Fatih Özkafa – Sürgünde Yaşamak

Fatih Özkafa – Sürgünde Yaşamak

  1. Şehirlerin Kaderi

Bazı şehirlerin birdenbire büyümesinin, çok sayıda küçük yerleşim birimindeki nüfu­sun hızla azalmasına yol açtığı, bilinen bir ger­çektir. Büyük denizde boğulmak isteyenler, kendi yağıyla kavrulmak isteyenlere galebe ça­lınca, aldığı haddinden fazla göç neticesinde büyük şehir yaşanmaz hâle gelirken, kaybetti­ği kalifiye elemanlar sebebiyle küçük şehir de zamanla cazibesini yitirir. Bu fâsit daire böyle­ce devam edip gider. Ancak kendini büyük şeh­rin kucağına atan herkes umduğunu bulama­yabilir. Doğduğu yerin imkânlarını kıt bulduğu için bütün gemileri yakıp gidenlerin çoğu daha iyi hayat standartlarına kavuşacaklarını zannet­tikleri hâlde daha sefil bir hayat sürerken, gide­mediği için bağrına taş basanlar belki de, haya­liyle avundukları büyük şehrin kendilerine su­nabileceği hayat şartlarına nispetle daha büyük bir rahatlığa sahiptirler.

Sözkonusu mesele, merkez-taşra veya metropol-periferi ilişkileri adı altında sayısız tartışmaya esas teşkil etmiş olan köklü bir me­seledir. Merkeze kıyasla az gelişmiş bölgelerin yıllardır ihmal edildiği, unutulduğu, kendi ka­derlerine terk edildiği veya merkezdekiler tara­fından sömürüldüğü iddiaları her fırsatta ileri sürülmüştür. Sırf bu iddiaları sıkça dillendire­rek siyasi birer statüye kavuşmuş olan insanlar bile çıkmıştır. Maamafih onların ne kadar sa­mimi olduğu su götüren veryansınlarına alda­nıp da ileride iyi şeyler olacağına dair ümit bes­leyen geri kalmış bölge sakinleri hiçbir zaman eksik olmamıştır. Taşrada gidişatın asla değiş­meyeceğini kavradıkları andan itibaren fırsatını kollayıp soluğu merkezde aldıktan sonra kayda değer bir statü elde etmeyi başaranlar ise baş­langıçta bir müddet, büyük şehirdeki yeni mu­hitlerine ayak uydurmakla ayak diremek ara­sında bocalamışlarsa da çok geçmeden raconu kavramışlardır. Yani bundan böyle, memleketinde kalmaya hâlâ devam edenlere acıyacak ve onları kendi kaderlerine terk edeceklerdir.

Geride kalanların bu ezilmiş­lik duygusuna karşı psikolojik tepki­leri “bakın, biz de pekâlâ sizin yap­tıklarınızı yapabiliyor; sizin gibi ya­şayabiliyoruz” demeye çalışmak ola­caktır. Bunun neticesinde de hilkat garibesi taşra şehirleri ve özentili, kompleksli insan tipleri zuhûr ede­cektir. Hele hele parası fazla olanlar­daki israf tutkusu ve gösteriş mera­kı büyük şehirdekileri bile sollayacak mikyasa ulaşacaktır. Naifliğin yerini benbilirimcilik, asâletin yerini soy­suzluk, tabiîliğin yerini yapmacıklık, samimiyetin yerini nezâket budala­lığı alacaktır. Aksi takdirde, esasen sürgün yeri sayılan bir memlekette koca bir ömür nasıl geçirilecektir?

Halbuki taşranın, kırsalın (co­untry) güzelliğinden, kendi özü­nü muhafaza ettiği ölçüde bahsedi­lebilir. Metropoldeki gökdelenlerin kötü taklitleri taşra şehirlerinde de yükselmeye başladığı, yurdun dört­bir yanında metropol lehçesinin ko­nuşulmasına özen gösterildiği, onlar gibi giyinilip kuşanılmaya yeltenildi­ği anda taşra gerçek zenginliğini kay­betmiş ve aslını inkâr etmiş demek­tir.

