DosyaHarf Dosyası

Hale Sert – Bir Gösterge Olarak Osmanlıca Kelimeler ve Ahmet Hâşim

Hale Sert – Bir Gösterge Olarak Osmanlıca Kelimeler ve Ahmet Hâşim

1 Kasım 1928… Türkiye topraklarında ya­şayan halklar için bol çağrışımlı bir ta­rih, toplumsal hafızamızdaki eski sayfa­ların üst üste bindirilip apar topar kapa­tıldığı ve yeni sayfaların açıldığı bir gün. Bu tarihten sonra, Latin harfleriyle okuyup yaz­mayı öğrenmek, kendine has zorluklarının ya­nında, belki de işin en kolay kısmıydı. Asıl me­sele ise Osmanlıcayla üretilen metinlerle, diğer bir deyişle geçmiş kültürle, gelenekle, bir yerde aslımızla bir bağın kurulup kurulamayacağı idi. Bu sorunun cevabı Alfabe Devrimi’nin temelin­de yer alan söz konusu bağa karşı takınılan tu­tumda saklıydı.

Bu dönemde, Osmanlıca metinlerin büyük bir kısmı çevrilebilseydi bile, mikro düzeyde, 2 Ka­sım 1928’e ve sonrasına aktarılamayacak bir ilişki vardı. Bu da, tek tek kelimeler düzeyinde okurun, yazının şekli ve çağrıştırdıkları arasında kurduğu ilişkiydi. Asıl sorun, Latin harfleriyle yazılan keli­melerin gösterge düzeyinde Osmanlıca yazılışla­rına denk düşüp düşmeyeceğiydi. Buradan hare­ketle, alfabe değişikliğiyle toplumsal bellekte ya­şanılan kırılmanın öncelikle göstergesel düzlem­de olduğunu düşünebilir miyiz?

Bu soruya benzer bir soruyu, Ahmet Hâşim’in aynı bağlamda fakat farklı bir çerçevede sordu­ğuna rastlıyoruz.

Ahmet Hâşim, henüz ‘Alfabe Devrimi’ gerçekleş­meden önce Dergâh’ta Nisan 1922’de yayımla­nan “Yılan Hikayesi” başlıklı yazısında harflerin göstergesel anlamına dikkat çekmiş ve bazı ke­limelerin yazılımında yapılacak değişikliklerin ne gibi sonuçlar vereceğini öngörmüştür: “Ya­zının şekliyle taşıdığı ‘fikir’ arasındaki sıkı alaka­ya binaen, imlânın değişmesi[nin], yaşayan genç nesilleri maziden ayırmağa kifayet edebileceği­ni iddia etmekte hiçbir mübalağa yoktur.” (Bü­tün Eserleri III 144)

Bir kelime; bir şekil ve bir resim olarak algılandığı için, bu resimde yapılacak herhangi bir değişik­lik bile, algıyı ve şekille birlikte gelen çağrışımla­rı etkileyebilmektedir. Haşim, “Alev, İmlâ, Kelime ve Edebiyat-ı Cedide” başlıklı yazısında, ‘ayın’la yazılan ‘alev’ kelimesinin ‘elif’le yazılmasına bile karşı çıkar:

Kelimeler, hususi bir musiki âleti gibi, bir milletin babalarından gelen kadîm seslerini saklar. Ya­bancı bir ağız, ne yapsa o sesleri tam olarak çı­kartamaz. Onun için alev’deki ayın harfini elife kalbetmekte müspeb hiçbir kaide yoktur. Bu ke­limenin ilk harfi ne kadar ayın değilse, o kadar da elif değildir. O mutavassıt ve seyyal ses için lisa­nımızda, yabancıya göre bir harf yoktur. Hâlbuki ayın’ın elif harfine nazaran bu kelimede şu rüç­hanı vardır ki, gözümüz öteden beri ateşin pa­rıltısını bu harfin kavsinden göre göre bu harfe ateşin rengi sinmiş ve kırmızılığın âni bir işareti olmuştur. Alev kelimesinde ayın bir kıvılcımdır.” (Bütün Eserleri III 120-121)

Hâşim, ‘alev’ kelimesinde ateşin parlaklığını ve kırmızısını, kelimenin ucunda bir kıvılcım hük­münde duran ‘ayın’ aracılığıyla gördüğümüzü dile getirir. Bu çarpıcı belirlemeden, Osmanlıca harflerle yazılan ‘alev’ kelimesinin, salt bir gös­teren değil aynı zamanda bir resim, bir sembol hükmünde bir göstergeye dönüştüğünü çıkara­biliriz. Ve böyle bir ilişkinin bu harflerle yazılan diğer kelimelerle de kurulmuş olabileceğini.

Hâşim, söz konusu yazısında, Maarif Nezaretin­ce imlâ konusuyla ilgili eskiden beri komisyon­lar kurulup, bir sonuca varılamayan çalışmalar yapıldığından ve yayımlanan kitaplardan söz eder ve bu kitapların temelde şu fikirde birleş­tiklerini söyler: “Telaffuz olunduğu gibi yazmak ve yalnız telaffuz olunanı yazmak”. O, bu düşün­ceye temelden karşıdır ve telaffuza uydurulmuş bir imlanın okumayı kolaylaştırmasıyla ilgisi ol­madığını savunur. Okurken kelimeleri heceleriy­le görmeden, bir bütün ve bir şekil olarak algıla­dığımızı söyler, bu yüzden imlâ’nın telaffuz edil­diği gibi olmasının hiçbir önemi yoktur. Burada yazmaktan çok bir ‘resmetme’ olduğunu ve as­lolanın zaman içinde bu resmin olduğu gibi ko­runması gerekliliğini vurgular: “Filhakika devam edegelen bu kadar asırlık kitap medeniyetinden sonra ‘fikir’ kulakta bir ses değil, dimağda men­kuş bir ‘yazılmış kelime’, bir ‘yazılmış cümle’dir. Binlerce gazelin gülistanlarında öttükten ve bin­lerce defa ‘gül’e kafiye olduktan sonradır ki, bül­bül kelimesi hakikatte kurbağadan aşağı, çirkin ve müz’iç bir kuşun bu kadar güzel ismi oldu.” (“Yılan Hikâyesi” syf. 143)

Hâşim’in dikkat çektiği ‘alev’ ve ‘bülbül’ gibi, di­van edebiyatındaki ‘lâle’, ‘gül’ ve buna benzer pek çok kelime, bir yandan mazmunlaşırken öte yan­dan salt yazılışlarıyla da sembolleşmiş ve gös­tergeleşmiştir. Divan edebiyatında ve Osmanlı mimarisinde yer etmiş bu sembollerden ‘lâle’yi ele alan Tanpınar da, “İstanbul’un Mevsimle­ri ve San’atlarımız” başlıklı yazısında ‘lâle’den ve onun bir ‘üslûp motifi’ oluşundan ve bu üslûbun şiirden, mimariden, yazıdan nasıl çekildiğinden bahseder:

“Bugün İstanbul’da belki eskisinden çok lâle ye­tiştiriliyor. Fakat her türlü dikkatten, şahsî çalış­madan uzak olarak. Çünkü lâlenin zevkteki yeri kayboldu. O artık hiçbir şeyin sembolü değil­dir. Ne şair onun renginde sevgilisinin yanağı­nın rengini hatırlıyor, ne nakkaş çiniye, merme­re yahut parmaklığın iyi dövülmüş madenden dantelâsına onun birlik işaretini, bir ‘lâmelif’in bükülüşü ile Allah’tan gayrı her mevcudun varlı­ğını ortadan kaldıran sessiz belâgatini geçirme­ye çalışıyor; ne de yazı ustası, eski lâm’ların kav­sinden onun şeffaf fanusunu tutuşturuyor. Lâle şimdi zevk dediğimiz terkibin dışında, arkasın­dan tanrısı çekilmiş herhangi bir şekil gibi sade­ce bir çiçek olarak mevcuttur.” (144)

Lâle, bir çiçek olarak vardır ama artık onun sem­bolize ettiği bir kültür ve dil yaşamamaktadır. Dolayısıyla lâlenin bir gösterge niteliği kalma­mıştır.

Alfabe Devrimi’nin, geçmişle zihinsel bağları koparmada, ilk ve en önemli işlevinin ‘dil’in bir resim olarak zihinlerden tasfiye edilmesi olduğu söylenebilir. Osmanlıca kelimeler anlam düzeyinde bir daralma geçirmeden ve zamanla yok olmadan önce zihinlerdeki göstergesel karşılıklarını kaybetmişlerdir. Hâşim’in tanımladığı gibi ateşin bütün parlaklığını, kırmızılığını başındaki ‘ayın’da gördüğümüz ‘alev’ kelimesinin, Latin alfabesindeki haliyle bu çağrışımları aynı şekilde taşıdığını söylemek zordur. ‘Bülbül’ de ‘gül’ ile yan yana yazıla yazıla, ikisi bir bütün olarak zihinlerde resimleşmişken, bu kelimelerin Latin alfabesinde aynı göstergesel karşılığı taşıdıkları söylenemez. Beşir Ayvazoğlu Aşk Estetiği’nde harfler, sesler ve anlam arasındaki bu ilişkiyi şu şekilde dile getirir: “Oynana oynana sürekli çağrışımlar ve mâna incelikleri kazanan kelimeler, sadece ses olarak değil, kağıt üzerine yazıldıklarında kazandıkları plastik değer açısından da önemlidirler. Bundan dolayı kafiye kulak için olduğu kadar, göz içindir de. Bu noktada şiir aynı zamanda hat sanatıyla birleşir.’’ (168)

Ahmet Hâşim Dil Devrimi’yle birlikte gelen Latin harflerini hiç yadırgamadan ve olumlayarak karşılar.

Burada dikkati çeken ise Hâşim’in bu değişen tavrından çok onun temelde [kelimenin biçiminin fikirle bir bağının olduğu düşüncesinde] aynı yerde durmasıdır. “Harf İnkılâbı” adlı yazısında şöyle der: “Kelimenin şeklinin, taşıdığı fikrin mahiyeti üzerinde az çok müessir olduğunda şüphe yoktur. Bundan beş altı sene evvel “nesih”in ve “sülüs”ün artık yeni şiirdeki hislere ve hayallere lâyık bir yazı resmi olmadığını ve yeni cümleye yeni bir hat şekli lâzım geldiğini yazmıştım.” (“Tanzimattan Cumhuriyete Alfabe…” 314). Değişen harflerle birlikte bir kültür değişimi de geçirmekte olduğumuzu ise şöyle dile getirir: “Yakup Kadri, bu harf inkılâbının bir hars inkılâbına mukaddime teşkil edeceğini söylemekle,fikir ile yazı şekli arasındaki münasebetin vücudunu teyid ediyor.” (314).

‘Alev’ kelimesindeki bir harf değişikliğine bile karşı çıkan, bir yerde kelimenin göstergesel gücünün zayıflamasını istemeyen Hâşim, bu defa bu göstergeleri eski yaşam biçimiyle özdeşleştirir. Osmanlıca yazı, Türkçe’nin üzerinde eğreti duran eski tip giysiler gibidir. “Lisan İmarı” (3 Aralık 1928) başlıklı yazısında ise eski harfler aynı zamanda Hâşim tarafından gülünçleştirilir:

“Âdeta kaldırımı bozuk eski harap sokakların açılıp bulvarlar haline getirilmesi gibi bir imar ameliyesine şahit oluyoruz. Bu yeni caddeler üzerinde külahlı veya bornozlu kelimeler gülünç görünmeden yürüyemeyecek. Şimdi iş, bu asrî caddeler üzerinde yeni fikirlerin gelip gittiğini seyretmek zevkini beklemeğe kalıyor.” (Yorulmaz: Tanzimattan Cumhuriyete…” 318)

Yeni harfler yeni fikirlerin, eskilerse eski tür düşüncenin göstergeleridir. Hâşim, alfabe konusunda fikrini değiştirmiştir ama yazının bir şekil olarak, gönderme alanının genişliği konusunda aynı yerde durmaktadır. Harfler, içinden geldiği medeniyeti ve o medeniyetin ürettiği fikirleri temsil etmektedir. Buradaki fark eski ya da yeni medeniyete dair tercihtedir.

 

Ka y n a k l a r

  1. Ay va zo ğ l u, B e ş i r. 2 0 0 6 . Ömr üm b e n im B i r Ate ş t i : Ahme t
  2. Hâ ş im’i n Ha ya t ı , S a n a t ı , E s te t i ğ i , D ramı . İ s t a n b u l : Ka p ı
  3. Ya y ı n l a r ı .
  4. Hâ ş im, Ahme t. 1 9 9 1 . B ü t ü n E s e r l e r i I I I : G u ra b â h â n e – i La kl
  5. a ka n /D i ğ e r Ya z ı l a r ı . h a z . İ n c i En g i nü n ve Ze y n e p Ke rma n ,
  6. İ s t a n b u l : D e rg a h Ya y ı n l a r ı .
  7. Ta n p ı n a r, Ahme t Hamd i . 2 0 0 5 . “ İ s t a n b u l ’ u n Me v s iml e r i ve
  8. S a n’a t l a r ımı z ”. Ya ş a d ı ğ ım G i b i . İ s t a n b u l : D e rg a h Ya y ı n l a –
  9. r ı , 1 4 1 – 1 5 8 .
  10. Yo r u lma z , Hü s e y i n . 1 9 9 5 . Ta n z ima t ’t a n Cumhu r i ye te Al f a b e
  11. Ta r t ı şma l a r ı . İ s t a n b u l : K i t a b e v i .
Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker