Deneme

Gökçe Özder – Eve Dönüş

Gökçe Özder – Eve Dönüş

“Siyonistlerin sana yapacaklarından korkuyorum. Kendine mukayyet ol.”
Wadie Said`in, oğlu Edward Said`e. ölümünden önce söylediği son söz.

Doğduğunuz evi hatırlıyor musunuz? Peki ya çocukluğunu­zun geçtiği yeri? İnsan, eğer doğ­duğu evden çok küçükken ayrıl­mışsa o evle bir bağ kuramaz, hatırlamaz bile çoğunlukla. Fa­kat insanoğlu ve insankızı ço­cukluğunu geçirdiği evini, yur­dunu hatırlar, en çok da burayla bağ kurar, buraya kendini ait his­seder. Öyle olmasaydı şu an bu satırları annemle babamın do­ğup, yaklaşık yirmi yılını geçirdi­ği Artvin`de değil de otuz yıldır yaşadıkları İstanbul`da yazıyor olurdum. Elbette ki doğduğu­muz yer dünyanın en rahat, kon­forlu ya da güzel yeri değil ama kesinlikle kendimizi en çok ait hissettiğimiz yer.

Edward Said 1935 yılında Kudüs`te doğar, 1947`de ise di­ğer birçok Filistinli gibi doğduğu yeri tamamen terk etmek zorun­da kalır. Yeni yurdu Kahire`dir. Zengin ve üst sınıf bir ailenin çocuğu olan Said, mülteciliği­ni madden fark etmez bile. Öte yandan; babasının Amerikalı ol­duğunu her fırsatta vurgulaması, annesinin onu Edwardlaştırma çabaları, önce İngiliz, sömürgeci­nin el değiştirmesinin ardından­sa Amerikan eğitim kurumların­da kendini ‘öteki` hissetmeme­sine yaramaz. O Said`dir, `Sig­heed` değil. Ünlü otobiyografisi Yersiz Yurtsuz`da bunu şöyle iti­raf eder: “Otuz yedi yıllık mazi­me rağmen New York`ta kendi­mi halen iğreti hissediyor[um.]” (321) Sırf Arap olduğu için ya­şadığı onca yalnızlık hali, onca haksızlık, onca farklı muamele onu ömrü boyunca yalnız bırak­mayacaktır.

Said`i arkadaşlarından uzak tutma çabaları, onları özel hayat­larına dahil etmemeleri ailesinin sıradan görülen kuralcılığı olarak anlaşılsa da Said işin aslını çok sonradan fark eder: “Annemle babamın benim için tasarladıkla­rı disiplin dizgesinin aslında, ya­şam tarzımızı ve evimizi, düşsel denebilecek ölçüde ayrıksı ve ne­redeyse deneysel bir olgu olarak görmem yerine -ki öyle olduğu su götürmezdi- bir biçimde nor­mal olarak görmemi amaçladığı çok sonraları kafama dank etti.” (64) şeklinde ifade ediyor Said aydınlanma halini. Ailesinin ken­disi için tasarladığı bu, ötekiler­den yalıtılmış hayat tarzı Said`i “ kötülüklerden” koruyor onla­ra göre. Bu sayede Said, kimliği­ni sorgulamıyor, İsrail, İngiltere ya da A.B.D.`ye düşman kesilmi­yor, apolitik davranarak edebi­yat fakültesinin romantik orta­mında mutlu mesut yaşıyor. Tam da ileride “Edebiyatçıysan ede­biyatçılığını bil; Arap dünyasın­da siyaset, senin gibi dürüst ve iyi insanları mahvediyor.” (421) diyecek olan annesinin istediği gibi bir ortam! Ama gerçek ha­yat böyle değil işte. Her çocuk, anne-babasının istediği kişi ol­saydı savaş diye bir sözcük lite­ratürde olmazdı belki de.

Edward Said, kendisinin `öteki benlik` olarak tanımladı­ğı, benimse gerçek benlik diye­ceğim Filistinli kimliğini, lise­yi bitirmek üzere gönderildiği A.B.D.`de bulmaya başlar. Bura­da yaşadığı acı deneyimler, ikti­darın iki yüzlülüğünü ve tek tip­leştirme çabalarını fark etmesi­ni sağlamıştır. Yaşının da verdi­ği bir güçle iktidarla ve onun ay­rımcı, tek tipleştirici doğasıyla mücadele etmeye başlar. Bu ken­dini bulma süreci 1967 yılında vuku bulan Altı Gün Savaşı`yla tamamlanır. O artık eski Said de­ğildir, kendisinin ifadesiyle, sava­şın sarsıntısı onu olduğu yerden kaldırıp bütün kayıpların başla­dığı noktaya, yani Filistin müca­delesine götürmüştür gerisinge­ri. (420)

1947`de Said, bir daha dön­memek üzere Kudüs`ten ayrıl­dığında yalnızca Kudüs`ü kay­betmez. Evini, kendisini oraya ait hissettiği tek yeri, derin bir bağ kurabildiği tek okulu, ger­çek arkadaşlarını, ayrıksı dur­madığı tek sınıfı, dilini, kültürü­nü, Said`liğini ve en çok da kendi gerçek varlığını kaybeder.

Edward Said, 1947-48`de ye­rini, yurdunu, evini, barkını, dü­zenini, kimliğini kaybedip yersiz yurtsuz kalmış Filistinliler`den yalnızca biri, belki de en çok ta­nınmışı. Maddi gücü sayesin­de bu sürgünlükten en az zara­ra uğrayanlardan da biri ayrıca. O dönemde çevre ülkelere sığı­nan mültecilerin içler acısı hali göz önüne alındığında -ki kitap­ta bunlara da değiniliyor- Said`in tuzunun kuru olduğunu bile dü­şünebiliriz. Fakat şu bir gerçek ki manevi anlamda yolunu kay­betmiş birini maddi güç sayesin­de manevi doyuma ulaştırma ça­bası boş bir rüyadan başka bir şey değildir. Nitekim ruhunun derinliklerinde yatan öteki olma hali ömrü boyunca Said`in peşi­ni bırakmayacaktır.

1948 yılı, tarih kitapların­da İsrail Devleti`nin kuruluşuy­la bağdaştırılsa da bunun çok daha ötesindedir. Bu tarih, bin­lerce Filistinli kadının, erkeğin, çocuğun günümüze dek süre­cek katlinin başlangıç tarihidir. Bu tarih, binlerce insanın mül­teci olarak yaşa(yama)maya baş­lamasının tarihidir. Bu tarih, hor görülmenin, öteki oluşun, ken­dini bir daha hiçbir yere ait his­sedemeyecek olmanın tarihidir. Bu tarih, yersiz yurtsuzluk, ev­siz barksızlık, kimliksizlik ve ya­bancılaşmadır. Edward Said ise yaşadığı bunca şeyi mücadele­ye dönüştürmeyi başarmış, Filis­tin meselesine kamuoyunun ilgi­sinin artmasına yardım etmiştir. 1992`de sürgünden sonra ilk kez Kudüs`e gittiğinde, artık Yahu­di bir ailenin oturduğu doğduğu eve göz atmak için bile olsa gir­meye mecali yoktur. Said evine dönemedi ama Allah geride ka­lanların evine dönmesine yardım etsin. Âmin.

Etiketler
Devamı

Gökçe Özder

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı