Gassân Kenefânî – Ölmeyen Adam

Gassân Kenefânî – Ölmeyen Adam
Çeviri: Murat Göçer

Ali Bey, yolcu aracındaki yerine tam yeni otur­muştu ki, aracın diğer tarafında oturmakta olan Zeynep Hatun’a gözü ilişiverdi. Aynı anda sıkıntı ve utanç his­si onu sardı. Zeynep Hatun ona doğru bakıverirse, rahat hareket edemeyeceğini o anda anladı. Ve Zeynep Hatun ona baktı, onu umursamadı, hafife aldı. Ali Bey, yüzünü gizlemek için gazeteyi kaldırmaya çalıştı. Az sonra pen­cereden tarafa dönmeyi, yolu izlemeyi tercih etti.

On sene önceydi. Ali Bey, Zeynep Hatun’u gördü­ğünde müthiş bir mutluluk hissederdi. Şehirde yetişmiş birinin, meçhul bir köy kahvesinde, temiz bir su barda­ğı bulduğunda hissettiği türden bir mutluluk. Hiçbir şey Ali Bey’i Zeynep Hatun’a hürmet etmeye zorlamaması­na rağmen, o, ona hürmet etmesi gerektiğini hissederdi. Kendisi toprak ağası, Zeynep Hatun ondan on dönüm yer kiralayan basit bir çiftçi olup, aralarında ciddi fark bulunmasına rağmen, bir gün oğluna, kızını nişanlayabi­leceğini ümit ediyordu.

Ali Bey, Zeynep Hatun ve kocasının, gördüğü en çalışkan çiftçiler olduğunu söylerdi. Bu çalışkanlıkları sa­yesinde kızlarını, kendileri için tarlada çalışacak bir güç iken, şehre okumaya göndermişlerdi. Zeynep Hatun’un evi Ali Bey’i hayretler içerisinde bırakacak kadar temiz idi. Kapının dışında sinekler, simsiyah bir bulut kadar fazla iken, evin içerisinde bir tane sinek bulmak bile çok çaba gerektirirdi. Bu gerçek hep Ali Bey’i şaşırtırdı.

Zeynep Hatun’un bir de oğlu vardı. O da diğerleri gibi çok güçlü idi. Tarlada çalışırken Ali Bey muhasebe­cilerden bir grupla yanından geçse bile, işten başını kal­dırıp bakmazdı. Ali Bey bir keresinde insanların kendi­sine yeterince saygı duymadıklarını hissetmişti. Bir gün Zeynep Hatun’un kapısının önünden geçerken, ardından garip bir tonla yankılanan sesini işitti.

– Toprak satmak istediğini duyduk.

Ali Bey döndü, eski ahşap korkuluğa dayanmış Zeynep Hatun’u ve gözlerindeki daha önce alışmadığı bakışı gördü.

– Kendi şehrime dönmeye karar verdim. Biliyor­sun ben buralı değilim. Memleketime dönme vaktim gel­di. Ha, bu arada Leyla nasıl?

Zeynep Hatun’un gözlerindeki tuhaf bakış devam ediyordu. Dediklerini duymamış gibi, aynı üslupla ko­nuştuğunu işitti.

– Sana bir Yahudi’nin teklif verdiğini duyduk.

Bu tuhaf bakış sebebiyle Ali Bey sıkıntı hissetti. Muhabbetini kazanmak için bir şeyler yapması gerekti­ğini düşündü.

– Yahudi’nin teklif ettiği parayı yarısı kadar daha artırabilirsem pazarlık bitmiş olacak.

Yüzüne doğru dikilmiş bakışlarını gördü ve ace­le ile devam etti.

– Bu müthiş bir anlaşma. Bak, dinle. Bu toprakları az bir değere satsam hepinizin buraları terk etmesi, baş­ka bir yer aramanız gerekir. Size yardım etmek için, pa­ranın yarısını kaybetmeye hazır değilim. Doğru değil mi?

– Bu müthiş bir anlaşma. Bak, dinle. Bu toprakları az bir değere satsam hepinizin buraları terk etmesi, baş­ka bir yer aramanız gerekir. Size yardım etmek için, pa­ranın yarısını kaybetmeye hazır değilim. Doğru değil mi?

Sorulara cevap vermeden Zeynep Hatun bakma­ya devam etti. Ellerini kaldırdı, göğsüne bağladı. Ali Bey düşüncesini süratle açıklaması gerektiğini düşündü.

– Ancak araziyi iyi bir paraya satarsam, toprak ki­ralayan her çiftçiye istediklerini yapabilecekleri bir mik­tar para verebilirim. Bu, limana ha­mal olarak gitmekten daha iyi, doğ­ru değil mi?

Cevap bekledi ancak Zeynep Hatun söylediği hiçbir kelimeyi duy­mamış gibi aynı şeyleri tekrar etti.

– Ali Bey! Toprağı bir Yahudi’ye satmaman lazım.

-Ancak ben burayı satmaz­sam, bundan sonra siz bir kuruş yar­dım bile elde edemeyeceksiniz. Öyle değil mi?

– Ali Bey! Toprağı bir Yahudi’ye satmaman lazım.

Ali Bey o anda farklı bir tavır takınması gerektiğini anladı. Çiftçi­lerine gösterdiği müsamahanın ye­rinde olmadığını fark etti. Karşısında durmak, “Ne olursa olsun, bu benim işim…” diye bağırmak için çabaladı.

Döndü ve düşünceli, eve gi­den yolu tuttu. Zeynep Hatun tuhaf birisi, aklıyla düşünmüyor. Bir kuru­şu bile yok. “Parası olmayanı adam yerine koymazlar.” atasözüne rağ­men görünen o ki, o bu büyük fır­satı tepecek. Bu deliler hangi akıl­la düşünürler? O çiftçilerin gönlün­den geçenleri biliyordu. Şayet topra­ğı satarsa Zeynep Hatun oğluna kı­zını kesinlikle vermeyecekti. Daha ötesi evinde yüzüne bakmayacaktı. Zeynep Hatun ile ilişkisinin bu rad­deye varması hoşuna gitmedi. Ancak tekrar teklif edilen parayı düşündü. Kim bilir, belki az bir meblağla Zey­nep Hatun’un hoşnutluğunu tekrar kazanabilirdi!

Akşam yatağına erkenden uzandı. Az sonra odanın ahşaptan balkonu altından gelen ağır ayak ses­leri ile uyandı. Neredeyse bu sesle­ri uyuyan kimsenin evhamından biri zannedecekti ama gayet net balko­nun altında bir adamın seslenişini duymuştu.

– Ali Bey!

Balkon kapısına varıp açma­dan önce adam gayet net bağırdı.

– Araziyi satarsan çiftçiler seni öldürecek!

Balkonun kenarına geldiğinde Ali Bey, sadece tarlanın ekinleri ara­sına gizlenmiş belli belirsiz bir siluet gördü. Gizemli bir tehlikeyi fark ede­rek yatağına döndü.

Ali Bey, o gün kendisine ka­zanç sağlamak için çiftçilerden bir hainin ya da Yahudilere satılan top­rakları denetlemek için kurulan ko­misyonlardan bir üyenin kendisi ile oyun oynamak istediğini anladı ya da böyle düşündü. Her halükârda fana­tik birinin konuşmasını susturacak parası olacaktı.

Sonra toprakları teklif edilen miktarı, yarısı kadar daha geçen bir Yahudi’ye sattı. Alışverişte kazan­dı ancak eve dönüş yolunda sıkın­tı tekrar dolaşıp onu buldu. Zeynep Hatun’un evinin yakınından geçer­ken kendisine seslendiğini, tuhaf bir tonla “Araziyi sattığını duyduk.” de­diğini işitti.

Ali Bey biraz titreyerek cevap verdi.

– Evet, sattım. Memleketime dönmek istiyorum. Biliyorsun buralı değilim. İhtiyarladım. Öyle değil mi?

Ancak Zeynep Hatun hiç tep­ki vermedi. Acayip soğuk “Hayırlı ol­sun!” dediğini işitti.

Zeynep Hatun evine döndü. Ali Bey müthiş bir korku hissede­rek ayakta kalakaldı. İnsanın kazanç için bir yol aramasına izin vermeyen tutucuların yeni bir kurbanı olmak­tan korkmuştu. Hızlıca bu düşün­ceyi zihninden uzaklaştırdı. Çiftçi­lerden her birine vereceğini vaat et­tiği miktar ile hepsinin hoşnutluğu­nu hemencecik kazanabilirdi. Kendi­sine çok sert hükümlerin uygulandı­ğı, adamın avucundan parayı çekip alan bu lanetli yerde uzun süre kal­mayacaktı.

O akşam Ali Bey balkonun al­tından gelen adımların çıkardığı ses­leri açıkça duydu. Yatağından kalk­madan önce sakin sakin kendisine seslenen kişiyi işitti.

– Ali Bey!

Ali Bey güldü ve “Bu fanatik, benimle küçük bir anlaşma yapmak istiyor.” dedi. Kapıyı açtığı an dört el silah sesi yankılandı. Ona balkon al­tındaki anlaşılmaz bir tartışmayı ya da laf kalabalığını duyuyormuş gibi geldi. Boynunda akan sıcak kanı his­setti. Kapıya tutunmaya çabaladı an­cak başaramadı ve düştü.

Ali Bey ölmedi. Hatta bir haf­ta sonra Zeynep Hatun’u ziyaret ede­bilmişti. O, kapının önünde oturmuş elbise dikiyordu. Titrek sesi ile se­lam verdiğinde gözlerini kaldırmış ve sakince şöyle demişti:

-Olayı duyduk.

Sonra onu teselli ediyormuş gibi başını salladı. Ali Bey, onun ban­dajla sarılı, beyaz sargıların örttüğü, şakağından boynuna kadar uzanan yarasına baktığını gördü. Sonra tek­rar elbise dikmeye devam etti.

– Arazinin yeni sahibi sizi bu­radan çıkardığında geçinesiniz diye bir miktar para vermek için gelmiş­tim.

Zeynep Hatun başını elbise­den kaldırmadı. Ali Bey orada is­tenmediğini anladı. Eski masanın üzerine biraz para bıraktı. Zeynep Hatun’un yüzünü kontrol etmek is­tedi ancak yüzünde hiçbir tepki yok­tu. Aniden bir esinti çıktı ve paraları uçurdu. Uşak, paraları toplamak için koştu. Zeynep Hatun başını elbise­den kaldırmadı, yüzü sert ve ifade­sizdi, acı bir ağıtla patlamanın eşi­ğindeymiş gibiydi. Kendisi terk et­meyi arzu ettiği halde, bu insanla­rın suratında acı ve ıstırap olarak şe­killenen, toprağa verilmiş değeri ga­ripsedi. Ancak ne olursa olsun, Zey­nep Hatun ile arasındaki gerginliğin bu seviyede olması hoşuna gitmedi.

Ansızın ona çok acı veren, şa­kağından boynuna kadar uzanan ya­rayı hissetti. Gözleri, rüzgârın oy­naştığı, uşağın peşinden koştuğu pa­ralara takıldı. Anlam veremediği bir utanç hissetti. Şakağından boynuna kadar uzanan derin yara üzerindeki sargıları eliyle yokladı.

O günden sonra Ali Bey orada çok kalmadı, iyileşir iyileşmez kendi memleketine döndü. Arazisini kira­layan çiftçilerle ilgili bir şey duyma­dı. İşte, şimdi araçta sükûnetle otu­ran Zeynep Hatun’u Murc b. Amr’da, kapısının önünde elbisesini dikme­ye devam ediyormuş gibi görüyordu. Doğru, toprakları satması onların sı­kıntılarından biriydi, sadece bir Ya­hudi ile alışveriş yapmasının bunlara sebep olacağını düşünmemişti. An­cak her halükârda bu oldu. Görünen o ki, toprakların laneti onu sonsuza kadar takip edecekti. Bu kez çok açık bir şekilde kendisinin araçta isten­mediğini hissetti. Aracın durmasını bekledi, kalktı ve kapıya doğru yü­rüdü. Göz ucuyla Zeynep Hatun’un kendisine baktığını biliyordu. Ona doğru dönmemeye kararlıydı ancak farkında olmadan irice elini, şakağı ve boynundaki derin yarayı gizlemek için kaldırıverdi.

