Etiket: Ulvi Kubilay Dündar

Ulvi Kubilay Dündar – Ve Dünyayı Bildiler

Ulvi Kubilay Dündar – Ve Dünyayı Bildiler

Râhman ve Rahîm Kâdir-i Mutlak olan Allah; babamız Hz. Adem’i yeryüzüne halife kıldığı an­dan, atamız Halîlullah, “Ebu’l – Enbiya”, Hz. İb­rahim Peygamber’in ekin bitmez bir vadi içinde Kâbe’yi inşa etmesinden, Hatem’ül- Enbiya Hz. Muhammed Efendimiz’in alemlere rahmet ola­rak gönderilmesinden, gözümüzü açtığımız baba ocağına kadar olan zamanda; evler, köyler, şehir­ler inşa eden ademoğlu bu yolculuğu aslî evimi­zin olduğu ahiret yurduna kadar da sürdürecektir. Bu süreç insanlık tarihinde çok katmanlı bir ima­rın seyrini ortaya koymakta ve herkes kendi kişisel menkıbesini de yazmakta. Beşerin insan olma sü­recinde eşyayı tanımamız ve dünyayı (kendimizi) yeniden inşamız başladı. İlk evimizden baba evine oradan da kendi evimize… Gözlerimizi açtığımız ve yumacağımız eve.

Dünyaya gözlerimi açtığım evi hayal ediyorum ama bu pek mümkün olacağa benzemiyor akan trafiğin uğultusunda… Caddeye bakan 7 katlı bir apartman dairesinin 4. katında oturmamak lazım diye düşünüyorum. (Oğlum büyüyünce ne der bu ev için bilinmez.) Ne zihnimi toparlayabiliyorum ne de bakışlarımı. Keşke diyorum eski evimizde olsaydım; sadece sokaktaki çocukların sesleri. İn­sanlar neden cadde üzerinde ev alır anlamış deği­lim. Evin kıymetinin içindeki huzurla doğru oran­tılı olduğunu neden hesaplamazlar. Çocukluğumu geçirdiğim evin kokusu da yok bu evde.

Mütevazı bir bahçenin içerisinde iki ana bir kuzu kerpiçten, iki oda bir mabeyn olarak inşa edilmiş baba evimiz. Evi yaparken ustalar ker­piç kerpiç üstüne türküsünü söylediler mi bilin­mez ama babam evin bakımını dayımın çocukları ile yaparlarken bir taraftan Ahmet Günday’ın as­ker arkadaşı olduğunu anlatır arkasından da “ iki durnam gelir(de) Bağdat elinden/gül alır gül ve­rir kendi elinden” türküsünü mırıldanırdı. Sokak­ta çamur karılıp duvarlar sıvanmış, dam yeniden aktarılmıştı. Hatta bahçeye bir de banyo konduru­luvermişti.

Alt katı izbe olarak kullanılan, yaz kış sofasın­da oturulan, sofasından hayata açılan bir Anadolu evi. Mahrem alan büyük bir bahçe duvarıyla çev­relenmiş. Odalardan biri misafir odası ve sürekli kapısı kapalı nerdeyse, anneler hiç değişmiyor, di­ğeri de ebeveyn yatak odası. Odanın duvarları ah­şaptan dolaplarla daha işlevsel bir hale getirilmiş. Yatak odasının duvarındaki ahşap yüklük aynı za­manda hamamlık olarak kullanılabiliniyor. Ahşap bazı yerlerde süsleme unsuru olarak kullanılmış. Kış gelince soba sofanın baş köşesine kurulurdu diğer odalar da ısınsın diye. Gece olup evden el ayak çekilince, yatakta; sobadan vuran ateşin gö­rüntüsüne doyum olmazdı. Çocukluğumda o ateş gölgelerinden ne hayaller kurarak uyurdum. Ta­vandaki semada ayağım yer basmaz bir halde bir diyardan başka bir diyara yolculuk başlardı. Yanlış hatırlamıyorsam tavanımızda 19 tane ağaç uzatma­sı vardı. Her gece ışık ve gölge arasında o ağaçları bir bir sayarak uyurdum. 27 yıl olmuş o evimizden ayrılalı. Zihnimde çağrıştırdıklarına bakıyorum da, neler hatırlıyorum: Uzun ramazan oruçlarını açtı­ğımız serin bahçesi, akşamın nasıl olduğunu bile­mediğimiz sokak maçları, yukarı ve aşağı mahal­le, Karakaya, Bağlar, bitmek-tükenmek bilmeyen kayısı, serin-sıcak bir ev, bahçede ablamın bula­şık yıkarken 1969 model Philips radyoda TRT de Türkçe sözlü hafif müzik dinlemesi, üç tekerlek­li bisikletimle bahçe içerisinde turlamalarım, kar­deşimin elinden tutarak kapının önünde oynama­mız ve gezdirmelerim, komşuların televizyon izle­mek için gelmeleri, pür dikkat izlenen diziler soh­bet, muhabbet uğultuları, duvara çıkmaya çalışan karıncalar, toprak evlerin olmazsa olmazı kedile­rim, kış gelince gökyüzünde, karanlıkta suretlerini göremediğim kazların çığlıkları, Semati Hoca’nın beş vakit davudi sesi, sessizlik, huzur, ve korku. (Askerin sürekli olarak babamın sağcı kimliğinden dolayı evimizi rahatsız etmesinden kaynaklanan.) Kısaca hatıralarımız ve yaşanmışlık.

Komşu evlerle aramıza bahçe mesafe koyardı. Apartman boşluğuna bakan kapılarımız olmasa da daha bir sıkı komşuluk vardı.

Babamın kooperatif evinin bitmesiyle birlikte şehir ve apartman hayatımız başlıyordu. Evimizin birinci katta olması, Allah‘tan, toprakla ve bah­çeyle olan irtibatımızı kesmedi. Zira insan pence­reden baktı mı toprak görmeli. Ne kadar da çok ev var üst üste ve betondan. Şükürler olsun ki in­sanlar evlerini memlekete yakınlıklarına göre ko­numlandırmışlar. Hemşeri olma ilişkileri biraz daha kolaylaştırıyor.

Evlenmeniz, memuriyete başlamanız ev ve komşuluk açısından büyük bir tecrübe yaşamanı­zı sağlayabilir. Üstüne üslük bir de memur çocu­ğu iseniz kendi eviniz olana kadar bu devam eder. Evli olmanız aslında evle olan irtibatınızı artırır­ken eve olan hâkimiyetinizi de eşinize vermeniz demektir. Şehre sessizlik biraz geç çöküyor. Şü­kürler olsun ses bir nebze azaldı da radyodaki mü­ziğin sesini duymaya başladım. Kim söylüyor bil­miyorum “Sen gençliğimin katilisin, çok geç anla­dım.” diyor radyodaki sanatçı. Peki şehirlerimizin, evlerimizin katili kim! geç olmadan, kıyamet kop­madan anlayabilecek miyiz?

“Evlere kapılarından giriniz!” (Bakara 189) ayetine rücu ederek hayatımızı güzel kılmak ge­rek. Evlerimiz şehrin kalbi. Dünyayı, ev ve sokak­ta bildik. Ve dünyayı öğrendik evlerimizin soka­ğa açılan kapısında Hz. Adem’in dünyayı öğren­mesi gibi…

Vefa Taşdelen İle…

Vefa Taşdelen İle…
Felsefeden Edebiyata…
Hazırlayan: Ulvi Kubilay Dündar

“Edebiyat ve felsefe, sözü gezmeye çıkarmaktır aslında, söz üzerinde yürümektir. Sözü sevmektir, söylemeyi sevmektir, söyleşmeyi sevmektir. Edebiyat ve felsefe, söylemek isteyenlerin, söyleme arzusu güdenlerin, söylemede bir tat ve güzellik bulanların, söylemede bir umut ve gelecek görenlerin mesleğidir.”

Çocuklukta kazanılan tutumlar, anadil gibidir.” diyorsunuz Çağrı Gürelle yapılan söyleşinizde. Yine Duran Boz Hocanın hazırladığı Okuma Hikayeleri kitabında “Cümlelerin Uzun İnce Yolunda” başlıklı yazınızda kitapla olan ünsiyetinizi anlatıyorsunuz, buradan da hareketle; kul, Allah ve kitap arasındaki bağlamda rolümüz nedir, nerede duruyoruz?

Çocukluk, hayatımızın temel tutum ve alışkanlıklarının kazanıldığı, zihnimizin sistematiğinin ve şemalarının oluştuğu bir dönem. Yaşama, düşünme ve inanma tutumlarımızı orada kazanıyoruz. Ondan sonra nereye gidersek gidelim, ne olursak olalım, bu tutumlar da bizimle birlikte geliyor. Bu açıdan bakıldığında, çocukluk bizzat dünyaya, hayata, varlığa olan ünsiyetin oluştuğu bir dönem. Tabii, aynı şekilde kötülüğe, şerre olan ünsiyetin de kazanıldığı bir dönem. Ben eğitimi “eğme” değil de “eğilim oluşturma” olarak anlama eğilimi güderim hep. Eğitim eğmez, eğilim oluşturur.  İyiye doğru eğilim, güzele doğru eğilim, hakikate doğru eğilim; bir kelime ile mutluluğa doğru eğilim. Hayatın tadını bu dönemde alırız, mutluluğun tadını, iyiliğin tadını bu dönemde alırız.  Bu “eğilim oluşturma”ya “ünsiyet oluşturma” da diyebiliriz. Eğitim ünsiyet oluşturur. Hayata ünsiyet oluşturur, insana ünsiyet oluşturur, kitaba ünsiyet oluşturur, Tanrı’ya ünsiyet oluşturur. Hayat, çocukluk döneminde derin yazılarla yazılır zihnimize, yüreğimize. Bir dili öğrenirken, bir dünyayı da öğreniriz. Ondan sonra, dünya tanıdığımız gibidir, hayat tanıdığımız gibidir. Hani buna bir tür alınyazısı denilse yeridir. İmanı ifade eden aşkın bağlanmanın eğilimleri ve deneyimleri de bu döneme dayanır. Bu derin bir deneyimdir, zira çocuğun yüreği, mistik deneyimdeki gönül arılığının ilk örneğini de oluşturur. Daha sonraki bütün deneyimler bir şekilde o ilk arılığa ve saflığa dönmek isterler. Bunun nedeni, çocukluğun, masumiyetin yurdu olmasıdır. Daha sonra çocukluğumuzda yaşadığımız o ünsiyeti ararız hep. Erişkin insanın tüm erdemi de o saflaşmada ve arınmada görülür. Acaba burada kitap bir sonradan gelen midir? Yetişkin kişi Tanrı ile olan bağlantısını kitap üzerinden kurar, bu bağlantı çocuklukta doğrudan gerçekleşir. Saf olan, hakikate ayna olur. Bu nedenle çocukluğun dili, aslında bilgeliğin dilidir; eğer içtenliğin ve saflığın dilini yitirmezse. Ve yetişkinler de bu dili kaybetmezse, ihtiyarlasalar da çocukturlar hep. Neresinden baksak, çocukluk önümüzde hep bir ideal olarak kalıyor.

“Yazma Eylemi: Varoluşun Kendine Dönüşü” başlıklı yazınızda, yazma eyleminin “içtenlik” ve “sahihlik” gibi kategorilerinden bahsediyorsunuz. Bunların varoluşla ilgisini nasıl kuruyorsunuz?

İnsanla, kendi varoluşu arasına giren, onun kendisiyle tanışma, karşılaşma ve kendisine yaklaşma fırsatını elinden alan pek çok engelleyiciler vardır. Para, mal, mülk, belirli statüler… İnsan, çıplak bir şekilde dünyaya gelir ve bu kazanımlarla kendisini donatır. Bütün bunlardan kurtulup kendisine bakma ve kendisini görme fırsatı bulamaz. Bu nedenle olmalı ki, insanın en zor bilgisi, kendisi hakkında elde ettiği bilgidir ve yine bu nedenle olmalı ki, bütün bilgelik gelenekleri insanın kendini bilmesini öne çıkarır, bunun gerçek bilgi ve erdem olduğu hususu üzerinde dururlar. Şu halde, bizim kendimizle, çıplak varoluş gerçekliğimizle karşılaşabilmemiz oldukça zor. Kendimizle kendi varoluşumuz arasında kat kat perdeler var: Gurur perdesi, bencillik perdesi, hırs perdesi, tutku perdesi, kibir perdesi, mal mülk perdesi, korku perdesi… Say sayabildiğin kadar. Edebi ve sanatsal yazı, bize varoluşu anlama fırsatı sunar. Bunu, başka hiçbir etkinlik alanı, edebiyat kadar başaramaz. Baş­ka hiçbir etkinlik alanı, insana sanat ve edebiyat kadar yaklaşamaz. O, insana ve varoluşa ayna tutar; bu yönde bir sahne ve galeri oluşturur. Orada varoluşun çeşitli yüzleri, çeşitli veçhele­ri görülür. Ben edebiyatın insanı yalıtan, kendisine yaklaştıran, kendi kendisiyle karşılaştıran bir “içtenlik sanatı” olduğunu düşünüyorum. Ede­biyat, bu işlevinden vazgeçtiğinde, karşıt bir ko­num kazanarak insanı kendinden gizleyen perdelerden biri haline gelecektir. Her edebiyatçı­nın görevi, içtenlik düzeyinde kalmaktır. Bu edebiyatın biricik varoluş gerekçesidir. İçtenliğini yitiren edebiyat, varoluş gerekçesini de yitirmiş olacaktır. Edebiyatın içtenlik düzeyi, onun sa­hihliğini oluşturur.

Tanzimatla başlayan batılılaşma macera­mız günümüze kadar hız kesmeden evrile­rek geldi. Bir değişim ve dönüşüm söz konu­su. Buna bir de doğu toplumlarının yeniye olan muhabbetini ekleyince bu hareketin iv­mesi daha da hızlandı. Süreç içerisinde tarih­teki kırılmaları ve sıçramaları da düşünürsek bugün bulunduğumuz konum (modern dü­şünce ve yaşam tarzını benimseyen anlayışın oluşması ) için ne dersiniz.

Bugünkü durum, Batı toplumlarının doğal ev­rimini yansıtıyor; bilimiyle, teknolojisiyle, felse­fesiyle, sorunlarıyla. Genel anlamda Doğu, özel anlamda İslam toplumlarının doğal, sahih olu­şumu yok henüz. Ufukta da görünmüyor. O po­tansiyelin ortaya çıkması gerekir. Umuda ve iyi­liğe tüm insanlığın ihtiyacı var.

İslam sanatlarının günümüzdeki durumu hakkında neler söylemek istersiniz? Bu gele­neğin durumu nedir?

Gelenek var, ama geleneği yeniden üretme, yo­rumlama, yeni bir form içinde ortaya çıkarma tutumu eksik. İslam sanatlarının zengin ve öz­gün bir yapısı var, bu yönde bir birikim sunu­yor. Bu her alanda böyle; müzikte, resimde, ede­biyatta, düşüncede… Ancak bunu bugün, ken­di varoluş koşullarımız içinde yeniden ürete­cek bakış açılarına ihtiyacımız var. Bunun zaman içinde oluşabileceğini düşünüyorum.

Toplumun bireyi, politikanın da toplumu harekete geçirdiğini, ona bir yön ve biçim kazandırdığını düşünüyor ve bunu vurgu­luyorsunuz. Aynı şekilde toplumun ürettiği edebiyat ile de siyasetin iç içe olduğunu ve “birbirlerinin denetim mekanizması” oldu­ğunu söylüyorsunuz. Siyasetin güdümünde olmayan bir edebiyat ortamı nasıl kurulabi­lir? Günümüz edebiyatı “siyasi denetim” işle­vinde ne kadar başarılı?

İnsanın politik bir varlık olduğu öteden beri söy­lene gelen bir gerçektir. Bunun nedeni insanın ancak bir toplum içinde yaşayabilen, bir toplum içinde varlığını sürdürebilen ve bir toplum için­de kendini ifade edebilen bir varlık oluşudur. Bu “bir arada yaşama” da ancak politik bir zeminde gerçekleşir. Zira yasa, yönetim, düzen, ancak bu siyasi zeminde kurulabilir. Bu nedenle insanın içinde yaşamak zorunda olduğu toplum aynı zamanda politik bir yapıdır. Politika, toplumsal yaşamın ürettiği, ama aynı zamanda toplumsal yaşamı üreten bir düzen arayışıdır.

Şimdi gelelim edebiyat ve politika ilişkisine: Bir edebiyatçının siyasi bir tercihi olabilir, bir dünya görüşü olabilir; hem olmalıdır da. Bir hayali, bir umudu olabilir, bu da gerekliliktir. Olmazsa ek­siklik olur. Ancak, bu kalemini siyasetin emrine vermek, bir ideolojinin adamdı olmak, bir parti­nin emrine girmek şekline dönüştüğünde, yazı ve sanat, “vicdan olma” özelliğini kaybeder, gi­derek bir propagandaya dönüşür. Siyaset ede­biyatı değil, edebiyat siyaseti denetleyen konu­munda olmalıdır. Edebiyat siyasetten değil, si­yaset edebiyattan faydalanan bir konumda ol­malıdır. Siyasetin, edebiyattan ve sanattan ge­lecek bu entelektüel katkıya sürekli ihtiyacı var­dır. Bu açıdan ben edebiyatı siyasete değil ahla­ka ve vicdana daha yakın bulurum. O, siyasi çı­karların değil, insanın ve vicdani değerlerin ya­nındadır. Edebiyatın, sanat ve düşüncenin si­yasetin güdümüne girmesi, “vicdanın susması” gibi telafisi zor bir kayıp olacaktır. Mehmet Emin Yurdakul’um şu mısraları me olmuş özsüz çocuk gibidir.” Bu böyledir. Edebi­yat ve sanat arasında anlamlı bir ilişkinin olabil­mesi için, siyasetin edebiyattan daha çok yarar­lanması gerekir. Böyle olduğunda, siyaset ken­di üzerine bir bilinç oluşturabilecek ve giderek insanlığa hizmet aracına dönüşebilecektir. Aksi halde ne olur? Politika ile kişisel ve çevresel çı­kar bağı arasındaki ilişki sorununa, Platon’dan beri hala bir çözüm bulunamamıştır; bu her dö­nemin önemli sorunu olmuştur.

Hocam, biraz da edebiyatın kendi içindeki etik yapıya gelelim: Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Edebiyatın, etik bir yapı olduğunu son zaman­larda daha çok düşünmeye başladım. O, doğal olarak estetik bir yapıdır, böyle olmak zorunda­dır. Bu özellik onu tanımlayan bir şeydir. Ancak edebiyattaki ve sanattaki güzellik, bir hakikat değeri olarak, etik olanı, iyi olanı da içerir, içer­melidir. Bu ontolojik bir gerekçedir. Eğer insan­lığa iyiliği, erdemi, umudu sunmuyorsa, yaptı­ğımız işi gerekçelendirecek bir neden bulama­yız. Niçin yazdığımız, niçin başka bir şekilde de­ğil de o şekilde yazdığımız sorusuna bir cevap bulamayız. Estetik güzel değeri, etik iyi değeri­ni de içerir. Bunlar arasında bir çelişki yoktur. İyi­lik değerinden yoksun bir güzel değeri düşün­mek bana zor geliyor. Aynı şekilde umut değeri düşük bir Bence edebiyat, sahih bir zemine kavu­şabilmek için, umudu daha çok konuşmalı. Bu­gün, umudu en çok konuşması gerekenler, on­dan uzak bir noktada bulunmayı marifet sayıyor gibiler. Edebiyatın varoluş nedeni, karamsarlığı ve umutsuzluğu ideoloji haline getirmek olma­malı. Yaşama kültürüne, sevgi ve umut kültürü­ne katkı sunmak, her türlü sanatın amacı olma­lı. Edebiyat ve sanat umudu, güzeli ve iyiyi geliş­tirmek için vardır. “Edebiyat Etiği” başlıklı deme­mem şöyle bitmişti: “Kızına ve oğluna yazar gibi yaz!” Ancak bu derin sorumluluğu hissettiğimiz­de, kendimizi, kendimize ait bir dünyada hisse­der ve bu dünyaya ilişkin bir sorumluluk duy­maya başlarız. Yazı o zaman bizim yazımız, dün­ya o zaman bizim dünyamız olmaya başlar. Ya­zar, umudu gören kişidir.

Değişim ve sabitlik hakkındaki düşünceleri­nizi alabilir miyiz? Bu noktada değişmez bir metin, bilinç, sanat ve felsefeye nasıl ulaşa­cağız, bunu nasıl oluşturacağız.

Sabit ve değişkeni, Mevlâna pergel metaforuyla çok güzel açıklar: Bir ayağı sabit, bir ayağı bütün dünyayı dolaşmakta. Hayatı ve düşünceyi sabit ve değişmez görmek, her şeyi bir öz haline ge­tirmek, evini yediği yemeklerin çöpleriyle dol­duran kişilerin işine benzer. Bir müddet sonra orada kendisine yaşayacak bir yer bulamaz. Sa­bit ve değişken arasında yorum vardır. Bu den­ge kurulursa saat tıkır tıkır çalışmaya başlar. Ne­yin sabit neyin değişken olduğunu iyi bilmek gerekir. En büyük tehlike, sabitleri çoğaltmak, değişken olanları bile bir müddet sonra sabit haline getirmektir. Bilirsiniz, mitolojide bir kah­raman vardır, elinin değdiği her şey altın olur. Ama ona altın değil, ekmek de lazımdır, su da. Sabitleştirme merakı, gereksiz ve rahatsız edici bir durumdur. Varoluş kültürünün önündeki en büyük engellerden biridir. Yaşama kültürünü yı­kan kötü bir alışkanlıktır. Her bilinç, kendi zama­nının sesini işitmeli, onun havasını koklamalı­dır. Ama bunu kökleri toprakta, yani “sabit olan­da” olarak yapabilmelidir. Sabit olan nedir? “Ana Metin”dir. Bunun dışında bütün yorumlar değiş­ken ve eleştiriye tabidir.

Felsefenin yalnızca teorik bir şekilde orta­ya çıkmadığını herhangi bir sanat eserinde; bir şiirde ya da görsel sanatlarda da kendi­ni gösterebildiğini vurguluyorsunuz. Edebi­yat hangi yönüyle “felsefeyi” daha çok barın­dırıyor?

Her sanat ve edebiyat eserinin, felsefi bir teme­linin olduğunu, olabileceğini düşünüyorum.

Bu ilgiyi kurabiliriz. Bu ilgiyi “çevrilebilirlik” kav­ramı ile dile getirmeyi seviyorum. Çevrilebilir­lik, burada, iki dil arasındaki çeviriyi değil, tür­ler arasındaki çeviriyi ifade ediyor. İnsanın duy­gu ve düşünceleri, eylemleri bir değer zemi­ninde ortaya çıkıyor. Bir değer taşıyor. İyi diyo­ruz, kötü diyoruz, erdem diyoruz, hakikat diyo­ruz, bilim ve teknoloji diyoruz, hak ve adalet di­yoruz… Bütün bu kavramlar çerçevesinde, sa­natta felsefi bir derinliğin olabileceğini düşün­mek gerekir. Bunu şöyle ifade edebiliriz. (1) Sa­nat, gündelik hayatı, varoluşu anlatır. Her pra­tik edimin teorik bir zemini vardır, bulunabilir. (2) Edebiyat ve sanatın konusu, felsefi değer ta­şır. (3) İmgeler ve metaforlar felsefi açıdan yo­rumlanabilir. (4) Sanat ve edebiyat eserlerinde tipler ve karakterler vardır; onlar belirli görüşle­rin, belirli tutumların, belirli kavramların temsil­cileri gibidir. Kierkegaard’un felsefesinde bu ilgi­yi kurabiliriz: Don Juan, estetik varoluş alanının temsilcisidir. Hz. İbrahim, “birey”in temsilcisidir. Agamemnon, etik alanın temsilcisidir. Camus’de Sisyphos, absürdün temsilcisidir. Bunun gibi ka­rakterleri, tipleri, imgeleri kavramsallaştırmak, kavramsal bir çerçevede ele almak mümkün­dür. Felsefe bir yönüyle pratikten soyutlanarak oluşturulan kuramsal bir yapıdır. Bu suyun katı­laşması ve buz haline gelmesi gibi bir şeydir. İs­terseniz onu yeniden sıvı haline dönüştürebilir­siniz. Ben teoriyi pratiğin katılaşmış hali olarak görme eğilimi içindeyim. Varolan kişi, hem yaşı­yor, hem felsefe yapıyor. Bence edebiyatı ve fel­sefeyi bir araya getiren bu sıcak zemin, varoluş. Teori de, pratik de, felsefe de, edebiyat da ora­da çözünüyor, orada sahneye çıkıyor, orada ya­şamaya başlıyor.

Hocam yazılarınıza baktığımız zaman felse­feden edebiyata, edebiyattan felsefeye doğ­ru karşılıklı bir yönelimin olduğunu görüyo­ruz, son kitabınızın ismi de Felsefeden Edebi­yata. Bu durumu sözcüklerin felsefeye olan kardeşliği ile mi açıklayabiliriz?

Hem felsefe, hem de edebiyat sözcüklerle ku­ruluyor. Resmin malzemesi nasıl boya, heykelin malzemesi nasıl mermer ya da bir başka mater­yal, müziğin malzemesi nasıl ki ses ise edebiyat ve felsefenin de yapı taşları, edebiyat ve felsefe­nin de sözcüklerdir. Her ikisi de sözcükleri kul­landığı halde biri edebiyat biri felsefe olur. Biri şiir biri roman olur. Biri öykü biri deneme olur. Şuraya gelmek istiyorum: Felsefe ve edebiyat, benzerlikleri olmasına karşın, farklı alanlar. Fark­lı tarzları, faklı yöntemleri, farklı ifade biçimle­ri var. Felsefe edebiyat değil, edebiyat da felsefe değil. Ama bu, onların birbirinden tümüyle ay­rışmış olduğu anlamına da gelmiyor; felsefede edebiyat, edebiyatta da felsefe bulunabiliyor. Bu iki alanın birbirine yaklaştığı, iç içe geçtiği, sı­nırlarının belirsizleştiği noktalar var. Bu nokta­larda edebiyat eseri, roman ve şiir felsefi nitelik­te ortaya çıkıyor, felsefe eseri edebi bir değer ta­şıyor. Bunu en çok çağdaş felsefe akımlarından varoluşçulukta görmekteyiz. Zaman zaman, fel­sefe ve edebiyat bir sentez oluşturabiliyor. Bu­nun nedeni, hem edebiyatın, hem de felsefenin sınırlarının nereye kadar gittiğinin tam olarak tespit edilememesi. Felsefe bilim, sanat ve ila­hiyat arasında bir yerde bulunuyor. Bir filozofta bilime yakın duruyor, bir filozofta ilahiyata yakın duruyor, bir başkasında edebiyata ve sanata ya­kın bir noktada bulunuyor. Edebiyatın ve felse­fenin birbirine yaklaştığı alanlar, beni cezp edi­yor. Bunun edebiyat için de, felsefe için de bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Bunun kültü­rümüz açısından da bir anlamı var; o da şu: Biz­de, Batılı anlamda bir felsefe geleneği oluşma­mış. Ama bu bizim düşünmediğimiz, felsefi de­ğerde görüşlerimizin olmadığı anlamına gelmi­yor. Biz düşüncelerimizi, fikirlerimizi, sorgula­malarımızı, Batılı anlamada kavramsal bir yapı ve tarz içinde değil, daha çok edebiyat eserleri vasıtasıyla, hatta sözlü gelenek unsurlarıyla yap­mışız. Bu birikimin felsefi açıdan değerlendiri­lebileceğini, edebiyatımızdaki ve sözlü gelenek unsurlarımızdaki felsefi rezervin, felsefe diline çevrilebileceğini, felsefi olarak da ifade edilebi­leceğini düşünüyorum.

Sözcüklerle olan kardeşliğinizden bahset­mişken hocam 1997 de başlayan bir dergici­lik maceranız var, biraz da bundan bahsede­bilir miyiz? Hazan, Seyir ve Beyaz Gemi, hep­si de Van’da çıkan dergiler. Konya’dan çıkan bir dergi olarak, mekânsal olarak, taşradan çıkmanın zorluklarını bilen bir kişiyim. Ama ben bu zorluklar üzerinde durmak istemi­yorum hocam. Bu dergilerin sizin hayatınıza yansımasını merak ediyorum.

Dergicilik, bir tutku, bir eğitim, bir kültür. İnsa­nı yetiştiren, geliştiren ve eğiten bir uğraş. Bunu siz de dergi çıkaran biri olarak hissediyorsunuz­dur. 1997 Yılında Van’da başta Müştehir Kara­kaya dostum olmak üzere, bir grup arkadaşla Seyir’i çıkardık. Ancak 12 sayı sürebildi. Benim Ankara’ya taşınmamla birlikte Seyir’in yayın ha­yatı sona erdi. Onunla evrensel bir duyarlık orta­ya koyabildiğimizi düşünüyorum. Dönemin tek­nik ve maddi imkanlarının kısıtlılığın 2008 yılından itibaren de Beyaz Gemi’yi çıkarma­ya başladık. O da büyük Van depremine kadar, 28 sayı sürebildi. Onda da belirli bir kalite vardı. Seyir’den ve Beyaz Gemi’den önce de daha çok Müştehir Beyin çabalarıyla çıkan Hazan dergi­si vardı. Bugün bakıyorum da, 48 sayı Hazan, 12 sayı Seyir, 28 sayı Beyaz Gemi olmak üzere top­lam 88 sayılık bir birikim olmuş. Bu birikim, özel­likle Van’daki edebiyat ve sanat ortamına önem­li katkılar sunduğunu düşünüyorum. Kültürün kolay kolay yok olmayacağı düşünülürse, bun­dan sonra da bu katkının b,r şekilde devam ede­bileceğini umut ediyorum. Bugün, o ortamda bulunmuş, o halkanın içinde yer almış genç ar­kadaşlarla karşılaşmak, beni mutlu ediyor.

Dergiler, zaman zaman bir fakülte gibi çalışır, za­man zaman bir fakültenin yapamayacağını ya­parlar. Gençler burada bir ortam içinde olma­yı, okumayı, sormayı, soruşturmayı ve ifade et­meyi öğrenirler; bu yönde bir yeti kazanırlar. Geleneksel düşünce ve sanat ortamımıza bak­tığımızda, edebiyat, sanat ve düşünce dergile­rinin merkezi bir konumda olduklarını görüyo­ruz. Fikir ve düşünce hareketleri, edebiyat ve sa­nat anlayışları, belirli dergilerin etrafında şekil­lenmiş ve ortaya çıkmış. Dergi, bir fikir kardeşli­ği oluşturuyor, bir duygudaşlık oluşturuyor, bir yazı ve gönül kardeşliği oluşturuyor. Bu böyle olmuş, bundan sonra da böyle olacak gibi gö­rünüyor. Bizim Van’daki çalışmalarımız da böy­leydi.

Seyir dergisi ile birlikte seyir yayınlarından 1998 yılında çıkan üç tanede kitabınız var: Sanat Yazıları, Düşünmek Özgürlüğü (dene­me) ve Ay Çekimi (şiir). Dergilerin sizi besle­diğini görüyoruz, fakat benim asıl dikkatimi çeken şey şiir yazmanızdı. Öncelikli olarak hala şiir yazıyor musunuz, Ay Çekimi’yle kal­dı mı, yoksa şiir zamanı gelmedi mi, hangisi­ni kabul ederseniz? Zira şiir sıkı takip ve sü­reklilik isteyen bir alan.

Seyir Yayınlarından beş adet kitap çıkarabildik. Üçü bahsettiğiniz “kitapçık”lar. O zaman elim­de yayınlayabileceğim başka çalışmalar da var­dı, daha iyi bir yayını hayal ederek onları ertele­dim. Ama daha sonra yayınlamadım, yayınlaya­madım. Bugün geriye dönüp baktığımda, yayın­ladıklarım için, “İyi ki yayınlamışım!”, yayınlama­dıklarım için ise “Keşke yayınlasaydım!” diyorum. Üç yayının ikisi, Sanat Yazıları ve Düşünmek Öz­gürlüğü denemelerden oluşuyor. Ay Çekimi ise şiirlerimden bir seçki. Yazan kişiler, yayınlama­yı da bilmeli. Yayın yapmanın yazıyı açan, geliş­tiren ve görünüşe çıkaran bir özelliği var. Yayın, yazıyı sosyalleştiriyor, ona bir kişilik kazandırı­yor. Belki en önemlisi de yazara, “Bundan sonra ne yapmalıyım?” sorusunu sorduruyor. Yüklerin­den kurtulmuş oluyor bir bakıma, hafiflemiş ve dinlenmiş oluyor. Yeni bir yol arayışı içine girmiş oluyor. Bunun nasıl, ne şekilde ve nereden oldu­ğu, ne kadar satıldığı ve ne kadar okunduğu o kadar önemli değil. 50 adet de olsa, 100 adet de olsa, bunu yapmalı. Önemli olan bizzat yayının yapılmış olması. Zira yazı sadece kendi zama­nına hitap etmez, asıl gelecek zamana seslenir, gelecek zamanla sınanır.

Şiir en eski tutkularımdan birisi. Uzun süre bir­likte yaşadım onunla. Şiirle baktım, şiirle düşün­düm, şiirler yaşadım, şiirle hissettim. Epeyce şiir denemem oldu. Bazılarını Kırağı, Yedi İklim, Se­yir, Beyaz Gemi gibi dergilerde yayınladım. Şu ya da bu yönde, şiirlerim üzerinde bir değerlen­dirmede bulunamam. Ancak şunu söyleyebili­rim: “Şiir beni mutlu eden, bana umut veren bir şeydi.” Bugün bakıyorum da Ay Çekimi’nden bu yana 15 yıl geçmiş. Uzun bir süre. Yeni bir kitap için ne söyleyebilirim? Düşten Sonra’nın zamanı gelmiş geçmiş bile.

Felsefeden Edebiyata başlığını taşıyan ve bu yıl Hece yayınlarından çıkan kitabınızda, “Türkçede şiirin Yüklemi sorunu” diye bir ya­zınız var. Bu yazıda iki poetik eğilimden bah­sediyorsunuz. Konuyu biraz açabilir misiniz?

“Türkçede Şiirin Yüklemi Sorunu”, Türkçenin şiir felsefesine ilişkin bir yazı. Söyleme ve inşa etme, Türkçenin şiir felsefesini de oluşturmuş. Şiir söyleyenler halk edebiyatı tarzı şiiri, inşa tar­zı da divan edebiyatı tarzı şiiri oluşturmuş. İlkin­de zanaat, ikincisinde ise sanat kaygısı öne çık­mış. İnşa olarak şiir, felsefe olarak, modern sa­nat felsefesine yakın bir noktada. Sanat olma bi­linci içinde, bunu amaçlıyor, bu yönde bir iddi­ası var. Bu yaklaşımda, sanatın ve şiirin amacı “estetik”tir; “güzel”in sanatsal değerinin dışında bir amacı yoktur. Söyleme biçimi olarak şiirde ise, geleneksel bir hikmet tarzı öne çıkar. Bura­da sözün bir işe yaraması, eğitici ve terbiye edi­ci bir şekilde öne çıkması, sorun çözmesi önem­senir. Yunus’un şiirlerine baktığımızda şöyle de­diğini görebiliriz: “Söz ola kese savaşı söz ola kes­tire başı / Söz ola ağulu aşı yağ ile bal ide bir söz”. Burada söz, sadece estetik bir nesne değildir ar­tık, işe yarayan, işlevi olan, eğitici ve yol gösteri­ci bir ilkedir.

Bu iki poetik tutumun ayrıldığı noktalardan biri de “ilham”dır. Söyleme biçimi olarak şiir, ilhama ve içe doğuşa dayandığını iddia eder. Şair, “Ben içime doğanı söylüyorum, ben ilhamın elçisi­yim.” der. “Ben söylemiyorum, içimdeki ses söy­lüyor.” der. Bu iç sese kutsal bir anlam da yükle­nebilir. Sokrates, konuşanın kendisi olmadığı­nı, içinde bir meleğin sesinin olduğunu söylü­yordu. Şairler de öteden beri bu iç sesi öne çı­karmışlardır. Batı dillerinde, ilhamın “vahiy” gibi bir anlamı da vardır. Hatta bizde de, “ilhan olun­du” dediğimiz zaman, bir anlamın, bir mesajın ilahi bir işaretle içimize konulduğundan söz et­miş oluruz. Böylece ilhamın ilahi ve metafizik bir kökeninin olduğunu da söylemek isteriz. Şiirleri­ni ilhamla oluşturan şairler de, sözün asıl sahibi­nin kendileri değil, adeta aracısı olduklarını söy­lerler. “Söyleyene değil, söyletene bak!” derler, “Söyleten söyletiyor” derler. Yunus da şiirlerin­de, sık sık sözün kendisinden olmadığını, ken­disinden kaynaklanmadığını, aşkın bir kaynak­tan geldiğini ifade eder. “Miskin Yunus bu sözi kendüzinden eyitmez / Hak çalab viribidi sabuk li­sanumuza” der. Bu şiir tarzında, sanat ve zana­at, iyi ve güzel, güzel ve yararlı birbirinden ayrıl­mış olmadığı için, sanatsal bilinç önde değildir. Söz bir sanat olmaktan ziyade bir “hikmet” ola­rak, “işlevsel” bir değer olarak ortaya çıkar. Bu, onun zanaat tarafını oluşturur. Modern şiirde ve sanatta ise sonuna kadar sanat olma iddiası var­dır. Bu nedenle o kendini pratik bir yararla ta­nımlamaz, böyle bir amaçla sınırlamaz. Zanaat değil, sanat yönüyle ortaya çıkmak ister. Bu ne­denle sanatçı, kaynağı belirsiz bir ilhamın aracısı olarak değil, tümüyle sözün öznesi olarak ken­dini ortaya koyar. Bu a ona, “şiiri yapan, şiiri inşa eden kişi” unvanını kazandırır. Bu şiirsel yapıda rastlantısal ve kaynağı belirsiz söyleyişlere yer yoktur. Şair, şiirini bilincin aydınlığında kuran ki­şidir; böyle bir iddia ile ortaya çıkar. Çağdaş şi­irin, bu yönde bir gelişim gösterdiğini ve gös­termekte olduğunu söyleyebiliriz. Şair kendisi­ni estetik bir nesne yapan bir kişi olarak görür. Malzemesi ise kelimelerdir. Onlardan nasıl bir şiir yapacağı, nasıl estetik bir yapı ortaya koya­cağı, ilhamın fısıltısına değil, tümüyle kendi us­talığına kalmıştır.

Sayın Hocam, söyleşimizin sonuna geldik, ama sözün sonuna gelmedik. Eklemek iste­diğiniz başka hususlar var mı?

Tabii, konular geniş, sorular ve sorunlar sınırsız. Pek çok soru sorulabilir, farklı cevaplar verilebi­lir. Edebiyat ve felsefe, sözü gezmeye çıkarmak­tır aslında, söz üzerinde yürümektir. Sözü sev­mektir, söylemeyi sevmektir, söyleşmeyi sev­mektir. Edebiyat ve felsefe, söylemek isteyenle­rin, söyleme arzusu güdenlerin, söylemede bir tat ve güzellik bulanların, söylemede bir umut ve gelecek görenlerin mesleğidir. Şimdi ister­seniz sözü tadında bırakalım ve bu söyleşmek üzere yeni bir randevumuz olsun.

Ulvi Kubilay Dündar – Bir Özge Vadi

Ulvi Kubilay Dündar – Bir Özge Vadi

“Zor olan
İnce yaşamaktır kardeşlerim.”

diyor İbrahim Demirci Ağabey, 1981 yılının Kasım ayında yayımlanan Yanıklar kitabında. Aylardan yine Kasım; aradan tam otuz üç yıl geçmiş.Tek el tespih adedince bir sene ve ömür. Şöhretten ber’i, her tanesinde ayrı bir vasıf.

Zor olana talip olmuş ve şiiri üzere ince yaşayan tevazu abidesi. Kanatlarına zamanı sırtlanmış, yoluna iz bırakarak devam eden bir güzel suret. Kendi hayatının şiirini yazan dil burcunda bir sancaktar. Yollarımızın kesiştiği noktada yolumuza yön veren bir güzelleme…

Ne kadar da çok şey öğretti tavrıyla, duruşuyla bize.

“Başaracağız bir gün/Susuşu anlatmayı
Söz yapmayı sesleri/O bilge nakışları” demiyor mu zaten.

Dipten akan bir ırmak. Onunla konuştuğunuzda duyarsınız derinden çağıldayan bu ırmağın sesini. Bazen konuşmasına yansır, bazen de sükutuna bu hal. Sesleri söz yaparak; ince ince, ilmek ilmek dokur. Tane tane, yormadan, yorulmadan anlatır. Sözlerden kuş yapar uçurur gönlünden gönüllere. İş(ç)ine bakar her daim. Usanmadan yürür de yürür; kavşaklara takılmadan, dönemeçlere sapmadan, uçurumlardan korkmadan. Memnun, tevekkül ehli, Mü’min bir adam.

Kendisinden yaşça küçük bir ağabeyimize kendisi de ağabey deyince bizim şaşkın bakışlarımızı görüp, hepimizin ağabeyi diyerek insana ve gönle olan hürmetini aşikâr edecek kadar mütevazı.

Mehmet Harmancı Hocanın mahdumu olduğunda, Memleket Edebiyat dergisi yeni çıkacaktı. Edebiyat mı önce , yoksa hayat mı derken kendimizi hocanın yanında bulduğumuzda İbrahim Ağabey, gördünüz mü hayat edebiyatın önünde, derken aslında hayata bakış açısını da gösteriyordu bize. Sireti suretinde bir bozkır dervişi. “Uçurumlar uzmanı/ İnsan ustası.” Hakikat arayışında uçurumlar ustası.

Zamanın sesinin, renginin sabırlı takipçisi.

Güzelliğin sabırla inşa edildiğini bilir ve öğretirdi; sabrı, susmayı, görmeyi bize öğrettiği gibi.

Sınır değil yol çizer; çocuklarına, dostlarına, hayatına… yola yoldaş eder.

Bilgiye ve okumaya olan muhabbeti hayatından bir parçadır.

Yazdıklarını kutsamaz, yaptığı işi en son işi gibi yapar. Hayatında da, eserlerinde de her daim naiftir.

Coşkuyla yürüyüşünü kimse durduramaz, marşını yürürken bestelemiş, kendi hayatının şiirini bundan tam kırk yıl önce söylemeye başlamıştır.

Bahara donanmış bir dağ gibi mütecessim ve heybetli; her ne kadar şimdilerde başında karlar olsa da.

Doğrusu bizi müthiş kucaklamıştır.

Köksal Alver İle…

“Öykülerimin genelde hayattan yana, hayatın ayrıntılarına odaklanmış, bu koca yaşama serpilmiş hikmetlerin peşinde olduğu söylenebilir.”

Şehir, Mahalle, Edebiyat… Köksal Alver İle
Hazırlayan: U. Kubilay Dündar

Sizi ilk Saklı Yara kitabınızla tanıdım. Daha sonra Konya’da aynı ortamları teneffüs ettik. O günden bugüne farklı eserler yayınladınız. Siteril Hayatlar, Çevgen, Kent Sosyolojisi, Sosyoloji Okumaları Kılavuzu ve en son Mahalle. Bunlara ilave olarak editörlüğünü yürüttüğünüz Sosyoloji Divanı dergisi. Muhakkak ki bu altı yılda çıkmış çalışmalar değil. Bu çalışmalarınız nasıl doğdu, bize biraz bahseder misiniz?

İlginize teşekkür ederim. Sizinle tanışmak benim için de önemli bir dönemeç. Mahalle Mektebi ise bu dönemecin yeni basamağı. Konya’nın bereketli iklimi bize nice dost, muhit ve yayın kazandırdı. Çalışmalara heyecan ve merak aşılayan ortamlara dahil olmayı, edebi muhitlerde demlenmeyi önemsiyorum. Üniversite deneyimimi de çok önemserim ancak akademi ile hayat arasında dengeli bir ilişkinin kurulması şartıyla. Aksi takdirde ya akademi ya hayat insanı kendine hapsedebiliyor. İkisine de hapsolmamak ikisini de bir arada tutmak gerekir. Edebiyat ve ilim meclisleri bana bunun imkanını vermiştir. Gençliğimden itibaren dahil olduğum muhitler ve o muhitlerden aldığım terbiye ve bakış tarzı,benim çalışma, merak, heyecan, yazı ve yaşama pratiklerime ilham olmuştur.

Kuşku yok ki yazının varlığı bir sorumluluk. Kişiye de belli bir sorumluluk yüklüyor. Bir ödev bilinci. Yazmak ve okumak, anlatmak ve muhabbet etmek birer sorumluluk ve ödev. Böyle bakınca yazmak, araştırmak, yayınlamak, konuşmak gerekiyor. Çalışmalarımın arka planında böylesi bir duygu vardır; yani ödev bilincinin araladığı kapılardan girip çıkma, oralardan bir şeyler derleme çabası ve aşkı. Bütün kitapların, dergilerin, öykülerin beslendiği ana mecra da budur zaten.

Son yayınlanan kitabınız Mahalle üzerinden mahalle hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek isterim. Mahalle kitabınız esasen ne söylüyor? Bir önceki kitabınızla bağlantılı olarak mahalle ve site ilişkisi ne yönde seyrediyor?

Mahalle kitabı son beş-altı yıldır üzerinde çalıştığım bir kitap. Öncesinde güvenlikli siteleri konu edinen Siteril Hayatlar var. Şimdilerde ev, sokak ve kimi başka mekanlar. Her mekanı odak alan çalışmalar. Bütün çalışmalar gibi Mahalle de bir cümle ile başladı ve bir kitaba döndü. Önemsediğim bir mesele mahalle ve şehir. Dahası şehrin tamamı ve bütün bir yaşam alanları. Her birinin zengin çağrışımları var, değişik anlam katmanları. Bütün bir şehri insanı ile birlikte anlamak, insanlık durumlarını şehrin aynasında gözlemlemek gibi bir niyetim var. Mahalle, çarşı, ev, cami, mektep, çeşme, sokak gibi mekanlar şehrin birer uzvu olarak var olmakta kendince işlevler üstlenmektedir. Her biri ayrıntı denizidir ve büyük manalar ihtiva etmektedir. Mahalle ise sanki bütün bunları kendinde toplayan temel elemandır.

Mahalle bence şehir demektir. Şehir mahalle ölçeğinde hayata dahil olur. Mahalle bu yüzden bir şehir aynası, bir şehir ifadesidir. Kesinlikle köhne, arkaik, geri kalmış değildir. Şehre bağlı, şehirle iç içe, şehrin bir yerinde bulunan bir uzuvdur. Şehre olan mahalleye de olur. Mahalleye olan şehre de olur. Bitmiş bir macera olarak görülüyor mahalle ama. Galiba benim itirazım da burada başlıyor. Mahallenin nostaljik bir alan olmadığını, halen yaşayan bir özne olduğunu ifade ediyorum. Kimileri ise mahallenin tamamen bittiğini, tükendiğini ve öldüğünü söylüyor. Bense her dem yeniden dirilecek bir şehir ruhundan, bir mahalle ikliminden, bir insan insicamından söz ediyorum. Öldürmek kolay, yaşatmasını bilmeli. Mahallenin ve şehrin yaşama kaynakları üzerine düşünmeli, yeni fikirler geliştirmeliyiz. Kitap esasen bunu söylüyor. Bitti denen mahalleyi bitirmeyelim söylemimizle, onu nasıl bugünün dünyasında ifade edebiliriz, var edebiliriz ona bakalım.on yılların gözde mekanlarından olan güvenlikli sitelerin nemalandığı nokta da tam burası. Mahallenin bittiği söylemi en çok sitelere yaramaktadır. Çünkü site temelde mahalle yakınlığını, komşuluğu, birliği reklam aracı olarak kullanmaktadır. Mahalle ve dolayısıyla samimi ilişkiler bittiği için insanlar sitelere davet edilmektedir. İnsanlar da akın akın siteye akmaktadır; eski mahalle havasını buluruz umuduyla. Ne ki site mahalle değildir; ama onun kötü bir kopyasıdır. Daha bireysel, daha kendi kabuğunda hayatlara imkan tanımaktadır site. Oysa mahalle daha kolektif bir hayatı önermektedir. Meseleyi mahalle, site, şehir, varoş, gecekondu, rezidans meselesinden öte bir yaşama hali, bir şehre tutunma ve onu var etme, onu güzelleştirme hali olarak okumak daha önemli. Benim asıl derdim bu. Yaşadığımız mekanlarda ve şehirde daha insani, adil, huzurlu, güzel, hakkaniyetli, değerli bir hayat nasıl kurulur? Bunun imkanları var mıdır? Bunun somut adımları nelerdir? Bunları dert ediniyor ve bunlar üzerine düşüncelerimi açıklıyorum. İnsan insana muhtaç. İnsan mekana muhtaç. Mekan ise değerden, kültürden, inançtan, ilişkiden bağımsız değil. Nerede yaşarsak yaşayalım, bir şekilde ilişki kurmak, bu ilişki çerçevesinde belli bir kültürü yaşamak zorundayız. Mahalle bunun bir tescilidir. Site başka bir tescildir.

Henüz ilk sayısı yayınlanan Sosyoloji Divanı dergisi hakkında sormak istiyorum. Dergi hakemli-akademik bir dergi. Ancak salt akademi alanıyla sınırlı değil. Teori ile güncel arasında bir yerde duruyor ve bu yönüyle okuyucu kitlesini sadece akademi dünyasından seçmeyerek genişletiyor. Böyle bir dergiye neden ihtiyaç duydunuz, beklentileriniz nelerdir? Türkiye sosyoloji dünyasında Sosyoloji Divanı nerede durmakta, ne yapmak istemektedir?

Dergi, öteden beri fikir ve edebiyat hareketleri için bir kale, bir mevzi ve zemin olmuştur. Hemen her fikrin, ideolojinin, geleneğin, ekolün, platformun kendini dergi ile duyurması, açıklaması ilginçtir. Bu Türkiye’de olduğu gibi dünyada da böyle. Demek ki dergi temel ve uzun soluklu bir uğraş. Bir gelecek düşüdür dergi. Bir yarın hareketidir. Yarının kadrolarını, yazarlarını, düşünürlerini yetiştirme ve tabii ki bugüne söz söyleme amacı vardır dergilerin.

Türkiye’de düşünce ve edebiyat dergileri gibi bilim alanında kendini gösteren dergiler de vardır. Akademik hüviyete sahip bu dergiler ülkenin temel sorunlarını çözüm önerileri ile birlikte dile getirmekte, yeni bakış açıları sunmaktadır. En az akademideki dersler, tezler, yazılan kitap ve projeler kadar dergiler de önemlidir, hatta daha önemlidir. Biz bu niyetten hareketle sosyoloji alanında bir dergi çıkarmak, dergi ile kendi sosyolojik düşüncelerimizi ve ilgilerimizi duyurmak için Sosyoloji Divanı’nı yayınladık. Temelde sosyoloji dergisi ancak disiplinlerarası yaklaşımı önemsiyor. Hemen her alandan yazılar kabul ediyor. Edebiyat, sanat, tarih, ilahiyat, iktisat, siyaset gibi temel toplumsal alanlara yöneliyor. Ayrıca salt akademik olmasın diye hayattan sahneler, portreler, mekanlar, eşyalar, olaylar dahil oluyor dergiye. Bir entelektüel muhit olmayı, bir fikri temel oluşturmayı amaçlıyor. O yüzden klasik akademik dergilerden ayrılıyor. Kendi toplumumuzun değerlerini, sorunlarını, meselelerini merkez alan ancak evrensel insanlık gerçeğiyle yüzleşen bir dergi olmak istiyor Sosyoloji Divanı.

Bir kadro yahut bir ekol dergisi olabilir mi Sosyoloji Divanı? Açıkçası buna niyet ettiğimizi söyleyebilirim. Ancak zaman gösterecek. Biz bunu hedefleyebiliriz. Konya Sosyoloji’nin inisiyatifinde bütün Türkiye’ye seslenen, bütün insanlık durumuna ilişkin sözü olan bir dergi olmasını arzuluyoruz. Kendi dilini, üslubunu, kadrosunu, geleneğini zamanla oluşturması için çaba harcıyoruz. Umarım iyi bir ses ve soluk olur dergi. Hem entelektüel hem akademi dünyası için.

Hem öykücü hem sosyolog olmak nasıl bir etkinlik? Mesleğinizin öykücülük üzerindeki etkisi nedir? Görme biçiminizi nasıl etkiliyor sosyoloji? Yahut öykü, sosyoloji ilginizi ne şekilde besliyor?

Doğrusu hem sosyoloji hem öykü benim için iki ana damardır, birbirine akan damarlar, birbirini besleyen, bütünleyen damarlar. Her ikisini de çok önemsiyorum, her ikisinin bahşedilmiş olduğunu düşünüyor ve hamdediyorum. Sosyoloji ve edebiyatın aslında aktığı ark aynı gibi, sadece söylemleri ve dilleri farklı. İnsan ve toplum sorunları diye genellediğimiz meseleler toplamı hem öykünün hem sosyolojinin baktığı temel alan. İnsan hikayelerinin toplumun hikayesinde, toplum hadiselerin de insan tekinin hikayesinde izdüşümleri var. Birbirinden kopuk değiller. Bir aradalar. Görme biçimlerinde olsun, bir mesleği icrada olsun her ikisinin de azımsanmayacak katkıları var. Gözlem, analiz, ayrıntıyı yakalama bakımından öykü ve sosyolojinin açtığı pencereler inanılmaz. O pencerelerden bakıp duruyorum işte.

Çoğu yazarın bunalım edebiyatı yaptığı bir dönemde siz hayata dair umut dolu, hayat dolu öyküler yazıyorsunuz. Fark edilmeyen ve unutulmuş acılara da dokunuyorsunuz. Okura bir yol haritası mı çiziyorsunuz yoksa bir vicdanı mı hatırlatıyorsunuz? Hayat, aşk, hüzün ve acı denkleminde öykünüz ne anlatıyor?

Öykülerimin genelde hayattan yana, hayatın ayrıntılarına odaklanmış, bu koca yaşama serpilmiş hikmetlerin peşinde olduğu söylenebilir. Sonsuz acı, keder, hüzün dünyamız var. İnsanlar acı çekiyorlar, değişik nedenlerden dolayı. İnsanlar acı çektiriyorlar, eziyorlar, zulmediyorlar, benlikleri yok ediyorlar aynı zamanda. Hayat insanın maruz kaldıklarının bir görünümü ve dökümü. Hayat böyle bir yönüyle. Gerçekten insanı keder deryasına atan nice kötülük, zulüm, inkar ve haksızlık var. Öykü bunları biliyor, kaydediyor, yazıyor. Ama öykü aynı zamanda bir umudu alevlendirebilir de. Bir umut ışığı olabilir, bir çıkış olabilir, bir pencere açabilir. Öykü insana sabrı ve tahammülü, tevekkülü de hatırlatabilir. Onca şey oluyor dünyada her gün, onca yıkım, onca inşa ve ihya. Biraz böyle bakmak gerekir. Olanlara tek yönüyle bakmamak, yıkımda inşayı, inşada yıkımı görmek gerekir. Benim öykülerim buradan bakıyor hayata ve insana. Ve elbette hayatı önceliyor, hayatı belli bir çizgide yaşamaya daveti önceliyor. Onun için bunalım, ümitsizlik, yarınsızlık pek barınmıyor öykülerimde. Ama elbette hüzün, acı, keder, zulüm çeperinde insanın halet-i ruhiyesi öykülerimi ilgilendiriyor, öykülerim onları söylüyor, kaydediyor, duyuruyor. Bir tutamak, küçük bir ayrıntı, bir bakış insana ip uzatabilir, ona el olabilir diye bir niyetim ve umudum var. Öykülerimdeki kimi kırıntılar acaba ip yahut el olabilir mi, insana bir ses verebilir mi, onun peşindeyim ben. Dediğim gibi bütün bir hayata serpilmiş hikmetin yolundayım.

Gündelik hayatınızdaki kimi kesitler sizin akademik ilginizle ilginç bir şekilde kesişiyor. Edebiyat muhitlerine dahilsiniz. Şehir hayatına bayılıyorsunuz. Oturduğunuz mahallede yaptıklarınızı biliyorum. Özellikle mahalle çocuklarıyla birlikte birçok şey yapıyorsunuz. Aziz Taha ve arkadaşları için kurduğunuz Gümüşspor’dan tutun da kamp çadırınızı çocuklara feda edip onlara otağ kurmanız ve her yıl geleneksel çocuk iftarı düzenlemeniz. Bütün bunlar biraz site algısını kıran, mahalleliği öne alan davranışlar. Bunların önemi nedir site, mahalle ve şehir için?

Çocuklarla oldum olası aram iyidir. Ta gençliğimden beri çocuklara dönük bir takıp işler yapmışımdır. Kitap okuma, dergi çıkarma, gezme, muhabbet vs. Kendi çocuklarımla da aynı işleri aynı duygularla sürdürüyorum. Onların hayatta ve toplumda nasıl yaşamaları, bu hayata nasıl tutunmaları, nelere dikkat etmeleri gerektiğini naif bir şekilde işaret eden deneyimler. Aynı zamanda arkadaşlık hukuku içinde bir şeylerin yapılmasını istiyorum. Katı bireyselliğin, katı yalnızlığın hükmetmeye çalıştığı zamanlarda inadına muhabbeti, dostluğu, arkadaşlığı, yoldaşlığı, cemaati yaşatmak gerektiğini düşünüyor ve bu şekilde hareket ediyorum. Çocuklarımın da aynı güzel ortamları teneffüs etmesini arzuluyorum ve buna dönük normal, sıradan, basit adımlar atıyorum. Çocuklara bir takım kuruyorum. Kamp çadırı kuruyorum. Piknikler yapıyoruz. Geleneksel çocuk iftarı yapıyoruz. Ağaç dikiyoruz. Gülleri buduyoruz. Bisiklet turları atıyoruz. Bütün bunların bir mahalle ve sokak içinde birlikte yapılması çok önemli. Mahalleyi ve şehri tutacak, var edecek, sürdürecek bu ve benzeri küçük adımlardan başka ne olabilir ki? Bu adımların çocukları birbirine nasıl kenetlediğini, birbirlerini nasıl daha iyi tanımaya imkan verdiğini gözlemliyorum. Hayat, biz nasıl yaşarsak öyle inşa olunur. Meşakkati, zorluğu, mücadeleyi göze alıp hayatı çekip-çevirmeye ahdetmeliyiz. O zaman hayat bizi takip eder. Biz mahallede bunu gösteriyoruz. Ve evet bir şeyler oluyor, güzel şeyler oluyor. Hayatın içinde hayatla karşı karşıya ama hayatı önceleyerek.

Ulvi Kubilay Dündar – Ümmet Coğrafyasının Yetimi Afrika

Ulvi Kubilay Dündar – Ümmet Coğrafyasının Yetimi Afrika

1.Dünya Savaşı’nda Emperyalizme Karşı Yanımızda Yer Alan Darfur Hâkimi Ali Dinar’a

Uzun bir sükût. Derin bir iç ge­çirme. Neden, niçin, nasıl soru­larının içinde, Sudan.

“Hoş geldiniz, mübarek olsun.” cümlesinden sonra gelen “Na­sıl?” sorusuydu, acı ve endişe veren.

Nasıl sorusu hiçbir zaman bu kadar sarsıcı ve ya­kıcı olmamıştı.

Bu soru, Afrika’nın yakıcılığını taşıyor üzerinde.

NASIL?!

Bu soru ümmet coğrafyasının yetimi Afrika; bu soru Sudan, Eritre, Çad; bu soru Etiyopya, Soma­li, Kenya…

Bu soru Mısır, Suriye, Filistin, Yemen, Irak, Libya…

Nasıl iyi olabilir, nasıl iyi olabiliriz ki. Nasıl olsun! İslam coğrafyasında ya kan var ya gözyaşı…

Siyahlar ülkesi de bundan fazlasıyla nasibi­ni almış. 7. ve 8. yüzyılda Hristiyanlık’tan dö­nerek İslamiyet’i benimseyen Sudan halkının şu anki bu haline çok da şaşmamak lazım. Bü­tün Müslüman coğrafyalarda oynanan oyun bu­rada da devreye girmiş. Coğrafî konum itibari ile Afrika’nın tam ortasında yer alması ve adata Afrika’nın kalbi durumunda olması, petrol ve su rezervlerinin zenginliği, sömürü getirmiş, açlık getirmiş, fakirlik getirmiş Sudan’a. Afrika kıtasın­da İslamiyet’i temsil eden son kale olması da bu sorunları ortaya çıkaran başat etkenlerden yal­nızca biri. En önemlisi ise Selahaddin Eyyübi’nin Haçlı seferlerine karşı koyması esnasında Turan Şah tarafından Habeşistan bölgesinin Müslü­manlaştırılması ve bu coğrafyanın koruyucu art kale olarak Kudüs müdafisi olması.

Batılılar tarafından ta Haçlı Seferleri’nden bu yana unutulmayan, sekiz yüz yıllık bir hesaplaş­ma yeri olmuş Sudan. İngilizlerin ve Fransızların bu bölgede hâkimiyet kurma çabaları, burayı uydu haline getirmek için ellerinden gelen ça­bayı sarf etmeleri, İngiltere’nin 1899’da Sudan’a doğrudan müdahalesiyle sonuçlandı. Bu müda­haleyle İngilizlerin toplum hayatında belirleyi­ci bir güç olması Sudanlıları zor durumda bırak tı. Müdahale sonrasında Müslümanların özel ha­yatlarına çekilmesi veya tasavvufa yönelmesi de İngiliz emperyalizmini için bulunmaz bir fırsat olmuştu. Bu durumdan istifade ederek laiklik anlayışını yerleştirmeye başladılar; zira Sudan’da laiklik, İngiliz emperyalizminin koruyucu kal­kanı idi ve İslam bu konuda en büyük engeldi. Darfur’da 18 yıl boyunca bu emperyalist çabala­rı boşa çıkartan Sultan Ali Dinar olmuştu. Bilge bir kişi ve dini hassasiyeti olan Sultan Ali Dinar halife unvanı taşıyan Osmanlı Padişahı’na yazdı­ğı, Avrupalılar hakkındaki düşüncelerini yansı­tan ve İstanbul’a ulaşamayan mektubunda du­rumu şu şekilde açıklamıştı: “Hıristiyanlar, Müs­lümanları her taraftan kuşattılar, Müslüman top­raklarına el koydular, Müslüman sultanları, ya ölü, ya esir ya da kahır altında kaldılar. Müslüman sultanları onların ellerinde oyuncak gibi oldular. Bunlardan bizim memleketimiz Darfur Allah’ın koruması ile bu akıbete düşmedi, fakat Allah’ın si­zin emanetinize bıraktığı Haremeyn-i Şerifeyn’i zi­yaretten bizi engellediler. Hacca gidebilmek için İngilizlerle mecburi olarak temas kurduk. Bu te­ması da nefretle yaptık.”

Sultan Ali Dinar I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ha­lifesinden gelen cihat çağrısına uyarak İngilizle­re karşı Sudan’da bir cephe açmış, sultanın gön­derdiği mektuba cevaben Osmanlı’nın yanın­da yer aldığını ve savaşa katıldığını belirten bir cevap vermiştir. Mektup’ta, ‘’Halife Hazretlerine bunu bildirmek istedim ki, İslâm Sultanı Hazretle­ri ile kâfir ve zındık olan İngilizler ve Fransızlar ve onların müttefikleri arasında bu savaş başlar baş­lamaz Allah ve İslâm için kâfirle ilişkileri kestim ve onları düşman kabul ederek savaş açtım.’’ Sultan Ali Dinar I. Dünya Savaşı’nda açılan bu cephe­de 5000 askeriyle beraber şehit oldu. Sudan İn­giliz sömürüsünde olmasına rağmen Darfur’da 1960’lara kadar hutbeler Osmanlı halifesi adına okunmuştur. Tarihten gelen bu kardeşliğimiz ve muhabbetimiz hala devam ediyor.

Günümüzde ise Turabi’nin ifadesiyle, “Biz bugü­ne kadar gelmiş geçmiş ve mevcut bütün sistem­lerden farklıyız. Batı’dan farklı olduğumuz gibi, ta­rihteki İslam idarelerinden de farklıyız. Doğu’dan da ve Batı’dan da farklıyız. Yeni medeniyetler yeni bir bitki gibidirler. Yeni bir bitki nasıl toprağı yara­rak doğuyorsa biz de aynı sorunlarla karşı karşı­yayız. Ticari ve diplomatik ambargoya maruzuz ama bunu göğüsleyeceğiz. Siyasi sistemimiz meş­verete dayanıyor. Güzel değerleri her nerede olur­sa olsun alıyoruz.” İfadesindeki Müslümanca tav­rı Sudan’ın üzerinde oynanan oyunların, coğ­rafyadaki kargaşaların, savaşların bitmeyece­ği ve gözyaşlarının dinmeyeceği anlamına geli­yor. Kolonyalist Avrupa’nın gayretiyle bölünen Sudan’da yine bir bölünme ufukta diyebiliriz. Fakat halkın zulme boyun eğen edilgen anlayı­şı devrimci bir anlayışa dönüşür, bölünmüş ka­bileler ümmet şuuruyla birleşirse Sudan devleti tekrar dirilebilir ve bu zilletten kurtulması müm­kün olabilir.

Sömürü sonrasında açlık bir pranga olarak ge­çirilmiş ayaklarına. Elleri kolları bağlanmış. Bun­lara ilaveten birbirine düşürülmüş iki Müslü­man kabilenin etnik savaşı eklenince sebepsiz yere ölen binlerce insan, geriye kalan acı ve hü­zün. (Allah’a hamdolsun ki oynanan oyun bo­zulmuş ve birkaç yıldır barış sağlanmış.) Böyle olmasında Amerika’nın Sudan’ı uluslararası are­nada terörist ve güvensiz bir devlet olarak lan­se etmesi ve bunu körüklemesi de bir etken. So­nuç olarak Birleşmiş Milletler de güvenliği sağ­lama bahanesiyle ülkeye girmiş. Amerika’nın bu şekilde davranmasının arkasında meşhur “do­mino teorisi” yatıyor. İslami kimliği ile başarılı olan ve sorunlarına çözüm bulan bir Sudan, di­ğer Müslüman ülkeler için emsal teşkil edebilir ve ABD güdümündeki Müslüman ülkeler teker teker “fundamentalist” yönetimlerin eline düşe­bilir. Sadece Darfur bölgesinde 25000 BM askeri var. BM’nin girmesiyle sözüm ona güvenlik sağ­lanmış güvenli kamplar oluşturulmuş. Kendisi­ni korumaktan başka bir işe yaramayan BM as­kerinin burada ne işe yarayacağını varın siz ta­hayyül edin. Şehirlerinden, köylerinden kopa­rılmış binlerce insanın bu kamplarda toplanma­sının taşeronluğunu yapmaktan başka bir işle­vi yok. Acı, hüzün ve çaresizlik kampların kurul­masına zemin hazırlamış. Ölmeyecekleri kadar yiyecek verilen insanların ve kampların hali iç­ler acısı. Daha da acısı bu duruma alıştırılmış ol­maları. Bizi endişelendiren, korkutan bir diğer husussa BM’nin girdiği yerlerde yapıcı bir çö­züm üretememesi ve son yıllarda misyonerlik faaliyetleriyle birçok Afrikalının din değiştirme­si. Hamdolsun ki Sudan’ın mayası sağlam, ama kâfir kâfirliğini yapmaya devam edecek ve bun­dan vazgeçmeyecektir.

Bir diğer sorun da İsrail. İsrail’in Sudan’ı taciz et­mesinin temelinde Sudan’ın zengin su kaynak­larına (Nil Nehri’nin uzantısının Sudan’da da ol­ duğunu hatırlayalım.) sahip olması ve İsrail’in diğer Afrika ülkeleriyle olan ticaretinde Sudan’ın bir engel teşkil etmesi yatıyor. Bu kadar kuşatıl­mışlığın merkezinde olan Sudan ayakta durmak için mücadelesini devam ettirmekte.

BALON, KUR’AN VE SUDAN

Ortak dilin fakirlik ve hüzün olduğu bu coğraf­yada çaresizlik diz boyu. Hüzün var ama ümit­sizlik yok. Tam tersi mi yoksa. Ümitsizlik var hü­zün mü yok. Doğu toplumlarına has bir anla­yışla tevekkül ve şükür var, desek daha mı doğ­ru olacak. Yokluğun ve çaresizliğin pençesinde­ki Sudanlıların derdini çekerken Onlar peygam­ber buyruğuna uygun bir şekilde “Ey sıkıntı şid­detlen nasıl olsa biteceksin!” diyorlar. Biteceksin derken BM askerlerine, İngilizlere ve İsraillilere olan nefretleri gözlerinden okunuyor. Niyela’da bize mihmandarlık yapan İsa Abdullah şehrin her yerini sarmış olan meyvesiz bir ağacı göste­rerek İngilizlere olan kinini, kızgınlığını ve nef­retini dile getiriyor. Tıpkı İngilizler gibi, diyor, hiç bir işe yaramıyor hem meyvesi yok hem de su­yumuzu çekiyor.

İsa Abdullah Niyela’da Türkçenin adı ve temsil­cisi. Kızının ismini Hülya koyacak kadar bizden. Telefonunun melodisi bile Anadolu’nun sesin­den, türkülerinden. Türkçe öğrenme hikâyesi de enteresan. Bize Türkçe öğrenmeye nasıl baş­ladığını anlatıyor İsa. Bir Türk mühendisin “ma­rangoz” kelimesini sorması ve bu kelimeyi öğ­renmelerini istemesiyle başlamış. Değişik deği­şik tanımlar yapılmış hatta bazı arkadaşları mey­ve tabağı getirerek “marangoz”un bu olduğu­nu açıklarken İsa doktor bir dostuna sorup keli­menin ne olduğunu öğrenmiş. Doktorun söyle­diği, evinde tahtadan dolap var ya, İsa, işte onu yapana marangoz denir, sözünü olduğu gibi ak­tarmış Türk mühendise. Mühendis de eski ça­lıştığı işinden aldığı maaştan 100 cüneyh daha fazla vererek işe başlatmış İsa’yı. İşte tam bu nokta da espriyi patlatıyor. Eğer bir kelime 100 cüneyh ederse sözlüğü böylesine zengin olan Türkçe beni zengin eder, diye düşündüm, di­yor, gülüyor. Espiri yapabilecek ve yapılan esp­rileri anlayabilecek kadar Türkçeye hâkim. Biz­den de ilk sorduğu Türkiye’den gazete getirip getirmediğimiz olmuştu. Dildeki eksiklerini ta­mamlamak için gazeteleri kullanıyor. Türkiye’ye dönünce Ahmet abiden Eccal Vakfındaki Niye­lalı Abdülmecid’in, çocuğunun isminin Mus­tafa İslamoğlu olduğunu öğreniyorum. Şehir­deki yer isimlerinin, minnetten ve muhabbet­ten dolayı, Tika ve Rida Mahallesine dönüşmesi vefakârlıklarının bir diğer göstergesi.

Sarı, sıcak kumlarla kaplı toz rengi sokaklarını bir uçtan bir uca dolaşıyoruz Niyala’nın. Böyle­sine fakirlik ve yokluk içerisinde olmalarına rağ­men mahallelerinin, sokaklarının bu kadar mun­tazam oluşu hepimizi şaşırtıyor. Tek eksik yol­lar ve kaldırımlar. Vasıtanın gittiği her yer yol ol­muş. Hava alanına giden yolun haricinde asfalt yol yok burada. Yolun üzerindeki reklam pano­larına bakarak iç geçiriyorum. Ah kapitalizm ah! Buraya da gülen yüzünle gelmişsin. Üç teker­lekli dolmuşlar 80’lerin Konya’sını ve arçelik tri­portörleri hatırlatıyor. Hepsi şıkır şıkır süslenmiş olan bu ulaşım araçlarının arka camları, Sudanlı­ların tişörtlerinde ve çocukların çantalarında da gördüğümüz rengârenk sinema artistleri, Afrika kökenli şarkıcı ve devrimci resimleriyle süslen­miş. Rihanna, Bob Marley, Polat Alemdar, Nel­son Mandela ve Barak Obama bunlardan bazıla­rı sadece. Bizim Türk olduğumuzu öğrenen bazı çocuklar “Murat Alemdar” diyerek coşkulu gös­terilerde bile bulunuyor. Sudanlı kardeşlerimiz­le beraber dolaşıp gezerken insanların, özellik­le çocukların bize karşı davranışlarında bir fark­lılık sezmezken yalnız gezerken endişe ve tered­düt görülüyor yüzlerinde beyaz adama bakışla­rında. Kelime i Tevhit ve tekbirlerle Müslüman olduğumuzu ima ediyoruz çoğu kez. 80 kuşa­ğı için Afrika demek biraz köle İzaura ve biraz da Kunta Kinte demek. Kökler demek, acı demek, eziyet demek. Televizyondaki çoğu rengi mu­hayyilemizde kurarken siyah renkli olduklarını siyah beyaz televizyonlarımızdan net bir şekil­de biliyor ve “beyaz adam bunu nasıl yapabilir?” diye diye Kunta Kinte’yle ezilerek kaçış planla­rı yapıyor, camın arkasından heyecanla yol gös­terdiğimiz bile oluyordu çocuk kalbimizle. Ço­cukluğu bu yıllara denk düşenlerin hatırladı­ğı bu diziyi avuçlarımızın içi terleye terleye, öfke ve tedirginlikle izlerdik. Şimdiki çocuklar için bir kek ismi olmaktan öte bir şeyi çağrıştırmasa da bizim için Afrikay’dı. Kunta Kinte. Her gittiğimiz sokakta, mahallede, kampta çocuklar etrafımızı kuşatıyor. Onların gönüllerini almak, onları mut­lu etmek bir balonun ve bir şekerin ucunda. Bir dahaki gelişimizde daha çok balon getirmeliyiz. Medreselerde sallana sallana kuran okuyan ve okullarda bizi neşidelerle karşılayan o yüzler. Se­rin mescitlerinde Resulullah’ı ve Bilal-i Habeşi’yi arıyoruz. Tuttuğumuz en güzel oruç, o gün ora­da, arefe gününde tuttuğumuz oruçtu; çocuklu­ğumuzun bayram namazlarından sonra kıldığı­mız en güzel bayram namazı da o gün Niyala’da kıldığımız bayram namazıydı.

Yeryüzünün en güzel gecesi burada olsa gerek. Yıldızlar ne kadar da ışıltılı. Ambuka, ambuka (balon) çığlıkları zihnimde çınlıyor. Bir de gece­nin sessizliğini yırtan şu jeneratör uğultusu ol­masa.

Harun abinin kaybolan valizi için söylediği o cümle tenimizi yakan Afrika sıcağı kadar yakı­cıydı. “Hayırlısı olsun, burada kaybolan bir şey için üzülme, muhakkak bir ihtiyaç sahibini bu­lur.” sözü Sudan’ı özetliyor bize. Buradan götür­düğümüz yardım koca Afrika kıtasının derdi­ne derman olmaz, susuzluğunu kandırmaz bel­ki ama uzaklardan onlara dua eden bir nefe­sin sıcaklığını hissetmiş olurlar. Selam verip kar­deşliğimizi pekiştirdiğimiz Darfurlu Müslüman­lar bizleri evlerine buyur edip misafir ederek en kıymetli değerleriyle beraber su ikram etmele­ri kadar kıymetli ne olabilir ki. Buyurun bir de bi­zim suyumuzdan için, derken Sudan’ın bütün yakıcılığı içimizde eriyor.

Orada yaşarken siz de oranın bir parçası oluyor ve duruma alışıyorsunuz. Memleketinize dönüp de burada bu kadar zenginlik ve bolluk için­de yaşamaya başlayınca içinize bir acı ve sızı çö­küyor. Keder ve hüzündür ümmet coğrafyası­nın kaderi. İnsan ne getirebilir memleketine te­vekkül ve şükürden gayrı. Kur’anlarla gittiğimiz Sudan’dan tevekkül ve şükürlerle dönüyoruz. Dilimizde Itri’nin tekbiri, kulağımızda hala Afri­ka ezgisiyle söylenen tekbir birbirine girift ol­muş bir şekilde.

Allahu Ekber
Allahu Ekber
La ilahe illallah
Huvallahu Ekber
Allahu Ekber
Velillahi’l hamd.­

Vural Kaya İle…

Vural Kaya İle

“Reçete sunmak değil, sorunsalı şi rle buluşturmak dileğim.”

Hazırlayan  U. Kubilay Dündar

Sevgili Vural, ilk kitabın Renga’yı yayınlayışından bu yana (Ebabil Yay.) 4 yıl geçti. Hemen akabinde çocukların kalbine dokunan (Kuşların Kalbine Dokunmak, 2007, Salıncak Yay.) deneme kitabı, 2010’da Milli Eğitim  Bakanlı ğı Yayınları’ndan çıkan Kuşlar Attaya Gider isimli çocuk şiirleri kitabı ve 2012’de çıkan Cezbede Bir Narsist şiir kitabı. Meselesi olan ve söyleyeceklerini sert, ironik bir şekilde yazan bir şairsin. Çocuklar için de yazıyorsun. Şairliğinle çocuk edebiyatı yazarlığın birbirlerini nasıl etkiliyorlar?

Cezbede Bir Narsist kitabım beni oldukça heyecanlandırdı diyebilirim. İkinci şiir kitabım da ilki kadar ses getirecek inşallah.  Kitapla  ilgili söyleşiler ve kitap üzerine yazılar, ilk ayında peş peşe geliyor, haberleri beni fazlasıyla mutlu ediyor. Öyle ya, yıllarca kitapları hakkında bir kelime bile not düşülmemiş kimi şairler de var; bu bahtsızlığa uğramaktan korkarım daima. Dikkate şayan bulan bütün şair ve eleştirmenlere minnettarım doğrusu.

Çocuk edebiyatı ile modern şiir arasında bir duruş ve iki dil ile olan irtibatımın, ilişki düzeyimin bendeki ahvalini soruyorsunuz. Bu önemli bir soru. İki dili birbirine yanaşık vaziyette tutmak gibi bir gayemin olmadığını herkes bilir. Zaten çocuk dili ile yetişkin dili farklı da olmalı. Ben ikisinin de ayrı raylarda yürümek olduğunun farkındayım. Cahit Zarifoğlu en önemli örnektir, modeldir önümde. Zarifoğlu iki dil arasında çok sarsıcı bir mesafe ve nitelik sunar okuruna. Çocuk edebiyatıyla ilgimin arttığı zamanlarda bazı şair ve eleştirmen dostlarımdan bu tür nasihatler geldi elbette. Çocuk edebiyatına bulaşmamın beni şiir ve eleştirideki ilerleyişim konusunda akamete uğratabileceğini bildirenler oldu elbette. Fakat ben buna tersinden bir iyilik olarak baktım ve Zarifoğlu örneğini aklımdan hiç çıkarmadım. İkisinin de işçiliği çok farklı elbette. İkisine de emek veriyorum, vermeye devam edeceğim.

Şiirimdeki dil,  ifade  ve  şii ri kuruş bakımlarından sert edanın varlığını birçok eleştirmen dile getirdi. Bu zoraki uyarladığım, kurguladığım bir şey değil. Bir endişem var ve bu endişemi şiirselliğe muhalif bir sertlik katarak ifadelendirmek istedim. Endişemle eş güdümlü bir durum bu, kendimce yadırgamıyorum. İroni bu durumla birlikte ister istemez kendiliğinden doğuveriyor; ironisiz edemiyorum anlayacağınız. Bende bunlar çatışma, tenakuz değil aksine uyumdur.

Şiirde pasif, edilgen bir tavırdan yana değilsin. Hayatın içinden şiirler yazıyorsun; dışa dönük şiirlerde de, içe dönük metinlerde de durum aynı. Düşünceniz de şiirin içinden baş gösteriveriyor kimi zaman.

Evet, öyle… Şiir bir şey söylemeli. Bir şey anlatmalı. Dirilişle irtibatlı bir şiire odaklanmalıyım. Estetik değeri yüksek ama sadece sayıklamalarla örülü bir şiir söylemeyi, çeşitli numaralar çekmeyi, altın vuruşu olan aşk şiirleri yazmayı ben de başarabilirim sanıyorum. Fakat endişesiz, kimliksiz şiir söylememeliyim. Ve sayıklamacı şiirden nefretim bununla açıklanabilir ancak. İki sene TYB Kültür Sanat Yıllığı’nda şiir seçkisini hazırladım, bundan dolayı epey düşman edindim de üstelik. Fakat ben şiirde tahkiyeyle işi kotaran ve büyükmüş gibi görünen şairleri de, Hrant ile gömülmek isteyenleri de görmedim, göremedim. Görmek de istemiyorum. Kibrinden mahalle mahalle dolaşıp ağabeyiniz oluyum, n’olur diye yalvar yakar olanları tarih de eleyecektir zaten. Seçkilerde hata payı da yüksektir ayrıca; hatayla atladıklarım da olmuştur mutlaka, bundan dolayı da kimi şairlerden özür dilenecekse, özür dilerim.

Şiir yayınlamanın dışında, yayınlanmasında katkıda bulunduğun ya da bizzat kendinin çıkardığı dergiler var. Bunlardan konuşalım biraz da…

Şiirle hemhal olmak isteyen gençler sıklıkla ulaşıyor bendenize. Bundan mutluluk duyuyorum, zül addetmedim asla addetmem de. Yeter ki şiiri İsmet Özel gibi, Sezai Karakoç gibi, Zarifoğlu gibi anlamakla kendine endişe edinen gençlerimiz çoğalsın. Dergi, dergicilik, ya da dergilere insan kazandırma bağlamında uğraşlarım da olmuştur. Toplumsal deyişle angaryanın vazgeçilmez adamıyım. Fakat ben böyle görmüyorum. Bu angarya çok kutsal bi şey; erdemli bir uğraş üstelik bana göre.

1999-2000 arası üç sayı devam eden Bumerang dergisi gözbebeğimdi; ömrü vefa etmedi, kısa sürede kapandı. İyi şair ve yazarlarımız vardı doğrusu. Devam etse, eleştiriyi biraz daha önceleyerek detaylandırabilseydi işi Bumerang daha yüksek bir saygıyla anılabilirdi bugün. Fakat çok genciz ve toyuz o dönem daha. Gene de Bumerang’ın bende saygınlığı büyüktür. Sonra fakülte yıllarımda tek sayılık Turnusol Edebiyat’ı çıkarttım. Bir başıma… Onun hazzı daha bir başkaydı ama. Şimdilerde Karagöz Şiir Temaşa dergisi ve malumunuz Mahalle Mektebi dergisine katkı sağlamaya çalışıyorum. Mahalle Mektebi benim Konya sevgimle büyüyen bir dergi; daha da ilerleyecek büyüyecek, inanıyorum buna. Konya beni hiç sevemese de ben Konya sevgisiyle birlikte büyüteceğim Mahalle Mektebi’ni içimde. Karagöz’ün nitelikselliği ve dergideki şair ve yazarların birbirlerine saygısı da ayrıca çarpıcı. Hece ve Ücra dergileri de arkam olan dergilerdendir. Perde Fanzin vardı; Berşan yönetiminde… Perde’Yi kapattı sanırım, yedinci sayı ya çıkar ya çıkmaz.

Çocuk edebiyatına özel bir ilgin var. Çocuklar için şiir, masal, hikâye antolojileri hazırladın. Çocuklar için şiirler yazıyorsun. “Çocuk edebiyatı” bağlamında “edebiyat”ı nasıl algılıyorsun? Yazmak ucundan kıyısından bildiğimiz bir şey belki, ama çocuklar için yazmak nasıl bir şey?

Çocuk edebiyatı diye bir edebiyat yoktur aslında. Mecburi bir ifadelendirme şeklidir bu… Çocuk edebiyattan bir şekilde nasiplenir, bu tartışmalı mevzuda işi uzun etmek derdinde değilim. Çocuklar için yazmanın bende büyük bir karşılığı var; vaz geçmek istemiyorum bu yüzden. Çocuk şiirlerine ve çocuk denemelerine gücüm yettiğince vakit ayırmak istiyorum.

Bu bağlamda “Beyaz Bulut” ve “Beyaz Sözlük” çalışmalarında yer aldınız. İnterneti de aktif olarak kullanan birisi olarak edebiyat ve sanal âlem ilişkisi hakkında ne dersiniz?

Beyaz Bulut ve Beyaz Sözlük muhteşem bir çalışmaydı. Çocuklar için farklı bir duruşu vardı. Hâlâ yayın hayatı devam ediyor bu çalışmalarımızın ama internet ortamı daha sönük maalesef. Matbuat daha mı canlı diyeceksiniz belki de, o da bir tuhaf üstadım. Nereye dönsek bir kifayetsizlik sancısı bizde…

Osman Özbahçe (Gerçek Hayat, 30 Nisan 2010) “Vural  Kaya,  ilk kitabı Renga’yla şiirindeki yeteneğe sağlam bir basamak kazandırmıştı; ya birçoğunun yaptığı gibi bu basamakla yetinecek ya da kendini aşacaktı. İlk kitaptan sonra, ilk kitabını aşan şiirlerle, kendi şiirini ele geçirme, üslûbunu kazanma bahsinde örnek teşkil edecek bir başarı gösterdi Vural Kaya.” Cezbede Bir Narsist bu bağlamda neler söylüyor, hangi noktada?

Şair eleştirmen Osman Özbahçe’ye teşekkür ederim öncelikle. Bana inanması sevindirici. Aynı şekilde düşünüyorum. Cezbede Bir Narsist, Renga’yı aşmıştır. Aşmak zorundaydı da zaten. Aşamayacak bir durumla karşılaşacak olsa şairini şiiri bırakmaya zorlayacak bir durum oluşurdu. Bunu da aşmalı şairi. [Kendime tembihim olsun!]…

Enerjisi bol, heyecanlı, akan bir dil, diliyle bütünlük arz eden kakofonik bir şiir ve müzikalitenin dize işçiliğiyle birleşmesinden müteşekkil bir kitap ortaya çıkmış ama modern zamanların eleştirilmesi modernlik algısının anlamlandırılması ve bu noktada çözüm üretilmesi, reçeteler sunmak… Bir kahramanlığa soyunma iddiası mıdır? Bu noktada şair çözüm aramalı mı?

Reçete sunmak değil, sorunsalı şiirle buluşturmak bu. Çözümcü değildir şair. Uzmanlık iddiasıyla ortaya da çıkamaz. Fakat şairin düşünüşü, şiirsel malzemeciliği her şeye illa ki bulaşıyor, bulaşmalı. Öyle görünmesi bundandır belki de…

Tam da bu noktada sevgili Vural, “narsizm” meselesine nasıl bakıyorsun? Kahramanlık duygusu, kahramanlığa soyunma mı? Yoksa bir ego mu?

Cezbelendim iddiasında olanların cezbeyle narsisizmi karıştırmaları beni delirtiyor. Cezbedeki narsist demek istiyorum yani. Kendici, kendini kutsayan ben’ci tiplerin Allah alıp peygamber sattıkları şu dünyada cezbe’yi ad etmeleri delirtmez mi bir şairi. Beni delirtiyor işte… Cenah sömürücüsü olmasınlar, beni sömürmesinler mesela, seni de sömürmesinler, gitsinler kendi narsisizme bulaşmış dinlerini sömürsünler…

Şiirleriniz en çok Karagöz’de çıkıyor. Bu bilinçli bir seçim mi?

Karagöz sürekli içinde bulunmaya çalıştığım ocağım. O adamlar sahih adamlar vesselam. Seviyorum tavırlarını, şiirlerini, kuramlarını, adamlıklarını… Emeğini en çok emeğini seviyorum Karagöz’ün. Bir de Karagöz oluşunu tabii…

Bu arada Mahalle Mektebi dergisinin şiir editörlüğünü yürütüyorsun, dergideki şiir anlayışı hakkında neler söylersin ve şiirle ilgilenen arkadaşlara tavsiyelerin nedir?

Mahalle Mektebi ilerleye ilerleye ağartacak karanlıkları. İnanıyorum buna. Şiirler ve gençler. Ne söyleyebilirim ki… Çok çok çok çalışacaklar. Türkçe konuşsunlar, Türkçe yazsınlar, Türkçe düşünsünler, can havli acırsa birinin Türkçe acısın…

Yaşadığımız şehirle ürettiklerimiz arasında ne gibi bağlantılar var? Mekân ve edebiyat desek, mekân ve edebiyatçı desek… Ne dersiniz?

Şiirimde mekân ve insan yani dostlarım ve düşmanlarım olan insanlar elbette varlar. Onları  şiiri me katmayı seviyorum. Ateş çayevi her zaman doksanlardan kopup gelen bir şiirsel bir yan bir güzellik bırakıyor avuçlarıma mesela. Arabın Kahvesi, Malatya’da Kiğılı Pasajı, Seydişehir’de Eski Garaj’ın kahveleri, Yılmaz çayevi, Nun, Aziziye Camisi ve civarı, aktarlar, Endülüs, Üsküdar… Bu mekânlar illa ki doluşup geliyorlar şiirime. Ne yapsam bu böyle…