ÇeviriÖykü

Ğassân Kenefânî – Ufaklık Kampa Gider

Ğassân Kenefânî – Ufaklık Kampa Gider
Çeviri: Murat Göçer

Savaş zamanı idi. Savaş mı? Hayır, hayır. Bizzat mücadele, düşmanla birbirine girme zamanı idi. Çünkü savaşta savaşanın nefes alıp vereceği bir barış olabilir, boş bir vakit, ateşkes ya da kaçılan bir izin. Mücadele zamanına gelince o bir silah atışından sonra başlar. Sen iki ateş arasında bir mucizeye doğru koşarsın. Bu yaşanan, sana dediğim gibi sürekli bir mücadele zamanı.

Ben söz dinlemez, dik kafalı hepsi erkek yedi kardeşle, belki de mücadele zamanlarında kendisine sekiz çocuk doğurduğu için hanımını sevmeyen bir babayla birlikte oturuyordum. Halam, kocası ve beş çocuğu da bizimle idiler. Ha, bir de masanın üzerinde ya da askıya asılmış yığınlarca pantolonun birinin cebinde beş kuruş bulup hiç tereddüt etmeden parayı aşıran ve gazete satın alan ihtiyar dedem. Senin de bildiğin gibi dedem okuma yazma bilmiyordu. Kulakları ağır duyan bu ihtiyar, kendisine bizden birisinin son haberleri okuması için parayı arakladığını itiraf etmek zorundaydı.

Bu zamanlarda, dur sana mücadele zamanının senin hayal ettiğin gibi olmadığını, hayır hayır gerçek bir savaş olmadığını hatırlatayım, olan biten şu idi; aynı anda bir arada olabilmeleri mümkün olan bütün bir nesilden on sekiz kişi bir evde idik. Hiçbirimiz henüz iş bulamamıştık. Senin de sesini duyabildiğin açlık günlük kaygımız idi. Ben bu durumu mücadele zamanı diye isimlendiriyorum. Sen de biliyorsun gerçek savaşla aralarında kesinlikle fark yok. Biz ekmek için savaşıyorduk. Sonra aramızda paylaştırmak için mücadele ediyor ve sonrasında da birbirimizle kavga ediyorduk. Herhangi bir sükûnet ortamında dedemiz kısık iki gözüyle bütün topluluğu süzerek, özenle katlanmış gazetesini çıkartıyordu. Bunun anlamı şuydu; herhangi bir cepten ya da masanın üzerinden beş kuruş yürütülmüştür ve birazdan kavga çıkacaktır. Önemsemeyi ve cevap vermeyi hak etmeyen kavga ve gürültünün yığınlarca çeşidini görmek için yeteri kadar ömür geçirmiş olan dedem, ihtiyarca bir sükûnetle gazetesine sarılarak bağrışmalara karşı direnecektir. Sesler kısılınca da kendisine en yakın bir çocuğa doğru eğilecek, alıp kaçmasın diye gazetesinin bir ucundan tutup onu çocuğa uzatacaktır.

Ben on yaşındaydım. Isam da şimdi olduğu gibi benden birkaç ay büyüktü. Halamın çocukları içinde o, kardeşlerim içinde de ben kendimizi lider kabul ederdik. Birçok girişimden sonra babam ve halamın kocası ikimize günlük bir iş bulmuşlardı. Beraberce büyük bir sepeti taşıyor, bir saat on beş dakika yürüyor ve ikindiden biraz sonra sebze haline varıyorduk. Sen bilmezsin, bu saatlerde sebze hali şöyle olur; dükkanlar kapılarını kapatmaya başlarlar, son kamyonlar kalan malları toplar ve bu kalabalık çarşıdan ayrılmaya başlarlar. Isam’la görevimiz yapması hem kolay hem de zor bir iş.

Dükkanların önlerinde ya da araçların arkasında bulduklarımızla, sorumlu kişi öğle uykusunda ya da dükkanında olduğu zaman serginin üzerindekilerle sepetimizi doldurmak bize görev olarak verilmişti.

Sana söylüyorum, zaman mücadele zamanı. Sen gün boyunca savaşçının iki ateş arasından geçtiğini bilmezsin. Isam parçalanmış bir lahanayı ya da bir demet soğanı kapmak için ok gibi fırlardı. Ya da hareket etmek üzere olan bir kamyonun tekerleri arasındaki elmayı. Ben de diğer şeytanlarla yani kendilerinden önce çamurların arasında gördüğüm bir portakalı almaya çalışan çocuklarla mücadele ederdim. İkindi boyunca çalışırdık. Isam ve ben bir yandan diğer çocuklarla, dükkan sahipleriyle, şoförlerle ya da bazen polislerle mücadele eder geri kalan vakitte de birbirimizle kavga ederdik.

Mücadele zamanlarıydı. Bunu sana söylüyorum çünkü sen anlamazsın. O zamanlarda âlem tepe taklak olmuştu, hiç kimse bir başkasından erdem beklemiyordu. Bunu yapan kişi gülünç görülebilir. Nasıl ve hangi vesile ile olursa olsun hayatta kalman üstün olmak için göz kamaştırıcı bir zaferdi. Güzel, kişi ölürse erdem de ölür öyle değil mi? O halde bırak bir anlaşma yapalım; mücadele zamanlarında görevin, ilk erdemi gerçekleştirmen; yani hayatta kalmayı başarmandır. Bundan sonra diğerleri gelir. Çünkü sen ikinci bir aşamanın bulunmadığı, birincisinin hiç bitmeyeceği sürekli bir mücadelenin içerisindesin.

Sepet dolduğunda sepeti taşımak ve eve dönmek bize verilen görevdi. Sepettekiler ertesi gün bütün ailenin yiyeceği idi. Tabiidir ki, eve giderken yolda sepettekilerin en iyisini yemek üzere Isam’la anlaşma yapmıştık. Bu, asla üzerinde tartışmadığımız ve kimseye de duyurmadığımız bir anlaşmaydı. Ancak yaptığımız şeyin sınırı sadece bu kadardı. İşte böyle, biz mücadele zamanındaydık.

O melun yılda kış çok soğuktu. Biz çok ağır bir sepet taşıyorduk. Ben elma yiyordum. Sebze halinin kapısından çıkmış, ana caddede yürüyorduk. İnsanların, arabaların, otobüslerin, dükkan vitrinlerinin arasından on dakika kadar tek bir kelime etmeden yürümüştük. Çünkü sepet çok ağır idi ve biz, ikimiz de tamamen yemeye odaklanmıştık. Ansızın…

Hayır, hayır bu tarif edilemez bir şey; sanki sen silahsızsın ve düşmanının bıçağı sırtındasın, tam o esnada ne olsun, bir de bakmışsın annenin kucağında oturmaktasın.

Dur, beni bırak da olanı sana anlatayım. Sana söylediğim gibi, biz sepeti taşıyorduk, polis de yolun ortasında duruyordu. Cadde ıslaktı, ayağımızda da neredeyse ayakkabı yok gibiydi. Belki de ansızın onu gördüğümde ben, polisin havalı ve sağlam ayakkabısına bakıyordum. Oradaydı, ayakkabının altında, ön tarafına doğru. Ona, altı metre kadar uzaktaydım ama belki de onu renginden tanımıştım. Bir liradan fazlaydı.

Biz bu gibi durumlarda düşünmeyiz. Birileri bulunan parayı almakla karakter arasındaki ilişkiden bahsediyorlar. Güzel. Ben, bunun karakterle ne alakası vardır, anlamıyorum. Paranın renginin hepimizin içinde var olan vahşi, suçlu, ölümcül güçle alakası olabilir. Ancak ben, bir sepette bozulmuş sebze meyve taşırken altı metre ötede bir polisin ayakkabısı altında para gören bir kişinin mücadele zamanlarında biraz düşünmesi gerektiğini bilmiyorum. Benim yaptığım şey şu; elmanın geri kalanını fırlattım, sepeti bıraktım. Kesin kendisine bıraktığım sepetin ağırlığı yüzünden Isam bir anda sarsılmıştır. Ancak o, parayı benden biraz sonra görmüştü. Tabi ki, ben gergedanı kör bir saldırıya mecbur eden bilinmez bir gücün baskısı altında, amacı yolun sonu olan yere doğru fırlamıştım. Omuzumla polisin bacaklarına vurdum, korku içerisinde geriledi, dengemi kaybettim ama yere düşmedim. O anda onu gördüm; beş liraydı. Sadece görmedim onu kaptım ve yere düşüşümü tamamladım. Düştüğümden daha hızlı kalktım ve kalkışımdan daha hızlı da koşmaya başladım. Bütün dünya peşimden koşmaya başladı; polisin düdük sesi, ayakkabısının kaldırımda çıkardığı tam ensemdeki ses, Isam’ın bağırışı, otobüslerin kornaları, insanların sesleri… Gerçekten hepsi ardımda mıydı? Bunu ne sen ne de ben söyleyebilirim. Kesin ve yürekten söylüyorum, gezegenlerin bütününde beni yakalayabilecek kimsenin olmadığını bilerek koştum. On yaşındaki bir çocuğun aklıyla başka bir yolasaptım. Belki de Isam’ın polise gitmeye alışık olduğumuz yolu göstereceğini düşündüm. Nereye gittiğimi bilmiyordum, geriye dönüp bakmıyordum, koşuyordum, yorulduğumu hatırlamıyorum. Girmeye mecbur bırakıldığı savaş alanından kaçan, herkes kendisini hemen peşinden kovalarken koşmaya devam etmekten başka seçeneği olmayan bir askerdim.

Güneş battıktan sonra eve vardım. Kapı açıldığında şahit olacağımı kesinlikle bildiğim sahneyle karşılaştım. Tam on yedi yaratık beni bekliyordu. Beni çabucak bakışlarıyla ezdiler ama dikkatlice bakışlarıyla. Kapının eşiğinde durdum ben de onlara baktım, ayaklarım yerde çakı gibi, avucum cebimdeki da beş lirayı sımsıkı kavramakta.

Isam, annesi ile babasının arasındaydı, öfkeliydi. Kesin ben gelmeden önce iki aile arasında kavga olmuştu. Kahverengi tertemiz elbisesine sarınmış, sedirde oturan ve bana hayranlıkla bakan dedemden yardım bekledim. Bilge adamdı, dünyaya nasıl bakması gerektiğini bilen hakiki bir erkekti. Onun da tek isteği beş liraydı yani bu defa kalınca bir gazeteydi.

Çıkacak kavgayı sabırsızlıkla bekledim. Isam tabi ki yalan söylemişti. Onlara parayı kendisinin bulduğunu, onun elinden parayı zorla aldığımı anlatmıştı. Hatta bu kadar da değil, o uzun, yorucu mesafe boyunca tek başına ağır sepeti taşımaya mecbur bıraktığımı da anlatmıştı. Sana demedim mi, bu zamanlar mücadele zamanı. Hiç kimse Isam’ın yalan mı doğru mu söylediğini önemsemiyordu. Çünkü bu hiç kıymeti olmayan bir meseleydi. Isam sadece yalan söylemedi, o kesin olarak hiç kimsenin gerçeği önemsemediğini de biliyordu. Sadece bu kadar da değil; belki ilk defa kendisini küçük düşürmeye razı olup kendisinden daha güçlü olduğumu, kendisini dövdüğümü ilan etmişti.

Babası ise tamamen başka bir şey düşünüyordu. Paranın yarısını almaya razı idi, babam da diğer yarısını. Ben başarılı olur da meblağın hepsini muhafaza edebilirsem hepsi bana ait olacaktı, yok hakkımdan vazgeçersem hepsini kaybedecektim ve onlar aralarında taksim edeceklerdi.

Ancak onlar gerçekten mücadele zamanlarında bir çocuğun avuçlarında beş lira tutmasının anlamının ne olduğunu bilmiyorlardı. Hepsine hayatımda ilk defa tehditkâr bir ses tonu ile dönmemek üzere evi terk edeceğimi söyledim. Beş lira sadece benim idi.

Sen de tahmin ettin şüphesiz, hepsi çıldırdılar. Kan beyinlerine sıçradı ve hepsi bana karşı cephe aldılar. Önce uyardılar. Ancak ben bundan daha fazlası için hazırlıklıydım. Sonra dövmeye başladılar. Tabi ki, kendimi savunabilirdim. Ancak ben sımsıkı avuçlarımın arasında cebimdeki beş lirayı korumak istiyordum. Yalnız sıkı darbelerden sakınmak gerçekten zor idi. Başta dedem heyecanla savaşı seyretmişti. Sonra savaş çekiciliğini kaybetmeye başlayınca kalktı ve önlerine durdu. Böylelikle onun ardına sığınmam, ona yapışmam kolaylaştı. Büyüklerin parada hakları olmadığını söyleyerek tartışmayı bitirdi. Ancak güneşli bir günde bütün çocukları dilediğimiz gibi beş lirayı harcayabileceğimiz bir yere götürmemi bana görev olarak verdi.

Bu teklifi reddetmeye kararlı bir şekilde tam öne çıkıyorken, o anda dedemin gözlerinde beni durduran bir şeyi fark ettim. O anda gözlerindekinin ne olduğunu anlayamadım ama onun yalan söylediğini, benden susmamı istediğini hissettim.

Sen de biliyorsun, on yaşındaki bir çocuk mücadele zamanlarında dedem gibi bir ihtiyarın anladığı seviyede işlerin nasıl yürüdüğünü anlayamaz. Lakin olan buydu. O gazetesini istiyordu, belki de bir hafta boyunca her gün. Ne pahasına olursa olsun beni ikna etmeyi önemsiyordu.

Böylece o akşam anlaştık. Ancak ben işimin daha bitmediğini biliyordum. Gece ve gündüzün her anında parayı korumam, diğer çocukları oyalamam, annemin sonu gelmeyecek ikna çabalarının karşısında direnmem gerekiyordu. Bana o gece, bu beş liraya iki kilo et, bana yeni bir gömlek ya da gerekirse ilaç veya önümüzdeki yaz göndermeyi düşündükleri ücretsiz okul için kitap alacağını söyledi. Ancak konuşmanın yararı ne? Sanki annem, ben iki ateş arasında koşuyorken benden ayakkabılarımı temizlememi istiyordu.

Tam olarak ne yapmaya niyetli olduğumu bilmiyordum. Ancak o geceden sonraki bir hafta boyunca çocukların da kesinlikle yalanolduğunu bildikleri ama söyleyemedikleri binlerce yalanla çocukları oyalamayı başardım. Burada fazilet, erdemlilik yok, sen de biliyorsun. Sorun, tek bir fazilet etrafında yani beş lira etrafında dönüyordu.

Ancak dedem olan biteni anlıyordu ve oynadığı role denk bir karşılık olarak gazetesini istiyordu. Bir hafta geçince sıkılmaya başladı. Ona gazete almayacağımı anlamıştı. Kesin anlamıştı, çünkü onun gibi bir ihtiyarın bu hakikati anlamaması olanaksızdı. O fırsatı kaçırmıştı ancak fırsatı gerisin geriye çevirmek için elinde de hiçbir çare bulunmuyordu.

On gün daha geçince herkes parayı harcadığımı, cebime girip çıkan elimin bomboş olduğunu, elimi cebime onları aldatmak için koyduğumu zannettiler. Ancak dedem beş liranın hala cebimde olduğunu biliyordu. Bir gece uykuya daldığımda, bu günlerde elbiselerimle uyuyordum, cebimden beş lirayı çekmeye çalıştı. Fakat hemen uyandım, dedem de tek bir kelime etmeden yatağına döndü.

Sana dedim, vakit mücadele vakti. Dedem üzgündü çünkü gazetesine kavuşamamıştı. Ben üzerinde ittifak etmediğimiz bir anlaşmayı bozmuştum. O mücadele zamanını iyi anlıyordu, bu yüzden yaptığım şeyin üzerinden iki sene geçmesine rağmen beni kınamadı. Isam da aynı şekilde olayı unuttu. Dik kafalı bir çocuk olarak iç dünyasında olan biteni çok iyi anlıyordu. Sebze haline günlük yolculuğumuza devam ettik. Daha önce yaşadığımız diğer günlere göre daha az kavga ediyor, az konuşuyorduk. Görünen o ki; onunla benim aramda birden bire görünmez bir duvar yükselmişti. O hala mücadele zamanlarında bense yeni bir atmosferi teneffüs etmekte idim.

Beş hafta boyunca cebimde beş lirayı korumuştum, hatırlıyorum. Ben mücadele zamanında o beş liraya yakışır bir hamleye hazırlanıyordum. Ancak tam uygulamaya koyma zamanı yaklaştığı vakitte her şey ortaya çıktı. Sanki bu, mücadele zamanından kurtuluş için değil, ona geri dönüş için bir köprü idi.

Sen bunu nasıl anlayabilirsin? Beş liranın bende kalması onu kullanmaktan daha güzel bir şeydi. Cebimdeydi, mutluluğumu elde ettiğim ve herhangi bir vakitte kurtuluş kapısını açıp çekip gidebileceğim bir anahtar gibiydi.

Ancak kilide yaklaştığım esnada kapının arkasında başka, uzaktaki bir mücadele vaktinin kokusunu alıyordum. Sanki bu, yolun başına tekrar dönmekti.

Önemli bir şey kalmadı anlatacağım. Bir gün Isam’la birlikte sebze haline gittik. Ben bir demet pazıyı kapmak için fırladım. Yavaş yavaş hareket etmekte olan bir kamyonun tekerleri önündeydi. Son anda kaydım ve kamyonun altına düştüm. Şanslıymışım, tekerlekler bacağımın üzerinden geçmemiş. Tekerler tam bacaklarıma temas ettiğinde kamyon durmuş. Bayılmışım, hastanede gözlerimi açtım. Senin de tahmin ettiğin gibi ilk yaptığım şey cebimdeki beş lirayı yoklamak oldu. Ancak orada değildi.

Kesin biliyorum, beni arabayla hastaneye getirirlerken parayı Isam aldı. Yalnız, o bana bir şey demedi ben de ona bir şey sormadım. Sadece bakıştık ve olanı biteni anladık. Hayır, ona karşı öfkeli değilim. Çünkü ben beş lirayı almak için kanımı akıtırken o geç kalmıştı. Sadece üzgünüm, çünkü beş lirayı kaybettim.

Sen asla anlamayacaksın. Bu yaşananlar mücadele zamanında idi.1(1967)

1 Kenefenî Ğassân, El -Âsâru’l – Kâmile, Muessesetu’l – Abhâsi’l – Arabiyye, Beyrut,1987, s. 715 – 726.

Ğassân Kenefânî: 9 Nisan 1936’da Filistin’in Akkâ şehrinde doğdu. 1948’de, yaşadığı yerlere Yahudilerin saldırması sebebiyle ailesi ile birlikte Lübnan’a, sonra Suriye’ye göç etti. Lise yıllarında Arap Edebiyatı ve resim alanındaki üstün yetene­ğiyle öne çıktı. Liseden sonra Şam Üniversitesi Arap Edebiyatı Bölümünde okumaya baş­ladı. Ama yoğun faaliyetlerinden dolayı üniversiteyi bıraktı. Şam’da ve Beyrut ’ta birçok gazetede köşe yazarlığı ve yazı işleri müdürlüğü yaptı.

Arabasının altına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu, kız kardeşinin kızı Lumeys’le birlikte evinin önünde 8 Temmuz 1972 Cumartesi sabahı şehit edildi.

Etiketler
Devamı

Ğassân Kenefânî

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker