Söyleşi

Hakan Şarkdemir ile… (Hazırlayan: Ertuğrul Rast)

Hakan Şarkdemir ile…
Şiirden Poetikaya
Hazırlayan: Ertuğrul Rast

Bir şairin kaderi, gerçek anlamda bir şairin kaderi, milletinin kaderiyle çakışıktır diye düşünebiliriz. En azından klâsik ve modern şair için bunu söyleyebiliriz.

Bir şair ömrü boyunca yaşadığı yerde büyük değişikliklere ön ayak olabilir mi ya da bir şairin ömrü neye yeter?

Bir şairin kaderi, gerçek anlamda bir şairin kaderi, milletinin kaderiyle çakışıktır diye düşünebiliriz. En azından klâsik ve modern şair için bunu söyleyebiliriz. Orhan Veli üzerine yaptığım konuşmada “her şair tarihî bir şahsiyettir” şeklinde “beylik bir laf” ettim. Bu sözün mevcut akıl yürütmelerimizle değil, ancak felsefi bir düşünüm yoluyla anlaşılabileceğini söyledim. Bunu ölçmekte, şairin hayatına dair birtakım belgelerin yetersiz kaldığını, onun şiire yaptığı katkının ve kültür – düşünce hayatına etkisinin birlikte düşünülmesi gerektiğini belirttim. Orhan Veli, tarihin beğenerek andığı insanı, bir geleneği, dolayısıyla mevcut algılar dizgesini yıkmakla bağdaştırıyordu. Bu da zaten modernliğin “ethos”uydu. Yıkılanın yerine daha iyisini inşa etmedikçe yıkmanın tek başına müspet bir anlamının olduğunu pek düşünemesek de, tarihin beğenisiyle insanların beğenisi arasında varsayımsal bir bağın mevcudiyetinden söz edebiliriz.

Osman Özbahçe “şairin başladığı yere döndüğünü, döneceğini” söylüyor. Sizin için geçerli mi bu durum?

Bir anlamda geçerli olduğunu söyleyebilirim. Şiirle uğraşmaya başladığım ilk dönemde şiirin bir söz sanatı olmakla kayıtlı olmadığını düşünüyordum. Mevcut şiirin, her ne kadar yoz verimleri olsa da, postmodern bir karakteri olduğunu görüyordum. Zamanla modern şiir anlayışına bağlanmanın bir gereklilik olduğuna inandım. Bugünse modern şiirin, hatta bir söz sanatı olarak bütün bir şiir tarihinin sonuna erdiğimize inanıyorum.

Sizin de poetik kitabınızda geçen ve çok sık kullandığımız “iyi şiir” kavramı üzerine konuşalım istiyoruz biraz… Sizce “iyi şiir”e ait örnekler şairden şaire değişir mi, yoksa “iyi şiirler” her şair için aynı mıdır?

“İyi” ve “kötü”, etik, dolayısıyla estetik kategorilerdir. Etik ve estetik bakış açılarından söz edebiliyorsak eğer, “iyi şiir”in kişiden kişiye değişebileceğini de kabul etmemiz gerekir. Bu yüzden herhangi bir “iyi şiir” tanımı mutlak bir ölçüt olarak dayatılamaz. Yine de şiirin niteliğine dair, spekülatif düşünümün dışında, üzerinde anlaşabileceğimiz birtakım özellikler olması beklenir; bunlar her ne kadar, söz gelimi bir destanla somut şiir örneğini aynı kategoriye sokacak genişliği bize vermiyormuş görünse de, şiirin gözle, zihinle ya da kulakla okunabilen bir sanat olduğunu anlamamıza yardımcı olur. Bu anlamda ben, iyi şiirin, insansız bir şiir olsa bile, her şeyden önce hayata ve insana dokunan bir şiir olduğunu düşünüyorum.

“Buğlama” isimli belki deneysel de denilebilecek şiirinizde halk şiirinin etkilerini açıkça hissediyoruz. Modern şiir, halk şiirine ne kadar yakın, halk şiirinden ne kadar uzakta sizce?

“Buğlama”, 4 + 4 hece ölçüsüyle yazılmış bir şiir. Ama bu bir şiiri, ne klâsik ne de modern anlamda şiir sayabilecek bir ölçütten yoksunuz. Yani modern şiir anlayışında direnen kimselersek böylesi metinleri şiir saymamamız gerekir. “Buğlama” gibi örnekleri şiir sayabilmemiz için, şiiri akıl, ritim ve imge gibi ölçütlere göre okumayı terk etmemiz akla daha yakındır.

Yakın dönemde modern şiirle halk şiiri arasında bağ kuran kişiler oldu. Ne var ki bu bağ fazlaca yıpratılmış bir bağ olarak kaldı. Heceyle günümüzde çok fazla şey yapabilmek imkânı varken, bu kişiler, aynı şiiri çoğaltmaktan başkaca bir iş yapmadı. Aslına bakılırsa hece, ona hemen her dönüşte, edebiyatımızda geri sanat anlayışlarının temsilcileri tarafından savunulmuş olması bakımından da kötü bir şöhrete sahiptir. Oysa heceyle örneğin kare kod ya da DNA zinciri arasında bir ilişki kurmaya başladığımız zaman bugünün duyarlığına daha çok temas etme şansı yakalayabilirdik.

“Gündelik dile fazlasıyla yaslanan şiirlerin romansılaştığını” söylüyorsunuz. Öte yandan edebi türlerin iç içe geçtiği bir dönemde yaşıyoruz, ki belki hep böyleydi. Bu bağlamda bu düşüncenizi biraz daha açmak ister misiniz?

Burada romansılaşmaktan kasıt, dilin ayrıksı unsurlarının şiirsel yapıya toplanması ve şiirin parodileşmeye başlamasıydı. Ben bu düşünceyi o zaman modern epik şiire açılım sağlayabilecek bir düşünce olarak benimsemiştim. Bugün de, gündelik dil değilse de, parodiyi, benzeri bir bakış açısıyla, estetik duyuş tarzlarının birleştirici gücü, farklı şiirsel teknikleri şiire toplayan bir sanat olarak dikkate alıyorum. Öte yandan anlatı unsurunun, şiirin diğer unsurlarını etkisizleştirecek kadar öne çıkmış olması da romansılaşmanın menfi etkisi olarak anlaşılabilir. Yani gündelik dili aşırılaştırarak da olsa, anlatı unsuru, diğer şiirsel unsurları görünmez kılmaya başladığında bir anlamda şiir için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir.

Sese dayalı şiirlerin “anlamı ötelemesi” hususunda neler söylemek istersiniz?

Ses ile anlam arasında gidip gelen şiirsel sarkaç, bir anlamda düşünmeyi bırakmakla düşünmeye başlamak arasındaki geçişe karşılık geliyor. Bu hareket, zihnimizde onu duyumsayamayacağımız bir hızla gerçekleşiyor. Ama kimi durumda şiirsel sarkacın ağırlaştığını, hareketin yavaşladığını, yalnızca sesin ya da yalnızca anlamın farkına vardığımızı, düşünmeyi bıraktığımızı ya da aksine düşünmekten başka bir şeyi hissetmediğimizi anlıyoruz.

“dow jones bugün düştü mü / ıssız acun kaldı mı” dizelerinizi bir parodi örneği olarak okuduk. Parodinin şiirdeki işlevlerini dinlemek isteriz sizden…

Parodinin, “kelimelerin, üslûbun, davranışların, edanın ve düşüncelerin taklit yoluyla küçük düşürülmesi” olmaktan ibaret olmadığına inanıyorum. Diğer yandan bu sanatın sağaltıcı, olumlayıcı yönünü ortaya koymak da kâfi değil. İlk parodi şairinin epik şiir ustası Hegemon olması, bu şiir sanatının üzerine düşünürken, mevcut yargılarımızın yetersizliğini vurguluyor. Ben, parodiyi teknikler üstü bir teknik olarak düşünüyorum. Yani mevcut şiirsel tekniklere, türlere hâkim olmayan biri parodiyle hakkıyla iş göremez. Parodi şairi, herhangi bir estetik anlayışa, poetik söyleme teslim olmayacak kadar ne yaptığının farkında olan bir şairdir. Söz gelimi parodideki taklit ediş, pastişten farklı olarak, taklit edilen şeyden daha fazla bir değer / etki üretmek zorundadır.

“Kahramanın Dönüşü – Modern Epik Şiir Üzerine” kitabınızdan bir alıntı yaparsak: “Lirik benin kendinden geçerek, kendi kendiliğinden çıkışı, hakikate doğru olduğunda, yani Varolanın bütününde kendine haklı bir alan açmak uğruna ortaya çıktığında ve bundan sahici bir açılım sağlandığında, çokluğun dünyası, ancak karşıda duran bir şey olarak vardır; o aslâ arzulanan bir şey olarak harekete geçiren neden olamaz. İşte modern şiirden doğan bu açılıma, bu imkâna biz ‘modern epik şiir’ diyoruz.” “Hakikate doğru” olma durumunu biraz açalım isterseniz…

“Hakikate doğru”luk, şiirsel karakterin ya da lirik benin seçmeleriyle ilişkili bir durumdur. Lirik ben, kendi kendiliğinin önüne hakikat arayışını koymayı başardığında, bir eylemle bunu tasdik ettiğinde “hakikate doğru”luk gerçekleşir. Yani bu anlamda lirik benin yolu çokluğun dünyasından geçse bile yolculuk o dünyada son bulmaz. Çokluğun dünyasında ölüm, lirik beni bulsa bile yolculuk hakikate doğrulukta noktalanmıştır. Zira modern epik şiir açısından trajik olan bir anlamda hesap dışıdır. Asıl trajik olan, dünyanın aldığı hâldir. Çokluğun dünyası, arzuların kapılarının yeni arzulara açıldığı bir dünyadır. Pinokyo’nun kaybolduğu, yolunu kaybettiği dünyaya benzer. Çokluğun dünyasında arzular, lirik beni tıpkı fareli köyün kavalcısı gibi uçurum kenarına çağırır. Hakikat, çokluğun dünyasında yolu kaybetmemek için yere attığımız o küçük çakıl taşları gibidir.

Franco Moretti “Modern Epik” kitabında şöyle diyor: “Modern epiğin başlıca bileşenleri, arzu edilen yenilikler olarak değil, bilakis çözülecek sorunlar olarak ortaya çıkmıştır.” Siz “modern epik”le ilgilenirken hangi sorunları çözmek için yola çıktınız?

Franco Moretti, Modern Epik adlı kitabında epik şiirin asıl ustalarını pek hesaba katmaksızın konuşuyor. Bu yine de onu, bütünüyle yok saymamızı gerektirmez. Zira o da Mallarmé’den fazlaca öteye geçemeyen bir Alain Badiou gibi, şiir teorisine dair ciddiye almamız gereken şeyler söylüyor. Bu anlamda Moretti’nin eserini, modern epiğin alternatif bir okuması olarak değerlendirmek yerindedir. Modern epik şiirin köklerine inebilmek, benim önümde duran başlıca sorunlardan biriydi. Akademik bir çalışma olarak tasarlanmasa da en başa, klâsik epik şiire, teorik açıdan Aristo’ya ve edebi örnek teşkil etmesi açısından Gılgamış’a kadar gitmek gerekiyordu. Öte yandan türün başlangıcına, İlahi Komedya’ya ve bir anlamda epiğe rakip olarak gelişen romanın başlangıcına Don Kişot’a gitmek gerekiyordu. Tüm bunlardan ve çağdaş örneklerden yola çıkarak modern epik şiirin diğer türlerden ayrılan özelliklerini ortaya çıkarmak, Modern Türk Şiiri içinde bu anlayışa karşılık gelen verimler üzerine düşünmek başlı başına bir işti. Ama her şeyden önemlisi, insanın yaşadığı zamana ve mekâna karşılık gelecek cümleleri kurmasıydı.

Bakhtin’in karşı karşıya koyduğu iki durum var: “Epik Tekseslilik” ve “Romansal Çokseslilik”. Buradan hareketle “epik bir çokseslilik” ya da “çoksesli bir epik” mümkün mü?

Bahtin de, Georg Lukacs da genel olarak roman teorisiyle ilgilenir; ama bu iki düşünürün söyledikleri, epik şiiri anlamakta epik üzerine doğrudan konuşan birçok yazardan daha çok işimize yarar. Soruna gelecek olursak, Bahtin’in düşündüğünün aksine epiğin ömrünü tamamlanmış bir tür olduğunu düşünmüyorum. Epik ile çokseslilik arasındaki ilişkinin farkına varışımla şiirle uğraşmaya başlayışım aynı zamana denk düşünüyor. Yani ben şiire kafa yorduğumu fark ettiğimde çoksesliliğe ve yapısal olarak kaplamlı, uzun soluklu şiire de kafa yorduğumu fark ettim. Bu anlamda öteden beri benim için mümkün olan şiir, çoksesli epik bir şiirdi.

Poetik yazılarınızdan şiirde “bütünlüğe” çok önem verdiğinizi görüyoruz. Bütünlüğü parçalamasıyla, dağıtmasıyla “postmodernizm”in günümüz şiirine zarar verdiğini söyleyebilir miyiz?

Tam tersini düşünüyorum. Asıl tehlike bütünlüğü ereksileştirmektir. Bütünlüğü hiçe saymak kadar, ona körü körüne bağlanmak da tehlikedir. Genç bir şairin parçaların arasındaki ilişkiye, uyuma kafa yorması ise, her hâl ve kârda güzel bir haslettir.

“Mükemmel şiir” diye bir kavramınız var ve “mükemmel şiir”in vasıflarından biri olarak “kuruculuk”tan bahsediyorsunuz. Zamanı biraz daraltarak sormak istiyorum, son zamanlarda kuruculuk vasfı olan şiirler yazıldı mı sizce?

Elbette son yirmi beş yılda kuruculuk vasfı olan şiirler yazıldı. Ama bu tür şiirlerin nasıl alımlandığı da en az bu şiirler kadar mesele oldu. Zira şiirin gücüyle etkisi arasındaki ilişki problemli bir ilişki hâline geldi. Bu durum az / çok edebiyat ortamının giderek yozlaşmasından kaynaklanıyor. Ortam, içinde sağlıklı bir şekilde teneffüs edebileceğimiz bir ortam olmaktan çıktı.

Bir söyleşinizde “Bugüne dek biz günümüz şiirini kimseye sataşmadan konuşmaya çalıştık. Ama sanırım artık, daha açık bir şekilde konuşmanın vakti geldi” şeklinde bir söyleminiz var. Biz de Mahalle Mektebi olarak şiirde her fikre söz hakkı tanımaya çalışıyoruz, kapalı kapılar ardında konuşmanın edebiyat dünyasına zarar verdiğini düşünüyoruz, zira açıktan konuşmanın eleştirinin sahiciliği adına önemi ortada. Bize biraz günümüz şiirinin sorunlarından ve edebiyat ormanının sorunlarından bahseder misiniz?

Bu sözleri Karagöz dolayısıyla söyledim. Zira derginin edebiyatımızda sahip olduğu ağırlık ile hakkında konuşulanlar arasındaki tutarsızlık rahatsız ediciydi. Bu anlamda şahit olduğumuz şey, bir bakıma şiirin sorunlarıyla edebiyat ortamının ilişiksizliğidir. Sağlıklı bir edebiyat ortamının şiirin sorunlarına duyarsız kalması elbette düşünülemez. Hâlbuki şiirin meselleri, eser üzerinden konuşulmadığı sürece, edebiyat ortamını ciddiye almamız gerekmez. Edebiyat ortamı denince, çetelerden, kadroculuktan falan yakınmak bence meseleyi ya anlamamış olmaktan ya da saptırma gayretinden kaynaklanıyor. Diyelim ki bir kadro var. Ama bu kadro yalnızca belli bir şiir anlayışını savunuyor. Bu anlayış dışında kalan işleri, eserleri de kendi ölçütlerine göre değerlendiriyor. Bence edebiyatımıza zarar veren şey bu değildir. Asıl kötülük, eserlerin önüne, kişilerin rezervlerini koymaktır. “Eserine rağmen falanca şair değildir” diyemezsiniz. Aksine, “nefret etsem de şairdir” demeniz gerekir.

Poetik yazılarınızın olması hasebiyle sormak isteriz: Edebiyat dünyasında “poetik yazılar”a yeterince değer verildiğini düşünüyor musunuz?

Verilen değerin büyüklüğünü son dönemde ortaya konan eserlerden çıkarabiliriz. Bu alandaki çabalar, edebiyat tarihimiz boyunca ortaya konanlara kıyasla hiç de yabana atamayacağımız kadar önemlidir. Belki de hiçbir kuşak, eleştiriye ve teoriye bizim kadar kafa yormadı. Buna rağmen mevcut edebiyat ortamı, bu toplamı neredeyse görünmez kılmayı başardı. Eser sahipleri ise bu toplamı görünür kılmak konusunda pek az işbirliği yaptı.

Resim sanatı ile de yakından ilgileniyorsunuz. Türkiye’de çığır açacak işler yapılıyor mu resim alanında?

Yanlış hatırlamıyorsam, Contemporary İstanbul’da sergilenen işlerin değeri ilk yılında 1 milyon TL iken, sekizinci yılda, yani 2013’de 180 milyon TL’ye ulaştı. Bu rakam bir ölçüde İstanbul’un dünyadaki başlıca sanat merkezlerinden biri olmaya aday olduğuna işaret ediyor. Ne var ki, Türkiye’de yaşayan sanatçıların dünyada ciddiye alabileceğimiz bir ağırlığı, etkisi olduğunu göremiyoruz. Elbette Burhan Doğançay, Erol Akyavaş gibi belli başlı ressamların işleri, önemli müzelerde sergileniyor. Ama ressamlarımızın hak ettiği ilgiyi yurtdışında pek bulamadığını söyleyebiliriz. Kaba tabirle söyleyecek olursak, sanat olayı büyük bir balondur. Mesela Van Gogh, ömrü boyunca bir tablo satabilmişti. Mark Rothko’nun yalnızca birkaç tablosu 1945’te Guggenheim’daki kişisel sergide 150- 750 $ aralığında alıcı buldu. New York’taki bir müzayede 2012’de bir Rothko tablosu 86,9 milyon $’a satıldı. Rothko’nun bıraktığı stüdyoda çalışmış olan Michael Goldberg’ın onun kadar sıkıntı çekmiş midir bilmiyorum. Akyavaş’ın bir eseriyle, Gerard Richter’in bir eseri arasındaki ya da Mustafa Horasan’ın bir eseriyle Dana Schutz’un bir eseri arasındaki parasal fark büyük ölçüde spekülatiftir. Bu farkı belli başlı koleksiyoncular, galeriler belirler. Bazıları MoMA ile İstanbul Modern arasındaki farkı abartabilir. Pekâlâ Batı’da sanata verilen destekle Türkiye’de sanata verilen destek arasında dağlar kadar fark olduğu bir gerçektir. Ancak bu olgu, herhangi bir eserin ya da sanatçının değeri hakkında bize kesin bir bilgi sunamaz. Söz gelimi Türkiye’de sağ hükümetler sanatla ilgili doğru dürüst bir politika geliştirebilmiş midir diye sormak gerekir. Keza geçmişte sol hükümetler de geri bir sanat anlayışına destek vermekten öteye geçememişlerdir. Sanat ekolleri de Batı’daki akımların etkisinden pek kurtulamamıştır. Bizde sanat, uzun bir süre akademiye hapsolmuş, yeni yeni sokağa çıkabilmiştir. Bu ve benzeri olumsuzluklara rağmen bence yine de orijinal eserler üretilmiştir. Eğer çığır açıcılığı infialle, şokla açıklamıyorsak, bunlar arasında bu nitelikte olanların olmadığını söyleyemeyiz.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz.

Etiketler
Devamı

Ertuğrul Rast

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı