Fatma Akkubak – Paradoks-Dilemma-İkilem

Fatma Akkubak – Paradoks-Dilemma-İkilem

“anlamaya başlamanın ilk belirtisi ölme isteğidir.”  Kafka

                                                                             -anlamaya başlayan herkese-

 

BABİL KULESİ

Pardon, bu yakınlarda bildiğiniz bir uçurum var mı?

-Ne için?

-Atlamak için. İntihar edeceğim de ben.

-Uçurum zor. Şehir merkezinde nerden bulacaksın uçurumu. Ama bakın, etrafta bir sürü gökdelen var. Onlardan birinden atlayın isterseniz olmaz mı?

-Olmaz, gökdelen olmaz. Uçurum lazım bana. O, uçurumda bekliyor beni.

Gökdelenler, apartmanlar, binalar, iş merkezleri… Bu şehir gibi bu şehirdeki bütün bu beton yığınları da korkunç, soğuk, ruhsuz ve çirkindi. Oysa bir uçurum, fikri bile nasıl da huzur vericiydi.

İnsanlık bir zamanlar tek bir topluluk halindeymiş. Sonradan ayrılığa düşmüşler. Babil kulesinden sonra. Tanrı cezalandırmış onları. Herkes ortak bir dili konuşurken, Babil Kulesi başlarına yıkıldıktan sonra kimse kimseyi anlamaz olmuş. Tanrı her birine başka kelimeler, başka anlamlar vermiş. Ama kimse anlamadıktan sonra kelimelerin ne önemi var ki?

Şimdi yine cezalandırıyor tanrı bizi. Bu sefer ne o gökdelenleri yıkıyor başımıza, ne de kelimelerimizi alıyor dilimizden. Aynı dili konuştuğumuz halde, kimse kimseyi anlamıyor.  Ya da aynı dili konuştuğumuzu sanıyoruz belki de. Aynı kelimeler başka anlamlara geldiği için her birimizde, bu yüzden mi anlayamıyoruz birbirimizi?

Tanrı aynı kelimeler ama başka anlamlar mı verdi bize?

Kelimeler anlaşılmak içindir. Ama onun dilinde bir sürü kelime, anlamını kimsenin bilmediği. Paradoks mu bu, ya da dilemma veya ikilem.

Her neyse.

ATLAMAK YA DA DÜŞMEK (işte bütün mesele bu!)

-Bu yakınlarda bildiğiniz yüksek bir uçurum var mı?

-Ne için sormuştunuz?

-Atlamak için ya da daha doğrusu düşmek için. Yani intihar etmek istiyorum da ben. Ama atlayarak değil, düşerek. Gerçi düşersem intihar sayılmaz galiba. Düşmek bilinçli bir eylem değil sonuçta.

-Evet, düşerseniz intihar olmaz o. Eceliyle ölmek olur, vadesi yetmiş olur, zamanı bu kadarmış olur. Kader olur. Alınyazısı olur. İntihar olmaz ama.

-Her neyse var mı sizin bildiğiniz bir uçurum?

-Maalesef hiç yok. Ama eğer intihar etmek istiyorsanız boğaz köprüsünü önerebilirim size. Güzel mekân, hem popüler bir yer intihar için.

-Yok, sağ olun, bana uçurum lazım. O, uçurumda bekliyor beni.

Bir uçurum düşlüyor. Deniz kenarında. Mevsim sonbahar ya da kış. Hava soğuk ve rüzgârlı. Deniz öfkeli ve dalgalı. Bir uçurum düşlüyor. Dibinde kayalıklar. Kayalıklara vuran büyük dalgalar. Köpüklü, devasa dalgalar. Bir uçurum düşlüyor. Uçurumun kenarına oturmuş bekleyen bir adam. Henüz yaşlanmamış bir adam. Adam sakin ve korkusuz. Düşmekten korkmuyor hiç. Ama biraz daha dikkatli bakacak olursanız bu cesur adama, atlamaktan nasıl da çok korktuğunu görürsünüz gözlerinde. Düşmek ve atlamak aynı şey değil. Atlamak bilerek, düşmek bilmeden. O düşmekten yana. Bilmeden ayağı kaysa, biri iteklese arkadan, rüzgar savursa ya da. Düşse keşke bu uçurumda. Ama olmuyor. Sanki yüzyıllardır onu bekliyormuş gibi oldukları yereçakılı kalan o ağır kayalıklara atmamak için bedenini, zor tutuyor kendini. O kayalıklara vuran koca köpüklü dalgalara nasıl özeniyor her defasında. Denizde bir dalga olup, kendini çığlıklar atarak çarpmak isterdi o kayalıklara. Ya da bu insan haliyle bile; bu et ve kemik yığını bedeniyle; artık taşımakta zorlandığı bu ağır ve hantal gövdesiyle; bu elleri, bu ayakları, bu yüzüyle; bu sefil ve bu yorgun bedeniyle çakılmayı şu kayalıklara ne çok isterdi. Ama atlayamıyor işte. Çünkü o zaman düşmüş olmaz. O düşmek istiyor. Atlarsa düşmüş sayılmaz. Evet paradoks dedikleri bu galiba, ya da dilemma, veya ikilem.

KELİMELER

-Bildiğiniz herhangi bir uçurum var mı?

-Neden sordunuz?

-İntihar edeceğim de ben.

-Madem intihar etmek istiyorsunuz daha bilindik yöntemler deneseniz. İlaç içmek gibi, bileğinizi kesmek gibi, kendinizi asmak gibi. Yok illa atlamak istiyorum diyorsanız, pencereden atlayın, çatıdan atlayın. Neden uçurum?

-Olmaz, dediklerinizin hiç biri olmaz. Uçurumdan atlamalıyım. Çünkü O, uçurumda bekliyor beni.

Kelimeleri severdi yaşarken. Kelimeleri ve kalplerinde gizledikleri anlamları. O anlamları bulmak için kalemiyle deşerdi kelimelerin kalplerini. Canlarını acıtırdı. Canlarını alırdı. Ve kanla yazılmış cümleler kurardı. Her cümle bir cinayet demekti bu yüzden. Her cümlede bir kelimenin kalbi dururdu. Her cümlede anlamını bulmak için canını alırdı bir kelimenin. Katil olurdu. Alnı ter içinde, kalbi ağzında, kan sıçramış üstüne, nefes nefese bakardı ellerine. Kan içindeki ellerine. Artık bir katildi. Bir seri katilin kalbinin en karanlık ve gizli yerindeki başkasının canını almanın verdiği o hazzı keşfetmesi gibi keşfetti yazmayı. Cümleler kurdu art ardına. Cümleler yetmiyordu. Daha birinin pişmanlığını yaşamadan, bir diğeri takılıyordu peşine. Art ardına, art ardına öldürüyordu kelimeleri. Sonunda doyuma ulaştığında bir sürü cesetle kalakalıyordu karalanmış sayfaların ortasında. Yorgun ve pişman. Ama ne zaman geleceğini kestiremediği bir zamanda yine geliyordu o karanlık, o yapışkan öldürme isteği. Yakasına yapışıyordu. Aklından atamıyordu. Kalbinden çıkaramıyordu. Bir seri cinayet daha işlemeden kalbi huzur bulmuyordu. Birini öldürmenin verdiği o rahatlama hissi ve birini öldürmenin verdiği o vicdan azabı, ikisi aynı anda barınır mı bir kalpte? Önce huzur, çok değil hemen ardında huzursuzluk. Evet bu da bir paradokstu, ya da dilemma, veya ikilem. Kelimeleri severdi yaşarken. Ama şimdi ne önemi vardı ki onların.

RUHUM

(Yaşar Kurt’a saygılarla…)

-İki dakikanızı alabilir miyim?

-Hiç vaktim yok.

-Lütfen sadece bir dakika.

-Yetişmem gerek üzgünüm, bir yerlere yetişmem gerek sürekli.

-Bir soru, sadece bir soru. Yarım dakikanızı alır. Lütfen!

-Anketörlerden nefret ediyorum!

-Yanlış anladınız hanımefendi, ben anketör değilim. Başka bir soru soracaktım.

-Adres tarifi isteyeceksiniz o zaman

-Yok hayır öyle de değil. Yani öyle sayılır aslında.

-Peki anlaşıldı, sizden kurtuluş yok. Sorun ne soracaksanız. Yalnız acele edin hiç vaktim yok.

-Ben bir uçurum arıyorum da. Bu yakınlarda bildiğiniz bir uçurum var mı acaba?

-…

Yazmaya ilk başladığında zannediyordu ki; içindeki bütün kelimeleri bulduğunda, kalbindeki bütün anlamları keşfettiğinde, yeryüzündeki bütün kelimeler bittiğinde, o gün geldiğinde, işte o gün aradığı şeyi bulacak. Bütün hayatı boyunca peşinden koştuğu şeyi. O şey her neyse. Bir kuş kadar hafifleyecek kalbi o gün. Huzur bulacak. Artık peşini bırakacak bu yapışkan öldürme arzusu. Peşini bırakacak karanlıklar. Huzursuzluklar peşini bırakacak.

Ama hep hayalini kurduğu o gün geldiğinde, yazacak tek bir kelime bile bulamadığında, bütün kelimeleri bütün anlamları tükettiğinde, o gün geldiğinde… defterleri 11 cilt olduğu o gün, huzur değil huzursuzluk vardı kalbinde. Hem de bu güne kadarki huzursuzluklarının toplamı bir huzursuzluk. Bir gün kelimelerinin biteceğini umut ederek yazdı hep, içindekiler boşalınca ruhunun huzur bulacağını umarak yazdı. Ama kelimelerini tükettiğinde yazmadan edemeyeceğini anladı. Bu da bir paradokstu, ya da dilemma, veya ikilem. Hayatımın üst başlığı bu olmalı, diye düşündü. Paradoks ya da dilemma veya ikilem. Karar veremedi.

Defterleri 11 cildi bulduğu gün, artık yazmadan edemeyeceğini anladığı gün, o gün ruhu

bir boşluğa düştü. Asılı kaldı havada. Ruhlar aleminde yerçekimi yoktu. Bir keresinde öyle söylemişti ruhu ona. Bedeni daha da ağır, daha da yorgun kaldı yeryüzünde. Boşlukta asılı kalan ruhuna baktı içinden. Özledi onu. Düşmek istedi ruhu gibi bir boşluktan aşağıya. Düşmek, düşüncesi bile başını döndürdü. Düşmenin cazibesi başka hiçbir şeyde yok. Ayaklarının yerden kesilmesi, kendini bir boşlukta bulmak, bedenin alçalırken kalbin yükselir gibi sanki. Hızlanmak, hızlanmak… kulaklarında hızın uğultusu. Rüzgarın sesi, dalgaların sesi. Burnunda deniz kokusu. Hızlanmak, hızlanmak… gittikçe daha çok.

Ve dibi görmek. Hayatım boyunca düşmek istemişim aslında ben, diye düşündü. Bir boşluktan düşmek ve yere çakılmak. Bütün istediğim, bütün aradığım buymuş aslında benim.

RÜYA

-Bir soru sorabilir miyim?

-Tabii buyurun.

-Bu yakınlarda bildiğiniz bir uçurum var mı?

-Ne? Uçurum mu?

-Evet, düşmek için, ya da atlamak.

-İntihar mı edeceksiniz yoksa?

-Evet öyle bir niyetim var. Yani normal şartlar altında düşmezsem uçurumdan, kendi irademle atlamayı planlıyorum.

– Bakın beyefendi, ani verilmiş bir kararla hareket etmeyin. Önünüzde yaşanacak bir sürü güzel günleriniz var daha. Yazık etmeyin kendinize bu genç yaşınızda. Her şeye rağmen yaşamaya değer. Sorununuz her neyse bir çözümü vardır mutlaka.(vs.vs…)

Her gece bir adam görüyordu rüyasında. Uçurumun kıyısına oturmuş bekleyen bir adam.

Düşmeyi bekleyen bir adam. Bekliyor sabırlı ve sessiz. Ruhu da onu bekliyor uçurumun aşağısında, boşlukta asılı kalmış. Bedeni de ruhu da huzursuz. Sanki hiç bitmeyecek bir bekleyiş bu. Her gece bir adam görüyor rüyasında. Bu adam kendisi aslında. Kan ter içinde uyanıyor geceleri uykularından. Bir daha uyuyamıyor sabaha kadar. Ruhunu özlüyor. Onu terk eden ruhunu. Bir uçurumdan boşluğa düşen ruhunu. Ruhu huzursuz. Boşlukta asılı kaldığı için. Bedeni huzursuz. Yeryüzünde çakılı kaldığı için. Eğer bedeni de atlarsa o uçurumdan, ruhunu kurtaracak. Boşlukta buluşup, yere çakılacaklar. Ve ancak o zaman huzur bulacaklar.

Hep o anı hayal ediyor. Ayakları yerden kesiliyor. Bedeni boşlukta. Hızlanıyor, hızlanıyor… boşlukta ruhuyla buluşup, yere çakılıyorlar beraber, dibi görüyorlar. Paramparça oluyor bedeni, ruhu paramparça. Kayalıklar delik deşik ediyor iç organlarını. Yüzü kan içinde, tanınmaz halde. Böyle bir ölmek ne güzel olurdu.

Sıkıcı birisiydi. Sıkıcı bir hayatı vardı. Sıkıcı ve sıradan. Ölümü de böyle olsun istemiyordu. Bir hastanede hasta yatağında can çekişerek değil, ya da evinde bir başına yalnızlıktan bunalarak değil, bir huzur evinde her gün birilerini bekleyerek de değil. Ölümü böyle olmamalı. Kurşun gibi olmalıydı ölümü. Teni delip geçen bir kurşun gibi delip geçmeliydi hayatı tam kalbinden. Ölümü sarsıcı ve gürültülü olmalıydı. Hayatı gibi

sessiz ve sakin değil. Ölümü bir başkaldırı olmalıydı. Bir direniş. Bir isyan. Bir slogan. Ölümü bir çığlık gibi olmalıydı. Bir çığlık gibi yankılanmalı, kulakları çınlatmalı. Ölümü korkulu ve acılı, sancılı. Ölümü birden olmalı, apansız ve ani. Her gün biraz daha, derinden ve yavaşça ölmek değil bahsettiği. Yaşarken olduğu gibi değil. Hemen olmalı, çabuk olmalı. Gürültü yapmalı. Rahatsız etmeli insanları. Sarsmalı. Bir yıldırım gibi

düşmeli ölümü hayatın tam orta yerine. Bir yıldırım gibi görkemli, gürültülü ve ani. Unutulmamalı. Her ölüm unutulur ama onunki çabuk unutulmamalı.

SON

Nefes nefese vardı uçurumun kıyısına. Gördü onu. İşte oradaydı. Sonunda bulmuştu. Havada asılı kalmış onu bekliyordu. Rüyalarında olduğu gibi tıpkı. Sevincinden çığlık atacaktı az daha. Gözleri doldu. Rüzgâr ciğerlerine doldu. Rüzgâr kulaklarında uğulduyordu. Dalgaların sesi aşağıda. Kayalıklar aşağıda. Kayalıklara çarpan dalgaların çığlıkları. Ruhu onu bekliyordu.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>