Söyleşi

Gökhan Yılmaz İle…

Gökhan Yılmaz İle…
Hayat, Edebiyat, Öykü…
Hazırlayan:Gökçe Özder

Aslında yazdıkça deli oluyor insan. On gram altını olmayan bir insan, kuyumcunun önünden kafası rahat geçer. On gram altını olan insan ise sürekli rakamlara, sayılara düşenlere,çıkanlara vs. bakar durur. Hakikaten delilik. Rahat, çok batıcı bir şey olabiliyor bazen.Yazarların sahip olduğu şey kitaplar. Ama ait oldukları? Asıl delilik bu zarurî aidiyette işte.

İlk kitabınız “Biraz Kuşlar Azıcık Allah”ın ismiyle ilgili çeşitli traji-komik olaylar yaşadığınızı biliyoruz. “İkiye Kadar Sayamamak”ın ilk öyküsü azı,cık’ı bu tepkilere bir cevap olarak okuyabilir miyiz?

Ben, entelektüel savunma ve hücum mekanizmalarının olduğuna inanıyorum. Bir şeyi bir başka şeye benzetme, iki şey arasında mutlak bağlantılar kurmak, bir şeyi başka bir şeyle yorumlamak gibi. Bir metnin yazarı ile ilgili bildiğimiz, hatta bazen hissettiğimiz her şeyi o metinde arar ya da o metinle ilişkilendiririz. Bu, en temel entelektüel savunma mekanizmasıdır. Çünkü, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz o yeni metin, bizi her an çaresiz bırakmaya hazırdır. Okur olmanın ilk duygusu çare aramaktır. Oysa metne başlarken çaresizdir okur. Bu sıkışmışlıktan kurtulmak için hemen metin dışında bir tünek ararız ve bulduğumuz ilk tünekte bekleyip onu ağırlaştırırız. O tünek, biz orada durdukça kırılmaya, çökmeye hazırlanır. Yani okur, metnin dışında şeylerle ilgilendikçe kendi çaresizliğini hazırlar. Bir yazarla, metinle ilgili önceden bildiklerimiz ya da hissettiklerimiz, o yazarın yeni bir metnini okurken bize bir kolaylık, zorluk, serinlik, sertlik vs. sağlamamalıdır. Bu önceki bilgilerimiz, yazarın, önceden yazdıkları ya da kendisi hakkında söyledikleri bile olsa. Sorunuza dönecek olursak, bütün öyküleri yazdıran, temelde bir duygular bütünüdür. İkinci kitabımın ilk öyküsünü, sadece ilk kitabımla ilişkilendirmek doğru olmaz. Bir yazar ikinci kitabını yazarken, değişen sadece kitaplarının sayısı değil, bütün bir yazı iklimidir aslında. Yoksa neden ikinci kitabını yazsın ki? Öykü yazdıran her duygu kıymetlidir, önemlidir. Yazarın işi bu duygunun vereceği gücü yakalamaktır. Aklımıza deli fikirler gelse bile o fikirleri yazabilecek duygu bileklerimize inmediyse o delilik akıllanmaya, durulmaya ve yazınsal bir vücut bulamadan kalmaya mahkûmdur bence.

Dille oynama halleriniz bize bir yandan dili iyi bilen usta bir yazarı anımsatırken öte  yandan çocuksu bir dili hatırlatıyor. Gökhan Yılmaz henüz 1’e kadar mı sayabiliyor yoksa saymaya 3’ten mi başladı?

Ben şu sıra sadece iki’yi düşünüyorum. İkinin ıstırabını, ikide olma hâllerini… O yüzden de ikiye kadar sayamıyorum. Bir şeyin içine çok fazla girince o şeye karşı kör oluyorsunuz. İçine girdiğiniz şey sizin gözünüzde tekleşiyor. Oysa bir şey sizi içine kabul ettiği andan itibaren iki olmuş oluyor. Bu da beraberinde büyük bir sancıyı getiriyor.

Kafa rahatlığı, seküler insanın varabileceği en önemli noktadır bence. Öte yandan meselesizlik de büyük bir kafa rahatlığıymış gibi görünüyor, ama aslında kafa boşluğundan başka bir şey değil. Benim dert ettiğim şey kafa boşluğu değil, kafa rahatlığı. Bu rahatlığa giden yolsa ikirciklerden, tereddütlerden geçiyor. İkirciklerin olduğu her yerde bir kabulsüzlük, bir mücadele, bir sayamama vardır. Kitabın ithafının sebebi de bu zaten.

TÜYAP’ta kitabınızı sorduğumda fuara gelen bütün kitaplarınızın tükendiği söylendi. İlk kitabınız da bir yıl dolmadan ikinci baskısını yapmıştı bile. Tükenmişlik nasıl bir his?

Bu sorunun muhatabı olduğumdan emin değilim, ama tüketen bir insan olarak düşünüp cevap vermeye çalışacağım. Tükenmek, aşırı potansiyele sahip bir fiil. Beklenen ve gerçekleşen durumlar arasındaki fark ne kadar büyükse tükenmişlik o kadar yoğun olur bana göre. On kişiyi doyurmak üzere yaptığınız bir yemeği on bir kişinin yediği yerde tükenmişlik vardır. Yazarlıkta iş biraz daha başka. Kendini doyurmak için yazar bence her insan. Yazmak, bir doygunluktan çok bir açlığın ürünüdür. Ben böyle olduğunu düşündüğüm için tükenmeyi değil de tüketmeye düşünüyorum hep. Açlık varsa tüketmek vardır çünkü. İlk kitabımın ithafı egom’aydı. Sebebi bu açlıktı belki, ama genelde öyle anlaşılmadı.

Öğrencileriniz kitaplarınızı okuyor mu? Okuyorlarsa tepkileri nasıl?

Okuyorlar mı bilmiyorum, ama alan üç beş öğrencim var. Kitaplarımdan falan bahsetmem onlara, ama internet ellerinde, her şeyi biliyorlar. Tepkilerini bilmiyorum. Sanırım tepkililer.

Öğrencilerinizin tepkilerini bilmediğinizi söylüyorsunuz. Peki Gökhan Yılmaz, Gökhan Yılmaz’ın öğrencisi olsaydı öğretmenine karşı tepkili olur muydu?

Öğrencilik bir talih meselesidir. Kimin öğrencisi olduğundan ziyade kaç yaşında, hangi şartlarda, hangi kafalarda öğrenci olduğun daha önemlidir. İnsan kendisiyle yüzleşmekten korkar çoğu kez. Bu yüzleşmeyi öğretmen-öğrenci anlamında yaşamak durumunda kalamayacak olmak önemli bir rahatlık olsa gerek. Benim talihimde kendimin öğrencisi olmamak varmış. Ne mutlu… Ben kendimin öğrencisi olsam anlattığım hikâyeleri beğenmez, daha iyilerini yazmaya çalışırdım belki. Bunu yapmak zorunda kalmadan öğrenciliğimi güzel hikâyeler dinleyerek geçirmiş olmam az şey değil bence. Lisedeki edebiyat öğretmenimi çok önemsiyordum. Kendisi harika bir hikâye anlatıcısıydı. Geçen yıl öldüğünü duyunca epey üzülmüştüm. Geriye yalnızca hikâyeler kalıyor galiba. Hikâyesizlik berbat bir şey. On senelik öğrenciliğinde kaç hikâyesi oluyor acaba bir öğrencinin? Öğretmenin? Belki de bütün mesele budur.??

İlk kitabınızda bir üslup arayışı içinde olduğunuzu görüyoruz. Dil oyunlarının daha az ve klasik öykülere serpiştirerek kullanıyorsunuz. İkinci kitabınızda ise tamamen dil oyunlarıyla bezeli, üslubunu bulmuş, homojen öyküler var. Bu bilinçli bir tercih mi?

Üslup aramasam yazdıklarımdan çok sıkılırım. Yazınsal anlamda aradığını bulmuş yazarların kendinden emin metinlerinden korusun bizi Allah. Hakikaten aradığını bulan biri neden yazsın ki? Her duyguda bir üslup, bir delişmenlik, bir durgunluk vs.kendiliğinden vardır zaten. Yazarken onu aramak, bulmaya çalışmak değil midir bir metnin enerjisini oluşturan şey? Bu enerji olmadan hiçbir şey yazabileceğime inanmıyorum ben. “Aramakla bulunmaz; bulanlar ancak arayanlardır.” demiş Beyazid-i Bestâmî. Şüphesiz farklı bir kanalda bir derde sahip bu söz ama, hiç mi alakası yok acaba sorunuzla? Demiştim, insan mutlak bir entelektüel savunma mekanizmasıyla birikiyor.

Kitabınızın kapağında tür olarak öykü yazıyor. Sizse kendinize öyk’çü diyorsunuz. Yazdıklarınızın şiiri anımsatan yanları da bolca mevcut. Bu tip tür sınırlamaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz ne’cisiniz?

“Öykü” yazmayı beceremediğim için söylemiştim onu. Ama kafa rahatlığım şu ki “öykü” yazmak gibi bir derdim de yok. Hem “öykücü” kelimesi çok iddialı, yani “ben bildiğin patır patır öykü yazıyorum” gibi anlamları varmış gibi geliyor bana. Yazmaktan, boş satırları doldurmaktan, insanların zihnine çimdik atmaktan bahsediyorsak biraz temkinli olmak zorundayız galiba. Ben bu temkine sığınabilmek için kendime “öykücü” dememeyi uygun gördüm. Sait Faik de “yazıcı” diyordu kendine ve herkese. Yazı şemsiyesini altında birleşmek maksadıyla söylüyordu belki ama, onun çekindiği, sığınmak istediği neydi acaba?

Yazmasaydınız deli olur muydunuz?

Aslında yazdıkça deli oluyor insan. On gram altını olmayan bir insan, kuyumcunun önünden kafası rahat geçer. On gram altını olan insan ise sürekli rakamlara, sayılara, düşenlere, çıkanlaravs. bakar durur. Hakikaten delilik. Rahat, çok batıcı bir şey olabiliyor bazen. Yazarların sahip olduğu şey kitaplar. Ama ait oldukları? Asıl delilik bu zarurî aidiyette işte.

Son günlerde Sabit Fikir’de çıkan bir yazı vesilesiyle edebiyat dünyasında tartışılan bir konu var. Size de sormak istedik. Acaba Gökhan Yılmaz bizim üst insanımız mı?

İkiye Kadar Sayamamak’la ilgili Sabit Fikir’de çıkan yazının, söylediğiniz gibi “edebiyat dünyasında tartışılan bir konu” oluşturacak potansiyele sahip olmadığını bence siz de biliyorsunuz. İki kelime edeyim diye soruyorsunuz bu soruyu, teşekkür ederim. İkinci kitabım çıktığında, bunun Yapı Kredi Yayınları’nın genç eleştirmenlere verdiği desteğin devamı olduğunu söylemiş, güya şaka yapmıştım. Ciddiye alanlar olmuş galiba, nereden bilebilirdim. İki kelimeden fazlasını ettik. Teşekkürler…

Gökhan Yılmaz korkuyor mu?

Üff, hem de ne biçim.

Etiketler
Devamı

Gökçe Özder

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker