Etiket: Vakit

Robert Frost – Görüşmek Vakti

Robert Frost – Görüşmek Vakti
Çeviri: Ertuğrul Rast

Bir dost yoldan bana seslenince
Ve atını, yürüyüş için yavaşlatınca
Durmuyorum ve etrafa bakınıyorum
Çapalamadığım tüm tepelerin üzerinde
Neredeysem oradan bağırıyorum. Bu ne?
Görüşmek için vakit yok, hayır.
Çapamı yıllanmış toprağa saplıyorum
Beş fit, sonuna kadar.
İsteksizce çalışıyorum: Taş duvarları aşmaya çalışıyorum
Dostça bir ziyaret için.

Robert Frost (26 Mart 1874 – 29 Ocak 1963) San Francisco doğumlu Amerikalı şair. Frost 4 kez Pulitzer Ödülü’ne layık görülmüştür.

Aziz Karakuş – Çiftçi

Zaman ne de hızlı elimizin altından kayıveriyor. Vaktin hızlı geçişini çocuklarımızın büyümesinden anlayabiliyoruz. Daha dün konuşamıyor ve yürüyemiyorlardı. Şimdi ise bize kaybettiklerimizi hatırlatıyorlar. Artık ne acı ki biz konuşamıyor ve yürüyemiyoruz…

Çocukken geleceğin uzak olduğunu sanırdım. Büyüdükçe geleceğin bir şekilde “geldiğine” şahit oldum. Gelmeyecek bir şey varsa o da beş saniye öncemizdir. Yani geçmişimizdir. Dünü kuramayanlar nasıl bugün yoksa, bugününü kuramayanların da yarını olmayacaktır. Zaman hep birbirini takip eden anların birleşimi… Onun için uzun desen de yalan, kısa desen de yalan. An… An… An… İşte hepsi bu… Bir an…

Bir ağabeyimiz “Akıllı adam zamanı değerlendirir, ahmak ise geçiştirir.” demişti. Ne çok söz var kafamın içinde, ona dair. Acaba biz ne yaptık? Değerlendirdik mi, geçiştirdik mi? Allah bilir. Seher vakti uyanıp âlemi seyre dalmayalı epey zaman olmuş. Ne çok özlemişiz o sessizliği, tılsımlı esintiyi; yerde, gökte ne berrak, insanı nasıl da delirten bir güzellik. Kaç zamandır niçin erken kalkmadığımı sorguladım. Eskilerin “Güneşi üzerine doğurma oğlum! Rızık melekleri sabah güneş doğmadan insanların nasiplerini dağıtır.” dediğini tebessümle hatırladım. Garip. Garip bir duygu seline ev sahipliği yaptım. Mutluluk desen değil, müteessir olmak desen o da değil. Ve zamana ant içen Allah’a hamd olsun. Yaşadığımız ne peki, karmaşa mı? Bilmiyorum ama öyle olmadığına da inanıyorum. Sadece ne yapacağını bazen bilememenin verdiği acı kıvranış… Belki sessiz bir çığlık, o kadar… Evinden çıkarken, ticarethanesine geldiği vakit çekilmeyen besmelenin sancısı belki de… Unutulan onca şey arasında seheri hatırlamamın da bir taraftan hazzı…

Pîrin bir hikâyesi aklıma geliyor. Evinin önünde diken ekili olan adam, bir türlü bu alanı dikenlerden arındırmıyor. Yoldan gelen geçenler de bu işten rahatsız olduğunu kendisine iletmesine rağmen adam hep geçiştiriyor. Kendisini uyaranlara, bugün işim var, yarın halledeceğim, demekten başka da bir cevap vermiyor. Tabii ki yarınların ardı arkası kesilmeyince, yolun her tarafını diken kaplıyor. Çoluk çocuk artık yoldan geçemez oluyor. Adamın komşusu sonunda dayanamıyor ve adama “Dostum, sen gün geçtikçe yaşlanıp güçsüzleşiyorsun, ama ne garip ki dikenler de gün geçtikçe yayılıyor ve güçleniyor. Eğer sen bu güçlü anında bu dikenleri temizlemezsen, yaşlılığında bu işi yapman daha da zor olacak.” diyor.

Evet, vakit çok hızlı akıyor. Ne yazık ki yol uzun. Vakit dar. Ve azık neredeyse yok denecek kadar az. Zaman da sağlık gibidir, kaybedilince değeri anlaşılır. Zamanı değerlendiremeyenin akıbetinde kaçınılmaz olarak yürekleri kuşatan bir dünya sevgisi, fitne, fesat, yalan, riya mevcut olacaktır. Yani gönül tarlamız dikenlerle dolup taşacak. Bu zarar başta kendimize dokunmakla birlikte çevremize de sirayet edecektir. İmam Şafii’nin dediği gibi “Sen kendini hak ile meşgul etmezsen, batıl gelir seni işgal eder.” Gönlü işgal altında olan adamın esareti hiçbir şeye benzemez. Gönül dünyamızdaki dikenleri söküp, gözyaşıyla kalp tarlasını sulayıp güzel vahiy tohumları atalım. Şüphesiz bir çiftçiyi en çok gururlandıran, mahsulünün bereketli ve güzel olmasıdır. Hele bir de buğdaylar sapsarı kesilmişse, ne huzur veren bir andır!

Evet, her ne kadar insan gönlü güzel bir tarla da olsa, kişi zamanla bu tarlayı yabancı otlara mera yapabilir. Ama pulluk da bizde, traktör de. O zaman haydi hepimize kolay gele!

Enes Sorgun – Vakt-i İtiraz

Enes Sorgun – Vakt-i İtiraz

– Koş, koş, koş.

– Nereye?

– Nereye olursa koş.

– Niye?

– Sorgulama koş.

– Nasıl?

– Herkes gibi.

– Tamam ama…

– İtiraz etme!

– Peki.

Koşar nereye olduğunu bilmeden, meçhul bir men­zile.

Koşar niye olduğunu anlamadan, bir gayba.

Koşar nasıl olduğunu taklid ederek bir atiye.

Yolda koşanlar görür kendi gibi. Delicesine koşan­lar, tempolu koşanlar, yürüyenler, koşar gibi yapanlar. Düşenleri görür. Durmak, kaldırmak, yardım etmek ister.

“Devam, koş!” derler.

İçi elvermese de devam eder, aynı hızla, canı sıkıla­rak koşar. Ağlayanları görür ve onlara sarılıp ağlayanları. Niçin ağladıklarını sormak, derman olmak ister.

– Devam koş! derler. İtiraz edecek olur;

– İtiraz yok! derler.

Daha bir hışımla koşmaya devam eder. Daha hız­lı, daha öfkeli.

Koşarken kapkara insanlar görür. Karınları sırtları­na yapışmış, kimisi zorla yürüyen, kimisi yerde yatan… Ölü mü diri mi olduğu belli olmayan kara yavrucaklar gö­rür. Onların niçin öyle olduğunu öğrenmek ister.

– Devam koş! derler. Yine itiraz edince:

– En fazla koşarken üzül, derler, ötesine karışma!

Yine devam eder. Artık yola çıktığı andaki sıkılgan­lığı kalmamıştır. İbadet edenler görür, kilisede, havrada, camide.

Yavaşlamak ister, aynı ses:

Atalarından daha mı iyi bileceksin, onlara ihanet mi edeceksin? Sen koş! der.

Artık umursamadan koşar. Kurşunlananları görür. Onlara yardım edenleri, durup dinlenenleri, onlara bakan­ları görür. Artık itiraz etmek istemez, koşmak kolayına ge­liyordur. İçi rahattır, umursamaz bir şekilde koşar. Herke­si geçip en önde olmak ister. Önüne çıkanları itip kakar, yere düşenlerin üstünden geçer. Sanki artık o ses onun­la değildir. Ama durmaz. Kolay olanı seçer, koşmayı… So­rumluluk almaz, koşar, koşar ve yine koşar.

Bir aralık artık önünde kimsenin olmadığını fark eder. Arkasına baktığında yine kimsecikler yoktur. Devam eder. Bir insanların omuzları üstünde tahta bir sal üzerin­de koştuğunu görür ve sonra daracık, her tarafı toprakla kaplı bir mahzende koştuğunu görür. İnsana benzemeyen iki yaratık gelip bir şeyler sorarlar, koşarken onlara cevap verir ve yine koşar.

Bir müddet daha koştuktan sonra kulakları sağır eden, dağları pamuk gibi fırlatan, güneşi bir mızrak boyu yaklaştıran, acı ve keskin bir ses duyar. Korksa da devam eder. Sonra bir kalabalığa rastlar. Sanki o güne kadar ya­şamış bütün insanlar ve cinler oradadır. Ve bunların hep­si kendi telaşındadır. Bu kalabalıkta mezara gelen yaratık­lardan biri eline bir defter verir. Koşmaya devam ederken açıp bakar ve o güne kadar koştuklarının hepsinin yazılı olduğunu görür. Hayrete düşer ama koşmaya devam eder.

İnsanların yavaş yavaş dağıldığını görür. Altından ırmakların aktığı yemyeşil yerler görür. Artık durması ge­rektiğini düşünür. Ama bu sefer mezardaki yaratıklardan biri devam etmesini söyler. Devam edince elinde bir tas ve bir havz’ın başında, nur yüzlü insanlara, o havz’dan şerbet içiren bir GÜL yüzlü görür. Yine durmak ve onun yanına gitmek ister. Ama aynı yaratıklar yerinin burası olmadığı­nı söylerler.

Bir müddet daha gidince takati kalmadığını hisse­der ve durur. Etrafına bakar ve evet kimse itiraz etme­miştir durmasına. Tam rahatlayacağını düşündüğü sırada, bir sıcaklık hisseder. Sanki burası çok sıcak gibidir. Evet evet, gerçekten çok sıcaktır. Etrafına daha detaylı bir na­zarla baktığında, yedi katman şeklinde alevlerin yükseldi­ğini görür. Ve alevlerin kaynağının insanlar ve taşlar oldu­ğunu görür.

Burayı sevmemiştir ve tekrar koşmak ister. Ama sanki bir direğe bağlanmış ve alevler onu da sarmaya baş­lamıştır. İtiraz etmesi gerektiğini düşündüğünde o ana ka­dar duyduğu en kudretli ses her şeyi anlamasını sağlar:
-İtiraz vakti geçti!