Etiket: Zeliha Üstün

Zeliha Üstün – Gariplerin Kitabı

Zeliha Üstün – Gariplerin Kitabı

Gidiyorum bugün…

Kütüphaneyi, evimi, dostlarımı, yaşadığım şehri terk ediyorum…

Nereye gittiğimi bilmiyorum…

İşin tuhafı, kütüphaneyi bir kitap bulmak amacıyla terk ediyorum…

Bir Mağribinin sınırlar ötesinde ve kendi içinde yaşadığı  gerçek yolculuğunu okumaya başladığım satırlarda, gözlerimi buğulandıran, kalbimi heyecanla dolduran ve sonunu merakla çektiğim bu seyahat  için  refîk olma niyetindeyim satırlar sayfalara devrolurken. Yüzlercesini tanıdığım ve hikayelerini hayranlıkla dinlediğim, cesur yüreklerini  hep takdir  ettiğim  “Sufi”lerden biri ile karşı karşıyayım zannımca yine yeniden…

Kendi kesaletimize  kızıyorum her defasında. Balıkların suyun kıymetini bilmediği gibi tasavvuf içinde doğan bizlerin bunun değerini idrak edemeyişimize  hayıflanıyorum  dünyanın bir ucundan kalkıp bilinen ve hatta bilinmeyen dinleri deneyerek iç huzurlarını, aslında kendilerini bulmak için ülkeler kateden, ciltlerce kitap okuyan, yıllarını harcayan insanları tanıdıkça. Ardı ardına çevrilen sayfalarda kaybolmaya başlıyorum  yeni bir dünyanın kapılarının açıldığı  bir rüyaya dalarmışçasına. Konuşan ben mi, O mu ayırt edemedim. Devam ettim…

… ”Bambaşka bir şey kafamda, beynimin değil kafamın- bunu şimdi anlıyorum- bir başka merkezinde belirdi. Bu şey içimde, kuyudaki suyun çok uzak bir yerde yağmur yağdığı için yükselişi gibi yükseliyordu. Özlem… Ama neyi özlediğimi bilmiyordum. Canımın çektiği şey ne bir kimse ne de nesneydi. Tanımlayabileceğim hiçbir biçimi, adını koyabileceğim hiçbir sıfatı yoktu, ama o olmadıkça ben noksan kalıyordum. Bu bilmediğim şey içimi alt üst ediyor, beni tedirgin kılıyor, hayatım olarak bildiğim her neyse ondan beni uyandırıyordu, çünkü özlediğim şey içerisinde öyle keskin ve tatlı öğeler barındırıyordu ki bugüne kadar tatmış olduğum bütün meyvelerden farklı idi. Yolculuk o bomboş odada, hiç kıpırdamadığım bir an içinde başlamıştı…”

“Aradığım süre boyunca bir şey elde edemedim ama işlerin kendi yatağında akacağına dair bir güven duyuyordum. Bundan böyle üzerinde yürüyeceğim yol, sanırım labirentin girdisini çıktısını andıran çetinlikte ve aydınlıktaydı. Bu yolun bütün patikaları şimdi artık ”kalbim” olduğunu anladığım şey üzerinde bulunuyordu…”

Güvenin verdiği huzurla geçiyordu günler. Çünkü birileri ona “Sen bizden birisin, kardeşim…” demişti. Adını koyamadığı bu hissiyatı, tanımadığı çehreler yorumlamış,  filizlenmeye yüz tutmuş tohumu birileri, hâlden anlayanlar görüvermişti işte.

“Hayatta olduğu yahut saklanmış olduğunu düşünerek avunmaya yanaşmadım. Tersine, bıraktığı her izden elimden geldiğince çok anlam çıkarma yönüne düşüncelerimi çevirdim.” diyerek izini sürdüğü eski meslektaşını ve aslında onun neyi bulup da sırra kadem bastığını  ararken “Kalp, kalbi bulur.” diye fısıldandı kulağına… Kalp, kalbi bulur…

Önce meslektaşının yazdığı satırları buldu evin gizli  bir yerinde, sonra ipuçlarını takip etti  büyük bir dinginlik ve hoşnutluk ile. Kapılar zamanı geldiğinde toplayıcı bir bütünün parçaları olarak açılıveriyordu önünde…

Yaşamındaki aydınları, davranışları ve gözlemlerini kaleme almıştı kayıplara karışan. Modern toplumların bir özetiydi sanki anlatılanlar. “Benim eğitimim verilenin dışındakine karşı kapanma, verileni üst üste yığma ve böylece bilgiden  taşıyor duygusunu edinmeye dayanıyordu. “ yazıyordu kelamın sahibi kara kaplı deftere. Bir yandan bila zaman bu cümleleri okurken, bir yandan da bizleri de tartıyor, nereye gidecek bu işin sonu demekten de alamıyorum kendimi. “Öğretiyorlar, ama hiç  bir şey bilmiyorlar. Düşünüyorlar ama akletmiyorlar…”

Anneannemin şiirlerindeki gibi  kağıda değil de gökyüzüne yazılmış olanları yani kainatın hâl dilini okuyabilmek ve kullukta derinleşmek dileğim. Öğrendik ki: “Zihnin değeri derinliğiyle anlaşılır. “

Ve der ki kitap “ Bu istediğin aramakla bulunmaz. Ama bulanlar yalnızca arayanlardır…”

Bir model aranılan ve bir bir sıralanır  özellikleri farklı satırlarda;

Edepli, bilgili, sabırlı, özgün, cömert , hayranlık verici…Arınmışların gülümseyişine sahip, ilişkilerinde mesafeli ve titiz , soylu yüzlü…Hep yukarı bakıp, kendini  ufkun en üst noktasında bir işaret yakalayabilir kılmaya zorlayan…Duadan bir an bile geri durmadan,  ruh coşkunluğu yaşayan…

Bunları tek bir bünyede toplayabilmek ama nasıl ?

Sorunun cevabı yolun sonunda tâbi olmak birine, aslında başlangıcı aranan yolun aynı zamanda…

“Kesin bir inançla içime doğmuştu ki bir mürşit vardır ve onu bulmak bize düşer. Biliyordum bunu. Bütün mesele nerede olduğunu bulmak ve onu görmek üzere yola çıkmaktan ibaretti. Onların bir yerde bulunmaları duruluş demek, onlar telaşsız bir hayatın güvencesidir.

“Zekamdan ve onun direşken bir tutumla uzak duruşundan vazgeçip kendimi onun ellerine bıraktım.”

Şeyhin bereketi  tepemden tırnağıma kadar üzerime boşalıverdi. Anlaşmamak diye mesele yoktu.

“Alnın yere gelsin! “

“Çünkü bu teslimiyettir. “

“Sesi yarlar boyunca çınladı, içerimde şafağın sökmesini isteyen bir şey belirdi ve beni yaratan üstün Yaratıcı’ya bu çıplak dağların ötesinden yönelip boyun eğme duygusunun tuhaflığına daldım. “

Alnım çimenlere dokunduğu zaman hiç birşey bilmediğimi öğrenmiştim. Bildiğim O’nun rahmetinin sınırsız olduğuydu…

Ağlıyordum ve büyük bir gönül ferahlığı duyuyordum, sanki hayatım o güne kadar karmakarışık  bir bilmeceydi de bir dokunuşta çözüvermişti.

Ağladım ama hiç yaş dökülmedi, içerimden aşk fışkırdığını hissettim…

Usulca kıyıya vurmuştum. Artık bir daha eski durumuma dönmemek üzere değişmiştim.

İşin başlangıcı hayretti, hayranlıktı…

Kalbimdeki altüst edici özlem yatışmış görünüyordu ama hayatım için yepyeni olan bir tatlılık, bir sükunet vardı içimde.

El’an kendini bütünüyle silmenin vakti gelmişti.

“Adı belirsiz duruma gelmelisin. Görünmez. Namazın kendisi olmalısın. İnsan olarak kendine kıvrılmaktan, yüzünü kendine çevirmekten vazgeçmelisin. İbadetler bir gönül yakınlığıdır. Bu bir sevgi olacak kadar büyüyebilir, zamanla aşk haline gelebilir.

Aşkla sarhoş… Şaraba batmış… Balın içinde saydamlaşmış…

Yalnız kalmak istedim…

Yalnız olabilmek için çok çalışman gerekecek. Sonradan elde edilir o. Yalnız kalmayı başarabildiğin zaman anlayacaksın ki sen artık kendinsin. Bunu sağlaman için savaşman gerekmez. Yalnız kalmayı başarmak demek, bilgelik uyarınca söylersek, önce başkalarıyla birlikte olmayı öğrenmek demektir. Savaşma…

Meczublar da dolaştı sayfalar arasında  sıkça, pejmurde kıyafetleri, tuhaf halleri ile sesleri ruhumu ürpertti her defasında….

“Yanımdan geçip de aniden bastıran yağmur gibi üzerimden ışın yüklü bir enerji akıverince anladım ki deli değildir. Birden yanımda yürüyen arkadaşıma dönüp seslendi:

“Ona söyle doğrusunu yapmış. Kutla onu, cesaret sahibi olmak gerektiğini söyle. Devam et, de!“

Çıkılacak iç yolculuğun ne kadar uzun olduğuna ilk olarak onun durumu dikkatimi çekti ve sonra düşündüm ki  ben, insanların dünyasında kalarak böyle soylu bir farklılık içinde olmaya ne kadar uzaktım…

Ve meclisler kuruldu bu yolculukta …

“Cennet bahçelerinin yanından geçerken durun ve zevk alın. Bunların ne olduğu sorulduğunda Peygamber şöyle cevap verdi : Zikr meclisleri. “

“Zikir usulca yıldızların gökte salınışları gibi beni sakin bir iç rahatlığına götürdü. Ben yalnızca yaşayan Rabbin adını anan bir esintiden ibarettim. Ben bir flüttüm ve notalar benden geçiyordu. İsmi Celili dile getirmek aşılamaz bir nimetti…”

Meclisin kurulduğu o gece, cami alev alev nur içinde, hikmetin aydınlığı altındaydı. Çevreme baktım ve bana bir an bu şölen çöldeki ufak bir mescid içinde olup biten bir şey değilmiş de bütün gezegeni kaplamış bir olay gibi göründü. Bu akşamlarda ilk keşfettiğim şey insanın yoğunluk kazanmasının insanı sersemletecek kadar  olağanüstü bir tabiata sahip oluşuydu.

Geride bıraktığım hayata dönmem gerektiği söylenince ne üzüntü ne sevinç duydum. Eğer bulunmam gereken yer orasıysa, orada bulunmaktan hoşnut olacaktım…

Ya Rab benim işim sana hamd etmek.

Gemiler farklıdır ama su aynı…

Şimdi sen tasavvuf denizinin en derin sularında yüzüyorsun. Seninle umman arasında… Yalnızca bu dayanıksız sandal, kendin var…

Yolculuğunda Allah’ın rahmeti yüce başına aksın…

Vesselam….

Zeliha Üstün – Müsned-i Şihab

Zeliha Üstün – Müsned-i Şihab

Kuzai, hadis derlemesinden olu­şan eserini kendi diliyle şöyle anlatıyor:

“Bu kitabımda, Rasulullah’ın ha­dislerinden duyduğum hikmet, vasiyet, adab, öğüt ve misallerle ilgili, bin kadar cümleyi topladım. Lafızları kısa, manaları kolay anlaşılır olanları tercih ettim. Öğrenmesi külfet­siz, ezberlenmesi kolay olsun diye, hadis lafızla­rının yakınlığına göre eseri bölümlere ayırdım. Kitabın son kısmına da Rasulullah’tan rivayet edilen ‘duaları’ yerleştirdim.”

Hadislerin günümüz Türkçesine tercümesi Ali Akar Bey tarafından yapılmış. Küçük yaşlarımız­dan bu yana ismini sitayiş ile duyduğumuz Ali Bey’i, tercümedeki maharetinden dolayı ayrı­ca tebrik etmeden geçmemek gerek. Eser, her bir hadisin kendi içinde şümullü bir biçimde ele alındığı, ifadelerin özenle seçildiği, kelimelerin bire bir anlamlarını vermekten ziyade hadisleri hayata nasıl adapte edilebileceğine dair ipuçları içeren gayet akıcı bir şekilde, bin güzel ve ebedi kelamdan oluşan rehber bir kitap haline getiril­miş. Sözler yüzyıllar öncesinde söylenmiş değil de bugüne özel, bize has, yanışı ile henüz alev almış yol gösterici meşalelermiş hissi uyandırı­yor satırlar ilerledikçe.

Hassasiyetle seçilmiş hadisleri okurken doğru tercüme edilmiş, açıklamaları günümüz ihtiyaç­ları ve bakış açısı ile yapılmış çalışmaların yaşa­mımızın devamını sağlayan “su” gibi vazgeçil­mez olduğunu, okudukça aslında ne kadar da susadığınızı ve her defasında nasıl da kana kana bu membadan içmek istediğinizin fark ediyor­sunuz. Okudukça, Efendimizin uygulamaları karşısında kimi zaman şaşkınlık, memnuniyet ve tasdik hisleri ile dolu bir sine ile vahalarda dolaşırken, kimi zaman da ilk defa tadına baktı­ğınız tropik bir meyvenin damağınızda bıraktı­ğı aromalı, ferah ve yepyeni tat ile farklı deniz­lere yelken açıyormuşsunuz hissine kapılıyorsu­nuz. Ama illa ki her bir yolculuk bir öncekinden daha geniş ufuklara, daha çok bilinmezlere sü­rüklüyor sizi…

Lakin tüm bilinmezlikler içinde illa ki bilinen gerçekler deniz fenerleri gibi rotanızı çiziyor…

Yolun başı edeb, ille de edeb…

“Allah bir kulunu rezil etmek istediğinde; onu, ilim ve edepten mahrum bırakır.”

“Allah’ım beni sana karşı saygılı olmakla, takvay­la rızıklandır.”

Amin!..

Yaşam için herkesin ayrı bir tarif sunup fark­lı reçeteler hazırladığı bu günlerde ben de Müsned-i Şihab’dan kendi reçetelerimi hazırla­dım zihin panoma tutturmak için…

Yola çıktığım gemide beraber bulunduğum in­sanlar arasında kaptan, bulunduğum yerde li­der olmak istiyorum, diyenlere tüm zamanların önderinden asla değişmeyecek liderlik öğüt­lerini yakaladım önce.

Rabbim bana, “Sözümün zikir, susmamın te­fekkür ve bakışımın da ibretli bir bakış olması­nı emretti. “

“Kim, insanların en soylusu, en üstünü olmak is­terse, Allah’a karşı kulluk bilinci taşıyıp takva­lı olsun.” “Allah için tevazu gösterip alçak gönül­lü olanı Allah yüceltir. O kendisini küçük görür, oysa insanların gözünde büyüktür.”

“İnsanların en kuvvetlisi olmak isteyen, hayat kararlarını Allah’a bırakıp O’na tevekkül etsin.”

“İnsanlara olan saygınız, korkunuz, sizi doğru bildiğiniz gerçekleri yerine getirmekten alıkoy­masın.”

“Bil ki zafer sabır ile ferahlık sıkıntı ile kolaylık da güçlük ile beraberdir. “

“Temkinli hareket etmek, dengeli ve orta yol­lu davranmak, diline sahip olmak, bir şeye araş­tırmadan karar vermeme, Peygamberliğin yirmi altı kısmından birer bölümdür.”

“İlmi yazı ile kaydedin. “

Sosyal Reçeteler…

“İç yüzünü araştırırsan, küsüp terk edersin; in­sanlara mesafeli yaklaş!”

“Öfkelendiğinde sus! “

“Sadakanın en üstünü, güzel konuşularak veri­len dil sadakasıdır. “

“Allah, konuşmasından memnun olmadığı hiç­bir kulun amelini kabul etmez. “

“Sabır, özellikle musibetin, sarsıntının ilk anın­da olmalıdır.”

“Sonunu görmeden, herhangi bir kimsenin uy­gulamaları sizi hayran bırakmasın!”

“Güvenilmek zenginliktir.”

“Danışıp istişare ettikten sonra, kimse zarara uğ­ramaz.”

“Değerli insanın değerini, ancak değerli olan­lar bilir.”

“Geceleyin ibadete kalkması mü’minin şerefi, bütün insanlara karşı ihtiyaçsız davranarak bek­lentisiz olması da mü’minin izzetidir.”

“Gençlerinizin en iyisi yaşlılarınıza benzemeye çalışanıdır, yaşlılarınızın en kötüsü ise gençleri­nize benzemeye çalışanıdır.”

Sağlık Reçeteleri…

“Abdesti eksiksiz, tastamam al ki, ömrün uzasın.”

“Yemek öncesinde elleri yıkamak fakirliği gide­rir, sonrasında yıkamaksa cinnetten korur ve göze sağlık kazandırır.”

“Kim sofradan dökülenleri yerse delilikten, cü­zamdan, deri hastalığından afiyet bulur, korun­muş olur. Onun çocuğu da, çocuğunun çocuğu da korunmuş olur.”

Bu İstikamet Cennete Gider…

“Cennet halkını oluşturanların pek çoğu, fettan­lık düşünmeyen, saf yüreklilerdir.“

“Hayat belirtisi olan her canlıya su vermek se­vaptır.”

“Allah’a imandan sonra en akıllıca iş, insanlara sevgiyle davranmaktır.”

“Kışın tutulan oruç, kolay elde edilmiş bir gani­mettir.”

“Allah hatır gönül gözeten, kolaylık gösteren güler yüzlü kimseleri sever. “

“Sen yerdekilere merhamet et ki göktekiler de sana acısın. “

“Kendine yapılan iyilikleri dile getirmek bir şü­kürdür.”

Ve hepsinin üzerine, her şeyin üzerine…

Son Söz…

“Ben kulumun beklentisine uygun durumda­yım. Kulum beni gündemine alıp zikrettiği süre­ce onun yanında, onunla birlikteyim.”

Vesselam …

Zeliha Üstün – Hayallerin Gerçekliğinden Yaşamın Düşlerine

Zeliha Üstün – Hayallerin Gerçekliğinden Yaşamın Düşlerine

Hikmeti arayanlara, fâni olanı değil bâki olanı isteyenlere rehber olabilecek, sayfaları çevirdikçe bilinmedik alemleri keşfettirecek, düş ile gerçeklik arasındaki ince çizgi üzerinde bir cambaz edasında sizi gezdirecek, hayatın gerçeklerinin kor misali elinizi yakıp yüreğinizi sızlatacağı satırlar arasında nefes alıp verdirecek, sık sık da düşüncelere sevkedecek iki eser yolumuza çıkan bu yolculukta.

İlki A’mâk-ı Hayal. Konya’nın; Mekteb diye nitelendirilen “İslamın ilk Emri : Oku “ Mecmuasının matbaasında 1971 yılında yayınlanan ilk yarısında o günün Türkçesi, ikinci yarısında ise Osmanlıca aslının Latin harfleri ile basılmış versiyonu yer alan Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin eseri. Raci’nin dilinden “Hayaller Alemi”ne yaptığı seyahatlere eşlik ediyor ve bu yolculuklar için bir fincan kahve ve yürekten üflediği neyi ile kapıyı aralayan Üstadı Aynalı Baba’yı büyük bir hayranlıkla tanımaya çalışıyorsunuz.

Diğeri  ise  “Hayat  Çıkmazı” ismi ile 1976 yılında Damla Yayınevi’nden okura sunulan “Mahrem Macera “ ismi ile de bilinen Şeyh Hamidu Kan’ın eseri. Afrika’da Diallobe Ülkesinin sömürgeye uğraması ve bu süreçte gelecekte ülke yönetiminde söz sahibi olacağına inanılan Samba Diallo’nun yaşadığı hayatı konu alınıyor. Bir medresede din eğitimi  alırken  ve üstelik “Üstadın” gözbebeği iken ülke yönetimindeki akrabalarının “Haksız yere yenme sanatını öğrenmek için onların ülkesine gitmek gerek” kararı ile küçük bir çocukken batılı okullara yönlendirilmesinin Samba’nın hayatını nasıl değiştirdiğine şahit oluyoruz. Paris’te Felsefe okurken bir yandan ruhunda yaşatmaya çalıştığı derin kültürü, bir yandan soluduğu yaşamın sığlığı arasında hayatının bir çıkmaza sürüklenişini satır satır izliyorsunuz. Batı ile doğu arasında hikmeti aramak, dünya veya ebedi hayat için yaşamak arasında seçim yaparken tefrik gücünü yitiren bir zihnin zaman zaman yüreğinizi acıtan, kimi zaman kendi yaşamınızı sorgulatan dramatik öyküsü.

“Sultanım sen yıkıkta gömülü bir hazinesin. Ben ise hikmete can atan bir avareyim. Lütfen istifade etmeme müsaade eder misiniz?” diye izin isteyip bir adım Raci’nin hayal dünyasına, bir adım Samba’nın yaşamına doğru adım atıyor ve lemha lemha ilerliyorum aslında kendi yaşamımda…

Raci ilim membaının önünde yıllarını geçirmiş, gerçeği sorgularken, yaşamın anlamının şarapta olduğuna kanaat getirip pejmürde olmuş bir adam. Ta ki bir mezarlıkta meczup bilinen Aynalı Baba ile karşılaşana dek…

Samba Diallo Üstadından: “ Rabbim bu çocukta gelişmekte olan insanca özü arttırdıkça artır. Saltanatın, bir an bile, onun tek zerresini terk etmesin. “ duasını alan bir minik çocuk. Asalet ve üstünlüğü arzulayan ama, soyla geleni değil çalışmakla elde edileni, zorla ulaşılanı, dünyevi olanı değil ruhani olanı isteyen bir yüce insan.

Siyah kıta; tabiata ve onu Yaratana sıkı sıkıya bağlı ve kerestesini istediği ağacı devirmeden ona kardeşçe yakarmamazlık etmeyen insanların kıtası. Burada medeni insan, kullanılabilir insan. Beyazların köle anlayışının aksine hemcinsini sevmek, bilhassa Allah’ı sevmek için  kullanılabilen  insan  medeni  insan. Beyazlar için makbul olan bir şeyin nasıl göründüğü iken, Samba’nın ülkesinde hemen herkes aynı tarzda beyazlar giyinir fakat insanlar erdemlerine ve karakterlerine göre değerlendirilir. Samba beyazların medeni (!) okullarına gönderilir çünkü ailesi “Dış görünüşü hizmetine almayı öğrensin” ister. Beyazların medeniyetini anladıklarında kendilerini içten içe çürüten bu esaretten onların silahlarını kuşanan yeni nesil ile kurtulacaklarını düşlerler ve buna inanmak isterler.

Raci Aynalı Baba’nın huzurunda gün be gün ruhunu beslerken, Samba’nın doygun ruhu her geçen gün biraz daha derinleşen bir dehlize yuvarlanmada.

Raci’nin düşlerinde Çin’den Hind’e ülkeler, Kaf Dağı, Anka, uçan atlar, gezegenler ile binbir türlü alemler vardır ve her seyahatinde ruh alemi biraz daha genişler. Samba’nın ise -okuduğu her bir ayet ile daha ötelere gittiğini hissettiği yaşamının aksineyeni yaşamında birlikte olduğu, makineler ile büyülenerek engin  bir işyeri olan dünya fikrini yitirmiş insanlar tarafından ruhu cendereye alınmaktadır. Dayanacak tek desteği kulaklarında yankılanan “Kabullenir ve kendimizi bu hale intibak ettirirsek eşyaya hakimiyetimizi ebediyen yitiririz. Zira ondan daha şerefli olmayan ona hakim olamaz.” sesi oluyordu her defasında.

“İlmin ve hikmetin kıymetini öğrenmek için yaya gideceksin. Bir şey pahalı alınmazsa kıymeti anlaşılmaz.” diyordu Aynalı Babanın Raciyi sürüklediği hayaller, Samba da evinden, ülkesinden uzaklara adım adım gidiyordu kendilerine hakim olan ve alt eden yaşamın esrarını öğrenmeye.

“Kin ve çekememezlik, öfkelenmek, başkasının hakkını zorla almak ve başkasına saldırmak, açgözlülük ve haset gibi karanlığın çirkin huylarını kendinizden kovunuz. Mutlaka Allah’a şükrediniz. Her ne derd var ise kanaat ediniz. Velhasıl bu imtihan dünyasından nur olarak gidiniz ki, ebediyen nurlar âlemi karargâhınız olsun. “ diyordu Samba’nın Üstadı onu uğurlarken Racinin düşleri ile eş zamanlı. Raci esenliğe ilerliyordu, Samba ise tezatların memleketine.

Raci’nin enginliğini anlamayınca insanlar deli koymuşlardı adını ve yeri artık tımarhane idi ama bilmiyorlardı ki onun için buranın asıl adı cennetti. Oradaki insanları tanıyınca “deliliğin bir saadet mi yoksa bir felaket mi olduğu hakkında beni çok düşündürdü. “ diye ifade ediyordu yaşadıklarını. Akıllı addedilenler ile buradakileri karşılaştırdığında son kararı ise “Sakın alem büyük bir tımarhane olmasın!” oluyordu. Samba’nın hikayesinde ise Deli, beyazlar ülkesinden döndüğünde bambaşka biri haline gelmiş, daima aynı kıyafet ile yaşayan fakat Üstad’ın yanından ayrılmayan, yaşamı kalp gözü ile görmeyi başarabilmiş kişiydi.

Diallobe ülkesi gibi pek çoklarını tarih kitaplarından okuyup teyit ettiğimiz hikayede bizim anladığımız manada gerçeklik ile, Raci’nin düş olarak anlattığı ruhi gezintilerden hangisi hakiki gerçeklik? Fiziki gözün gördüğü mü yoksa gönül gözünün gördüğü mü esas olan? Modern zaman kurgulamalarında matrixte yaşıyormuşsunuz hissini veriyor kitapların satırları arasında geçişler yaparken. Bir yüzü gerçek sanılan hayal, diğer taraf düş sanılan hakikat…

Çapraz okumalarımda gördüm ki Samba, Raci, Aynalı Baba, Üstad ve ben bu satırları okuyanlarla birlikte aynı hazzı paylaşıyoruz. “Benin düşüncelerle dolu vicdanımın araştırmaları benim en büyük zevkimdir. “

Ve Samba ile aynı hedefi aslında… “Ben niyet ettim ki, bu hayatı, dünyaya niye geldiğimizi, ne olacağımızı, bizi göndereni anlamadan terk etmiyeyim. “

“Hayat insanı bir an rahat bırakmaz. Çünkü bin türlü acılarla ve geçim sıkıntıları ile doludur. İnsan çocukluğunda beşikte ağlamaktadır. O tertemiz ve günahsız çağ feryatla geçer. Gençlik bin türlü emel ve arzularla doludur. İhtiyarlık ise mihnet ve sıkıntı devresidir. Ecel vakti geldiği zaman ömrün geçen kısmı bir andan ibarettir. Bunca sefalet bir an için midir? “ diye düşündürür diğer taraftan Raci.

Ama duruşum ne olmalı bu hayatta diye sorunca ben, Samba’nın babası cevap makamında “Artık hiç kimse kendi başına öz benliğini muhafaza ederek yaşayamıyor. Oğlum da bu yeni dünyayı inşa etmeğe iştirak edecek. Onun bu uğraşa uzaklardan gelmiş bir yabancı gibi değil, ama kentin geleceğinden sorumlu bir sanatkar gibi iştirak etmesini diliyorum.” Taşın altına elini koyarak yani diyor zihnim arka planda.

Aynalı Babanın ney sesi kulağımda, şekerli kahve tadı damağımda. Bir Samba, bir Raci’yim Paris’in toprak şefkati olmayan sert kaldırımlarında ya da mezarlığın tenhasında. Zaman ve mekan kayıp aslında. Yüzyıllarca gezsem de tek bir nokta içinde gezmiş oluyordum aslında. “Hep”tim ve de “Hiç” aynı zamanda..

… ?

“Yaradılışınızın icabını iyice düşününüz.”

“Ey avare yolcu, yürü durma yürü. Bu geçici alemin zevkleri seni Allaha kavuşmaktan alıkoymasın. Bu eşsiz manzaraları, bu güzelliklerin hepsi rüya ve hayalden ibarettir. Ey zavallı ziyaretçi! Yürü; durma, yürü. Mert ol; aldanma. Sebat et.”

Hiçlik zirvesine insan cinsinin binde, yüz binde biri çıkamaz. Zira ona çıkmak için kendine hakim olmalı. Bir kalpte emel olursa yollarda kalır. Oraya canlı cenazeler çıkabilir. Sen kendinde öyle bir kuvvet hissediyor musun ?

“Alem bir deniz, sen bir gemi, aklın yelkeni, fikrin dümeni, kurtar kendini ha göreyim seni !” sesi yankılanıyor gerilerden.

Satırlar ilerledikçe, yaşamlar bilinmezlere gittikçe asıl vazgeçilmez çıkıyor karşımıza.

Samba’nın Üstad’ına, ülkesine, ailesine, ilim ve gönüllere sızan Hikmet’i bilmeye duyduğu his ile Raci’nin Aynalı Baba’ya, yeni alemler keşfetmeye ve keşfettikçe asıl Nur’a yaklaşmak konusunda hissettikleri birbirinin aynı.

Her iki yaşamda da aslolanın, ruhun hakikatinin sevgiden, aşktan geçtiği aşikar. Neye ne kadar bağlanıyorsan senin de hakikatin o aslında. Hikmetse aradığın bulduğunda gayrısını istemez hale geliyorsun, “Leyla’sı ilahi kudretin yeni bir cilvesi ile “Mevla”olan kimseye hiç mecnun denilir miydi ?”

Ölmezlik sırrına erenler “aşk”ı tanımış olanlar…

Muhabbet Nifak’ın en büyük düşmanı, Gazap muhabbetin yok edicisi, Hikmet Gazap’ın ateşini söndüren, Nefs-i Emmare ise Hikmetin galib geleni iken  bilinen her şeyin ve hepsinin üstünde gelir. Son söz daima onundur ve alemleri Nur’a çevirir.

“Ben o kimseyim ki, benim adalet terazimde herkes eşittir. Cihan padişahları ile fakirler bence aynı derecededir. Ben Yaradanın güç ve kuvvet kılıcıyım. Ben “Aşk”ım. Güç ve kuvvetimden kainat titrer.

Ruhun hakikatini kavrayan herkes aşk eteğini tutup Allah’a kavuşmaya yaklaşır…

Vesselam…

Zeliha Üstün – Kızlarının Kaleminden Mevdudi ve Cemil Meriç

“Bir deha, insan olarak fani nitelikler taşısa da sonsuzlukta tarihle rekabet eder…”

“İnsanlar vardır gölgesi geniş, meyveli ağaçlar gibidirler. Uzak yakın, küçük büyük, kadın erkek herkes onlara sığınır. Gölgesinde dinlenir, meyvelerinden yerler. Gölgesi herkese yeter. Tek bir kişiyi bile meyvesinden mahrum bırakmaz.”

Ülkelerinde büyük halk kitlelerini peşlerinden sürükleyen, insanların hayata bakış açılarına, kavrayışlarına yeni pencereler açan liderlerin yaşamlarının sahne arkasında neler olup biter? İnandıkları ve uğrunda azmettikleri gayelerini dillendirdiklerinde; yürekten gelen kelimelerini, heyecanlarını muhataplarının gönüllerine aktarmaya, aynı enerjiyi hissetmelerini sağlamaya muktedir nadir insanlar nasıl bir hayat sürmüşlerdir ki bu kadar verimli ve kalıcı olabilmişlerdir?

İki farklı aydını kendi kelimelerinin yerine bir de çocuklarının dilinden okumaya, anlamaya çalıştım bu kez. Kitaplarındaki coşkunluğun, kimi zaman derinliklerinde kaybolduğumuz, kimi zaman da basit bir cümle ile beynimizden vurulmuşa döndüğümüz ifadelerindeki tesirin beslendiği kaynağı, ailelerini, ev hallerini seyrettim pencerenin kenarından günler ve yıllar boyu.

Derler ki: “Bir adam inceliği, zarafeti ve merhameti ancak bir kız evlada sahip olduğunda öğrenebilir.” Bu dağlar gibi güçlü adamların kalabalıklar karşısında kolay kolay gözlemlenemeyecek zarif taraflarını, hissiyatlarını da kavramaya çalıştım hayranlık duyarak, hamd ederek ama pek de hayrete düşmeden aslında, babamla olan muhabbetimizden ve aile kesitimizden pek çok ortak noktalar yakaladığım satırlarda.

Gördüm ki “Mevla bir kulunu seçtiği zaman amacına ulaşmasını sağlayacak sebepler hazırlar. Bu kişi de hayatının gidişatını bilircesine çocukluğundan itibaren adım adım izlemesi gereken bu planın farkında gibidir” ve yolunda emin adımlarla ilerler.

Her iki zât da ülkelerinde, pek çok kültürün ve inancın bir arada bulunduğu, çatışmaların, çalkantıların ciddi anlamda yaşandığı bir coğrafyada ve zaman diliminde doğmuş ve onları adları anılmaya değer kılan karakterlerinin temellerini yine bu topraklarda atmış, kimi zaman hayalini kurdukları, kimi zaman da mecburen bulundukları şehirlerde kemâle ulaşmışlar.

“Erkekler hayatı şekillendirir, kadınlar erkekleri” denilir. Hami ra Mevdudi satırlarında Mevdudi’yi “Babam iki kadının eseridir: Babaannem ve annem.” diye  anlatma ya başlarken, Ümit Meriç de benzer bir cümleyi naklediyor babasının ağzından eşi için sarf edilmiş “Eski Roma’yı eski Roma yapan kadınlardan biri gibiydi.” Devrine damgasını vurmuş iki farklı insan… Biri doğu ve dinin yılmaz bir savunucusu, diğeri önce batı, sonra doğu ve nihayetinde Türk-İslam medeniyetinin doğruluğuna inanmış bir aydın. Biri siyasetin en içinde aksiyon insanı, diğeri politika denilince münzevi olarak nitelendirilebilecek kadar bu konulardan uzak bir mütefekkir. Biri konuştuğunda en önemli şeyleri bile basit cümlelerle ifade eden ve münakaşadan kaçınan bir tarzda, diğerinin cümleleri muntazam, fikir ve bilgiden çatlayacak kadar uzun. Biri büyük ve sesli halk kitlelerinin kahramanı, diğeri okuldan eve getirdiği sınırlı sayıda fakat her birini ayrı bir dünya olarak yetiştirdiği öğrenci ve kadimleşen dostlarının, sessiz kalabalıkların hoş sohbet arkadaşı. Ama aslında aynı insan her ikisi de.

Yaşamın tüm alanlarındaki sorunlar için çözüm önerileri inançlarında, savundukları felsefelerinde. İnandıkları fikirlerin sonuna kadar yılmaz birer savunucusu her ikisi de. “Siyasi ve askeri yenilginin boyutları maddi zararı aşamaz fakat fikri ve ahlaki yenilgi akılları, kalpleri, zihinleri ve düşünceleri harap eder.” “Bundan dolayı Doğudan gelen ışığı takip edip maddeci kültürden mana dolu irfana yönelmek gerekir.”… İki arif portresi satırlar arasından silueti bedene dönüşen; bir şeyi yasaklamayan, bir şeye tamah etmeyen, bir şeyleri toplamayan… Tabii kitapları hariç…

Kullandığı dile hâkim. “Kaamusa uzanan el, namusa uzanmıştır.” diyecek kadar diline düşkün, dinleyicilerine kendi dillerini yeniden sevdirecek, kelimelerin rengi olduğunu hissettirecek kadar belagat sahipleri… Yazmak konusunda tutkun, aynı zamanda yazmak için okumanın önemini bilen kitap âşıkları… “Raftan çektiği kitabı, kutsal bir emanetmiş gibi başına  yaklaştırır ve yüzünü içine gömer, onu öper ve koklar.”

Kitaplarıyla dostlukları çok özeldir onlar için. Bu dostluğun tek yönlü olmadığını da ifade ederler her fırsatta: “Kitap sevenini bulur evladım, arayanını bulur. Bunu bütün kitap âşıkları bilir…” Kitapla haşir neşir olan insanlar gibi birer öğretmendirler hayatlarının her aşamasında aynı zamanda. Onlar için iki müfredat vardır. Biri kitaplarda yazılı olan, diğeri de hocanın yüreğinde. Önemli olan hocanın gönlünde ve zihninde olandır. Ve kendilerinde olan müfredatı talebelere, ilmi isteyenlere aktarmak için ödünsüz çalışırlar, sürekli zevkli bir gayret içindedirler. Okuldan öğrencilerini getirirler evlerine sık sık. Kerem sahipleri olarak sofralarını, sohbetlerini paylaşırlar bu genç dimağlar ile. İnsan ilişkilerinde saygı değer olmanın tek ölçüsü muhatabın insan olması. Kişinin büyük bir sarayda oturması onun şahsiyetinin de büyük olduğu anlamına gelmez, büyük olan büyük düşünebilen, ufkunu açık tutabilendir.

“Ben Allah’ın indinde gündelikçi bir işçiyim… O benden nasıl ve nerde çalışmamı isterse görevimi ihlasla öylece yerine getiririm. İşin sonunun nereye varacağı benim görevim olmadığı gibi beni ilgilendirmez de. Bu davet sahibinin işidir, işçinin değil.” diyecek kadar haddini bilir ve mütevazı fakat “Eğer dünyayı tekmelersen ayaklarının altına düşecektir.”i idrakinden dolayı  bir o kadar da dik ve “Müslüman esen rüzgârın önünde sürüklenen tüy değildir. Onun hayattaki hedefi o azgın dalgaların yönünü değiştirmektir.” ideali ile tenezzülsüz…

“Biz pencerelerimizi hem Batı’ya açmalıyız, hem Doğu’ya. Ama önce kendimizi tanımalıyız. Bizim medeniyetimiz, ahlaka dayanan bir medeniyet. Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden de,  ilimden de muazzez. O büyük, o gerçek, o mert insanı ecdadımız yaratmış ve yaşatmış. Kendini tanımak, irfanın ilk merhalesi. Düşüncenin görevi, insanından kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak” bilinci ile hareket ederler ömür boyu.

İki aziz insan tüm büyük olanlar gibi hadsiz sabır sahipleridir de aynı zamanda: Biri, gözlerinin feri ebediyen kesildiğinde yeryüzü için kapanan gözler, gökyüzü için açılır düşüncesiyle yaşama devam etmiş bir bilge, diğeri müteaddid defalar tekrar eden mahpusluklara “Müminin izzeti ayakta kaldığı sürece hapishaneye aldırmam.” diyen, ilk tutuklandığı zaman Hz. İbrahim’in eşi Hacer ve oğlu İsmail’i çöle bıraktığı andaki sünnetini işleyerek ardına bakmayan, ardına baktığında endişelerinin artacağı ve azminin kırılacağı inancı ile Hakka dayanıp adımlarını ileriye doğru atan bir baba.

İkisinin de prensibi aynıdır aslında: “Sabretmekte dağ gibi olun, ne fırtınalar, boralar geçer üzerinden ama o olduğu yerde sapasağlam durur. Hiçbir fırtına onu sarsamaz. Derin denizler gibi olun. Nice azgın nehirler dökülür sularına da o olduğu yerde durur. Çevresindeki ülkelere ve limanlara zarar vermek için taşmaz. Cahiller kendilerine laf attığı vakit ‘Selametle’ derler ayeti şiarlarıdır. Bir anlık susmak bin cevaptan daha hayırlıdır. Çünkü kirli suya taş atmak elbiseni kirletmekten başka bir şeye yaramaz.” Tıpkı yaşam yolunda bizi tökezleten çakıllar canımızı sıktığında babamın yürek ferahlatan sözleri gibi: “Seyredin, sabırla seyredin. Bu devranın döndüğünü elbet görürsünüz, canınızı yakan dikenler bir gün muhakkak sizin elinizle yaşam bulmak isteyeceklerdir. “

Sıradan halk ile gerçek liderler arasındaki fark yaşamlarının her anında, ailelerinin tüm fertlerinin hallerinde hissedilir, müşkil bir durumda beklenilenin aksine sükûnetini kaybetmeden, seslerini yükseltmeden yaşamaya devam ederler, “Ben çocuklarımı rahat, sevinç ve yaşam sevgisiyle eğitmek istemiyorum. Kötülükler karşısında sapasağlam dağlar gibi, hak ve hayrın sadık hizmetçileri olmalarını istiyorum.” diyen bir babanın çocukları mahpus Mevdudi’yi ziyaretlerinde bulundukları ruh halini şu cümlelerle ifade ederler: “Bizim dışımızdakiler eşlerini, dostlarını hapishane ziyaretine ağlayıp sızlayarak, kederle gidip dönerken de kulakları tırmalayan seslerle ağıtlarla dönerken; biz sevinç ve mutlulukla babamın ziyaretine gider, daha büyük sevinç ve mutlulukla dönerdik.”

Âlimlerin, erenlerin, aydınların yaşamlarını satırlara hakkı ile sığdırabilmenin mümkünatı elbette yok. Lakin yapmaya çalıştığımız önüne set çekilemeyen şelale misali bu insanların ancak evlerinin içinde bir bireyin gözü ile keşfedilebilecek hallerini, hayatı planlı ve dakikasını zayii etmeden yaşamak konusundaki hassasiyetlerini feraset edebilmeye dair birkaç anekdot yakalamak, kıssadan hisseler çıkarmak kendi yaşamlarımıza dair.

Yeni bir yıla girmişken yaşamı bereketli geçirebilenlerden olma temennisi ile…

Zeliha Üstün – Bir Yaşam Klasiği: Nebi

Zeliha Üstün – Bir Yaşam Klasiği: Nebi

Yaşamı anlamlandırmanın yolunu; düşünmek, fikr ederek kendini keşfetmek, kâşifi olduklarını ise büyük bir derinlik içinde şiirlerde kelimelerle, tuvallerde resimler ile paylaşmak olarak seçen zengin bir ruhun seslenişi olduğu, her harfinde yeniden kendini hissettiren bir çalışma Nebi.
Yazarı Halil Cibran “Lübnan’ da bu kitabı yazmayı ilk kez tasarladığımdan beri, bir tek günüm bile Ermiş’siz (Nebi’siz) geçmedi. Kitap benim bir parçam haline gelmiş gibiydi. Metni yayıncıma teslim etmeden önce tam dört yıl elimde tuttum. Çünkü emin olmak istedim, içindeki her sözcüğün kendimden verebileceğim en iyi sözcük olduğundan emin olmak istedim.” diyerek bahsediyor çalışmasından.

Çalışmanın hacmi her ne kadar küçük olsa da, kısa bir sürede okunup da hayata geçirilemeyeceğine, yukarıdaki satırların ardından iyice kani oldum. Tıpkı yazarın aklından çıkaramadığı gibi ben de yanımdan ayırmamayı yeğledim bir süre. Kimi zaman bir seferde yol arkadaşı misali sohbet etti, kimi zaman da enteresan bir olayın ardından bir bilene danışmak gerek kabilinden “Bakalım kitap bu konuda ne der?”e cevap aramak için açılan bilinçli veya rastgele bir sayfadan seslendi kelimeleri.

Bildik gündelik kavramlara bilinç üstü anlamlar yüklenilmiş Nebi’nin bilge kişisi, Orfales Halkı ile geçirdiği on iki yılın ardından şehirden ayrılan bir seçilmiş ve aynı zamanda pek çok seçilmişin aksine, halk tarafından da başından beri sevilmiş bir insan: Al Mustafa.
Nimetlendirilmiş, çok veren ve çok verdiğinin farkında olmayan, asil ve inanmış bir teb’a Orfales halkı.

Birlikte seyreyleyelim manzarayı ve düşünelim, orada biz de olsaydık nasıl olurdu tepkilerimiz, neleri merak ederdik, nasıl olurdu son sohbetimiz yaşamımızdan çekip giden bir Nebi ile ayrılmadan önce. Neleri duymayı beklerdik ve ne hisseler çıkarırdık kısa ama düşündükçe derinleşen cevaplardan.
Buyurunuz…
….
Med cezirlerin denizin süsleri gemileri çekip götüreceği bir zamanda. Nebi, huzur bulduğu ve kabul gördüğü şehirden ayrılmanın ruhundaki ağır yükünü, dilindeki sessiz dualar ve derin tefekkürler ile hafifletmeye çalışmakta limana doğru büyük bir hüzünle ilerlerken.
“Kalmak, gecenin içinde saatler alevlense de, donmak ve kristalleşmek ve bir kalıba çakılmak demek.”

Gittiğini gören halk tüm işlerini bir kenara bırakıp şehrin en ücra köşelerinden seğirtmedeler limana doğru koşar adımlar ile.

“Müsaade etme şimdiden gözlerimizin yüzünün hasretiyle yanmasıyla. Kal bizimle…”
Gitmek mi zor, kalmak mı?
Gidenin yeni bilinmezlere cesurca yelken açması mı zor olan, kalanın yaşamında açılan boşluğu doldurmaya çalışması mı?
Bir bilge kadın o muhteşem sohbetin ilk temel taşını koyan: “Sen muhakkak gideceksin…
Ama bizi terk etmezden evvel istediğimiz şudur ki bize konuş ve bahşet bize hakikatinden.
Ve biz onu çocuklarımıza bahşedelim ve onlar kendi çocuklarına…
Uyanıklığında uykumuzun ağlayış ve gülüşüne kulak verdin. Şimdi bizi kendimize aşikâr eyle…”

Ve Nebi halkın kelimelerine tek tek yanıt verir. Modern zaman insanlarının yaptığı gibi bir kelimenin karşılığı tek bir kelime ya da anlamsız bir boşluk değildir onun lügatinde. Hayattan aldığı dersleri gönül imbiğinde süzüp insanların fark edemeyeceği derinlikler yakalamıştır ruhu her bir nesnede ve kavramlarda. Bu yüzden seçilmiştir ve seçildiği için de böyledir aynı zamanda.

Konuş bize öğretmeye dair : “Hiç kimse size hiçbir şeyi aşikâr eyleyemez; bilginizin şafak sökümünde hala yarı uykulu yatmakta olandan başka…

Gerçek bir bilge sizi kendi bilgeliğinin evine girmeye davet etmez, daha ziyade kendi zihninizin eşiğine kadar size rehberlik eder…”

Söyle bize dostluğa dair : “Dostunuz sizin cevap bulan ihtiyaçlarınızdır. Ve dostluğunuzda ruhun derinleşmesinden gayri bir niyet bulunmasın aynı zamanda…”

Peki ya konuşmak? “Siz düşüncelerinizle barış halinde olmaya son verdiğinizde konuşursunuz…”

Düşünce bir sema kuşudur ki kelimelerin kafesinde kanatlarını gerçekten açabilir ama uçamaz…”

Suç ve Ceza : “Nasıl bir yaprak tüm bir ağacın sessiz bilgisi olmadan sararmazsa, aynen hata işleyen de hepinizin gizli iradeleri olmaksızın hata işleyemez.

Şayet sizden herhangi biri dürüstlük adına cezalandırmak ve kötü ağaca balta indirmek isterse onun köklerine baksın. O, iyi ve kötünün, verimli ve verimsizin, hepsinin köklerini toprağın sessiz kalbinde birbirlerine sarmaş dolaş olarak bulacaktır.”

Özgürlük üzerine konuş bizlere: “…Gündüzleriniz endişeyle dolu ve geceleriniz de ihtiyaç ve gamla yüklü olduğunda siz gerçekten özgür olursunuz…”

Aklınız ve tutkunuz “Denize açılan ruhunuzun dümeni ve yelkenleridir. Mademki Tanrı’nın gök kubbesinde bir soluk ve Tanrı’nın ormanında bir yapraksınız siz de akılda istirahat eylemelisiniz ve tutkuda hareket etmelisiniz.”

Istırabınız ise, idrakinizi bürüyen kabuğun çatlayışıdır.
Aşk’a gelince; O, nasıl sizi taçlandırırsa öyle de sizi çarmıha gerecektir. Nasıl serpilmeniz içinse öyle de budanmanız içindir.

Aşkın kanatları sizi sarmaladığında boyun eğin ona… Kalbinizin esrarını öğrenebilesiniz diye… Ve hayatın kalbinin bir parçası olabilesiniz diye…
Evliliğinizde birbirinizin kâsesini doldurun fakat aynı kâseden içmeyin
Ve birlikte durun ama birbirinize çok yakın değil. Zira mabedin sütunları ayrı durur.

Ve çocuklarınız… Onların ruhları yarının hanesini mesken tutmuştur, onları kendinize benzetmeye kalkmayın. Sizler yaylarsınız, çocuklarınızın diri oklar misali ileriye fırlatıldığı…
Vermekten bahset bizlere… “Öyleleri vardır ki verir ve verirken ıstırap duymazlar, ne neşe ararlar, ne de erdem düşüncesi ile verirler. Bu gibilerin elleri aracılığı ile konuşur tanrı ve onların gözlerinin ardından gülümser yeryüzüne.

Hayat okyanusundan içmeye hak kazanan kimse sizin küçük derenizden kâsesini doldurmayı da hak eder. Siz önce kendinizin bir veren ve verme vasıtası olmaya layık olup olmadığınıza bakın.”

Çalışmak nedir? “Çalışmak görülebilir kılınmış aşktır.

Nedir aşkla çalışmak? Kumaşı yüreğinizden çekilen ipliklerle dokumaktır cananınız giyecekmişçesine, evi inşa ederken gayret göstermektir cananınız oturacakmışçasına orada…”

Neşe ve Keder nedir peki? “Neşeniz maskelenmemiş kederinizdir. Neşe ve keder birlikte gelir. Biri sizinle sofranıza tek başına oturduğunda hatırda tutun ki diğeri yatağınızda uyuklamakta.”

Ve evleriniz… “Sizin daha geniş gövdenizdir. Eviniz yaşamınızda bir çapa değil bir yelken direği, bir yarayı örten parlak bir çeper değil, aksine gözü koruyan bir gözkapağı olacak…”
Zamanı anlat bize… “Dün bugünün hatırasından başka bir şey değildir ve yarın da bugünün rüyası. Ve zaman da tıpkı sevgi gibi parçalanamaz ve arşınlanamaz. Öyleyse bırakın bugün maziyi hatırayla ve istikbali hasretle kucaklasın…”

İyi ve kötüye gelince; “Kötü kendi açlığıyla ve susuzluğuyla azap çeken iyiden başka nedir ki? Hakiki iyi, çıplak olana elbisen nerede? diye sormaz, ne de evsize evinin başına ne geldi? diye…”

Ölüme dair konuş bize “Siz ölümün sırrına vakıf olmak istersiniz fakat onu nasıl bulacaksınız hayatın kalbinde aramadıkça? Ölüm korkunuz, kendisine şeref payesi vermek üzere elini uzatan hükümdarın huzurunda duran çobanın titreyişinden başka bir şey değildir.
Ölmek eriyip güneşe karışmaktan başka nedir ki?”

Okudukça ruhumu kanatlandıran satırlardı her biri ayrı ayrı. Sadece görünen semada değil, ötelerde seyahate çıkaran ve yepyeni pencereler açan…

“Anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır…” der Pîr. Yaşam formül kitabı Nebi’nin kelimelerinden derkenar olanlar satırlara aktarmaya çalıştıklarım, daha önce bakmadığımız pencereler açan bildiğimiz ve her gün gördüğümüz manzaralara…

Kahin Mitra ile birlikte ben de diyorum ki ahir söz olarak “Bu gün ve bu mekan ve konuşan ruhun mübarek olsun!” Hangi gönüle, hangi coğrafyada, hangi dilde sesleniyorsan…
Vesselam…

Zeliha Üstün – Bir Bilgenin Kaleminden: Hikem-i Ataiyye

Zeliha Üstün – Bir Bilgenin Kaleminden : Hikem-i Ataiyye

Hayat bir yolculuksa eğer, önce emekleyerek, ardından küçük adımlarla katetmeye çalıştığımız , kimi zaman yorgun düşüp yavaşladığımız, zaman zaman da koşarak tamamlamaya çalıştığımız bu yolda doğru işaretleri takip etmek gerekir , tünelin sonundaki ışıksa aradığımız.

Bu işaretleri aramak da meşgalelerimizden biriyse ve hatta asıl amaçsa hayatın koşuşturması arasında, yaşamımızı yönlendirecek okları ve yol levhalarını kimi zaman bir düşde, kimi zaman bir pir-i faninin yüzünde, kimi zaman masum bir çocuğun gülümsemesinde, kimi zaman satırlar arasında buluveririz.
Tüm kitapları tek bir kitabı anlamak için okuma niyeti ile yürürken karşıma çıkan kitabın sayfalarını karıştırdığımda “Namazda Kur’an’dan başka bir metin okumaya izin olsaydı Hikem okunurdu.” cümlesi ile yapılan girizgah oldukça iddialı ve bir o kadar da merakımı celbedici oldu.

Satırlar ilerledikçe hayata ve O’na teslim olunmuş bir yaşama dair sadece işaretlerin olmadığını gördüm. Virajlarındaki eğimleri milimetrik hesaplanmış, buzlanma yapabilecek yerleri asfalt altı ısıtma sistemleri ile döşenmiş, muntazam ışıklandırılmış ama dikkati dağıtmadan, rehavete sürüklemeden, bir sonraki dönemeç için pür dikkat kesilmemi sağlayan, elhasılı tüm teknik detayları düşünülmüş, zaman zaman nasıl bir sona gidiyorum desem de asla ayrılmak istemeyeceğim muhteşem manzaralı bir otobanda buldum kendimi.

“Zamanın her yeniyi eskittiği bir vakitte kalıcı olandan ” bahseden satırlar arasında asude bir seyahat yaptım.

Bir de satırları elime alıp ters yüz ettim. Eskimez harfler ile yazılan
orijinal sözler çıktı karşıma.

Okudum, okudukça ferahladı kelimeler…

Kelimelerin, harflerin dizilişine hayran kaldım.

Kimi cümleler gönlüme bir tüyün ipek yastık üzerine düşüşü gibi yumuşak ve sessiz bir iniş yaptı…

“Seni kendi yaratıklarıyla ürküttüğü zaman iyi bil ki, O , sana kendisi
ile üns ve dostluk kapısını açmak istemektedir. “(93)

Kimi cümleler ise bedeni yaraladıktan sonra bir de içinizde parçalara
ayrılan kurşunlar gibi sînemde defalarca patladı…

“ Hicret ve niyetin ne için ? Bir gece uyandığında yatağından kalk,
şöyle yıldızlara bir bak. Düşün!..”

Bazen çok iyi tanıdığım bir büyüğümle sohbet ediyormuşum hissine
kapıldım…

“Bir başka işte kullanmak üzere içinde bulunduğun halden seni çıkarmasını Hak Taâlâ’dan isteme!… Çünkü O seni o halden çıkarmadan da söz konusu işte kullanabilir. “ (18)

Kimi zaman da büyük bir kalabalığın önünde mahkum ediliyormuşum
gibi …

“Eşyadan eşyaya seyahat edip durma. Kendine uzaktan bakmayı öğren…”

Göğe çıktım…

“Cenab-ı Allah’ın halkın eliyle sana eza ve cefa ettirmesi, onlarla beraber oturup kalmaman içindir. Her şeyin seni rahatsız etmesini istiyor. Ta ki hiçbir şey seni meşgul etmesin. O’ndan alıkoymasın. Şeytanın
senden gafil olmadığını bildiğin zaman, varlığını elinde bulunduran
Varlık’tan da gafil olma.”(217) Yerin kor merkezinde eriyip yok olmak da istedim…

“ Vakit içinde Allah’ın ızhar ve takdirinin dışında bir şey ortaya koymak
isteyen kişi cehaletten hiçbir şey terk etmemiş demektir. “ (16)

Hikmetler gördüm…

“Kendileriyle sevindiğin şeyler az olsun ki, kendilerine üzüleceğin şeyler de az olur.” (208)

Bilgelik imbiğinden süzülen damlalar aldım avuçlarıma… “Varlığını  bilinmezlik toprağına göm. Çünkü gömülmeyen şey bitmez. Bitse de netice itibariyle tam olmaz.“ (12)

Tefekküre daldım…

“Allah’ın katında değer ve kıymetini öğrenmek istiyorsan, seni hangi işte ikame ettiğine, seni hangi halde tuttuğuna bak.”(68)
Bakış açımı değiştirdim…

“Gafil sabahlayınca ne yapacağına bakar. Akıllı ise Allah’ın kendisi ile ne yapacağını düşünür.”(106)

Dikkat notları aldım hayata dair…

“ Her meseleye cevap veren, her gördüğünden bahseden ve her bildiğini
anlatan bir kimse gördüğünde bu haliyle onun cahil olduğunu anla. “(65)

Sordum…

“Seni kaybeden neyi bulabilir? Seni bulan neyi kaybetmiş olabilir?”

Sorguladım…

“İlahi, ben nasıl emelime ulaşamam ki, emel ve arzum sensin. Ben nasıl zelil ve perişan olabilirim ki , sana tevekkül ediyorum, sana güveniyorum.”

Cevaplar aldım…

“Sana umut ve reca kapısının açılmasını istiyorsan O’ndan sana gelenleri
gör ve tasavvur et. Korku ve havf kapısının açılmasını istediğin zaman
ise senden O’na olanları müşahade et, gözden geçir. “

Mutmain oldum…

“Rabbinle istediğin hiçbir şey gecikmez, zor olmaz. Nefsinle istediğin hiçbir şey de kolay olmaz.” (24)

Bir satırdan diğerine , Havf ve reca arasında dolaştım durdum…

Kereminden diledim, bereketsizlikten O’na sığındım …

“Nice ömrün müddeti uzun ve geniş, manevi yönü ve imdadı az; bazı
ömürlerin de yıl olarak müddeti az, feyiz ve bereketi çok olur. Ömrü kendisi için bereketlendirilen kişi az bir zaman içinde Allah Teâlâ’dan öyle lütuf ve ihsanlarını idrak eder ki, bunlar ne söz ve yazı ile ifade edilebilir, ne de onlara işaret ulaşabilir.” (237)

Lûtfundan istedim…

“Şayet O’nun adaleti seninle karşılaşırsa küçük günah diye bir şey yoktur. Hepsi hesaba katılır. O’nun lütuf ve ihsanı seninle yüzyüze geldiğinde ise büyük günah diye bir mesele kalmaz. “(47)

Teslim olanların cesaretinin sırrını keşfettim…“Ümitli olduğun her şeyin kölesi, ümit kestiğin her şeyden de azade ve hürsün.”(57)

Bu sonsuz ve görebildiğimden çok daha derin olduğunu bildiğim söz ummanının son satırlarına gelip yolun sonunda ışığı gördüğümde ise ancak Amin, amin , amin diyebildim…

“İlahi, hazine haline gelmiş olan ilminden bana öğret, masun ve mahfuz olan isminin sırrı ile beni muhafaza edip koru. “

“İlahi, kâinat eserlerindeki tereddüt ve tefekkürüm sana olan vuslatın vâki olacağı ziyaret yerinin uzaklığını gerekli kılıyor. Öyleyse beni öyle bir hizmette tut ki, beni sana hemen ulaştırsın.”

Vallahul müveffigu Ve bihi estaı’nu (Tevfik Allah’tandır ve yardımı O’ndan
isterim)

Vesselam…