Söyleşi

Harun Tan İle…

Guenon’dan Seyyid Hüseyin Nasr’a… Harun Tan İle
(Hazırlayan: M. Nezihi Pesen)

Harun Tan, Gelenekselci Okul’u yakından izleyen ve bilen değerli bir sanatçımız. Seyyid Hüseyin Nasr’ın öğrencisi. Harun Tan, Guenon’dan Seyyid Hüseyin Nasr’a uzanan bu tefekküri-irfani akımın macerasını, derli toplu bir hülasasını, önemli isimlerini anlattı…

Guénon, Abdülvahid Yahya’yla başlayalım söyleşimize isterseniz. İslam’la şereflenme tarihi 1912. Önemli bir tarih gibi görünüyor bana. Çünkü Batı denilen havza, mücessem ve sarsılmaz gibi görünen bir güce kavuşmuş durumda. Bu gücünü de Müslümanların “güçsüzlerin” hâkimiyetinde bulunan topraklarda; oraları ele geçirmek ve sömürmek için kullanıyor. Bir katolik olan René’yi daha otuz yaşına varmamışken böyle manevi bir arayışa iten sâikler nelerdi? Hristiyan kültürünün egemen olduğu bu uygarlıktan neden memnun değildi?

İslam ile Batı’nın yatay düzlemdeki tarihsel ilişki biçimi ve sonuçlarının Guenon’un ihtidayla sonuçlanan manevi yolculuğunda hayati bir rol oynadığını sanmıyorum. Fakat kuşkusuz ihtidasından sonra kitaplarında da sık sık atıflar yapacağı, tarih boyunca aydınlanmanın mekânı olarak literatüre giren ‘orient’ ten neşet eden o eşsiz medeniyetin Batı’nın tahakkümü altına girmiş olması zihin dünyasını etkilemiş olmalı.

Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği, dünyanın yeniden şekillendiği en sıcak yıllarda dahi Guenon’un ardına düştüğü şeylerin manevi bir karakteri olduğunu akıldan çıkarmamak gerek. Cizvit okulunda tahsil gördüğü ilk gençlik yıllarında Avrupa-merkezci düşünme biçimi ve Avrupa medeniyetinin maneviyatı dışarıda bırakan aydınlanmacı diskuruna bir tepki olarak formal eğitimi bırakmış olması bunun en iyi kanıtıdır. Onun ardında olduğu asıl şey, arızi formları dışarıda bırakan, meta-historik, ezeli bir bilme biçimiydi. Bu yolla ilkin Fransız okültist çevrelerinde boy gösterdi. Gnostisizm, teosofi, kabala ve öteki spritüel konular üzerine nitelikli metinlerin yer aldığı dergilerde yazdığı sıralarda okültizmin sahte bir maneviyata yol açtığı intibaına kapılarak ilgisini Hristiyan ezoterizmi, Vedanta Okulu ve İslamiyet’e kaydırdı.

Guenon bu süreçte kendini beşeri düzeyde her şeyden soyutlamış halde tüm benliğini “Evrensel Mutlak”ı bulmaya adamıştı. Bu durum onu zorunlu olarak metafiziğin alanına kaydırdı. Empirik yöntemlerin metafiziğin sorularına yanıt üretemediğini fark ettiği sıralarda, batıni aydınlanmanın tüm modern bilme biçimlerini aşan “inisiyatik” bir karaktere sahip olduğunu anlamıştı. O, “bilmek” ile “olmak”ın ayrımını yapıyordu. Beşeri/yatay gayretle elde edilen şeyin ancak “bilmek”e tekabül edebileceğini ve bununla manevi bir aydınlanmanın peşinde koşmanın bir yanılsama olduğunu düşünüyordu. Manevi ilimlerde “ben ve bilgim” türünden bir ayrım yapmak olanaksızdır. Guenon dinlerin bu formülün dışarıda tutulduğu tezlerle kendi başına anlamlandırılamayacağını söyler.

İslamiyet’in varlık tasavvurundaki “Vacibu’l-Vücud” fikri ve evrenselliği Guenon’un öteden beri ilgisini çeken konulardı. Bu ilgi, ilmi ve faziletinin nuruyla tüm mağribi aydınlatan Cezayirli Şeyh Ahmed al Alavi’ye duyduğu derin muhabbetin bir sonucu olarak kendisine bağlanmasıyla yeni bir boyut kazandı. Guenon, (Abdulvahid Yahya) mürşidinin elleriyle türlü manevi tecrübelerden geçerek artık meselenin öteden beri onu ilgilendiren asıl kısmını, yani “olmak” ı tecrübe etmeye bu intisab yoluyla başlamıştır.

Söylediklerimin yekûnundan, Guenon’u maneviyata iten asıl saikin “talep etmesi” ya da “hazır oluşu” (Heidegger’in ‘dasein’ dediği şey) olduğu sonucu çıkarılabilir. Guenon’un Hristiyan kültürünün egemen olduğu uygarlıktan memnuniyetsizliği, Batılı söyleminin “kutsal”ı dışlayan sistematik doktrinlerini merkeze alan yatay bir karakter taşır. Aksi halde kurumsal Hristiyanlık’la bir derdi yoktur.

Guenon’un ve takipçilerinin çoğunun ‘ezeli hikmet’ peşindeki bu yolculuğunun İslam ana kaynağında karar kılmasına sebep olan tarikin Şazeliye, Darkaviye, Aleviye olduğunu biliyoruz. Biraz da bu etkileşimden ve sebeplerinden bahsedebilir misiniz?

Guenon’un İslam’la müşerref olmazdan evvel de İslama ve özelde tasavvufa derin bir muhabbet beslediğini belirtmiştim. Guenon’un yanısıra Gelenekselci Okul’un Frithjof Schuon, Seyyid Huseyin Nasr, Martin Lings, Titus Burckhardt, Gai Eaton, William Chittick gibi önemli tüm temsilcilerinin de tasavvufa gönül vermiş olmaları elbette bir tesadüf değil. Bu iştiyakın ipuçlarını bu ekolün “gelenek” fikrini merkeze alan metinlerinden çıkarmak mümkün. Bildiğiniz gibi Gelenekselci Okul hakikatin kozmos, insan ve din’den müteşekkil üç ayrı tecellisinin olduğunu düşünür ve hakikatin formdan öze, dıştan içe, sembolden gerçekliğe ulaşan batıni bir boyut olmaksızın anlaşılamayacağını söyler. Gelenekselci görüşe göre bu yalnızca İslamın değil tüm kadim dinlerin özünde olan ilahi bir formülasyondur. İnsan Allah’ın tecelligâhı olarak düşünüldüğü için, kozmos ya da dinin anlaşılması da ancak Allah’ın tecelligâhı olan insanın kendisini tanıması, başka bir söyleyişle “kendini bilmesiyle” mümkündür.

Gelenekselci Okul’un Doğu’ya, tasavvufa, özel olarak da Şazeliye tarikatına ilgisi bu noktada başlıyor. Onlar için hakikate yönelmenin zorunlu şartı “universal man” yani insan-ı kâmil’e yönelmektir. Her tarikatın, her mürşidin bir neşvesi olduğu farz edilir. Şazeliye irşadında kimi tariklerden farklı dikey ilişki biçimleri ve formülasyonları görmek mümkün. Martin Lings’in kaleme aldığı ve Türkçeye “Yirminci Yüzyılda Bir Veli” adıyla çevrilen kitabında Ahmed el Alavi’nin ilmi ve manevi kişiliğine dair önemli ipuçları vardır. Guenon ve takipçilerinin Şazeliye’nin Darkavi-Alavi koluna ilgilerinin Şeyh Ahmed el Alavi’nin batıni meselelerdeki derinliği, farklı din ve kültürler konusundaki engin ilmi, sahip olduğu peygamber ahlakı ve latif kişiliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Ariflerin kendilerine özgü dilleri vardır. Bu muhabbetin nasıl doğduğunun en doğru yanıtını kuşkusuz gene kendileri bilirler.

Tradisyonel-Geleneksel Ekol’ün merkezi düşüncesini, derdini, önemli isimlerini ve bu isimlerin daha çok hangi konularda yoğunlaşıp eserler verdiklerini anlatabilir misiniz?

Gelenekselci Okul’un merkezi düşüncesi, tarihin içerisinde değişmeyen, farklılaşmayan sabit bir hakikatin varlığına ve bunu nakletmek/ intikal etmek manasında kullanılan “tradition/ gelenek” fikrine dayanır. Guenon tradition’un karşılığı olarak “metafizik”i seçerken Seyyid Hüseyin Nasr bu kavramın İslam toplumundaki en iyi karşılığının “ed-din” olduğunu söyler. Fakat bu kavramın dinin muamelatla ilişkili yönünü çağrıştırmasından ötürü bunun yerine halidi hikmet/ sophia perennis kavramının kullanılmasının daha doğru olacağı kanaatini taşır. Aslında bu kavrama anlam verme çabaları ‘tradition’un bugün kendi kadim sentaksından kopmuş Doğu dillerindeki karşılığını bulmada düşülen ikilemin bir sonucudur. Aksi halde yeni bir kavram üretmek çabası içerisinde değiller.

Merkezinde Vücud-u Mutlak’ın bulunduğu, nakletmekle ilişkili bir tabiatı olan gelenek, nebevi geleneğin tıkalı damarlarını açmaya calışan bir sophia/hikmet hareketi gibi davranır. Menşei ve merkezinde duran Vacibu’l-Vücud itibariyle ilahi ve nebevi bir boyuta sahip gelenek, beşeri varlık düzeyinde ise yatay bir boyutta medeniyet denilen şeyi üretir. Din ve vahyin sahih olarak anlaşılması ve uygulanması geleneği/hikmeti üreten bir şeydir. Hikmet’in bilgisi taşıdığı evrensel imadan ötürü tarihin yatay düzleminde süreklilik arz eder. Buna göre yeryüzündeki kadim tüm gelenekler ve bilgeler aslında aynı hakikatin teofani’leridirler ve aynı şeyi söylerler. İşte tam burada tarihin farklılaştıramadığı bir sabit hakikat tasavvuru söz konusudur.

Gelenekselci doktrin, varlığın mutlaklığını merkezileştirmesi yönüyle İbn Arabi’nin varlık anlayışına yaklaşır. Rene Guenon ve Frithjof Schuon, İlhan Kutluer’in tabiriyle adeta Fransızca konuşan birer İbn Arabi gibidirler. Gelenekselci Okul bilgiyi epistemik yani istidlali akılla ilişkili bilgi (ilm-u husuli) ve zevkle ilişkili (ilm-i huzuri) sapiental bilgi olmak üzere iki gruba ayırıp bunlara olağanüstü önem atfettikleri halde, bu iki bilgi türünü sahici bir sentezle birleştirmek de isterler. Fakat ekolün asıl ilgi alanının, zevki yani “sapiental” bilginin menşei ve imkânı olduğundan şüphe yok. Bu durum Gelenekselcileri defakto olarak metafiziğin, irfani tasavvufun, manevi iklimlerin sınırları içinde bırakmıştır. Onlara göre aydınlanma ancak kalbi, akli tüm varlığımızla eşyanın mahiyetine teveccüh ettiğimiz, yüzümüzü Doğu’dan gelen ışığa çevirdiğimiz müddetçe mümkündür. “Tradition”la kastedilen şey, dinin kastettiği hakikati elverişli kılan yolu açmaya çalışan hikemi bir vizyon, bir üst dildir. Tradisyonalizmin Batı’da filizlenmiş bir ekol olması bazı kavramların Doğu dillerine aktarılmasını güçleştirmiş idiyse de biz bu ekolü entelektüel tasavvuf ile tekke tasavvufunu başat bir sentezle harmanlayan bir tasavvuf ekolü, aynı zamanda bir irfan-ı nazari okulu olarak düşünmeliyiz.

Sorunun ikinci kısmına gelelim. Gelenekselci Okul’un kuşkusuz en önemli ismi, kurucusu olan Rene Guenon’dur. Okültizmle başlayan yazın hayatı metafizik, Kutsal sanat, Doğu- Batı sembolizmi ve esoterizm konularına kayan Guenon; İslam, Taoism, Hristiyanlık ve Hinduizm dinleri hakkında yapılmış çok önemli çalışmalara imza atmıştır. Gelenekselciliğin kavramsal epistemolojisini Frithjof Schuon’un ve Ananda Coomaraswamy’nin de katkılarını alarak yazmıştır. Pek çok talebe yetiştirmiş, gözlerden ırak mütevazı bir hayat sürmüştür. Mütevazı kişiliğiyle bilinen Guenon’un, hayatının son yıllarını Kahire’nin eski semtlerindeki bir evde münzevi olarak geçirdiğini hepimiz biliyoruz. O Allah’ın bir lütfu olarak son yüzyılın insanlığına gönderilmiş bir arif, çağının en büyük metafizisyeni ve yorumcusudur.

Guenon’un ardından Gelenekselci Okul’un en önemli temsilcisi kuşkusuz Frithjof Schuon’dur (Şeyh İsa Nureddin). 50 yılda metafizik, maneviyat ve din temalı yirmi kitap yazan Schuon; Avrupa ve Amerika’daki karşılaştırmalı dinler konusundaki en büyük otoritelerinden biridir. Schuon Amerikan yerli kabilelerinden, Meister Eckhart, Plotinus, İbn Arabi, Sanatana Dharma, Atma/Maya geleneklerine değin geniş bir yelpazeye yayılan farklı alanlarda ürünler vermiştir. 1932 yılında Mağribli Şeyh Ahmed Alavi’yle tanışmasının ardından kendisine intisab eden Schuon, hayatının geri kalan kısmını talebe yetiştirerek, bakir tabiatlı ormanlarda tefekkür ederek ve yazarak geçirmiştir. Çağın büyük bir metafizisyeni, bir arifibillah olarak 1998 yılında vefat etti.

Gelenekselci Okul’un bir başka önemli temsilcisi ise, Türk okurunun yakından tanıdığı Seyyid Hüseyin Nasr’dır. Nasr, Gelenekselci Okul’un ontolojisini İbn Sina, Gazali, Sühreverdi, İbn Rüşd, İbn Arabi, Mevlana ve Molla Sadra üzerinden bir okumayla kavramsal düzeyde Doğu’yla ilişkilendiren eşsiz bir ariftir. Nasr’ın İslam bilimi ve sanatı üzerine yazdıkları özellikle İslam dünyasında büyük izler bırakmıştır. Nasr’ın ortodoksiyi merkeze alan, dinler ve mezhepler, zahir ve batın karşısındaki dengeli, Doğulu duruşu, evrensel söylemi çok orijinaldir. Türkçeye Yusuf Yazar’ın kazandırdığı “Bilgi ve Kutsal” adlı çalışması onun bir “magnum opus”u sayılabilir. 1981’de Yeryüzü Yayınları’nın ilk kitabı olarak Nabi Avcı çevirisiyle yayımlanan ‘İnsan ve Tabiat’ da Türk okurunun tanıdığı kitaplarından biridir. Yakın bir zamanda ‘Ezeli Hikmetin Peşinde’ adlı entelektüel otobiyografisi de İnsan Yayınları tarafından basıldı. Yanlış hatırlamıyorsam Nasr’ın yirminin üzerinde kitabı Türkçeye çevrildi. Nasr’ın en önemli çalışmalarından biri de yakın bir zamanda Harper Collins’ten çıkacak Kur’an projesidir. Bu çalışma, Kur’an-ı Kerim’i derinlemesine analiz eden bir meal projesi olarak düşünülebilir. Yaklaşık üç yıldır süren ve henüz tamamlanabilmiş bu çalışmayı Nasr’ın çok önemsediğini söyleyebilirim. Umarım bu çalışması da kısa sürede Türkçeye kazandırılır. Nasr’ı anlatmak ancak başka bir söyleşinin konusu olabilir. Fakat kendisine talebelik etme lütfuna mazhar olmuş biri olarak diyebilirim ki, o, İslam ve Batı dünyasını en iyi analiz eden özgün bir mütefekkir, kâmil bir mürşit ve şefkatli bir kedi babasıdır.

Gelenekselci Okul’un Türkiye ve İslam dünyasında takip edilen temsilcilerinden bir diğeri de Martin Lings (Ebubekr Siraceddin)’dir. Türk okuyucular onu Ahmed el Alavi’nin hayatını anlattığı ‘Yirminci Yüzyılda Bir Veli’ ve Rasulullah’ın hayatını anlattığı ‘Hz. Muhammed’in Hayatı’ adlı çalışmalarından tanıyorlar. Bilhassa Shakespeare, Kutsal Sanat ve sembolizm konularındaki otoritesiyle bilinen Lings, Gelenekselci Okul’un Ebubekir ahlaklı bilgesi olarak 2005 yılında Londra’da kendi elleriyle yetiştirdiği güllerin olduğu bahçesinde vefat etti. Lings’in vefatından önce kaleme aldığı “A Return to Spirit” adlı çalışması “Öze Dönüş” adıyla eşim Zeynep Hanım tarafından Türkçeye çevrildi.

Gelenekselci Okul’un öteki önemli temsilcilerinden Titus Burckhardt; ağırlıklı olarak İslam sanatı ve tasavvuf; Ananda Coomaraswamy, Hint düşüncesi ve sanatı; Marco Pallis, Budizm ve Uzakdoğu dinleri; Huston Smith, karşılaştırmalı dinler ve Hristiyanlık; William Chittick, İbn Arabi ve varlık düşüncesi; Gai Eaton, Osman Bakar, Şah Rıza Kazımi, Jean-Louis Michon, Enes Karic, James Cutsinger, Leo Schaya, Tage Lindbom, gibi öteki temsilcileri de muhtelif konularda eserler vermişlerdir. Gelenekselci Okul’u Türkiye’de en iyi analiz eden isimler; İbrahim Kalın, İlhan Kutluer, Mahmut Erol Kılıç, Adnan Arslan, Nurullah Koltaş ve Zeynep Kot Tan’dır.

Geleneksel Ekol’e mensup üstadların İslami-tasavvufi hakikatlerin yanında Budizm, Hinduizm, Hıristiyanlık, Yahudilik vb. dinlerin kavramlarını da kullanmaları bir eklektizm ve senkretizme sebebiyet vermiş midir? Çünkü bu tür eleştiriler hala yapılmakta. Eserleri ve düşünceleri bunca etkili olmuş bu isimlerin böyle bir yöntemle yazmalarının sebeplerini biraz açar mısınız?

Geleneksel Okul’un söylemlerinde formel bir eklektisizmden söz etmek çok zor. Bu eleştiriler çoğunlukla disiplinler arası düşünme biçimlerini tartışmasız bir tür eklektisizm ya da “exclusivizm”e hapseden indirgemeci bir bakışın ürünü. Eklektisizmden söz edebilmek için bu düşünürlerin dini çoğulculuk bağlamında tüm dinlerden birer parça almış olmaları gerekiyor. Tradisyonellerin öteki gelenekleri İslam’la aynı seviyede tuttukları söylenemez. Bu düşünürlerin hakikatin yegane yolu olan Muhammedi yolu seçmis olmaları asla bir tesadüf değildir. Nitekim Şazeliye de sünni bir tarikattir. Geleneksel Okul’da başka dinleri pratik eden bazı kimselere bir yaptırımın olmaması doğası gereğidir. Nitekim her din/ gelenek kendi kozmogonisinde bir anlam bütünlüğü taşır. İslam kelamı üzerinden Hristiyanlık’a bir eleştiri yaptığınızda bu ancak bir İslam yorumu olarak kalır. İslam zaviyesinden Hristiyanlık kurumunun amentüsünü sorgulamaya kalkıştığınızda bu Hristiyanlık teolojisi açısından hiç bir şeye tekabül etmeyecektir. Ayrıca her dinin kendi bozulmamış sahih, ontik geleneğiyle asli bir rabıta kurması İslam’ı, hikmeti üreten bir şeydir.

Tradisyonel Okul’un ontolojik çatısı çok sağlam ve kendi içinde tutarlı bir epistemolojik dil kullanıyorlar. Mesele “İslam dururken Hristiyanlık ya da Hinduizm’e ne gerek var?” düzeyinde tartışılmaya başlandığında patlak veriyor. Dinlerin çokluğu meselesi fıkıh düzeyinde tartışılmayacak kadar kapsamlı bir mesele. Tradisyonel Okul’un dinlerin birliği meselesini kendi kavramsal zaviyesinden değerlendirmeden anlamak olanaksızdır. Bu kavramların başında dini çoğulculuk (religious pluralism) ve göreceli mutlaklık (relative absoluteness) ve arketip (archetype) geliyor. Bu kavramların hakkı verilmeden bir yargı hükmü çıkarmak yanlış olur. Bu kavramları burada tartışacak değiliz, ilgilenen kimseler Schuon ve Nasr’ın eserlerine göz atabilirler.

Dinlerin dogmatik ifadelerini aşan metafizik boyutunda dolaşmak ve bunları uluorta tartışmanın herkes için uygun olmadığı akıldan çıkarılmamalıdır. Manevi ilimler söz konusu olduğunda zahir ehlinin kendi kozmogonisini bırakıp ariflerin bilgi alanı olan metafiziğin sınırlarına müdahale hakkı yoktur. Bu hiyerarşik durum tasavvuf literatüründe sıklıkla karşımıza çıkan pozitif bir ayrımcılığın varlığına delalet eder. Siz kendi gezegeninizin güneş sistemini tek ve yegâne görüyor olabilirsiniz, kuşkusuz bu bir haktır. Fakat bunu öteki sistemler üzerinde bir üstünlük kurma şeklinde kavramsallaştırırsanız başka bir iradenin alanına girmiş olursunuz. İnsanoğlu başka güneş sistemlerini bilmeye meyyal yaratılmıştır. ‘Ben kendi güneşimden başkasını tanımam’ ne kadar haksa, başka güneşlerin farkına varıp büyülenmek de o kadar haktır.

Tradisyonel Okul dinlerin çokluğu ve farklılığını ilahi bir zenginlik, vahyin evrenselliğinin bir tezahürü olarak görür ve bunu herhangi bir eklektisizme düşmeden her geleneği kendi tutarlı, sahih örgüsü üzerinden değerlendirmek suretiyle yapar. Benzer görüşler Mevlana’nın, Şems’in, İbn Arabi’nin, yakın tarihten örnek verecek olursak da Cerrahi piri Şeyh Muzaffer Ozak’ın metinlerinde ya da Filistinli İbrahim Raci Faruki’nin “İbrahimi Dinlerin Birliği” gibi eserlerinde de görülebilir. Dinlerin çokluğu meselesi “işte kitap belli, peygamber belli” tandanslı bir tartışmanın konusu olamaz. Din kendi başına anlamlandırılabilecek bir şey değildir. Dinin, metafiziğin alanına giren batıni mefhumlarının tartışılması, sınırları felsefe ya da kelamın sınırlarını aşan üst bir dille mümkündür. Metafiziksel olanı fiziksel enstrümanlarla çözümlemeye çalışmak tarih boyunca büyük problemlere yol açmıştır.

Dinlerin çokluğu meselesini Geleneksel Okul’un felsefe, kelam ve tasavvufu en üst düzeyde kullanarak ortaya koyduğu kendi tutarlı hiyerarşisi içinde değerlendirdiğimiz zaman, eklektisizm ya da senkretisizm iddialarının ne kadar uzağında oldukları görülebilecektir.

Son olarak biraz da öğrencisi olduğunuz Seyyid Hüseyin Nasr’dan bahsetseniz, mesela üstadın günlük hayatı nasıldı?

Üstadın tanıdığım en çalışkan insan olduğunu söyleyebilirim. Vakti kullanma konusunda o kadar mahirdir ki, masasında yeni kaleme aldığı bir makale mutlaka bulunur. İngilizcenin yanı sıra Arapça, Farsça Fransızca yazdığı makalelerini ve dünyanın farklı ülkelerinde basılmış kitaplarını ofisindeki özel bir kitaplıkta muhafaza eder. 1000’e yakin makalesi ve 100’e yakın kitabının olması onun vakti kâmilen kullanmasıyla açıklanabilir. Ne zaman kendisini ofisinde ziyaret etsem, mutlaka yeni makalelerinin yer aldığı İngilizce ya da Farsça dergi ve kitaplardan bir kaç tanesini verirdi. Çalışırken dikkatini dağıtacak şeylere maruz kalmak onun için en büyük züldür. Son derece hoşgörülü olmasına rağmen bir kamyon gürültüsünün bile onun bir gününe

malolabileceğini söylemek yanlış olmaz. Sünnettullah üzre öğle saatlerinde 1 saat kadar ofisinde dinlenir, yapması gerekenleri ardından yapardı. Üstad gerçekten çok özel bir muallimdir. Onun derslerini dinleyip de memnuniyetsiz ayrılan biri olabileceğini düşünemiyorum. Birçok disipline, kültür ve dine aynı anda vakıf olduğundan tahlil ettiği hiçbir meseleyi tek bir zaviyeden ele almazdı. Dolayısıyla her dersi özeldir, bir diğerine benzemez, öğrencinin ufkunu mutlaka açardı. Örneğin felsefi bir metni tahlil ederken birden edebiyatın, mimarinin, müziğin dünyasına kaydığı çok olurdu. Maddi ve manevi ilimlere vukufiyeti o denli güçlüydü ki her yıl mutlaka birkaç öğrencisi İslam’la müşerref olurdu. Bu yüzdendir ki Amerika’daki en yakın dostlarım, üstad vesilesiyle İslamı seçmiş genç ve son derece zeki akademisyenlerden oluşuyordu. Her perşembe okulun hemen yanı başındaki kafede öğrencileriyle kahve içer, onların manevi sorularını yanıtlar, kendileriyle uzun uzun sohbet ederdi.

Üstad’ın teknolojiyle yıldızı hiç barışmamamıştır. Hayatı boyunca ne cep telefonu ne de bilgisayar kullanmıştır. O kadar ki New York’ta yayımlanan bir kitabının kapağı için çektiğim fotoğraflarını bir DVD’ye kaydedip kendisine getirdiğimde asistanına; “lütfen su ABC’yi bilgisayara aktarır mısın?” diye seslenmişti. Buna ve ilerleyen yaşına rağmen son derece kıvrak araba kullanması da ilginçtir. Kendisini Georgetown Üniversitesindeki bir toplantıya götürürken otomobilin navigasyonunu kullanmamı eleştirmiş, ardından bana gideceğimiz bulvarın kısa yollarını öğretmişti. Bazen yüksek bir aristokrasi, bazen derin bir çocuksuluk müşahede edilirdi halinde. Müslümanların ıstıraplarıyla ıstıraplanır, onlar için dua ederdi. Ortadoğu’da hâsıl olan Sünni-Şii çatışması onu derinden yaralamış, İslam dünyasındaki hoşgörüsüzlüğü ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerde bulunmuştu. Bu konuda kısa bir süre sonra kendisinin inisiyatif alacağı, uluslararası büyük bir organizasyon yapılacağı müjdesini de vermişti. İnsanların hakikatlerine saygı duymayı nasihat eder, saygı duymanın bilgiyle ilişkisinden söz ederdi. O her konuda fikrine başvurulabilecek engin bir muallim, Celal ve Cemal’inin dengesiyle saygı uyandıran, elinde bastonu, başı öne eğik vaziyette kaldırımları, kuşları, ruhları irşad eden bir nur gibi seğirtirdi.

Kedi milletini üstad kadar seven çok az kimseye rastlamışımdır. Kedi arketipinin insanlarla birlikte haşrolacağını, onlarsız cennetin cennet olmayacağını söylediğini anımsıyorum. Hatta kendisini son ziyaretimde Anna Maria Schimmell’in henüz İngilizceye tercüme edilen İslam ve kediler hakkında müstakil bir kitabından söz etmişti. Şazeli büyüklerinden İbn Meşiş Hazretlerinin yanı sıra Guenon ve Schuon’un kedilere olan derin sevgisinden söz ederdi. Bizi ziyaret ettiği zamanlar kedilerimizi kucağına alır, uzun uzun sırtlarını, karınlarını okşar ve Farsça bir şeyler mırıldanırdı onlara.

Etiketler
Devamı

M. Nezihi Pesen

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker