Etiket: Yol

Ali Oktay Özbayrak – Mahcup Derviş

Ali Oktay Özbayrak – Mahcup Derviş

Cengizhan Orakçı’ya

Sönmüştür köylerde isten kararmış bir çerağ
Boynu bükük kalmış hüzünlü bekleyişlerin
Ve bir gölgedir; gözlediğimiz şu dar patika
İzlerini taşır tarihten geçen bir dervişin
Hayata karşı mahcup
Hayat da ona karşı…

Bir postu vardı sırtında tecrit hırkası
Yağmaya hazır dolanırdı gözleri
Ve usulca koyulduğu şu yola
İstikamet mi koymuştu çilesini?
Yola karşı mahcup
Yol da ona karşı…

Kırılan insanlığın yorgunluğu kalbinde
Ve atmaya devam eder bir Eyüp sabrı
Bir Eyüp sabrıyla beklerdi tüm insanlığı
Dört yan talan, çatladı taşlar kalplerle
Taşa karşı mahcup
Taş da ona karşı

Yorulsa da indirmişti gökten ırmakları
Örmüş kuşlara masallardan bir çelenk
Ve uçuşan pamukçukları izleyerek
Tazelemiş abdestini akan suda
Irmağa karşı mahcup
Irmak da ona karşı…

Ve gönlünde dürülü bir masal bohçası
Azığını açmış, sofrasını sermiş ayrılığın
Gülümsemesini kurda kuşa pay ederek
Kederini omuzlamış, tenha yolların
Dünya hali bu ya, sırtında talaşı;
Taşıdığı, son tabutun, gitme telaşı
Dünyaya karşı mahcup
Dünya da ona karşı…

Yanmıştır bir kandil şimdi insanlığa
İnsan daima mahcup
Allah’a…

Elif Nihan Akbaş – Bütün Yollar Roma’ya Çıkar

Elif Nihan Akbaş – Bütün Yollar Roma’ya Çıkar

Kapıyı çarpıp çıkmadan önce dönüp bana bakmıştı. Kısacık bir an. Gözünü bürüyen öfkenin arasından beni görebildi mi bilmiyorum. Son sözü kulaklarımda uğuldadı bir süre.

“Senin yolun yol değil!”

Benim yolum… Ona cevap vermemem, arkasından koşmamam, “Kapı öyle değil böyle çarpılır!” diyerek apartmanı yeniden sarsmamam hep bu düşünce yüzündendi: Benim yolum…

Gerçekten bir yolum var mıydı benim? Dönüp geldiğim yere bakar gibi gözlerimi kapadım geçmişe doğru. Yabani otlarla kaplı bir araziden ibaretti gördüğüm. Galiba değil adamakıllı bir yolum, bir patikam bile yoktu benim.

Yol olmayan bir şeyler olduğu doğruydu ama neden “senin yolun” demişti o zaman? Yol neydi? Art arda dizilmiş parke taşları mı? Çakıl taşlarının oluşturduğu bir sınır mı? İnce uzun bir çizgiden mi ibaretti, yoksa onu yol yapan başka bir şey mi vardı?

Hani bazı filmlerde düğümün çözülmesini sağlayan berduşlar olur ya. Saçı sakalı bir birine karışmıştır. Genellikle üzerinde kirli bir pardösü ve kenarları yıpranmış, eski püskü bir şapka olur. Sahildeki parkları ve bankları mesken tutar çoğunlukla. Kimsenin ciddiye almadığı bu adamı, o an kafası karışmış kahramanımız dinler sadece. Belki de “Battı balık yan gider” düşüncesidir kahramanımızın o adamla konuşmasına vesile olan. Lakin onu ciddiye almanın ödülünü de ondan duyduğu bilgece sözlerle beynindeki düşünce yumağını çözerek alır.

İşte tam da öyle bir karaktere ihtiyacım vardı. Bir an sahile inip aramayı düşündüm. Ruhumun üşengeç yanı ithal ikameci bir hayat benimsemişti. “Boş ver şimdi sahili filan,” dedi. “Tamam, giyimi kuşamı düzgün, saçı sakalı da birbirine karışmış sayılmaz pek ama senin işini görür yine de. Mesafe kısa. Hem ne zamandır ziyaretine de gitmiyorsun. Böylece aradan çıkmış olur. Bu tarafta bu kadar fayda varken bir film fantezisi yüzünden hem soğuktan donup hem de elin adamına derdini açmanın ne âlemi var?”

Oldukça kısa süren bir düşünme sürecinin ardından ruhumun üşengeç yanına hak vermiş, anahtarımı elime alarak alt komşum Zekai Abi’ye gitmek üzere kapının önünde dura dura tozlanmış terlikleri ayağıma geçirmiştim. Merdivenlerden inerken iç sesim -ya da iç sesimin oldukça başarılı bir taklidini yapan üşengeçliğim- doğru kararı verdiğimi söyleyerek adeta sırtımı sıvazlıyor, beni pohpohlayıp duruyordu.

Zekai Abi kapıyı açtığında bembeyaz, ütülü gömleğinin üzerine geçirdiği mutfak önlüğüne ellerini siliyordu. Beni görünce olgun bir şaşkınlığa kapıldı. Sıradan/ham şaşkınlık insanda kontrolsüz hareketlere neden olurken olgun şaşkınlık ekolünün temsilcilerinden olan Zekai Abi memnun bir tebessümle başını geriye attı, duruşunu dikleştirdi ve üstten, özellikle kalınlaştırılmış bir sesle, “Ooo Abbas Bey, siz bizi hatırlar mıydınız? Buralara uğrar mıydınız?” dedi.

Ben de usulüne uygun bir mahcubiyetle başımı eğerek “Estağfurullah abi, biliyorsun iş güç,” dedim. İşten ve güçten bahsedince bir anda buraya neden geldiğimi de hatırlamış oldum. “Müsait misin abi?”

Kenara çekilerek beni içeri aldı. İçeride çalışılan şeyin ne olduğunu hiçbir zaman çözemesem de her daim “çalışma odası” olarak anılan odaya geçtim. Mutfaktaki işlerini halledip önlüğünden kurtulan Zekai Abi de birkaç dakika sonra karşımdaki koltuğa oturdu.

“Söyle bakalım Abbas’ım. Hangi rüzgâr attı seni buraya?”

“Abbas yolcu mu sence abi?”

“Akşam oldu mu ki?”

“Hı?”

“Vakit tamam mı yani? Akşam diyordun işte oldu akşam deseydik.”

“Sanki o filmlerdeki ambiyansı yakalayamadık be abi.”

“Konuyu bilsem belki bir şeyler yapardık ama…”

Zekai Abi haklıydı. Konuya dair hiçbir açıklama yapmamış, aceleci davranmıştım. Belki de biraz önceki kavganın etkisiyle kafamın dağılması beni aceleci olmaya zorlamıştı. Ben o amaçla başvuruyor olsam da Zekai Abi sahildeki berduşlardan değildi. Şarap değil çay içiyordu. Ben de şarap değil çay kokan bir cevap arıyordum zaten. Çay kokusu ne güzel kokuydu ama…

“Az önce Zehra’yla kavga ettik. Duymuşsundur belki. İnanır mısın, ne üzerine kavga ettiğimizi bile hatırlamıyorum. Sadece son sözleri uğulduyor kulaklarımda. ‘Senin yolun yol değil’ dedi. O zamandan beri düşünüyorum. Benim bir yolum var mı?”

“Cevap buldun mu peki? Var mıymış bir yolun?”

“Vallahi doğrusunu istersen yol nedir onu bile çözemedim. Onu çözsem gerisi gelecek ama.”

Zekai Abi gözlerini belirsiz bir noktaya sabitledi ve başını “anlıyorum” dercesine hafifçe sallamaya başladı. Bu haliyle minibüs camlarına asılan oyuncaklara benzediğini düşünmek üzereydim ki kendimi tuttum. Zihnine üşüşmesi muhtemel düşünceleri ürkütmemeliydim.

“İşte gidilen şeydir yol yani,” dedi biraz sonra. Keşke az önce gülseymişim diye düşündüm. Ben hâlâ gülme şansım var mı diye düşünürken, “Ya da,” diye ekledi, “Hız ve zamanın çarpımıdır.”

Bir an afalladım. Ne demek istediğini anlayamamıştım. Üzerine kafa yormak da zor geliyordu. Üşengeçliğim sık sık iktidarı ele geçiriyordu. Emri üzerine, “Matematiği karıştırmasak abi?” dedim. Ama artık çok geçti. Zekai Abi’nin yüz ifadesine bakılırsa çoktan kendi dünyasına dalmıştı. Birazdan hayata dair birçok meseleyi birer matematik denklemine dönüştürecek gibi duruyordu. Düşüncelerini bölmemeye çalışarak ağır ağır doğruldum.

“Ben artık kalkayım abi,”

Yüzünde hayal kırıklığına meyyal bir ifade belirdi. Neyse ki Zekai Abi gönlü de hayalleri de esnek bir adamdı. Sadece bükülür, kırılmazdı. Bir süre sonra muhakkak eski düzlüğüne kavuşurdu gönlü de hayalleri de.

“Daha yeni gelmiştin,” dedi sadece.

Zekai Abi’yi severdim ama matematikseldenklemlerine boğulmaya hiç niyetim yoktu. Bahane bahanedir diye düşünerek saçmalığına aldırmadan, “Ocakta yemeğim var,” deyiverdim. Bunu tuhaf karşılamaması bana tuhaf gelse de üzerinde durmadım. Teşekkür ettim, vedalaştım ve kapanan kapının sesini duyduktan sonra yavaşlamak üzere merdivenleri hızla çıkmaya başladım.

Kapıda durdum ama içeri girmek gelmedi içimden. Bu üşengeçliğim olamazdı. Eve girmeye üşenip de kapıda oturacak değildim ya. Nereden çıkmıştı şimdi bu kafa karışıklığı? Ah, hiç kanmamalıydım ruhumun üşengeç yanına. Neticede bir yolum yoktu benim. İthal ikameci bir yaşam tarzı benimsesem bile ürettiklerim yolsuzluktan heba olurdu. Yolsuzluk o haberlerdeki gibi değil de…

Anlaşılmıştı. İçeride beni bekleyen karmaşadan kaçmak isteyen yanım homurdanmaya başlamıştı. Kapının önünde bana göz kırpan ayakkabılarım da bana destek verir gibiydi. El ele verip ayaklandık. Üşengeçliğim bu ani devrimden korkarak benliğimi terk etti. Birlikte kazandığımız zaferin ardından kaynaşmış bir kitle olduk ve kendimizi zafer sarhoşluğuyla sokaklara vurduk.

Kendi kendine hızlanan adımlarımı ara ara dizginlemeye çalışarak dışarıda daha çok zaman geçirme hesapları yaparken Zekai Abi’nin denklemi geldi aklıma. Hızla savuşturdum.

İzimi kaybettirdiğime kanaat getirince sağa saparak genellikle oturduğumuz çay bahçesine yöneldim. Gözüme kestirdiğim masaya yaklaşınca eve kilitleyip çıktığım düşüncelerimin bir sandalyeye oturmuş beni beklediğini görür gibi oldum. Yolun tanımını yapamasam da ilk özelliğini böylece bir kenara yazdım: Nereye gidersem gideyim benimle gelirdi yol. Ne bir çıkarı vardı ne de çıkmazı. Çaresizce sandalyeyi çekip oturdum. Aslında çarenin karşısına oturduğumdan habersizdim. İnsanın kendinden kaçmak için girdiği bütün yollar yine kendisine çıkıyordu anlaşılan. Herkes kendinin Roma’sıydı belki de.

Garsonun şaşkınlığına aldırmadan iki çay söyledim. İlk çayın sonlarına doğru düşüncelerim dedemin suretine büründü. O zamanlar pek ehemmiyet vermediğim sözleri çınladı kulaklarımda. Şifresini ancak çözebildiğim bir mesaj, kilidini ancak kırabildiğim bir hazine sandığı gibi… Galiba o da zor günler için söylemişti o sözleri. Yedi yaşında bir çocuğun anlaması mümkün değildi zira.

Okula başlayacağım gün beni karşısına almış, “Yeni bir yolculuk bu senin için,” demişti. “Unutma Abbas, yol ancak insana bir şeyler katarsa bir yere varır. Yoksa uzar gider sonsuza. Sen sen ol, yol boyunca bulduğun güzellikleri heybene doldur. Seyyahları seyyah yapan yol tepmeleri değil, yolun değerini bilmeleridir yavrum. Heybelerini doldurmak da değil sade, yeri geldi mi o heybedekileri çekinmeden paylaşmalarıdır onları değerli kılan.”

Bunca yıldır bir kez olsun düşünmediğim bu sözleri bu kadar net hatırlamam şaşırttı beni. Görünen o ki dedem heybeme gizli bir cep dikmiş, oraya özenle yerleştirmişti söylediklerini.

Karşımdaki sandalyede oturan düşüncelerim sürgün yerlerini terk etmiş, yeniden zihnime üşüşmüşlerdi. Bu vesileyle sahipsiz kalan ikinci çayı da evlatlık edinerek yudumlamaya başladım. Keşke boş kalan karşı sandalyeyi dedem doldursaydı şimdi. “İyi de yol ne?” deseydim ona. O bir yolunu bulurdu bana anlatmanın. Yıllar sonra da olsa anlardım.

Sanırım ruhumun devrik lideri üşengeçliğim hayatın kollarına sığınmış ve onu da hızla ithal ikameci sisteme alıştırmıştı. Zira ben dedemi beklerken karşımdaki sandalyeye birden Tolga oturdu. Gözlükleri dedeminkilere pek benzemiyordu. Üstelik saçı da vardı.

“Hayırdır Abbas, dalmışsın,” dedi yorgun bir neşeyle. Kendi yorgunluğunu neşeye bulaştırmış olmasını zalimce bulsam da bileşik kaplar teorisinden bahseder korkusuyla ses etmedim.

“Aa, hoş geldin kardeşim. N’aber?”

Selam kelam ve hal hatır kısmını kazasız belasız atlattıktan sonra garsona iki çay talebimi yineledim. Bu sırada üniversitede fizik üzerine çalışan Tolga’nın kısa süren telefon konuşmasının son cümleleri de dikkatimden kaçmamıştı.

“Hayda! Manyak mısın sen yahu? Şimdiuğraşamam senle, sonra konuşuruz.”

Düşüncelerimle ve dedemle arama girdiği için biraz kırgındım Tolga’ya. Fakat bu sonuca tatmin edici bir neden uyduramayacağım için kırgınlığımı gizliyordum. Olgun bir tebessümle telefonunu cebine koyuşunu izledim.

“Hayırdır?”

“Kardeşim ilerleyen bir otobüste zıplamış. ‘Otobüs gidiyor ben gitmiyorum neden aynı yere düştüm?’ diyor.”

“Neden zıplamış ki?”

“Öyle biraz çatlaktır o.”

“İlginçmiş. Ben de merak ettim ama. Neden aynı yere düşüyor peki?”

“Şöyle; otobüsün içinde hareket etmiyormuşuz gibi dursak da aslında biz de hareket halindeyiz. Gidiyoruz yani. Hani fren yapınca aniden öne gitmek gibi. Ya da hani dünya dönüyor da biz fark etmiyoruz ya, onun gibi. Biz de farkında olmasak da dünyayla birlikte dönüyoruz. Yoksa bütün binalar, ağaçlar filan hepsi etrafımızda dönerdi.”

“Yani şimdi biz hiç hareket etmeden hareket mi ediyoruz aslında?”

“Öyle gibi.”

“Hız sıfır yani.”

“Ne?”

“Zekai Abi’nin denklemi diyorum. Yanlış o zaman. Yol nedir diye sordum, hız çarpı zaman dedi. Ama şimdi sen diyorsun ki, hızımız sıfırken bile yol alıyoruz. Onun denklemine göre yol da sıfır olmalı. Yol olmamalı. Ama varmış işte.”

Şaşkınlıkla yüzüme baktı. “İyi misin?”

“Hem de çok.”

Gelen çayı öyle hızlı içmiştim ki boş bardağı masaya bıraktığımda sıvısını kaybetmiş bir duman yetişme telaşıyla göğe yükseliyordu. Tolga’ya alelacele veda ederek kalktım ve eve doğru ağır adımlarla ilerlemeye başladım. Zekai Abi’nin denklemi ile Tolga’nın açıklamaları zihnimde çatışıyordu. Dedemin sözleri de bir köşede bilgece gülümsüyordu. “Yol dediğin sadece zamanın bir suretidir,” diye sesleniyordu dedem heybemin gizli cebinden. “Yolculuk dediğin hayatındır. Sen nereye gidersen yol da peşinden gelir. Senin bittiğin yerde biter yol.”

Eve girer girmez bir köşeden başını uzatan üşengeçliğime nanik yaparak kendime bir kahve aldım. Bir kez daha dönüp baktım yabani otlarla kaplı arazime. Kim ne derse desin, oradaydı benim yolum. O yabani otları evcilleştirmeli, sebatla gidip gelmeliydim üzerinde. Ancak o zaman bir patikam olurdu. Yolum ancak o zaman benim yolum olurdu. Patikama çakıl taşları döşer, yağmurdan çamurdan korurdum onu. Geriye taşları seçmek kalmıştı sadece.

Yunus Emre Altuntaş – Yol Verin Abiler Geçelim

Yunus Emre Altuntaş – Yol Verin Abiler Geçelim

bu karamsarlık da nesi
varsa bedbinlik bilin ki abiler
benim de gecikti otobüsüm işte bundandır
yağmura rağmen bu durakta beklemem

proleter değil imanım lakin
benim de yok cebimde sevgiliye alacak
bir demet çiçek parası
aksi demleyip kaşları çaya katık etmek de nesi
bir zevkimiz kundurasız dolaşmaktı
bir de taşı endamınca yuvarlamayı siz icat ettiniz abiler

hızır ile ilyas’ı çağırın mahalle meydanı yangın yeri
çığrık düzlüğe çıkmış almış dört tekerli ne vardıysa altına
bu baharı bekleyiş bekleyiş değil
has yününü eğiren çıkrığın tütsü kokan elleri mi olur
yan taşlar boyu yan yakıl hordasına tak tüm cinneti
ceplerimizdeki çakılar elmayı soymak için be abiler

şimdi bu sefer nereye bir anlayalım
en önde donu düşük saçı aklı gibi karışık bir denklem
x ve y’den daha bilinmez, bir t cetveli gibi kırık
çizsen kalemine yazık baksan gözüne
“hurraaa” diyor gelibolu çıkarmasında ecnebi misali
yer taksim yer ok meydanı yer tarlabaşı
sakalından kan akıyor iskemlede bir dedenin
yakından bak kimisinin gözleri yangın yeri
ses çıkmıyor bu diyardan ellerini almış hoyrat lades
bir taş geliyor sivaslı nemcinin dükkana
bir taş laz osman’ın çay ocağına
bir taş hazrolu alasar çavuşa
bir taş konyalının lokantaya
kahrolsun yazıyor yer gök
kahrolsun faşizm, kahrolsun amerika!

olmuyor bakın böyle hiç olmuyor
vakit ikindi ezanlar okunuyor yeditepeden
içimizde bin yıllık sükunet, atlarımız kenarda eğerli
olmuyor bakın ele güne ne bu irezillik
bi yol verin
yol verin geçelim abiler

Öznur Dinler – Hayat Tek Başına Yürüdüğün Yol

Öznur Dinler – Hayat Tek Başına Yürüdüğün Yol

Sokağın başında durdurdu arabayı, bir­kaç dakika öylece baktı inmeden. Park etmek için uygun değildi burası, bi­raz daha ilerledi. “Hah tamam, bura­sı iyi.” Kontağı kapattı. Sanki yeryüzün­de yeni bir yer keşfediyormuş gibi heyecanlıydı. Arabadan indi, önce etrafı seyretti. Derin bir ne­fes aldı…

Tam 25 yıl sonra yine buradaydı. Gelmesiyle ta­mamlanacak eksik bir şeyler olduğunu düşün­müştü. Bunca geçen yıldan sonra boşu boşuna buraya sürüklenmemişti elbette. Hayatta her şe­yin bir anlamı varken bunun anlamsız olduğunu aklına getiremezdi. Onca yeri gezmiş, tahmin edemeyeceği ülkelere gitmiş ama şu sokağa girdiğinde hissettiği heyecanı hiçbirinde duy­mamıştı. Bu, çocukluğunun sokağıydı. Değişen çok şey vardı ama yine de baktığı her yerde ta­nıdık izlere rastlıyordu. Sesler, kahkahalar, kav­galar, koşuşan çocuklar… Hepsi de hafızasından sayılı saniyeler içinde gelip geçti.

Zamanla pörsümüş, üstünde yaşanmışlıkların izi olan bir evin karşısında duruyordu şimdi. Bu ev eskilerdendi, önünde bekletti bakışlarını. Bah­çe kapısından giriş kapısına kadar olan bölü­mün üstü asma güllerle kapatılmıştı. Gerçi orta­da güller görünmüyordu ama girişin tamamı sa­rarmış, kurumuş yapraklarla çevrili olduğundan buradan girene sanki bir koridordan geçiyor hissi verirdi. Avlu duvarından sarkan küçük, be­yaz çiçekli bitkinin adını bilmese de kokusu ta­nıdık geldi. Mevsim sonbahar olmasına rağmen hâlâ arada kalan tek tük çiçekleri görebiliyordu. Öyle hemen boyun eğen cinsten değildi anlaşı­lan. Bahçenin içine biriktiği kadar dışında da du­varın dibine dökülen kurumuş, bir tarafı kırılmış, sarı yapraklar yoldan geçenlere hüzün aşılar gi­biydi. Sonbahar hazan mevsimiydi ya… Hüznü perçinlerdi hani… Ayrılıktı bir nevi… Yürüme­ye devam etti. Her an karşısına tanıdık bir sima çıkacak, hiçbir şey olmamış, onca sene geçme­miş, hâlâ çocukmuş gibi “Hoş geldin Mehmet oğlum…” diyerek kollarını açıp sanki içeri buyur edecekti. Ya da öyle olmasını umuyordu sade­ce… Belki de kalmamıştı o günlerden bu gün­lere gelen biri. Hem kaldıysa nerden tanıyacaktı ki? Tanınacak halde değildi. Onca yılın izleri bi­rikmişti tüm bedeninde, ellerinde kırışıklıklar, al­nındaki çizgilerle birlikte şakaklarına kadar inen beyazlar vardı yüzünde… Belki görmeyi iyi bi­len biri denk gelirse gözlerindeki çocukça gü­lümsemeden fark edebilirdi…

Hava soğuktu. Pardösüsünün yakasını kaldır­dı, ceplerine sıkıca sarıldı. Nereye doğru yürü­düğünü bilerek adımladı yolu. İşte gelmişti. Bu­rası yemyeşil bir futbol sahasıydı bir zamanlar, şimdi yerinde yeşille birlikte birçok rengi taşıyan kocaman bir bina vardı. Betonun soğukluğunu kapatmak için mi böyle rengârenk boyamışlar­dı acaba?

“Kaleye doğru koşuyordu bir çocuk, ayağında sü­rüklediği topu alabilmek için önüne geçenleri bir bir çalımlayıp kavuşturdu topu fileyle. Sevinç çığ­lıklarının yanında golü saymayan karşı takım oyuncuları, kavgalar küsmeler sonra bir şey olma­mış gibi omuz silkerek barışanlar, hava kararınca yarın yine oynayalım sözü vererek evlere dağılan afacanlar…

Bir tebessüm yerleşti yüzüne…

Kış geldiğinde bu düzlük ne kadar pürüzsüz olurdu. O zamanlar kışı karsız düşünmek müm­kün değildi. Bembeyaz bir örtü kaplardı her yeri, çocuklar için kartopu oynamanın, kardan adam yapmanın dışında kim vücut şeklini en düzgün çıkaracak diye girilen iddialar, kara yatı­rılan çocuklar ve yatıranların zafer çığlıkları var­dı… Bu sokağın çocukları bilmiyordu demek bunları. Koca binaların bacalarından tüten ka­lorifer dumanlarına bakılırsa daha bilmedikle­ri birçok şey…

Az ilerde duran arabadan inen bir kadın çarp­tı gözüne. Bakımlı olduğu her halinden bel­li olan bu kadının, markalı çantası ve ona uyum­lu ayakkabısı tamamlıyordu şıklığını. Arka kol­tuktaki alışveriş paketlerini eline koluna sıkıştır­maya çalışıyordu. Acaba o da gizlemek istedi­ği bir karanlığa sahipti de bu yüzden mi bu ka­dar göz alıcıydı? Hazır yemek paketini de bur­nunun hizasına yerleştirip önünü görmeye çalı­şarak attı adımlarını, apartmanın ikinci kat ziline basıp bekledi. Pencereden on yaşlarında oldu­ğunu düşündüğü sarı saçlı bir kız çocuğu ‘Kim o?’ diyerek uzattı kafasını ve cevabı beklemeden içeri koştu. Otomatik açılınca kadın kapıyı aya­ğıyla iterek içeri girdi.

Hayat olmadığın yerlerde de devam ediyor, diye düşündü. Çekilmez dediğin anlara, yaşanmaz dediğin yerlere inat, olmadığın yerde daha hızlı akıyordu. Sanki daha telaşlıydı insanlar, bir şey­lerin peşinde gibiydiler. Ellerinden kaçanı yaka­lamak istercesine yetişmeye çalışıyorlardı dem­lere… Sormadan sorgulamadan hep daha faz­lasını elde etmek hep daha fazla biriktirmek ol­muştu dertleri… Ve akşam olduğunda yorgun­luktan bitap düşen bedenleri, televizyon kar­şısında elinde kumandayla uykuya dalıyordu, evde olup bitenden bihaber ama hayatın için­deydiler bir şekilde.

Yağmurlara imrenip tap tap toprağa vurmak, çamura bulanmak, bazen karda izler bırakarak yatıp yuvarlanmak, burnun kızarıp soluğun ke­silene dek koşup oynamak çocuklar gibi… Bu yaşıma rağmen ne güzel olurdu diye düşündü. Bunlar kalbinin bir köşesinde birikmiş duruyor­du öylece. Azaldıkça çoğalan bir şeydi bu ço­cukluk, oysa ne yağmur vardı ne kar vardı, fü­tursuzca harcanabilecek…

Yolun sonuna geldiğinde yanında yol arkada­şı olmamasına hayıflandı. İçinde sıkıştığı bu za­man dilimini bir nebze olsun gevşetebilecek bir arkadaş olsa fena mıydı? Sonra dudak bü­kerek hayıflanmasına hayıflandı. Ne olacaktı ki olsa? Yol bittiğinde ayrılmayacaklar mıydı yine? Hem hayat da bir yol değil miydi tek başına ya­şanan… Onunla birlikte var olan her şey vakit dolduğunda kaybolmayacak mıydı? Eninde so­nunda terk edilmeyecek miydi? İyi ya da kötü izlerle süregelen hayatımızda var olan her şe­yin hepsinde yalnız değil miydi insan… Önemli olan kalbi korkutmamak, ürkütmemek, üşütme­mek, kısacası korumak değil miydi? Avucunu sol yanına bastırdı, bir elektrik dalgası geçmiş­ti içinden. Titredi. Çok şükür bu sokak gibi ıssız değilsin diyerek dönüş yoluna girdi…

Pakize Erbay – Sonsuzluk ve Bir Yol

Pakize Erbay – Sonsuzluk ve Bir Yol

Rüzgârın çanına ses veren giz­li denizlerde dalgalar kızmaya başla­mışsa bir kere, yolculuk başlamıştır. İnsanı kendisinde kaybolmaya çağı­ran yağmurlar yağar sessizce. Kendi içinizdeki kuyuya düşmenizi öğüt­ler şair, korkmamanızı. Bilirsiniz kâğıttan gemilerinizin sessiz sedasız yolculuğa çıkma zamanıdır.

Evimizin önünde, pembe çiçekli kiraz ağacının yanındaki küçük havuzda yolculuklara çıkardım her gün. Dalgalarla boğuşur; denizlerde, denizlerle büyürdüm. Her şeye rağmen dalgalarla sırdaş olur; geceleyin onlara, yalnızca onlara korkularımı anlatırdım. Çünkü ben bir kaptandım. Kaptanlar dalgalardan, karanlıklardan, yolculuklardan korkmazlardı. Öyle bütünüyle korkmazdım zaten. Her yolculuğuma gözlerimin mavisiyle suyun maviliğinin birleştiği anda yüzümde oluşan o tatlı gülümsemeyle çıkardım.

İki türlü “yolculuk” vardır. Biri diğerine uymayan. Hayat karşısında biz farklı iki kişi olduğumuz için değil ama. Aynı biz karşısında iki hayat olduğundan. Biri şiir kılar bizi. Biri hakikat. Biri nergis kokar, diğeri hayat!

Çok uzaklara gider, çok uzakların yağmurlarında ıslanırdım. Uzun seyahatler yapar, yolculuğun şiir tadındaki güzelliğine hayran kalırdım. O an, yollar alıp karşılığında sözcükler verebilirdim. Önce sayısız harfle susar, sonra sayılı harfle konuşabilirdim, Hepsini ama hepsini yeniden yaşayabilirdim. Yeniden kızgın dalgaların gözbebeklerinden geçebilirdi yolum. Savaşçının dürbününe düşebilirdim. Her defasında yeniden bir yolculuğa çıkar, kâğıttan gemilerimde dünyanın en mutlu yolcusu olurdum.

Bunların hepsi geride kalmıştı artık. Çok kere ıslanmıştım çok uzaklardaki yağmurlarda. Artık ben gerçek bir kaptandım. Gerçek gemilerin kaptanı. Gerçek denizlerle konuşur, gerçek dalgalarla boğuşurdum. Dalgalar… Onlar artık beni dinlemez olmuşlardı. Çünkü hayatın önüme koyduğu iki yolculuktan henüz birini seçememiştim. Oysa kâğıttan gemilerimi nasıl da kendimden emin yolculuklara çıkarırdım. Şimdi ben neyi seçmeliydim? Ateşe mi yürümeli, suya mı dönmeliydim? Bir karar vermeli, dalgalarla sadece boğuşmamalı, onlarla dertleşmeliydim de. Çünkü gerçek yolculuk buydu. Gerçek yolcu böyle olurdu. Ama karar vermeliydim. Defterimin kendinden tarihli sayfalarına ya yandığımı anlatmalı ya da boğulduğumu fısıldamalıydım. İkisinin de sonu yokluk gibi görünüyordu ama biri içinde yokluk ile var oluşu taşıyordu!

Hayat vardı bir yanda… Yüreği kabullenen, kabullenişi kadar büyüyen hayat vardı. Bir mumun üzerinde elini gezdiren zahidin duyacağı cehennemî acı gibi hayat vardı. Bir çiçeğinden kainatın özüne dair özeti çıkarabilecek kadar hayat vardı. Ölüm hayattı. Yitirmek bulmanın bedeli!.. Yol hayattı.

Adına hayat denen o yola adım attığımda; kendimi gölgelerin sebebi olan asılların arasında bulunca dönüp de geriye baktığımda beni elbette yağmurlar karşıladı. Su adım attı bana. Ateşin nefesini kesti bir anda. Anladım ki yol tekmiş… Yolcu da!

Nergis vardı bir diğer yanda. Şiir kadar varlığında yok olan gerçek. Soruların geceler ve gündüzler kadar bilinmezliğinin avuçlarında. Gece midir gündüzleri yutan, gündüz müdür gecelerden sıyrılan? Asıl olan gelmekler midir, yoksa gitmekler mi? Görüp de unuttuğum yolları değil, gördüğümü bile bilmediğim yolları merak ettim. Rüyalarda yolcu olduğumu fark ettim. Yolun rüyalar kadar kısa olduğunu da.

Çıkılan yolculuğun sonunda avuçlara dolan kor ateş. Üstelik avuçları daha başlangıçtan böyle köz doluyken, yolcu neyin yolcusudur? Yarı yolda yakalandığında ben’i ben diye başlayan soru; ıslanılmamış yağmurlar, köz dolu avuçlar; su! Anlamak yol mudur?

Nedendir bütün bu sorular? Neyi anlamak, neyi aramak uğruna? Çoktan başlamış yolculuğun lügatlerdeki anlamını aramak neden? Tüm bu çaba sonsuzu bilmek için mi yoksa bildiğini bulmak için mi bilmem!

Yol tektir. Bilinen de! Eğer bir yolculuk varsa o yalnızca kendi içimizdedir. Sorularımızın bile girmekten ürktüğü karanlığımıza mevsimlerce beklediğimiz cevaplarımızadır. Bir yolculuk varsa o ancak açılıp kapanmayan yaralarımıza, ruhumuzu döven hırçın dalgalarımızadır. Sonra. Dönüşü olmayan yollarımızadır, uzaklığımız kadar uzayan. Geceleri uyku tutturmayan ahlarımızadır. Soğuk kışlarımızadır, bir bakış olup gözümüzde dolan. Yakan ateşlerimizedir, öfkemiz olup çarpan!..

İlk nefesimizedir belki de son… İçtiğimiz ilk suya, dokunduğumuz ilk ateşe, baktığımız ilk yıldızadır yolculuğumuz. Ya kara bir fırtınada kaybolmuş kalbimize ya da küçük bir tebessümle yolculuklara çıkardığımız kâğıttan gemilerimizedir.

Yoksa yolcu olmak bir sır kâtibi olmak mıdır? Sır olmak mı? Bir başkasının yerine ölümü gün gibi ortadayken kendi adına varlığı ancak karanlık gecenin içindeki siyah nokta kadar var olmak mı? Hiç yaşamayan ama hep dinleyen ve gören olmak mıdır asıl yolculuk?

Yol bu kadar çokken, göz bu kadar perdeliyken; yolcu olmak ya ateşe ya da suya atlamak iken yolun da yolculuğun da tekliğinin bilgisiyle bu yolculuğun hükmü de hükümlüsü de olduğunu bilmek ve ne kadar bilse de hiçbir zaman her şeyi bilemeyeceğini bilmek midir, ateşi ya da suyu seçmek?

Mavi bir mürekkep lekesi nasıl büyürse susuz bir kâğıdın kuraklığında öyle büyüdü aldığım yol ve öğrendim ki yolculuk dönüş yolu demekmiş asıl. Öğrenmeler, gitmelere değil dönmelere mahsusmuş. Çünkü her dönüş bir başlangıç, her başlangıç bir bitişmiş.

Döndüm. Evimizin önünde pembe çiçekli kiraz ağacının yanındaki o küçük görünen aslında içinde okyanusları taşıyan havuza döndüm! Kâğıttan ama en uzun yolculuklara çıkan gemilerime döndüm. Şimdi yıllar sonra yine aynı ben yine pembe çiçekli kiraz ağacı yine içine okyanusları sığdıran havuzum… Yine kâğıttan gemilerim ve yine gözlerimin mavisiyle suyun maviliğinin birleştiği anda yüzümde oluşan o tatlı tebessümle ben sonsuz bir yolculuğa çıkıyorum!..

Anladım ki yolun götüreceği nihai noktanın ötesindedir yolcu. Kim bilir kâğıttan gemisinin yokluğundadır varlığı. Anladım ki okyanuslara sığdıramayız da gemilerimizi pembe çiçekli kiraz ağacının yanındaki küçük bir havuz imdadımıza yetişir. Gerçek dalgalarla konuşamaz oluruz da havuzumuzdaki dalgalarla dertleşiriz.

Çekip gider yolcu. Bildiğini zannettiği yolun bilinmedik yolcusudur! Yol sudur, yolcu sudur.

Ali Akar – Sana Musa’nın Haberi Geldi Mi?

Ali Akar – Sana Musa’nın Haberi Geldi Mi?

/Yolsuzum, ışıksızım… Ne sıcaklık var, ne de ısınacak bir ateş…/ Ama yola çıkılmadan kılavuz bulunmaz, darlığa sabretmeden bolluğa ulaşılmaz. Titremeyi bilmeyen sıcaklığın kadrini anlayamaz.

/Ey Taha! Sana gelen bu teklif, darlığına darlık, bununa bun, cefana cefa katmak için gelmedi. Yüklerine yenisini eklemez. Soğukluğu, karanlığı çoğaltmak, yolsuzluğunu artırmak amacında değil./

Kulluğun yükünü yüklenen diğer ağırlıkları atar omuzlarından. Bin evhamın marazla doldurduğu kalpler bir vahiy belgesiyle şifa bulur. Ve vahiy titretir yüreği de orada olmaması gerekenler dökülüverir. Çünkü gelen söz Yüce olandandır. Yüksek gökleri ve yeri var eden, varlığı ve hükümranlığını merhametiyle yürüten, gizliyi, gizlinin gizlisini ve açığı bilen, EN GÜZEL İSİMLER’in sahibindendir söz ve en güzel tanımları da isimlendirmeleri de O yapabilir ancak…

/O Allahın kulları arasında benim gibileri var biliyorum.. Çöllerinde kaybolmuş, üşümüş, yalnız kalmış. Fakat bir ateş yüreğini ısıtmış önce, gözlerinden kalbine bir ünsiyet yayılmış sonrası.. Dilinde bir umut ehliyle paylaşmış… Yürümüş, yönelmiş ateşe insanca… Beklentisi kılavuz, umudu sıcaklık… Ama bulduğu bir kelam… Sözlerin en güzelini en güzel sözü söyleyebilecek olandan duymuş… Şimdi ne sıcaklık ihtiyaç ne kılavuza muhtaç… Lakin hem yol aydın hem de yürek sımsıcak…/ Kelam, söz başkalaştırır insanı ve ardından başkalaşır sahip olduğu her şey… El  o el değildir artık,   o asa sadece dayanak değildir şimdi. Nasıl ateş başkalaştıysa, ağaç değiştiyse imkânlarımızı açar, şerh eder Allah… Kalp sözle şerha şerha olur da nice yürek kapasitelerine vakıf olur kişi. Bedenini kullanmaya alışmış olan ruhuyla tanışır kelamla… Ve ruhunun biçimlendirmesiyle bedeni de başkalaşır, o kişiye bakılınca Allah hatırlanır.

Ama söz ağırdır. Taşınacak yük sıradan değil. Kalp darda, iş zor, dil kifayetsiz. Ruhun anladığını dilin ifade etmesi gerek. Dilin de söylediğini kulakların kavrayacağı şekilde demesi lazım.

/Yardım et ya Rab! Bana lütfettiğin görevi reddetmiyorum, sunulan bu şereften vazgeçemem… Ancak bildiğim ben zayıf… Desteğine muhtacım. Kulun işi istemek, yanımdan yöremden yardımcılar ver bana… Seni anmak benim işim, gündemde hep sözün dursun. Bunun için çabalayacağım ama sadece bende kalmasın söz, birlikte söyleyelim… Böylece kuvvetli çıksın sesimiz!/

Dualar yükseltir bizi, duaları da güzel eylemler yüceltir. Her salih amel bir isteğe rampadır. Dilden yapılan duanın yolu uzun, gönülden yapılan ise kanatsız… Salih  amel le sanki bütün beden dilekçe olur ve makamın önünde durursun.

/Sen söylemeden, dillendirmeden ihtiyaçlarını bilip de veren, seni seçen, sana istemediklerini, istemeyi bile bilemediklerini veren, cevabını, karşılığını verecek şimdiki dualarının da/

Fark etmediğimiz nice tecrübeler yaşatılır bize… Barındırılır, yol öğretilir, varlıklanırız ayırt edemeden tüm bunları… Doğmak, beslenmek, ayrılmak, kavuşmak… Kaybolmuşluğun, sapkınlığın içinde yol bulmak ne güzel nimetlerdir. Bütün nimetleri fark ettiren nimet ise vahye muhatap olmak, Allah’ın kelamıyla şereflenmektir.

/Öyleyse korkma, durma ve kımılda… Kötülüğün üstüne yürü güzel ve güzelleştirici kelimelerle… Sağaltan bir söyleyişle sözün güzelini, kolayını ve yumuşağını söyle! Azgınlık ve kötülüğün dozu bizim kimliğimizi etkileyemez. Karşımızdakine göre değil bizi gönderene göre şekillenmeliyiz. Benim sahibim sözümün sahibi olan Allah. O’nun ol dediği gibi olmak bana yaraşır. Yüreğim korku dolsa da, insani endişeler sarsa da içimi yürümem gerek bu yolda işiten ve gören bir Allah’ın korumasıyla/

Rabbimizin yüklediği yük iki taraflı… Bir yanı anlatmak, tanıtmak, çağırmak tüm güzelliğiyle, bir yanı sahip çıkmak mazluma, zulmü engellemek, başını okşamak yetimin, doyurmak miskini, fakiri.. Bir yanıyla Allah’a kulluk, bir yanıyla O’nun kullarına merhamet…

Ve söylenmesi gereken her  ne varsa yiğitçe söylenecek. Israrla ve güvenle iman/vahiy hep gündemin merkezi olacak. Batıl sözü, fikri hep başka mecralara akıtmak derdindedir. Yüreklerde başka telaşlar, fikirlerde değişik endişeler, arzularda sapkın hevesler oluşturmak ister. Oysa vahyi taşıyan vahiy aldığı Rabbini çok iyi tanır, iman eder ve O’nu ısrarla ve güzelce anlatır… Yaratan, yol gösteren, bütün bilgileri kendinde barındıran, unutmayan, şaşırmayan, yeryüzünü insan için hazırlayan, onda yollar var eden, hayatın devamı için gökten su indiren ve o suyla çeşit çeşit bitkiler bitiren O’dur. Yanlışı görüp bertaraf edecek donanıma sahip olanlar bundan, bu belgelerden alacağını alır da hem hayatını Allah’a göre yaşar hem de varlığının yeniden O’nun huzurunda bir hesap için tekrarlanacağını bilir.

/Eğer en güzeli indirenin sözü yüreğime indiyse sorumluluğum ağır biliyorum. Şunu da biliyorum ki kabul ettiğim yük dilime açıklık, sadrıma şifa, pazuma kuvvet, bedenime görkem kazandıracak. Bir de düşmanım sıkı, mücadelem ciddi, uğraşım yorucu olacak… Evet, biliyorum dostlarım yorgun, aç, zavallı biçarelerden yanımda yöremdekiler de miskin, yetim, mağdurlardan oluşacak./

İçimizdeki selamet, esenlik ve güvenliği dışarıya aksettirmek istediğimizde kaosun, kargaşanın ve çatışmanın sahipleri,  bölünmüşlüğü ve parçalanmışlığı seçenler en seçkin etkileyiciliklerini, efsun ve sihirlerini ortaya koyacaklar. Kelam teslimiyetin ve tevhidin eseridir. Bütünlüğünü sağlamış bir yürek ancak ‘esma’nın dili olabilir. Parçalanmış, şirk dolu bir dimağın ürünü görsel etkileşimdir sadece. Göz doldurmayı, görüntü çokluğunu başarı zanneder. Kargaşayı zenginlik gibi sunma derdindedir.

/Hayatımın      her      hamlesi O’ndan… Varlığıma karar verenin kararlarına uymam gerek. At dediğinde atmam, bırak dediğinde bırakmam, vur dediğinde vurmam gerek. Çünkü gönlü razı olanın işi asan olur./ İşte o zaman secdeler başlar, kulluk meydanları doldurur. Başarıyı maddi olanda arayanların kalbi iman ışıltısıyla gerçek kazancı yakalar… dönüştüren sözün bereketini umup bulanlara ne mutlu…

Ali Akar – Azık Heybesinde Balık Taşıyan Dostlarım

Ali Akar – Azık Heybesinde Balık Taşıyan Dostlarım

Ey yol arkadaşı olasıcalar! Bulacağına tam inançlı, “nerede” bulunacağına aldırmadan uzun yürüyüşlere çıkacak bir elçinin yoldaşlık teklifine “evet” deyip katılan genci bilirsiniz. Kehf suresinde geçer ya… İşte o genç misali bugünün coğrafyasında böylesi bir gayrete hazır ve amade olmalıyız. İki denizin, iki bilgi ve irfan kaynağının kavuşmasının olduğu yere/zamana kadar heybesinde alamet/belge taşıdığını bilmeden yürüdü genç adam. Neyi taşıdığını bilmedi, tıpkı bizim de bizde olan yetenekleri, erdemleri, kişilik özelliklerini bilmeden hayatı yaşamamız gibi…

Ancak yola çıkma niyet ve kararlılığı, elçiye eşlik etme fedakârlığı -ki peygamberle yürümek büyük bir şeref, güzellik ve bahtiyarlık olmakla birlikte onlar gibi kesin ve keskin tavırlı kişilerle birliktelik yüksek bir çaba ve gayret ister- ayrıca birçok şeyi bırakıp yola koyulmak, taşıdığının farkına varma sürecinin basamaklarıdır. Değil mi ki Musa asasının ve sağ elinin neye dönüşeceğini bilmiyordu… Yine Taha suresini bilmeden yalın kılıç elçiyi öldürmeye giden Hz. Ömer, Faruk’a dönüşeceğinin farkında değildi. Bununla birlikte taşıdığının farkına varmamanın asıl nedeni, sahip olduğu şeye yönelen bakış açısı farklılığıdır. Nihayetinde yol azığının işaret levhası olabileceğini nasıl düşünebilir ki… Çoban asasını “beyyine”ye çeviren Allah’ı bilmek, güç ve kuvvetin O’nda olduğunu kavramak her şeye asıl ismini ve misyonunu yükleyenin O olduğunu anlamak işin özü olsa gerek. Aradıklarına durdukları yerde kavuşacaklardı, yitiklerini kaybettikleri yerde bulacaklardı… Ama henüz yaşanması gerekenler varsa pişman olmadan, bıkmadan, sorgulamadan devam etmek lazım… Bir de unutuşlar, hatalar, hatta günahlar yola Allah için çıkmış insanların başına geldiğinde, büyük pişmanlıkların, nasuh tevbelerin habercisidir. Ve tevbeler yücelikleri aralayan sıçramalardır. Fevkaladeliklerin sıradanlaştığı anlarda zihin unutur, uyuşur. Çarpıcı olanın şok edici unutkanlığı yaşanır. Oysa neler gelir hayatı yaşarken başımıza… Ne fevkaladelikler, ne göz açıcı belgeler sunulur özümüze. Ama zihin sıradanlaştırıcı bir uyuşmadadır. İnsan yoluna devam eder, ıskalar gerçeği, uğruna yollara düştüğü aradığını bırakarak arkada…

Fark etmek ve geri dönmek bedensel yorgunluk ve açlıkla geliyor suremizde anlatılan kıssada. Ruhun gözü gerçeğine aradığına takılı kaldığında beden işaret verir. Bezginlikler, yorgunluklar, açlıklar, ihtiyaçlar, sıkıntılar belirir hayatta. O zaman azık akla gelir; o noktada varlığımızdaki değerleri devreye sokmak isteriz. Oysa bedensel ihtiyaçlarımız için var olduğunu sandığımız kişisel azığımız meğer işaret fişeğiymiş. Kaybettiğimizi zannettiğimiz dünyalık meğer kazanmanın yolunu yordamını öğretiyormuş. Ancak tüm bunlar kendi kendine fark edilecek bilgiler değildir. Çünkü insanoğlu kayıplarını çoğu kez yıkımla, mahvoluşla, bitişle açıklamaya yatkındır. Ya kendini amansız aşağılar ya kaderine suç bulur ya yaradana isyan eder. Onu ihanetle, kendisini küçük düşürmekle suçlar. Pişmanlık tevbeyi aralayamaz böylesi durumlarda. Şeytanvari agresiflik kaplar benliği, suçu başkasına atar. Ama nebiye yoldaş olanın aklını başına getirecek, yüreğine sükûneti çağıracak sağaltıcı cümleler, işte o mübarek ağızdadır. Kulağını nebinin ağzına dayayan kurtulur. Kaybın kazanç olduğunu anlar. Aranılanın bulunduğunu görmek ne hoştur. Bu nokta, durup kedine gelme vakfesi yapma yeridir. Böylece kaybetmenin üzüntüsü, unutmanın utancı, kandırılıp gaflete düşürülmenin öfkesi, elçinin yatıştırıcı sözüyle sevince, huzura, sekinete inkılap eder. Peygamberlerle yol arkadaşlığının bereketi ne büyüktür!
Öyleyse geri dönüşler zaman kaybı değildir. İzlerimizi takip ederek; nerede hata yapmış isek, yanıldığımız yere / unutuşumuzun başlangıcına dönmek gerek. Ki böylece aranılan bulunabilsin, istediğimize kavuşabilelim.