Dosyaİbrahim Demirci Dosyası

Faruk Yazar – Dillerin Dili: Varlığın Evini Sevmek

Faruk Yazar – Dillerin Dili: Varlığın Evini Sevmek

“Türkçe, ağzımda anamın ak sütü gibidir.” (Yahya Kemal Beyatlı)

Dünyanın en eski, köklü dilerinden birisi olan Türkçe, yüzyıllardır zarif dokusunu koruyarak, zenginleştirerek varlığını sürdürmektedir. Dilimizin en önemli özelliği farklı kültürlere açık olması, bunları bir zenginlik olarak bünyesinde barındırabilmesidir. Medeniyet birikimimizde de bu zenginlik, farklı düşünce ve kültürlere açık olmak suretiyle kendini göstermektedir. Türkçenin bu zengin mirası harf devrimi ile önemli bir kırılma yaşamıştır. Ardından dilin sadeleştirilmesi çabaları vs. Tüm bu çabalara rağmen Türkçe, kendi ırmağında akmaya devam etmektedir.

Dilimizi genç insanlara ne kadar anlatabiliyoruz? Türkçeyi ne kadar sevdirebiliyoruz? Dil bilinci, duyarlılığı oluşturabiliyor muyuz? Bu sorular medeniyet iddiası taşıyabilmemiz için cevabı aranması gereken soruların başında yer alıyor. Türkiye’de dil bilinci oluşturarak Türkçeyi sevdiren çok nadir yazarlardan biri de Dr. İbrahim Demirci. Alanında özel bir yeri olan Demirci, yıllardır yazdığı yazılar ve kitaplarıyla henüz yeterince anlaşılmış ve keşfedilmiş değil.

Demirci’nin Yaralı Yazılar’dan sonra devamı niteliğinde sayılabilecek Dilerin Dili kitabı, dil bilinci, duyarlılığı, titizliği ve sevgisi kazandıran önemli bir eser. Ne var ki bu değerli kitabın baskısı yok. Tıpkı Yaralı Yazılar kitabı gibi. Dileriz yeni baskılarla bu kitaplar daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşır. Dilerin Dili kitabı 2012’de Karaman Valiliği ve Belediyesi tarafından yayınlanmış. Çeşitli yayın organlarında yayınlanmış yazılardan oluşan kitap, basın ve matbuatta yapılan dil hatalarını kelimelerin derin hikâyelerini, şiir tahlillerini ve teorik yazıları içeriyor.

Kitapta önemli tespitler var. Bunlardan birisi; günümüz Türkçesinin cahil İstanbul kadınlarının konuştuğu dile dayanmasıdır. Yazar bunun nedenini şu şekilde açıklıyor: “Çünkü İstanbul Başkent. Bütün yazı dileri, başkentlerde konuşulan dile dayanıyor. Çünkü başkent siyasal, ekonomik, kültürel, düşünsel bütün etkinliklerin merkezidir.” Peki neden Kadın? Bu sorunun yanıtı da şu şekilde: “-Belki kadınlar konuşurken daha özenli, daha zarif, daha beğenilme arzusuyla dolu oldukları içindir. Belki de toplumun ana dili eğitiminde kadınların anne olarak daha belirleyici bir rolleri oluşundan…” Ya cehalet? Çünkü bilgi, insanlar için güç kaynağı olduğu kadar, sınırlayıcı da olur. Okumuş bir Türk, “çihârşenbe”yi “çarşamba”, “penç-şenbe”yi “perşembe”, “nerdüban”ı “merdiven” yapacak cesareti kolay kolay gösteremezdi.”

Kitaptaki teorik metinler dili kavramak ve düşünmek için geniş bir perspektif sunuyor. “Kur’an-ı Kerim’in Hz. Peygamber’e verilen bir kelam mucizesi olması, insan türünün zekâ, zihin, algılama, soyutlama ve düşünme açısından erebileceği olgunluğa erdiğini, ahir zaman sınavını verebilecek konuma geldiğini gösteriyor olmalıdır.” Demirci’ye göre bu olgunluk, sadece bir dile özgü durumu ifade etmiyor. Tam tersine dillerin birbirini etkileyen, geçirgen esnek yapıları bu olgunluğu yansıtacak imkâna sahip. “Türkçenin Çekirdeğini Arayış” başlıklı makalede bu düşünce şöyle açıklanıyor: “Mademki, insan yeryüzünde ilahi emaneti yüklenmeye liyakat ve ehliyeti olan yegâne varlıktır; eşref-i mahlukat’tır ve bu şerefenin alameti farikası bir bakıma “hayvan-ı natık” oluşudur; her topluluğun ve dilin bu vasıfları kaldıracak asgari yeterlikleri ve müşterekleri bulunmalıdır. Dolayısıyla dilerin birbirlerine karşı üstünlük iddiaları, göreli olmaktan öteye geçemez.”

Demirci, insana, şiire ve diline dair düşüncelerini ifade ettiği yazısında kültür, medeniyet gibi insani etkinliklerin varoluşla ilgisini açıklıyor. Kültür, uygarlık gibi birikimleri oluşturan insani etkinliklerin temelinde şu gerçek yatıyor; bu dünyaya inmiş ya da indirilmişiz ve sanki bir başka dünyaya çıkmak için yeryüzünün sınırlarını zorluyoruz. “Biz insanlar bu yeryüzünde “doğal” varlıklar değiliz. Bitkilerle ya da hayvanlarla ortak yanlarımız var ama onlardan ayrı olduğumuz kesin. Bilim, sanat, siyaset, ekonomi, ahlak vs. hep bu bir uzantısı olmadığımız doğa ile ve birbirimizle ilişkilerimizden doğdu, doğuyor, doğacak.”

“Okumak ne demek?” başlıklı yazıda okumak kelimesinin derin bir analizini yapan Demirci, okuma eyleminin kendiliğinden ve bütünüyle olumlu bir eylem olmadığını söyleyerek şu açıklamaları yapıyor: “Diliyle öteki canlılar karşısında bir çeşit üstünlük ve sorumluluk edinmiş olan insan, okumalarıyla da bu üstünlüğü ve sorumluluğu güçlendirme ve yıpratma olanağına ve olasılığına açılmış olur. Esasen insanın bütün nitelikleri ve eylemleri, onu yükseltip uçmağa çıkaracak veya alçaltıp gayyaya düşürecek ikili bir gizilgücü taşımaktadır. Özgürlük ve irade, anlamını ve işlevini bu seçme ortamında bulmaktadır.”

Bizim uygarlığımız, kutsal kitabının ilk buyruğu “Oku” olan bir uygarlıktır diyen Demirci, doğadaki ve evrendeki varlıkları da Tanrı’nın ayetleri olarak görmemiz gerektiğini belirtir. Okumak bir hakikat arayışıdır. Bu arayış varlığı, eşya ve hadiseleri anlama yöntemi olarak tebarüz eder. Okumak bu açıdan çoğalan, genişleyen, zenginleşen bir anlama çabasıdır. “Her türlü okumanın, insanın zihinsel yetilerini işletmesini, canlı tutmasını, hem kendi varlığını, hem başka varlıkları tanımasını, tartmasını, değerlendirmesini ve yeniden üreterek zenginleşmesini, zenginleştirmesini sağlayan ve edilgenliğe izin vermeyen bir eylemdir.” Okumak, bir metni kendi kişisel gücüyle, zihniyle, birikimiyle anlamayı, kavramayı gerektiren ve sağlayan, önemli ve ciddi bir iştir.”

Dillerin Dili’nde; kimi metinlerde diyaloglar, öykü tadında metinler, monologlar, eleştiriler vs. yer alıyor. Hepsi birbirinden güzel metinler arasında; “Hadeka’nın Sırları”, “Yararlı Yangınlar İçin Yedi Çıngı”, “Kar Yağmış” yazılarını özellikle vurgulamak gerekir. Mesela “Hadeka’nın Sırları”nda bir kelimenin anlamını keyifli bir üslupla okuyucu yeniden keşfediyor. Yazarın metinlerde yoğun bir şekilde okuyucuya sorduğu sorular, okuru da bu düşünce eylemine ortak ediyor.

Yazar, imla yanlışları ve kelime, kavram analizlerini içeren yazılarda temel bir çerçeve çizdikten sonra okuyucu Türkçenin zengin ırmağında bir yolculuğa çıkıyor. Demirci’ye göre imla konusunda Türk toplumu, Avrupa ülkelerine göre daha az özen gösteriyor, daha az dikkat ediyor. Türkçe’de imla kurallarında bir istikrar, tam bir uzlaşı bulunmaması belki bunun nedenlerinden birisidir. Fakat Demirci’ye göre toplum olarak dile gereken önemi ve özeni gösterrmiyoruz. Yabancı dillere gösterilen ilgi kadar kendi dilimize hakkıyla ilgi gösterilmiyor. Dilimiz harf devrimi gibi bir tecrübe yaşadı. Bunu yadsıyamayız fakat Demirci, Türkçenin sağlam bir yapısının olduğunu vurgulayarak diğer diller karşısında her hangi bir zayıflığın söz konusu olmadığını belirtiyor.

Türk eğitim sisteminde edebi eserlerin incelenmesinde akademisyenler genellikle, tıpkı kadavrayı inceleyen doktor edası ile edebiyat eserini adeta otopsi ediyor. Edebiyatı, dili yaşayan bir varlık olarak görmek ve estetik bir anlayış geliştirerek bu güzelliği anlatmak çok rastlanılmayan bir durum. İbrahim Demirci, Dilerin Dili’nde diğer yazılarında olduğu gibi dilin içindeki hayatı tüm canlılığı ve güzelliği ile ortaya çıkarıyor.

“Akif İnan’ın Bir Şiiri” başlıklı yazıda Demirci, Toprağın Babası şiirini derinlemesine analiz ederek enfes bir şiir tahlili yapıyor. Şiir ile kurduğu ilişki, şiire bakışı, yorum gücü dilin güzelliğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Aynı şekilde “Apaçık Bir Şiir” başlıklı yazıda Sezai Karakoç’un Anneler ve Çocuklar isimli şiirini Demirci’nin yorumundan sonra çarpılarak okuyoruz.

İbrahim Demirci, Sezai Karakoç’un Anneler ve Çocuklar şiirini, şiirsel bir şekilde yorumlayarak şiirin içine okuyucuyu davet ediyor. Şüphesiz bu davet kelimelerin kuş tüyü inceliğinde bir yolculuğu ifade ediyor.

“…Çocuğun elindeki o siyah çubuk nedir? Ölen annenin cenazesi o bahçenin ya da avlunun uygun bir yerinde hep bulunan ya da salt bu iş için geçici olarak kurulan ocağın üstüne yerleştirilen kazanda ısıtılan suyla mı yıkanmıştır? Çocuk o siyah çubuğu o ocakta yakılan odunların, çalıların kararmış artıkları arasından mı almıştır da elinde tutmaktadır? Mademki bahçededir ve yeşil, canlı bitkiler, ağaçlar arasındadır da elindeki si-yah çubukla, elindeki siyah çubukta, elindeki siyah çubuktan annesini alıp götüren ölümün acısını, acılığını mı görmekte/gös-termektedir. Evet, elinde bir ip vardır annenin. Onu hayata bağlayacak iplerden bir iptir belki de bu…” Evet ama, çocuğunu yitiren anne, çok şaşkın; bu ipi, bu ipe, bu ipte, bu ipten ve bu iple ne yapacağını, onu nereye ve nasıl bağlayacağını bilmemekte, bilememektedir…” “Yeryüzünde anneler ve çocuklar var oldukça, anneler ve çocuklar ölebildikçe bu küçücük şiirde kısaca resmedilenler yaşanıp duracaktır. Hele o “siyah çubuk”, neredeyse ölümsüz bir imge olarak kalacaktır.”

Anneler ve Çocuklar

Anne ölünce çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde bir siyah çubuk
Ağzında küçük bir leke
Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne
Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne

Sezai Karakoç

Etiketler
Devamı

Faruk Yazar

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker