DosyaHarf Dosyası

Hale Sert – Gölgem

Hale Sert – Gölgem

Önce libaslarımızdan soyunduk, ortalık üst üste yığılmış noktalarla doldu. Benimle ve bir noktayla başlayan bütün hikâyede her şey başa dönüyordu. Şimdi nokta onların elinde bir kurşuna dönmüş, şakağımıza
dayadıkları namlunun ucundaydı. Onca tekdîr ve zulümden sonra, eğilmiş, kamburlarımız çıkmış hâlde arka arkaya dizilmiştik. Bize verilecek emirleri bekliyorduk. Çıkacağımız sefer sancılı ve uzun olacağa benziyordu. Arkamıza bakmadan gidecektik, kazara bakan orada vurulacaktı. Aramızdaki bazı iyimserler, bir harf müzesine konulacağımızı düşündü. Bu saf bakış, geçmişin anısına, Uygur alfabesinden sonra Türklerin yaklaşık
on asır kullandığı alfabedir diye her harfin, camdan bir fanusa yerleştirileceği ve altına gerekli bilgilerin not edileceğini hayal etti. Hani biraz daha insaflı iseler, her birimizin hat sanatındaki yeri, yüzyıllardır heybesinde taşıya geldiği anlamlar, çağrışımlar kısaca bu nota düşülür diye kendilerini teselli ettiler. Oysa, öyle olmadı. Uzun bir yolculuktan sonra, bir kampa getirildik. Her şey yeni başlıyordu. “Temizlik yapacaksınız, hem de etraflıca bir temizlik!” diye bağırıyordu gardiyan. Kendimizi silmemiz isteniyordu, harf be harf; kitaplardan, levhalardan,
mezar taşlarından, fermanlardan ve anılardan. Bir katliam olacaktı, belli, lâkin katil kim, bilinsin istenmiyordu, kan akmamalıydı hem. Boğulabilirdik, korkulmasa son çığlıklarımızın asırlarca yankılanacağından, küllerimizden yeniden doğacağımız bilinmese yakılabilirdik. Bu yüzden en güzeli kendi kendimizi silmemizdi. Süngerler ve güçlü temizleyici kimyasallar tutuşturuldu ellerimize. İşkenceden bîtab düşmüş bedenlerimizle temizliğe koyulduk. Bazı kelimeler vardı, bu harflerle dokunan, anlamı öyle derin; kökü yüzyıllar öncesine otağını
kurmuş, kendini geliştirmiş şimdi bir saraylı, “Silemezsin beni!” diye inletiyordu ortalığı. Ah cân!
diye ağlıyordum ben de, şimdi gidersem aşığın bağrına saplanmış bir oktan mahzun kalacak,
cânan1. Cümleler hep yarım kalacak, incecikten bir kar yağarken tozar Elif… Birbirimize ulanıp saflar halinde direnmeye çalıştık bir ara. Ayn’a tutunmuş şın’ı ve onun eteğine sarılan kaf’ı gördüm, Aşk’tan doğmuş, aşkla yazılmıştık biz, onun gücüne sığınmak istedik. Ah mine’l aşk yazamadan dağıttılar bizi. Ruhumuz ve sesimiz gök kubbeyi kaplardı belki ama kara, kuru cüsselerimiz neye dayanabilirdi? İstesek tüm sesleri gölgemizde boğardık, lâl kalırdı âlem, ki bu bize yakışmazdı. Ağlamalar, sızlamalar yarım kaldı hep. Islak süngerleri değdirdiğimizde kitap sayfalarına, hüsn-i hat levhalarına, harfler silinmiş görünüyorlardı. Sonrasında kara, koyu ve akışkan bir mürekkep süngerlerden sızıyordu. Bu sıvı siyah, âteşîn bir denize dönüşmüştü de, biz mumdan gemilerle geçmeye çalışıyorduk. Karşı kıyıya varan çıkmıyordu. Büyük temizlikten sonra derin bir boşluk kaldı geriye, üzerine ince uzun gölgemi düşürdüğüm.

 

1 “ B a z ı ke l ime l e rd e b u l u n a n e l i f h a r f i n e a y r ı mâ n a l a r ve r i l i r ve b u n l a ra d a ya l ı ke l ime o y u n l a r ı ya p ı l ı r. Me s e l â “câ n” ( ناج ) ke l ime s i n i n o r t a s ı n d a ye r a l a n e l i f h a r f i â ş ı ğ ı n b a ğ r ı n a s a p l a nmı ş b i r o ka b e n ze t i l i r. He r i k i s i n d e d e e l i f h a r f i b u l u n a n “ca n” ve “â n” ke l i me l e r i n i n b i r l e şme s i y l e o r t a ya s e vg i l i mâ n a s ı n d a ku l l a n ı l a n “câ n a n” ( ناناج ) s öz ü ç ı kma k t a d ı r. Ne s î b’i n ,“Nû r- ı Ke v s e r ’ l e e d i p ş û ye a d ı n ca n ko r l a r / Ca n a d a â n ve r i p i smi n i ca n a n ko r l a r ” b e y t i n d e e l i f – câ n – ca n a n a ra s ı n d a k i b u mü n a s e b e t d i l e g e t i r i lmi ş t i r.” h t t p: / / www. i s l ama n s i k l o p e d i s i . i n f o a d re s i n d e k i El i f ma d d e s i .

Ha z ı r l a ya n : Mu s t a f a Uz u n .

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker