Fatma Ünal – Sorun Değil… Bize Böyle Öğrettiler!

Fatma Ünal – Sorun Değil… Bize Böyle Öğrettiler!

Hayatımın bazı kısımlarına, bazı yıllarına, babamın torna tezgâhından talaş sıçramış gibi. Unutuyorum bu acıları. Sonra havalar soğudukça demir kadar ağırlaşıyor içimde, batıyor tenime… Yıllardır dizinde demir parçalarıyla dolaşan bir işçinin kızıyım ben, ötesi yok. Acılarımla yaşıyorum ve her sonbahar sancıyla uyanıyorum… Tüm bunlar havalar soğudukça ağırlaşıyor ve babam her geçen gün makinelerin gürültüsünden sağırlaşıyor. Bu gürültünün içinden çıkmadan bir çıkışı olsaydı işlerin… Kalıcı bir eşya olmayacağım bu dünyada. Kadim bir evde yerinden kımıldamayan hantal bir ayna gibi, taşınırken, ruhumun sırları dökülecek sokaklarına şehirlerin. Her evde bir çığlığım kalacak, bir hırkam. Ve toprağa sessiz sedasız gireceğim, törensiz, ayinsiz…

Birinin yaşadığım şehirlerden geçmişimi silmesi lazım. Bu nasıl mümkün olur, bilmiyorum. Şehrin hafızası kolay unutmuyor. Sokaktaki parke taşına kadar tanıyor bazı şehirler beni.

Ayak izlerimi silin caddelerden… Kaldırımlardan cesedimin gölgesini kaldırın. Yurt değil bana hiçbir şehir, doğduğum şehir bile. Yersiz yurtsuz bir göçebe… Yükünü sırtında taşıyan bir geçmiş zaman gezgini, hırkasını başının altına katlayıp ölen derviş… Hani malum hikâyede… Öyle ya da böyle turist bir ruhla geçiyorum aranızdan. Kalıcı hissetmeyerek bedenimi… Hızlı, sıkıştırılmış bir dünya turu sanki yaşamak ve tur rehberinin düdüğü baktığım her noktayı daha göremeden kafileye dâhil ediyor sanki beni.

O elinde bavuluyla trenden inen, ellerini kaşlarının üstüne siper edip kısık gözlerle şehre bakan kara adamların, işçilerin ruhundan katılmış ruhuma sanki. Aranızdan böylece geçeceğim ve sanki toz serpilmiş gibi gözlerinize görmeyeceksiniz beni.

Şehrin hafızasından silinmesem de bir dağ yalnızlığıyla öleceğim… Başımda bulutlar, biliyorum… Ben göçerim, ruhunuz duymaz. İstasyon, gözyaşı, mendil… Filmlerde olur bunlar… Zaten hiçbir erkek yetişemez trene, elinde valizi, binen kadının peşinden…

Sorun değil… Bize böyle öğrettiler! Şehrin âhı yakamda kalacak, yaralı bir kuş gibi bırakıp gidince her şeyi. Eski istasyon binasının yıkık bacasındaki leylek gibiyim. Her mevsim böğrümde bu göçmek sancısı ile. Anladım ben. Annem beni, eski zamanlarda, bir kervan yolculuğunda doğurmuş ve o yüzden eski ruhum bu kadar ve ırmağım geçmişe akıyor böylesine. Göç deyince atalarım gibi kanım kaynıyor, sarılıyorum bu kelimeye. Ata binip göçmek, çadır kurup konmak istiyorum, konargöçer ruhumla.

Göç dedim mi durun orda. Şehirlerin üzerinde geziyor parmaklarım, haritanın hangi noktasında kesilirse nefesim, bahara orada uyanmak istiyorum. Artık kendime ölünesi bir şehir bulmam lazım. Ve bu kez gittiğim yerde ölmem…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>