Fatma Mahim – Masal Masal İçinde

Fatma Mahim – Masal Masal İçinde

Allah adın zikredelim evvela. Her işi âsân etsin Allah, O’nun adıyla başlayana.

Ahir zaman içinde tiyatro derler bir oyun kurulurmuş. “Sabır Taşı” eserinin üstadının deyişiyle “ön tarafı açılır kapanır bir küp içinde, namı diğer tiyatroda, hayat yakalanır”mış. Aslında zamandan başka bir şey değilmiş ya hayat. Üstad, hayatı, zamana bağlayıp bir küpün içinden bize izletmek istermiş. Sabrınızı taşırmadan anlatalım erenler. Masal da bu, hayat da bu, zaman da. Her şey sabırla olgunlaşırmış.

Masala kahraman, tiyatroya oyuncu gerek derler. Biz Bârigâhı İlahî’den bir isteyince Zülcelali ve’lİkram olan Rahman hem masal hem tiyatro, hem kahraman hem oyuncu vermiş.

Ahir zaman insanının üst üste yaşadığı kutularda değil ama evvel mi ahir mi bilinmez bir zamanda, küçük bir hanede gencecik bir kızla ninesi yaşarmış. Bu genç kız elinde gergefi, işler dururmuş hayat sandığı şeyleri. Bilmez imiş hakikatte hayat sahnesinde oyuncu olduğunu, sahnede kendisine neyin yoldaş olacağını. Neyse, gel zaman git zaman bu hanede bir kuş peyda olmuş, bir de gaipten sesler duyulmuş. Duyulmuş deriz de sesi sadece genç kız duyarmış, kuşu da yalnız o görürmüş.

Neden mi diye sormadan siz, deyiverelim biz. Hayatın bir sahne, herkesin bu sahnede bir oyuncu, “her oyuncunun da iyi oyunundan sorumlu” olduğu fani dünyanın gerçekliğini anlatmak istemiş genç kıza, hem Aşk, hem Âşık, hem de Mâşuk olan Allah. İşte Cenabı Allah bir kulunu kendisine yakın etmek istedi mi de onun kalbine bir od düşürür, o kalbi çilelerle

kor gibi pişirirmiş. Bizim genç kıza gelen kuş da meğer “Hu, hu! Kırk gün kırk gece bir ölü bekleyeceksin! Sonra da muradına ereceksin…” diyerek genç kıza çilesinin adını fısıldarmış. Bunu duyunca genç kızın al yanakları korkudan sararmış da sararmış. Nine de torununun halini görünce “Ne oldu ciğerparem, aydan arı yüzlüm, sudan duru sözlüm anlat derdini.” dermiş. Dermiş lakin insanoğlu bu, gözüyle görmediği, kulağıyla duymadığı şeylere inanmayası tutar, bazen de gözüyle gördüğüne bile inanmaz. Genç kızın ninesi de torununa “gözümle kuşu görüp kulağımla sesi işitene dek inanamam anlattıklarına.” demiş.

Böyle olmakla beraber, kalpler imana meyilli olduktan sonra,

Allah, Halili olan İbrahim peygamberi yakine erdirdiği gibi, nineye de ten gözüyle gördürmüş gerçeği. Ninenin gözü de gönlü de inanmış kızcağıza. Amma velâkin bu vakit de bir korkudur sarmış ninenin yüreciğini. Korku büyümüş büyümüş, yüreklerinden taşmış. Hanelerine sığmaz olmuşlar. Allah kendilerini korkudan emin kılsın diye yola düşmüşler. Yolda giderken gönüllerindeki korkunun silinmesi için Kureyş suresini okumuşlar mı bilinmez. Ama gönüllere huzur bir dervişle karşılaşmışlar. Dervişin dili kuşdili, yani aşk dili olduğundan nine torun bir şey anlayamamışlar onun söylediklerinden. Ve fakat kelamının sonunda derviş, genç kıza bir çift sözle anlatmış hakikati: “Sabır taşı, sabır taşı…”

Sual soran cevap bulup bahtiyar olsun. Bizim sualimizin cevabı da gönüllere inşirah olup muhabbete vesile olsun. EsSual: Çileye girecek olana ne yoldaş olur? Aşk derdine düşene ne haldaş olur? ElCevap: Sabır…

Genç kız da sabrı kuşanıp yola düşmüş. Gayrı yol ehlinden olmuş o da. Böylelikle “göklerin büyüsüne kapılmış, gözlerini kurtaramamış göklerden”. “Başını toprağa çevirememiş”. Yücelerden bir kuş gelip onu aşk deryasına atmış. Derya dediysek buz gibi serin sudan değil ateşten bir deryaymış bu aşk deryası. Kimi rüyada bir pir elinden içermiş bu deryanın suyunu, kimi ilk görüşte gönül verirmiş, yanıp kavrulurmuş bu od ile. Bizim kızcağızın başına gelene bakın ki canı bedeninden uçmuş bir şehzadeye âşık olmuş. Kırk gün kırk gece başında beklemeye koyulmuş.

Dervişlik dedikleri de bu ya zaten. Kırk gün çileye girip ten evinde, onu bir ölü olarak görmeye çalışacaksın, ölmeden önce ölmüş olacaksın. Ardından seyrini tamamlamak için murada ermeyi düşünmeyeceksin, varlığından geçince safa âlemine ereceksin velâkin tekrar bu cefa âlemine döneceksin ki insanı kâmilliğin ortaya çıksın.

Velhasıl bizim kızcağız da çilesinin biteceği kırkıncı gece murada ermeyi beklerken, cariyesine kul olmuş, cariye de onun şehzadesine sultan olmuş. O an gönlüne yönelmiş genç kız. Gönülden Hakk’a sığınmış. Her şeyi gönlünde sırlamış. Gönül aynası sırlandıkça çilesi artmış ama eşyanın hakikatine ermeye başlamış. Varlığın da yokluğun da, iyinin de kötünün de sahibi Allah olduğu için “Hoştur bana Sen’den gelen.” demiş. Katlanmış cariyenin şehzadeye sahip çıkmasına, kendisini cariye yapmasına. Katlanma dedikti ya. Bu elinden bir şey gelmediği için tahammül göstermek değil de her şey O’ndan deyip rıza göstermekmiş.

Bir gün genç kız, namı sabırla birlikte yürüyen taşı bir yana koymuş, bir yana da gönlünü. Başlamış olanı biteni taşa anlatmaya. Taşın bile dayanamayıp çatladığına, gönlü razı olunca Allah azze ve celle kulundan razı olup cennet bahçesine koymaz mı onu? Daha bu dünyada vermiş cenneti genç kıza. Şehzadesine kavuşturup şad etmiş gönlünü. Umulur ki ahirette de cemaliyle şereflendirsin.

Onlar ermiş muradına, biz de başlayalım gökten düşen elmaları dağıtmaya. Derler ya, gökten üç elma düşmüş. Birisi sabır kadehiyle aşk şerbetini içenlere, biri yol ehli olalım diye sabrı devşiren dervişlere, birini de okudum üfledim aziz üstadın ve Eflatun Cem Güney’in ruhuna bağışladım.

Temmet…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>