Fatma Atıcı – İnsan Tanrı’dan Ne İster?

Fatma Atıcı – İnsan Tanrı’dan Ne İster?

Almanya denilince aklıma ilk gelen isimlerden biri şüphesiz ki Goethe’dir. Goethe denildiğinde ise Onun yıllar boyunca pek çok insanı olduğu gibi beni de derinden sarsan, çokça düşündüren ve defalarca okuduğum “Genç Werther’in Istırapları” isimli kitabı…

Yirmili yaşlarda bir genç iken kaleme aldığı bu eseri, aslında kendi yaşamındaki mutsuz bir aşk öyküsünden yola çıkarak yazdığı söylenir. Belki de bu sebeple, Frankfurt’a yapacağım seyahat öncesi şehrin sokaklarında, Werther ile Goethe’nin iç içe geçmiş acılarının izini süreceğimi biliyordum. Ve bu izlerin arasında, insanoğlunun en kadim ve zorlu yaşantılarının başında gelen aşkın ne olduğu sorusunun cevabını bir kez daha arayacağımı… “Her arayan bulamaz ama bulanlar ancak arayanlardır.” hakikatinden de anlaşılacağı üzere bana düşen aramaktı. Ancak bu arayışımda asıl sorunun yanına kendiliğinden bir sual daha eklenmişti. İnsan insandan ne ister?

Psikiyatrist-yazar Mustafa Ulusoy muhtemeldir ki aldığı psikiyatri eğitimi ve klinik çalışmalarında tanık olduğu birçok vakadan yola çıkarak, insanın temel acıları üçlemesi serisini yazarken ilk sırayı “aşk acısına” vermişti. Batının en büyük trajedi kaynağı olarak ele aldığı “ölüm” bile ikinci sırayı alırken başı çeken aşk, yalnızca benim değil tüm insanların -belki hayatlarının bir bölümünde dahi olsa- sorguladığı ve yorumlamaya çalıştığı bir mesele olmuştur. Çünkü Ulusoy’un da söylediği gibi hepimizin yolu dünyada iki şeye mutlaka düşer: “Aşka ve ölüme.” Ve aşk acısı ölümün ardında bıraktığı acıdan daha zorludur. Neden mi? Cevapları bu kez de Goethe’nin doğduğu şehrin sokaklarında ara aramak üzere yola koyuldum.

Frankfurt, semalarını kaplayan griliği biraz olsun hafifletmek istercesine üzerine giydiği beyaz elbisesiyle karşıladı beni. Ancak bu beyazlık bile şehrin kasvetli ve karanlık havasını değiştirememişti. Werther’in acılarının şehre sinmiş kokusunu duyabiliyordum. Başkalarının ıstıraplarını yurt edinmeyi öğreneli çok olmuştu. Belki de bu öğrenilecek bir şey değildi. Zaten bu hal üzere doğmuştum. Acının olduğu yerden uzaklaşamayan, dibini görmeye çalıştığı kuyunun en karanlık yerine gözlerini diken bir mizaca sahiptim. Kim bilir aradığım belki de kendi ıstıraplarımı iyileştirecek cevaplardı. Ya da yalnızca kendime ait sandığım acıların ve soruların insanoğlunun kaderi olduğunu bir kez daha görmem ve dünya üzerinde tek olmadığım duygusuyla bir parça nefes alabilmemdi. Benzer bir hali Werther bir mektubunda arkadaşı Wilhelm’e şöyle anlatıyordu: “Bazen kendime şöyle diyorum: Yalnızca senin bu türden bir yazgın var; diğer insanların mutlu olmalarına sevin –hiç kimseye senin gibi acı çektirilmemiştir.- Sonra da eski zamanların bir ozanını okuyunca, kendi yüreğimin içini görür gibi oluyorum. O kadar acı çekiyorum ki! Ah, insanlar benden önce de böylesine perişan olmuş mudur?”

Frankfurt’un yüksek binaları ve hali hazırda devam eden yapılandırma çalışmaları ile bir ticaret ve fuar şehri oluşu, Avrupa’nın pek çok noktasına direk ya da aktarma ile yolcu taşıyan havaalanı itibariyle şehrin merkezi önemi, beni neredeyse hiç ilgilendirmiyordu. Ne devasa gökdelenleri görüyordum ne de göz kamaştıran mimarileriyle alışılmışın dışındaki alışveriş merkezlerini. “Kendi içime dalıyor ve içimde bir dünya buluyorum!” diyen Werther’i Frankfurt’ta değil, aslında kendi içimdeki dünyada aradığımı bildiğim halde, adımlarım beni şehir merkezindeki Goethe’nin doğduğu ev olan ve şimdi müze olarak ziyaretçilerini bekleyen “Goethe Hous”a götürüyordu. Bildiğim bir şey de şu idi: Benim gibiler, tıpkı Werther gibi içine dalan ve orada yaşayanlar, dış dünyayı ve o âlemde olan biteni bir çocuk hayreti ile temaşa eder ve başlarındaki gözle değil de, içlerindeki âlemin gözleri ile görürler. Ve dış dünyada yaşamaz ancak teğet geçerler.

Aradığım yeri geniş caddelerin, süslü dükkânların ve akıp giden şehir yaşantısının arasına, meçhul birisi tarafından bırakılıp terk edilmiş gibi sessiz ve ıssız buldum. Evin bahçesinden içeriye girerken çocuk Goethe ile genç Werther’i muhayyilemde iç içe geçmiş görüyordum. Bir çocuk bedeninde kederli genç bir yüz… Ben ise sanki okşayacağım saçların, tüm acılarını ellerime bırakmasını ister gibi uzanıyor sonra karşılaştığım yüzdeki ifade ile sarsılıyor, teselliye ihtiyacı olanın benim olduğumu anlamış gibi bana doğru uzatılan eli şaşkınlıkla yakalamaya çalışıyordum. Gözlerim Lotte’yi arıyor ve onu bahçenin bir köşesinde nişanlısı Albert ile birlikte oturur buluyordum. Lotte’nin yüzünde ruhunu örten bir perde… Aşkının büyüsü ile Werther’in benliğini tepeden tırnağa kuşatan “Onun uğruna hayatta kalmaya mecburum.” dediği kadın. Bir insanın tıpkı anlamsızlığı taşıyamayacağı gibi, var oluşu anlamlandıran bir değer yüklenmesini taşıyabilmesi mümkün müydü?

Evin içinde kendimi değil, Goethe’nin cümlelerini gezdiriyor gibiydim. Her odaya, her köşeye bir tanesini bırakıyordum. Goethe’nin hayata gözlerini açtığı odanın duvarındaki doğum ilanını incelerken, Werther: “Yüreğime hasta bir çocuğa bakar gibi bakıyorum.” diye fısıldıyordu. Lotte’nin, aşkına karşılık verdiğini yüreğinin ona fısıldadığı gibi… “Beni sevmeye başladığından beri kendi gözümde nasıl da değer kazandım, nasıl da kendime tapıyorum beni sevdiği için!” diyordu. Varlığının değerini bir insan üzerinden tanımlamak aşkın söylediği en büyülü yalan olsa gerek… Bu tuzağa hemen hepimiz gönüllü olarak düşeriz. Çünkü bu, başlangıçta ruhumuzu besleyen, bize iyi gelen bir şeydir. Ne var ki; tüm yalanlar gibi o da bir gün gelecek ve hakikati suratımıza çarpacaktır!

Evin kütüphane bölümünde ortalıkta kimselerin olmamasını fırsat bilerek yasak olduğu halde masanın başucundaki sandalyeye oturdum. Werther’in aşkını bu denli büyüten ve giderek bir trajediye dönüştürecek olan; Lotte’nin en yakın arkadaşının nişanlısı olması, yani yasak ve imkansız oluşu muydu?  Cevabı sanki kitaplarda bulunurmuş gibi gözlerimle kütüphaneyi tarayarak bir kez daha bu soruyu kendime yöneltiyorum. Aşkının karşılığı olsun ya da olmasın, onun gibi naif, dikenleri hep kendine batan, tutkulu, hassas bir ruhun böylesine zorlu bir yolda yürümesi elbette ateşten bir gömleği sırtına geçirmesinden farksızdı. Önce sevgisinin karşılığı olup olmadığını sorgulayan Werther, daha sonra böyle bir sevgiyi yaşamaya hakkı olup olmadığını, dahası hayatının anlamı ve var oluşunun sebebi olarak gördüğü, bir melek diye nitelendirdiği sevgilisiyle ne birlikteliği ne de ayrılığı benimseyemediği ve kabullenemediği için; ümitsizlik, huzursuzluk, keder, isteksizlik ve çözümsüzlük içerisinde bir cinnete doğru yol aldığını görmeye başlamıştı. Bu hallerin içerisinde hem ondan uzak olması gerektiğini biliyor ve hem de bunu başaramıyor; gitgide yaşama sevincini ve anlamını yitirdiğini hissediyordu. Bazen uşağını Lotte’nin evine gönderip sırf onu gören birisinin etrafında olmasıyla avunmaya çabalıyordu. Tıpkı Leyla’nın mahallesinden gelen köpeğin sevdiğini gören gözlerini öpen Mecnun gibi…

Göğsündeki korkunç boşluğu elleriyle besleyip büyütürken, bazen intiharı kolayı seçme olarak görüyor bazen de bu yolu seçenlere hak veriyor; bunun bir korkaklık olmadığını kendisine anlatmaya çabalıyordu. Şehrin koyu grisi odanın penceresinden içeriye sızarken, Werther’in çelişkilerinin renginin de gitgide koyulaştığını,kendini yitirmenin karanlığı içerisine doğru hızla ilerlediğini hatırlıyordum bir kez daha. Kendisi “Bir şey yapmadan duramamakla birlikte, bir şey de yapamıyorum.” dese de… Bir “karşıtlıklar ilahisi” idi bu. “Varlıkla hiçlik arasında titreyiş…” Aşkın ölüme bakan yüzü buydu işte. Ayrılık ya da birliktelik gibi iki seçenek var olsa da hangisini seçerse seçsin ona ve dahası bu yaşantının içerisindeki diğer insanlara mutluluk getirmeyeceğini bilmek, içine yuvarlanacağı ıstıraplara dayanma gücünü kendinde bulamamak trajediyi doğuruyor ve herkes için en iyisinin kendini ortadan kaldırmak olduğu fikrine onu yaklaştırıyordu. Ortadan kaldırmak diyorum, yok etmek demiyorum. Çünkü O,  kitabın beni en çok sarsan kısmında gitmek istediği Tanrı’ya şunları söylerken yok olmayacağına inanıyordu: “Bir insan, bir baba kızabilir mi? Hiç beklenilmediği bir anda yanına dönen oğlu boynuna sarılsa ve haykırsa: Döndüm baba! Senin öngörmüş olduğun süre kadar dayanamadığım ve bu yolculuğu yarıda bıraktığım için kızma bana. Dünya her yerde aynı: Çabalıyor ve çalışıyoruz, karşılığında da ücretimizi alıyoruz ve seviniyoruz; ama bundan bana ne? Ben, yalnızca senin olduğun yerde huzur bulabilirim, yalnızca senin huzurunda acı çekmek ve sevinmek isterim. Ey göklerdeki Babam, gelsem beni kovar mısın?”

Bir zamanlar Lotte’nin sevgisiyle varlığını onaylayan ve anlamlandıran Werther, şimdi yok oluşunu anlamlandırmak istiyordu adeta. Mutlak ve ölümsüz olana sığınarak… Bunu yaşarken yapamayacağını hissediyor ve adeta yanına kaçmak istiyordu. Peki ya insan Tanrı’dan ne ister? Onun Tanrı’dan istediğinin ne olduğunu yine kendi sözlerinde buluyoruz: “Onun huzurunda bütün bunlara içerlemek istiyorum, sen gelene dek o beni avutacaktır.” Gidişte bile teselli arzusu…

Werther gitmeyi seçti. Benim için de gitme vakti gelmişti. Evin her köşesine bıraktığım cümlelerin çok daha fazlası heybemde… Yalnızca cümleler mi? Istıraplar… Werther’in, ölümünün ardından kahrolan Lotte’nin, cenazesine gidecek gücü bulamayan Albert’in, bu isimlerin ardından kendi acılarını haykıran Goethe’nin ve elbette kendi hikâyemin ıstırapları… “Acıdan geçmek başka, onu yurt edinmek başka” diyen Gülten Akın’a hak veriyorum. Fakat heybemi yenilerini doldurmak üzere boşaltabilecek miyim, bilmiyorum.

Dışarıya çıktığımda Frankfurt’un soğuğu bıraktığım yerden bana doğru koşup kucaklıyor adeta. Ürperiyorum… Yola koyulma vakti… “Yeryüzünde bir gezginim yalnızca, bir yolcu! Sizler bunun ötesinde misiniz sanki?” İnsanın dünyada gurbette oluşunu, yaşamımızın sadece üzerinden geçip gittiğimiz bir yol olduğunu Goethe bu şekilde ifade etmiş. Seyahat ederken bu gurbetçilik halini daha bir derinden hissediyor insan. Hazırlık yaparken yanımıza alacaklarımızda, ardımızda bırakacaklarımızda hep “nasıl olsa döneceğim” düşüncesi var. Bu hal, giderayak yaşadığımız, şu ömür denilen zamanın küçük bir parçası gibi. Her birimiz geçiciliğimizin farkındayızdır da kimimiz kısa bir süreliğine uğramış gibi yaşarız hayatı. Kimimizse çok uzun yıllar boyunca kalacakmış gibi yerleşmeye kalkarız dünyaya. İnsan dünyadan ne ister? Yalnızca birkaç gün konaklayacağımız bir mekânda en konforlu ve lüks şartları mı ararız? Yoksa nasıl olsa birkaç gün, ne olacak idare edivereyim mi, deriz? Sanırım buna vereceğimiz yanıt da acıdan geçtiğimizi mi yoksa acıyı yurt edindiğimizi mi söyleyecektir. Uçağa binmeden önce heybemin içine, yol boyunca bana arkadaşlık edecek şu soruyu ilave ediyorum: İnsan kendisinden ne ister?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>