  1. Mahallenin Politikacısı

Kapasite kifâyetsizliği sebe­biyle belli bir yaşa gelinceye kadar hayatta kendisine prestijli bir rol bu­lamamış olan zevâttan bazıları, ça­reyi politikacılık oynamakta ararlar. Alıştığı muhitin dışına çıkacak kadar büyük düşünemeyen bu nevi periferi politikacı adayının en büyük ideali, sınırlı müddetle de olsa koltukları­nı kabartacak bir koltuğu kapmaktır. Aslında “ideal” gibi nispeten ulvî bir kelimeyi onları vasıflandırırken heba etmek pek de uygun düşmese gerek­tir. Bahis konusu virüse bir şekilde yakalanmış olan bu zavallıların he­deflerine ulaşabilmeleri için rayiç eş­hastan birileriyle yanyana görünme­leri şarttır. Fakat bu iş o kadar ko­lay değildir. Bu yolda öpülmesi gere­ken pek çok etek vardır. Gerekli bü­tün kapılar çalındıktan, bağlılık imti­hanları bir bir atlatıldıktan; üçe beşe bakılmaksızın elde avuçta ne varsa saçılıp döküldükten sonradır ki; söz sahibi gürûhun gözüne girmek başa­rılabilir.

Siyaseti, manevi mes’uliyeti son derece ağır bir icraat müesse­sesi olarak değil de egolarını tatmin için bir vasıta olarak algılayan düşük profilli bu haytalardan, kazara önem­li bir makama terfi edenler olduğu takdirde, değil beynelmilel projeler, mahallî çapta kayda değer hizmet­ler bile beklemek abestir. Böylelerin­den memleket nâmına büyük hamle­ler beklenmesi, bekleyenin aklından zoru olduğuna işaret eder. Yerleşim mahalli küçüldükçe, benzer evsafta­ki insan yoğunluğu artar ve bunların küçük hesapları yüzünden küçük şe­hirler giderek gerilemeye mahkûm olur.

  1. Mahallenin Sanatçısı

Bazı filozofların sanatı taklit­ten ibaret olarak telâkki ettiklerini cümle âlem bilir. Buna göre, sanatçı addedilen insanlar esasında mukal­litten öte bir vasfa sahip değillerdir. Peki ya küçük şehirde “sanatını icra edenler”e ne demeli? Bu “sanat erba­bı” arasında, gözünü merkezdekilere odaklayanlar olduğu gibi, merkezde­kilerle hiçbir münasebeti olmayanla­ra da rastlamak mümkündür. Birinci kategoridekiler merkezle olan irtiba­tı koparmayan ve gücü elverdiğince oradaki “üstad-ı a’zam” bildiklerini taklit etmeye çalışanlardır. Yani bun­lar aslında, yukarıda zikredilen görüş fehvasınca mukallit bile değil; belki mukallitlerin taklitçisidirler. Bunun­la birlikte, kabiliyet ve gayretleri nis­petince kendi muhitlerinde bir mev­ki edinirler. İkinci kategoridekilerin hadd-i zatında i’râbda mahâlleri yok­sa da kendi kendilerine gelin güveyi­lik taslayarak avunurlar.

Merkezin göbeğine taht kur­muş olan dinozor sanatçılardan ka­hir ekseriyeti, kendilerini sanatın mebde’ ve gâyesi gördükleri için taş­radakilerin neler yaptıklarıyla ilgi­lenmek şöyle dursun, merkezdeki meslektaşlarının âsârını bile istihfaf nazarıyla seyrederler. Hâl böyleyken, ortaya çıkardığı üç beş şaklabanca “yapıt” ile sanatta yepyeni bir çığır açtığını iddia edecek raddeye gelmiş birtakım zavallı taşra zanaatkârı için zannederim söyleyecek söz yoktur!

  1. Mahallenin Medyası

Mahallî “basın ve yayın organları”nın pek çoğu, ülke çapın­da yayın yapan büyük kuruluşların programlarını pek amatörce ve bir o kadar da komik vaziyette taklit etme­yi en büyük marifet addeden kadro­ların güdümündedir. Bunların düş­tükleri içler acısı durumdan şikâyetçi olan bir Allah kulunun bulunmayışı ise garâbeti daha katmerli hâle ircâ eylemektedir. Herhangi bir mahallî televizyonun lüzûmsuz (mâlâyanî) bir programına çıktığı için meşhur olduğunu zannedenlere bile sıkça rastlanabilmektedir. Ya o televizyon­larda spikerlik, program yapımcılığı gibi “âlî vazifeler” üstlenenlerin ka­sım kasım kasılarak etrafta boy gös­termelerine ne denebilir? Fakat bun­dan daha ilginç olanı, onları sokakta gören alelâde vatandaşın, ünlü bir si­mayı canlı olarak müşahede etmek­ten duyduğu tarif edilmez iftihardır.

Bütün bu tuhaflıklar silsilesi­nin birbirine ulanarak devam etme­sinin en büyük sebebi, pek tabiîdir ki; bu “iletişim organları”nın zaman­la bölgede ciddi bir siyasi ve ekono­mik rant elde etmesidir. Dolayısıy­la, herkes hâlinden memnun oldu­ğu için fazla masrafa girip de profes­yonel takılmaya ihtiyaç yoktur. Ker­van nasıl olsa yürümektedir ve işin erbabıymış diye sağdan soldan adam transfer etmek için saçılıp dökülecek para yoktur.

  1. Mahallenin Bilim Adamı

Gelelim hepimizin medâr-ı iftiharı olan yüksek tahsil müesseselerine… Cümlenin malûmu olduğu gibi; bu değerli müesseseler, seçkin bilim insanlarının yetiş­tiği ilim ve irfan yuvalarıdır. Öğrencisinden akademis­yenine kadar her mensûbunun gecelerini gündüze katıp dirsek çürüttüğü ve her gün yeni bir buluşla sabahladı­ğı bu kutsal merkezler geleceğimizin teminatıdır. Bugün ülkemizde artık birkaç dünya lisanını ana dili gibi konuş­mayan akademisyen yok gibidir!…

Büyük şehirlerimizde en az beş, diğer şehirleri­mizde en az iki, köy ve kasabalarımızda ise hiç olmazsa bir üniversite açılması maarif erbabının en büyük emel­lerindendir. Böylelikle hiçbir vatan evladı, yüksek tahsil için ana kucağını terk etmek mecburiyetinde kalmaya­caktır. Çünkü köklü üniversitelerle yeni kurulanlar ara­sında teknolojik altyapı, akademik kadro kalitesi ve kü­tüphane, laboratuar vb. imkânlar bakımından hiçbir fark kalmamıştır. Hattâ öyle ki; meşhur üniversitelerimizin birçok değerli öğretim üyesi, taşraya nakil için mücade­le vermektedir!

Bugün gelinen noktada, “asistan olan bir kişi, eninde sonunda profesör de olur” zihniyeti geçerliliği­ni kaybetmiştir. Üniversiteler kalitenin, bilimsel ciddi­yetin adresi haline gelmiştir. Öğretim elemanlarımızın maaşları, bir zamanlar yapıldığı gibi istihza edercesine vasıfsız işçilerin maaşları ile kıyaslanmamakta; aksine, bazıları nerdeyse maaşların fazlalığından dert yanmak­tadır. Bu yüzden hiçbir hoca, sadece intihâl ve iktibas­lardan mürekkep olan kitabını öğrencilere zorla satarak ek kazanç elde etme seviyesizliğine tenezzül etmemekte­dir. Akademik kadronun mesai saatlerini ciddiye almadı­ğı günler de çoktaan geride kalmıştır. Dersi olsun olma­sın, herkes haftanın her günü okulunda, vazifesinin ba­şındadır. Dışarıda, ekonomik getirisi daha yüksek işlerin peşinde koşturan kimseye rastlamak mümkün değildir.

Netice itibarıyla, eğer bu pek yüksek müessesele­rimizin vasfedilen ahvâli, yüzünüzde hâlâ bir tebessüm zuhûruna vesîle olmadıysa, bu yazıyı kaleme alan fakîrin nasıl Nasreddin Hoca ahfâdından olduğuna taaccüp et­mek lâzımdır vesselâm.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>