Etiket: Üçler

Mesude Açıkgöz – Üçler

Mesude Açıkgöz – Üçler

Sessizliği dinlemek için kulaklıklarımı çıkartıyorum giriş kapısında. Şöyle bir göz gezdiriyorum; geçen haftadan bu yana ağaçları daha fazla yaprak dökmüş Üçler’in. Çiçekleri daha solgun görünüyor. Ağır ağır ilerlerken Rasulullah’ı anıyorum. Önce aleyhisselâtuvesselam diyorum, sonra “İyi ki izin vermiş şu kabir ziyaretlerine…’’ Ayaklarımın seslerine dikkat ederek, ağır ağır, günde yirmiden fazla zikretmem gereken o şeyi, ölüm’ü soluyarak ilerliyorum. Dedeme varmadan önce mezarlığa ait yeşil su bidonlarını arıyorum. Geçen hafta her yerdelerdi oysa, şimdi yoklar. Solmuş dediğim çiçeklerin yenilerini ekiyor görevli abiler, bir ellerinde efkârlı efkârlı tüttürdükleri sigarayla. Sahi, mezarlıkla sigara mı içilir lan? diyor içimdeki fıkıh öğrencisi. Şişşt, diyor içimin öteki yanındaki, şişşşt. Çiçekler. Üçler’in çiçekleri… Rengarenkler ve ben sadece ikisinin adını biliyorum. Kasımpatı ve papatyalar. Üçler’in çiçeklerinden kocaman bir öykü çıkar, diyor içimdeki okur-yazamaz olan. Yok diyorum, Harmancı yazsın onu, ben dedemi yazarım. Koparayım bir tane, diyorum. Sanki sahipleri yattıkları yerden kalkıp bana kızacak gibiler. Zaten ne zaman gelsem, ’’Koparsam ayıp olur mu?’’ diye düşünürken koparmadan çıkıyorum. Bu bir işaret de olabilir tabii. Az daha ilerleyince solda, ağıt yakarak kabri kucaklamış bir abla görüyorum… (Ben dedemin kabrinde bir kere böyle davranmadım, ama oğlum olsaydı, bilemiyorum)…

Geçen hafta böyle değildi buralar, daha sakindi. Derken sağda taze topraklı bir mezar daha görüyorum. ’’Ne çok ölüm var…’’ Yeşil bidonları kimin yürüttüğünü buluyorum az sonra. 5-6 tane oğlan çocuğu, ellerinde bidonlarla oradan oraya koşturuyorlar. Bağrışıyorlar, gülüşüyorlar, gülüşüyorlar, gülüşüyorlar. Ben o yaştayken mezarlıklardan hiç anlamazdım. Mezarlıkta koşamazdım bile. Yani koşamazdım herhalde. Dedem benden daha iyi bilir hem, az daha hızlı yürüyeyim. Hem belki bir bidon bulurum. İşte, yeşil olmasa da 5 litrelik su bidonu. Kaptığım gibi yürümeye devam ediyorum.

Hacıveyiszade’nin, Tahir Hoca’nın kabirleri. Buradan sağa saptım mı tamamdır. Garip ki, her gittiğimde birkaç kişi oluyor bu iki muhteremin kabirleri başında. ’’Ne çok dua var…’’ Sağa dönüyor,çeşmeden bidonu dolduruyorum. Dedemin, babaannemin, annemin dedesinin, babaannesinin kabirlerinin olduğu bölgeye varıyorum. Ah, dedem. Beni hep dinlerdi zaten, hâlâ öyle. Bir hafta içinde bir sürü ot-çöp olmuş kabrinin üstü.Onları temizliyorum bir yandan, beni dinleyişi öyle hoşuma gidiyor ki. Babaannem darılmasın diye onun çöplerini de alıp yeşilliklerini suluyorum.

Dedeme son bir gülüş fırlatırken, bir mezar taşım olana kadar onu ziyaret edeceğime dair söz veriyorum. Dedemle ve ölümle aramızın bozulmasını istemem.

Dönüş yolunda, tam yoluma düşmüş bir çiçek başı görüyorum. Mor olanlarından, yarısı kopmuş.

Belki de diyor içimdeki kaderci, diğer yarısı bir başka sefere…