Handan Acar Yıldız – Ateşe Dönüşen Gül Bahçesi

Handan Acar Yıldız – Ateşe Dönüşen Gül Bahçesi

Kapıdan içeri zor attı kendini. Bitiş çizgisini (kapının mermer eşiği) geçince yere yığıldı. Birkaç dakika daha dışarıda kalsa ölecekti. Yarış çok çekişme-siz geçmişti ve formasında (form-sızmasında) terle karışık kan vardı. Koşarken göğsüyle kopardığı kurdele (evin anahtarı) yere düştü. Kaldırmadı. Elini ve yüzünü yıkamalıydı hemen. Musluklardan gürül gürül kâğıt-kalem akıyordu. Avuçlarını tazyike tuttu. Kâğıt ve kalem yüzünde kir bırakmazdı. Yazdı:

‘‘Seni hiç affetmeyeceğim Eylül; saflığın, mezar taşı beyazlığında çünkü. ‘Keşke Ağustos’tan sonra Ekim olaydı’ dedim; nakaratı zamansız ölen o şarkının sözü müydü neydi? Kavurucu sıcaktan sonra sert soğuk olaydı. Eylülün o kırılgan, yumuşak geçişi olmayaydı. Çünkü en güçlü aşklar, geçiş dönemlerinde yaşanır. Yeni yara, o eski yaranın izi üzerine inşa eder kendini. Her seferinde daha çok kanasın diye… Neydi bu sendeki cinlenme tutkusu Eylül? Neydi söylesene, tüm muskalara rağmen ölü yağmurlar doğurtan… Beni hiç şaşırtmadın Eylül. Bir sonbahar ayına da bu yakışırdı.’’

İki saat önce ne kadar fosforluydu beklentinin renkleri. Sadece ve sadece 2 saat… Yani 2×60 dakika önce… 120x 60 saniye önce… 7200×100 salise önce…

!

Rakamlar sayı doğuruyordu. İki saatlik zaman dilimi, büyüye büyüye tüm hayatına yayılabilirdi. Paniğe kapıldı. Balkona çıktı. Belki dirilirken pişman olurum diye kendini aşağı atmadı.

7200×100 salise önce…

‘Şöyle geç evladım’ dedi kadın.

Dedi demesine de, çocuğun arası ‘geçmek’ ile hiçbir zaman iyi olmamıştı. Bir türlü ‘şöyle geç’meyi beceremezdi. ‘Böyle de geç’emezdi zaten.

Başkaları ‘geçiş dönemi’ adını taksalar da ondaki ‘hiç geçmeyiş’ dönemi oluyordu, nedense?

Kibirli biri değildi. Uzun boylu insanların tevazua sahip olması kısa boylulardan daha zahmetliydi elbette. Hem 1.88 cm boyun olsun hem de insanlara tepeden bakma. Bu nedenle başı ve sırtı hafif eğik yürürdü. Yeryüzüne karşı hiç dik açı oluşturamamıştı. Yeryüzü ise onun için dar açılar ve teğet geçişler oluşturmuştu.

Her adımda bu cümleyi tekrarlıyordu kadın; ‘şöyle geç evladım’.

‘Ben geçmeyi pek bilmem teyze’ dese?

Deniz’le tanıştıklarında ilk bu cümleyi kurmuştu. Kız ona tuhaf bakmak yerine gülümseyince, sevivermişti. Bir keresinde çok önemsiz bir mesele yüzünden tartışırlarken, Deniz’in burnu kanayınca da âşık oluvermişti. Belli ki o da ‘şöyle ya da şu tarafa geç’ meyi pek bilmiyor, dehlizleri liman ediniyordu.

Delikanlıyı bekleyen sürprizle ilgili ipucu verircesine, elini sürekli öne doğru uzatıyordu kadın. Sanki küçük bir evde değil de dışarıdaymışlar gibi. Sanki o küçücük koridorda kaybolacaklarmış gibi. Oysa salonda kaybolacaktı.

Kadının ardından salona geçti. Oda çok aydınlıktı. Eşyalar moderndi. Plazma televizyon, en yenisinden sehpa ve koltuk takımları… Duvarda çok büyük bir tablo. Bu kadar modern döşenmiş bir salonda başında sarığı, elinde kılıcıyla Onun fotoğrafı!

Sevdiğin biriyle hiç beklemediğin anda karşılaşmak neyse işte o!

‘Oldu mu şimdi olanlar?’ demişti ya filmdeki o sevimli ve huysuz kadın… İşte öyle…

Şaşırmakla sevinmek arasında kalırsın. Şaşırmak ve sevinmek, aynı anda dar bir kapıdan geçmeye çalışan iki şişman kadına dönüşür. İtişirler, kakışırlar, takışırlar ama hiçbiri öne çıkamaz.

‘Sevdiğini görmek insanın nasıl kederi olabilir?’ demişti ya romanında yazar. İşte öyle…

Zülfikar, Ali’nin keskin kılıcı…

Ali’nin güzel, kılıçtan keskin, uzaklara bakan derin gözleri…

Deniz’in yakınlara bakan, yaklaştıkça uzaklaşan gözleri…

Çift bıçaklı Zülfikar, yukarı kalkıp hızla inse keser mi bu düğümü?

Biliyordu; bin bir başlı Zülfikar kol kalınlığında urganları keserdi de bu düğümü çözemezdi. Çünkü düğümlere keskin cisimlerle yaklaşılmaz. Düğümleri sinir sisteminin en hassas noktası, parmak uçları çözer. Ellerin acımadan çözemezsin düğümleri.

Hz. Ali’nin gözleri, uzaklara çok uzaklara bakıyordu. Başını başka tarafa çevirmişti. Delikanlının yüzüne değil. Ona bakıyor olsaydı, belki gözbebeklerinde, ihtiyacı olan anlamı yakalardı. Deniz’in mavi gözleri dik dik bakıyordu. Bakışlarında yenilmişlik ya da kaybetmişlik hissi vardı. Tam fotoğrafın altında oturuyordu. Bu modern menkıbede Gül Bahçesi bir anda ateşe dönüşmüştü.

‘Evet, biz Aleviyiz’ dedi kız.

Delikanlının başka bir şehirde ve evde olan annesi ‘Olmaaaaaaz!!!’ diye bağırdı. Sesi, kilometrelerce öteden işitildi. Sonra Deniz’in annesinin eli havada birkaç kez kalkıp indi.

Elinde irmik helvası tabağıyla odaya girdi kadın. Alay mı ediyordu ne? Deniz; ‘Annem irmik helvasını güzel kavurur’ dedi.

‘Benim annem de’ diye yanıtladı. Ve devam etti:

‘Onlar böyledir. Hayatları ocak başında çember çevirmekle geçer. Dişsiz ama düşlü zamanlarımızda muhallebi, dişli ama düşsüz zamanlarımızda helva kavururlar. Canlı cenazelerimiz tatlı yiyip tatlı konuşsun diye’

Deniz gülümsedi. Ona bu yüzden âşıktı.

‘Eh be kız! Bir kere şıp diye beni anlamak yerine, ne demek istediğimi sorsan ya. Bir kere, tek bir kere gözlerime anlamsızca baksan ya! Şimdi ben seni Ali’nin Fatıma’yı sevdiği kadar seviyorken, sırf senin başının üzerinde Ali’nin resmi var diye nasıl bırakıp gideyim. Nasıl çıkıp dönmeyeyim bu eve?’

Bunları söylemedi. Çünkü kızın annesi içerideydi ve o çok kolay ‘şöyle geç’ meyi bilen kadınlardandı. Hayatı boyunca kurduğu turşularda tuz oranını şaşırmayan, şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapabilen kadınlardan.

Delikanlı helva tabağına baktıkça güldü, güldükçe baktı; baktıkça sustu, sustukça ağladı, ağladıkça yine güldü. Helva değil de kum yiyordu sanki. Bundan sonra şekerli hiçbir yiyeceğin tadını alamayacağını sandı.

Kapıdan küçük bir çocuk girdi. ‘Hala ben geldim’ diyerek Deniz’in kucağına oturdu. Deniz, çocuğu sardı, öptü, doyamamış gibi uzunca yüzüne baktı. Sonra ona baktı. Sonra delikanlıya bakarak çocuğa sımsıkı sarıldı. Deniz çocuğa mı sarılıyordu ona mı?Birisi bu kadar mı güzel çocuk severdi?

El işi bir kilimin asla aynı renklerde dokunamaması gibi, her kadının farklı şekilde çocuk seveceğini ve hiçbirinin diğerine benzemeyeceğini o an anladı. Hissetti. Zaten fark etmek ile hissetmek onun dünyasında birbirinden ayrılmazdı. Fark edip de hissetmediği hiçbir şey olmamıştı. Şimdi acısı bütün âlimlerinki, bütün kitaplarınki kadar gerçekti. Bir çocuğa bu kadar güzel sarılan bu kız onun çocuklarına hiçbir zaman sarılamayacaktı. Sandal (küçük çocuk) Deniz’de, Deniz Ali’de, tüm bunların hepsi onun yüreğinde kayboldu. Kendi de sanki kainatta kayboldu. Kim bilir nerede ne zaman bulacaktı tekrar kendini?

Deniz kapıda ‘Bari bu kez kaybetmeyeyim’ der gibi ona bakıyordu. Deniz’in gözlerinde boğulmamak için çırpındı.

‘Belki…’ dedi, durdu.

Ne zormuş! Önce kalp inanır sonra dil onaylar ya, önce dili onaylasa kalbi de takip eder miydi? Her bir kelime ateşe sokulup çıkarılmış demir gibi dilinin üstüne yapışıyordu.

‘Belki böylesi hayırlıdır. Daha doğrusu böyle olduğuna göre böylesi hayırlıymış…’ dedi durdu.

Aslında ‘Allah’ım madem sonu gelmeyecekti böylesi büyük sevgiyi içime neden yerleştirdin’ demek istiyordu. Duygu ve düşünceleri o kadar yoğundu ki, ağzından kaçmasınlar diye, ne düşünüyorsa tam zıddını söylüyordu.

Sonra devam etti.

‘…….yani belki evlensek anlaşamayacaktık, ayrılacaktık…’ dedi tekrar durdu.

Kalbine, dilini takip etmesi için yalvardı.

Hayat, saniyelerin toplamıydı. Ömrümüzde günleri, ayları, yılları unuturken, hiç unutmadığımız bir ‘an’ anı olabilirdi. Sonra o ânı anarak yıllar geçerdi. Deniz’le bir gün, hatta yarım gün dahi geçirmek için öl deseler ölürdü. Ama bazen ölmek, yaşamaktan daha imkânsızdı.

Deniz’e, hissettiklerinin aksini söyledi. Sadece kapıdan çıkarken, ‘Hayırlısı böyleymiş’ dedi. Trajik bir müsamerenin kötü oyuncusuydu. Bir metni, ezbere okumuştu.

Apartmandan dışarı çıktığında elini cebine attı. Maaşından kalan son 20 lira… Bir sonraki gün ne yapacağı umurunda değildi, eve bir varabilsin de…

Kendini taksiye attı. Arka koltuğa oturdu. Geveze bir şoföre denk gelmemek için dua etti. Hoş, birileri yanında konuşsa bile duyacak durumda değildi. Radyoda çok güzel bir müzik çalıyordu. Böyle bir şarkıyı sevip dinlediğine göre, şoför de onun kadar sessiz biri olmalıydı.

Ne diyordu şarkıda?

‘Sararmış yaprak olsam
Kurumuş toprak olsam
İçmem bir yudum senden
Kerbela’da su olsan’…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>