***

Zeynep Hatun Ali Bey’in sırtı­nı, şakağı ve boynundaki derin yarayı gördüğünde ardın­dan koşmayı, parmağıyla omzuna dokunmayı, kendisine döner dönmez yüzüne tükürmeyi, onu küçük düşürmeyi istedi. Ancak duygularını bastırdı.

Ali Bey, para ile iğrenç bağı olmasa genelde iyi bir insandı. Zeynep Hatun kendi kendisi ile konuştu­ğunda böyle diyordu. Çiftçiler, iyi bir para teklif edilir­se onun annesini bile satabileceğini söylüyorlardı. Çift­çiler, Ali Bey’in ezberlediği tek şey olan “Parası olmaya­nı adam yerine koymazlar” sözünü işitince beğenmişler­di. Ta ki, Ebu Ahmed isimli bir çiftçinin Ali Bey’in atasö­züne cevap olarak “Firavun’un kabrinde onlarca kilo al­tın bulmuşlar, Firavun kaç paralık adam?” sözünü işitin­ceye kadar. Çiftçiler çarçabuk bu sözü ezberlediler. Bu söz, Ali Bey, para ile ilgili sözünü bunlara her söylediğin­de ona karşı çekilmiş bir silaha dönüştü. Ne olursa ol­sun, Ali Bey’in tarlalarını kiralayanlara, kefillere, ortak­lara muamelesi genelde iyi idi. Zeynep Hatun, kızını as­lında Ali Bey’in oğluna denk bir hanım olsun diye şehre okumaya göndermişti.

Ancak olaylar insanların hırslarını, amaçlarını değiştiren yöne doğru akıyorlar. Hayfa’da okuyan kızı Leyla’dan Zeynep Hatun’a, Ali Bey’in tarlaları satmak için bir Yahudi ile pazarlık yaptığı haberini verdiği, ola­yın hakikatini araştırmasını istediği bir mektup geldi.

Zeynep Hatun bu haberden çok tedirgin oldu. Bunu, Ali Bey hakkındaki düşünce ve ümitlerini hafife alma olarak telakki etti. Ertesi gün onunla karşılaştığın­da biraz korkuyordu. “Ali Bey! Araziyi satmamalısın” sö­zünü tekrar etmekten başka bir şey yapamamıştı.

Ali Bey öfkeli dönüp gittiğinde tuhaf bir rahatlık hissetmişti. Bu tavrını takınabilmek için harcadığı çaba­dan sonra derin derin nefes almıştı.

Aynı günün akşamında Leyla Hayfa’dan geldi. Ali Bey’i annesinin nasıl kızdırdığını işitmesi onu sevindir­mişti. Şayet araziyi satmaya çalışırsa Ali Bey’i ölümle tehdit etmesi için kardeşi Hamdan’a ısrar etti. Daha bir­çok şey söyledi. Zeynep Hatun söylenenleri anlamadı an­cak kızının sözlerini onaylayarak başlarını sallayan koca­sını ve oğlunu görünce o da kızının sözlerini tasdik etti.

Ancak gerçekleşen olay Zeynep Hatun’un planla­dıklarını değiştiren bir şeydi. Ertesi gün Ali Bey evine dönüyordu. Onun toprakları sattığından kesin emin ol­duğunda ve Ali Bey titreyerek bunu onayladığında gayet soğuk “Hayırlı olsun” demişti.

Onun içinde dolaşan korkuyu biliyordu. Her gün buna benzer olaylar oluyordu. Birisi Yahudilere herhan­gi bir şey sattığında vatanseverler onu ya kırbaçla ya da kurşunla terbiye ediyorlardı. Zeynep Hanım, Ali Bey’in çiftçileri tam anlayamadığını biliyordu ancak onun top­rağın kıymetini bilemeyecek kadar ahmak olabilmesini anlayamıyordu.

Akşam Hamdan eski tüfeğini aldı, babası ve kız kardeşiyle birlikte Ali Bey’in evine doğru gitti. Zeynep Hatun, Hamdan’ın Ali Bey’i öldüreceğine inanmıyordu. Onun sadece Ali Bey’i tehdit edeceğini düşünüyordu. Bundan dolayı kurşun seslerini duyunca şoke olmuştu. Titreyerek kapıyı iteleyen kocasını görmeden önce uzun­ca süre sabretmek zorunda kalmıştı. Kocası boğuk bir sesle bağırıyordu.

– Öldü…

Müthiş bir korku ile kalbi güm güm attı. Acaba hangi şeytan, onu “Kim? Ali Bey mi?” diye sormaya itmişti. Acaba hangi ilah, kocasını boğuk sesi ile ”Hayır, Hamdan” demeye sevk etmişti.

Hayatında tek bir söz dahi işitmemiş gibi etrafında kesin bir sessizlik ve baş dönmesi hissetti. Duyduğunu kulakları reddediyor, kocasının sesi kendi dünyası dışında başka bir yerden geliyor gibiydi.

– Son mermi patladı, onun yüzünü ve göğsünü parçaladı. Öldü… Öldü…

Zeynep Hatun hareket etmedi. Delirmiş gibi kazmayı küreği, oğlunun kabrini kazacak aletleri toplayan eşini gördü. Buna rağmen bu âlemin dışında kaldı. Devasa bir duvara asılmış levha gibiydi. Hiçbir şeyi anlamaksızın bakıyordu. Kuru kandan bir katmanla örtülmüş Hamdan’ın cesedine baktı. Ancak hiç kıpırdamadı. Eşinin kollarında evin dışına taşınan oğlunun cesedini gördü. Eşi, asla ağlamayan adam, gözyaşları içerisinde döndüğünde, yeni kazılmış kabrin topraklarına bulanmış halde döndüğünde, sadece o anda yere düştü. Sanki zorba bir el, devasa duvara asılmış levhanın ipini kesivermişti… Ve o düştü.

Ancak Ali Bey ölmedi. Bu yerden ayrıldığında yaşaması için bir miktar para vermek üzere gelen Ali Bey’i bir kez daha görmek kendisine takdir edilmişti. O anda onun, kendisine oğlunun ederini verdiğini tasavvur etti. Ağlamak istedi ancak sırrını ifşa etmekten çekindi. İlk defa, insanın ağlamayı istediği anın ne kadar da acı ve merhametsiz olduğunu fark etti. Rüzgârın esmesi ile uçuşan paraları gördü ancak hiç hareket etmedi. Ali Bey’in söylediği “Parası olmayanı adam yerine koymazlar…” sözünün bayağılığını açıkça gördü. Uzun ve içli ağlamak için Ali Beyin gitmesini istedi. Ancak o yerinden kıpırdamadı. Uzun süre, uşağının kollarına yaslanarak gidene dek orada beton gibi kalakaldı.

***

Boynu ve şakağındaki derin, uzun yara ile araçtan inerken onu tekrar görmüştü. Yarasını gizlemeye çalışan Ali Bey’in görüntüsünün zihninden niçin çıkmadığını bilmiyordu. O, oturduğu yerde düşünüyor, Ali Bey’in bu yaradan utandığına, sakalını kesmek için her aynanın önüne geçtiğinde utanç duyduğuna, aynaya yansıyan kendi yüzüne tükürmek istediğine inanıyordu.

Toprağını terk ettiğinden bu yana ilk kez Ali Bey ölmediği için biraz rahatlama hissetti. O hâlâ hayattaydı. Her sabah boynu ve şakağındaki derin ve uzun yaraya bakıyor ve sattığı toprakları hatırlıyordu.

Yolu seyrederken kendi kendine şöyle dedi:

– Sattığı topraklara biz dönerken Ali Bey bizi görecek. Boynu ve şakağındaki derin ve uzun yaraya bakarken, o gün ölümden daha acı, ölümden çok çok daha acı şeyler olduğunu fark edecek.

(Gassân Kenefânî, el-Âsâru’l-Kâmile, Beyrut, Muessesetu’l-Ebhâsi’l-Arabiyye, 3.b., 1987, s. 167-180.)

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>