Etiket: Vasfettin Yağız

Vasfettin Yağız – Çelimsiz Sözler

Vasfettin Yağız – Çelimsiz Sözler

Demokrasiyle mutluluk izlenimine
kapılmanın izlenimine kapıldım
bugün dünden daha iyi bir çeşit
bir çeşit sanırım anne olmak
sevmek gibi ölmek çok da acı değil.

Bakir sürahi hemfikir sizinle ev hanımları
-fırıncılar ekmeğe aşık olmalı- derken vesaire
kızarır dünya sonrası çelimsiz
bambaşka varyantları…

Tanrı gülerken yedi günde evin kokusu…
adem havva ikisi evet çok vahim
evet her şey terbiyesiz çocuklar mülteci
bütün hahamlar homo savaşlar homonim
ah! tanrım ne geçiyor aklımızdan şimdi?

Vasfettin Yağız – Portekiz Mektupları: Hayal Gücünden Yoksun Kadın

Vasfettin Yağız – Portekiz Mektupları: Hayal Gücünden Yoksun Kadın

Mektuplardan oluşan bir roman için son derece güzel, uygun ve artık klasikleşmiş senaryo: “Gerçekten yaşamış” bir rahibe, “gerçekte yaşamış” sevgilisine “gerçek” mektuplar yazıyor, bu mektuplar “tesadüfen” birilerinin eline geçiyor ve yayımlanıyor. Gerçekte olmayan şeyleri, kişileri, olayları kurgulayıp yaratan, ama bunları hep gerçekmiş gibi göstermeye çalışan, hep gerçeğe özenen ve öykünen edebiyatın masum bir oyunu, Portekiz Mektupları.

İslam’ın bir çözüm yolu olarak bir izin mahiyetinde kadın-erkek eşitliğine dair birçok hükmü bulunmaktadır. Bu hükümlerin birçoğumuz tarafından bilindiği bir gerçek. Bu ifadeye metnin giriş kısmında yer vermemin sebebi 18. yüzyılda yaşamış ve bir devlette yürürlükte olan yasaların, hakların, halkın tümü için geçerliliğini savunan Jean Jacques Rousseau’nun bir yazısında yer verdiği ifadeler. Bu ifadeler “Kadınlar hiçbir sanatı sevmez, hiçbir sanatı bilmez;  dehadan tümüyle yoksundurlar…” diye başlayıp devam eder. Jean Jacques Rousseau bu sözleri 17. yüzyılda yayımlanan bir eserin (Portekiz Mektupları) yayımlanışından bir yüzyıl sonra söylemiş. Bu sözlerin söylenmesine sebep olan şey;  eserin (Portekiz Mektupları) bir kadın tarafından kaleme alınmış olma ihtimali. Evet, bir kadının bir şeyler yazmış olabilme ihtimali bile 18. yüzyılda şiddetli tepkiler almış. Bu durum sadece 18. yüzyılda değil, öncesinde ve sonrasında da kadınlar bu tepkilere maruz kalmış.

Metnin içeriğinden anlaşıldığı kadarıyla Portekiz’de bir rahibe bir Fransız askeriyle bir aşk yaşıyor. Bir süre sonra dönemin sosyal koşulları, savaş vb. nedenlerle Fransız asker ülkesine dönmek zorunda kalıyor ve bir daha Portekiz’e dönmüyor. Bu kadın sevdiği askere, onu tanıyan başka bir asker aracılığıyla mektuplar gönderiyor. Bu mektuplar biri tarafından bir şekilde bulunuyor ve yayımlanıyor.

Olayların, anlatılan ifadelerin virgül ve noktalı virgüllerle kesik kesik anlatıldığı, saplantı halindeki tek bir nesnede toplanmış çelişkilerden oluşan cümlelerle bugüne kadar ulaşan Portekiz Mektupları 17. yüzyıl Fransız klasisizminin bir parçası. Aynı zamanda Portekiz edebiyatının önde gelen klasiklerinden biri.

Jean Jacques Rousseau yazısının devamında ise “…Portekiz Mektupları’nın bir erkek tarafından yazıldığına dünyada her şey uğruna bahse girerim.” diyor. Bu ifadeden sonra iki seçenek akıllara geliyor. Ya Jean Jacques Rousseau ( bir erkek olduğundan ötürü ) Portekiz Mektupları’nın bir kadın tarafından kaleme alınmış olmasını gurur meselesi haline getiriyor ya da Portekiz Mektupları’nın gerçekten bir erkek tarafından kaleme alınmış olması.

Toplamda otuz dokuz sayfadan oluşan Portekiz Mektupları’ında yer alan ifadelerden bir kaçı şu şekilde:

“Düşün aşkım, öngörülerinde ne kadar yanıldın. Ah! Bahtsız! Sahte umutlarla hem beni aldattın, hem de kendin aldandın. Onca zevk düşü kurduğun bir tutku, artık senin için ölümcül bir umutsuzluktan başka bir şey değil.” (s.19)

“Yalvarırım size, mademki beni terk etmek zorundaydınız, niçin beni büyülemek için uğraşıp didindiniz, söyleyin.

…elveda, artık dayanamıyorum. Elveda, beni hep sevin, bana daha fazla acılar çektirin.”

(s. 21)

“…resminize bakıp duruyorum, kendi yaşamımdan daha değerli o resim. Bana biraz mutluluk veriyor: Ama sizi belki hiç göremeyeceğimi düşündükçe acı da veriyor.

…umutsuzluk içindeyim, zavallı Mariane’ınız artık dayanamıyor, bu mektubu bitirirken kendinden geçiyor.” (s. 24)

“…aşkınız yüzünden ölmemi emredin bana! Tanrı aşkına bana bu yardım elini uzatın ki cinsimin zayıflığını yenebileyim.” (s. 27)

“…ailem, dostlarım, bu manastır artık dayanılmaz geliyor. En sert rahibeler bile halime acıyorlar; duyduğum aşk herkese dokunuyor, bir tek siz tam anlamıyla ilgisizsiniz.” (s.30)

…bir rahibenin genellikle pek de sevilecek bir kadın olmadığını kabul ediyorum. Yine de bana öyle geliyor ki insan yaptığı seçimlerde mantıklı davranabilseydi, rahibeleri diğer kadınlara tercih etmekle çok iyi yapardı: Dış dünyadaki gibi bin bir çeşit uğraş onları oyalayıp, dikkatlerini dağıtmaz.”(s. 36)

Burada düşünmemiz ve irdelememiz gereken şey, bu eserin ( kadın veya erkek ) kimin tarafından kaleme alınmış olması değil; eserin bir kadın tarafından kaleme alınmış olma ihtimalinin bile Jean Jacques Rousseau gibi kişilerce tepkilere maruz kalması.

İnsanın yaratılışından 20. yüzyıl başlarına kadar kadının erkeğe oranla devlet işlerinden bir “dışlanmışlık” dairesi içine konularak, hem yaratıcı benliğiyle hem de toplumsal benliğiyle bir şekilde uzak tutulmuştur. Bunun yanında Mezopotamya’da kurulmuş site devletlerinin pek çoğunu kadınların yönettiği bilinen bir olgu. Kadınlar hemen hemen her dönemde az da olsa toplumsal yönlendirici rollere sahip olmuşlardır. Bazı dönemlerde Selçuklular ve Osmanlı dönemi- şiir üretmiş kadın şairlere de rastlanır. Fakat bu kadınlar ancak, toplumda belirli bir görev ya da işlevsellik nedeniyle saygınlık kazandıkça yazdıkları ciddiye alınmış. Buralarda da pek az insanın okur-yazar; bunların da doğal olarak devletin merkezinde elit tabakadan oluşan insanlar olduğu bilinen bir gerçek.

Hatta kadın şair ve yazarlar Osmanlı döneminde kendilerini şiir ortamına kabul ettirmek, bir divan şairi olarak tanınabilmek için, kaleme aldıkları şiirlerde cinsiyetleriyle ilgili hiçbir ipucu vermemişlerdir. 19. yüzyıl ve öncesi dönemlerde genelde, eylemlerin temelinde erkek söylemi, erkek düşünce tarzı, inançları ve arzularıyla inşa edilmiş toplumsal yapılar oluşmuştur.

Tüm bu durumlar göz önüne alınırsa “Kadınlar hiçbir sanatı sevmez, hiçbirini bilmez; dehadan tümüyle yoksundurlar…” gibi ifadeler kullanmak ne kadar doğru olur?

Günümüzde bu engellerin kaldırıldıktan sonra kadınların da bir şeyler kaleme alabilecek düşünceye sahip olduklarını, sanatları bildikleri ve sevdiklerini görmekteyiz.

“Portekiz Mektupları” bu türden kısıtlamaların olduğu bir ortamda yayımlanmış ve 17. yüzyılın sonlarına doğru edebiyat dünyasına sesini duyurmayı başarmıştır.

Vasfettin Yağız – Acıya Sakınımsız Şarkılar

Vasfettin Yağız – Acıya Sakınımsız Şarkılar

Çıkageldi bir sabah ellerin.
Ellerin sunturlu bir çocuktu,
Karanfile benzeyen, karanfil kokulu.

Bir söylence işte,
İçimize birikmiş yalnızlık ve şarkıları.
Sesler içinde çaresiz kalmışız,
Kurşun sesi, çocuk sesi iç içe.
Ellerin kurşun, is kokuyor ellerin,
Hayal meyal kokuna yaslanıyor nefesim,
Yeni şarkılar gerek bize, acıya sakınımsız.

Bir söylence işte,
Çocuk sesi kurşunlarla iç içe.

Vasfettin Yağız – Gün ve Ötesi

Vasfettin Yağız – Gün ve Ötesi

Bir tecelli mi kader
Gün ile ötesi

Öyle ki zihnim
Ara ara gök rengi,
Ara ara İbrahim,
Ve berrak bazen
Kim olduğumu,
Ve bana ilerde ne olacağını
Anımsatacak kıssaların
Olmayacağı
Bir gün biricik bukağı

Gerisi Allah kerim.

Vasfettin Yağız – Oysa Her Şeyi Hesaplamıştık

Vasfettin Yağız – Oysa Her Şeyi Hesaplamıştık

“Oysa her şeyi hesaplamıştık. Her ayrıntıyı tek tek konuşmuştuk.” Acaba dünya yaratıldığı günden beri, insanlığın kaçta kaçı böyle salt dünyevi bir hesap içine girmemiştir ki? Buna kafa yorup birilerinin aklını karıştırmak gibi bir gaye peşinde değilim. Fakat Köksal Alver’in son hikâye kitabı Çevgen’de yer alan “Oysa Her Şeyi Hesaplamıştık” adlı hikâye benim bu dünyevi hesaplar için kurduğum düzeni, planları alt üst etti. Durduk yere düzenin değişmediği muhakkak. İyi mi oldu? Kötü mü oldu? Bu tür hesaplamaları bile düşünmekten vazgeçtim. Beni böyle bir düşünceye sevk eden kitabın metninde birbirini daha okul yıllarında görüp beğenen ve birbirlerine âşık olan / olduğunu sanan iki gencin, okul ve meslek hayatlarındaki maceraları ve sonu hüsranla, hayal kırıklığıyla biten bir ilişkinin karşı cinsin dilinden ifadesi.

“Anlaşmıştık. Harfine kadar hem de. İşi sıkı tuttuk ikimiz de. Hiçbir şeyi ertelemedik. Unutmadık boş vermedik. Mühendistik ve dolgun maaşlarımız vardı. Soğukkanlılıkla, daha işin başındayken her şeyi konuştuk

.” “Anlaştık. Mantıklı davrandık. Evlenelim dedik… Beğendik birbirimizi. Mantıken tamam dedik. Her şeyi hesapladık. Notlar tuttuk. Krokiler çizdik. Düğün programı üzerine epey kafa yorduk. Günlerce, aylarca tek gündem buydu. Mükemmel bir ev kurduk. Eksiğimiz yoktu. Her şey tas tamamdı.”

Metinde yer alan ve dikkatimi çeken ifadelerin bir kısmı bu şekilde. Metinde başarılı bir hayatın içine gizlenmiş kayıplar zinciri çıkar karşımıza. Şahısların bilgili olmaları ile beraber gelen özgüveni doğru kullanmamaları, onları yalnızca uzağı görür hale getirmiştir. Hayatlarına dair yüreklerinden çıkacak bir kararın etkisi ile heyecan isteyen, evliliği dahi soğukkanlılıkla gerçekleştirmeye çalışmaları; onların geçmişten gelen yüksek hayat standartlarını sürdürmek adına verdikleri bir karar gibidir. Temelde ikisi için de ortak olan budur zaten. Çünkü ikisi de daima mükemmel olmak için çabaladıklarından hislerini en içte tutmuşlardır. Mantıkları ile alınan kararlarda duygu kıvılcımı olsa da; bu durumu bastırmışlar ve mantıkla yola devam etmişlerdir.

Gençliğin verdiği bir tür dürtü mü bilemiyorum. Konuştuğum, gezdiğim; oturup beraber yemek yediğim birçok arkadaşım bu ifadelerin hemen hemen hepsini tekrarlayıp duruyorlar. Bunlardan birçoğunu ben de tekrarlamıyor değilim. Nefs denilen şey bu olmalı galiba. Şehirleşmenin ve modern hayatın beraberinde getirdiği sorun da sanırım bu. Yarına dair hesaplar…

Sonun nasıl olacağı hiç düşünülmeden, olumsuzluğa dair bir ihtimal verilmeden düşünülen hesaplar… Tabii benim düzenimi değiştirmeme vesile olan, bu tür hesaplamalar içine girmemi engelleyen asıl durum metnin sonuç kısmı. Yani geleceklerine dair her şeyi hesaplayan / hesapladığını sanan bu genç çiftin hüsranla biten sonları.

“Gördüğün gibi her şeyi hesapladık.” “Her şey hesabımız üzre olacaktı. Her şey güzel olacaktı. Nasıl oldu anlayamadım. Olmadı. Hiçbir şey güzel olmadı. Hiçbir şey hesabımız üzre olmadı.”“Açık havadaki düğünü, sağanak yağmurun basması hesapta yoktu. Dün boşandık. Daha bir yılı bile bitiremeden. Tek celsede. Birbirimizin yüzüne bakmadan, ayrı merdivenlerden inip kendi yolumuza yürüdük. Bunu hesaba katmamıştık.”

Metinde geçen olayların bütününe bakılınca, kişilerin benlikleri bütün dolgunluğuyla bitirmiştir evliliklerini. Onlar için âdeta kader kavramı yoktur. Plan yaparken yalnızca kendi elleri var sanmışlardı hayatlarında. Ta ki yağmur damlalarının onlar için bir rahmet ifadesi olmaktan çıkıp, bir sürpriz olarak düğünlerine düşmesine kadar. Ki onlar sürpriz olsun istememişlerdi. Hayatlarını sürprize kapatmışlardı.

Düşünüyorum da neden hep unutuyoruz. Bizi var eden yaratıcının hayatımıza şekil verdiğini, bir kader dairesi içerisinde yaşattığını, biz insanlar için en uygun stilin bu kadere inanma bağlamında gerçekleşeceğini…

Muhakkak, yarınlar için insanın endişeleri, korkuları, düşünceleri, tahminleri olacak. Ki insanları diğer canlılardan ayıran en büyük özelliktir bu. Ortaya çıkan / çıkacak olan sorunlar sıkıntılar vb. için önlemler / tedbirler alacak. Fakat bunların bitiminde inanç gereği bir tevekkül olunmamalı mı? Belki de en büyük eksiğimiz bu. Kulun yaradana teslimiyette bir noksanlığı olmalı ki yarınlara dair bu türden hesaplamalar, bizleri sürekli bir kederle baş başa getiriyor.

Biz gençleri böyle hesaplara yönelten nedenler şahsi mi, genel mi? Bilemiyorum. Ki yüce yaratıcı, kitabı Kuran-ı Kerim’de biz insanları en ideal biçimde yarattığını söylemiyor mu? Temelimiz sağlam da binamız mı çürük? Olması gereken en ideal durum hem temelin hem binanın sağlam olması değil midir? Bir şeyler eksik biliyorum. Temelin sağlamlığından bir şüphem yok. Lakin binanın inşası için gerekli olan malzeme eksik mi, kötü mü? Emin değilim. Ve sanırım bu yüzden düşünülen, yapılan hesaplar hüsranla sonuçlanıyor.

Düşünüyorum da ne yapmalı acaba? Benim gibi milyonlarca genç ne yapmalı, nasıl davranmalı, hangi hesaplar peşinde koşmalı / koşmamalı…

Belki biri bana nerede yanlış yaptığımı söyler ya da nerede hangi yanlışı yapmamam gerektiğini.