DosyaEv Dosyası

Hanife Özyer – Huzurevi

Hanife Özyer – Huzurevi

İnsanın yaşam serüvenini göz önüne aldığı­mızda, bu yaşam serüveni doğumdan ölüme ka­dar devam eden süreç olmakla beraber çeşitli ge­lenek, görenek, örf, adet ve kültürel değerlerle şe­killenmekte, toplumdan topluma kültürel değerler aktarılmaktadır. Bu değerlerin en önemli taşıyıcıla­rı yaşlılarımızdır. Bir kuşaktan diğerine aktarılma­larını sağlayarak adeta kuşaklar arası köprü vazi­fesi görmektedirler. Peki, önemli görevi üstlenen yaşlılarımızın toplumda yerleri nedir veya toplum­da merkezi bir yere sahipler midir?

Yaşlanma her şeyden önce bireyler için yaşan­ması doğal olan bir süreci ifade etmektedir. Bu dönemde bireylerin psikolojisinde fiziki ve ruhsal değişmeler meydana gelmektedir. Yaşlılık psikolo­jisi olarak adlandırılan bu dönem, yaşlıların bulun­duğu sosyal çevreye aidiyete ve sosyal yaşamında­ki aktifliğe bağlıdır. Sosyal yaşamdaki aktiflik yaş­lı bireyler için kalabalık ailelerin, başka bir ifade ile geniş ailelerin olması ile sınırlıdır. Aslında yaşlı bi­reyi var olduğu psikolojiden kurtarmak bu kadar basittir ve hayati önem taşımaktadır. Ancak artan kentlileşme ve buna bağlı birçok gelişme gelenek­sel aile yapısında değişikliğe neden olmakta ve ai­leler küçülmektedir. Ayrıca geleneksel aile yapısı­nın değişmesi de gençlerin yaşlılara karşı sorum­luluklarını yerine getirmemesine neden olmuştur.

Yaşlılar için ilk yalnızlık hayat arkadaşını kay­betmeleri ile başlar. Kendi oğlunun\kızının evin­de kaldığında öteki gibi hissetmesi ise yalnızlığı­na yalnızlık katmaktadır. Yalnız kalan yaşlının ba­kımını üstlenmek bazı evlatlar için zor ve yoru­cu olarak algılanmaktadır. Dolayısı ile çocuklar için hayli zor bir süreç başlamıştır. İhtiyaca yöne­lik olan yapılar ise zamanla hayatın bir gereği ola­rak algılanmaya başlanmış ve yaşlıların karakterle­rine yapışan mekân halini almıştır.

Darülaceze/düşkünlerin evi; ilk olarak 1895 yı­lında II.Abdülhamit döneminde kurulmuştur. Sa­vaş ve göç olaylarının artması, yoksul ve düşkün­lerin camii avlularında, sokaklarda yaşamaya baş­laması, sığınılacak mekânların varlığına ihtiyaç du­yulmasına neden olmuştur. Bu mekânlar zaman­la dönüşüme uğrayarak yalnız yoksul ve düşkün­lerin kaldığı yerler değil, aksine belirli yaş üzerin­deki bireylerin ücret karşılığında bakımlarının üst­lenildiği mekânlar haline gelmiştir. Böylece yaşlı­lar aylık ücret karşılığında yaşlı bakım merkezleri­ne terk edilmiştir.

Öncelikle kırdan kente göç, ardından yaşam koşullarının değişmesi ile birlikte üretici nüfustan tüketici nüfusa geçiş artmış, bu durum da baya­nın iş hayatına atılmasına neden olmuştur. Do­layısıyla kent hayatının artması toplumsal yaşam­da değişikliklere neden olmuş, geniş aile de bu de­ğişimden nasibini almıştır. Geleneksel aile yapısı­nın değişmesi gençlerin yaşlıya karşı sorumluluk­larını yerine getirmemesine de ortam hazırlamış­tır. Anne babaya yaşlanınca hizmet etmek, ona sa­hip çıkmak modernleş(tir)menin götürdüğü değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Yaşlılar önce birlik­te yaşadıkları ardından yalnız yaşadıkları evlerden soyutlanarak, kalabalık içinde yalnızlıklarını huzur içinde hissedebilecekleri mekânlara terk edilmeye başlanmıştır. Bu mekânların adı da ardında gizle­nen anlamı perde misali örterek “huzurevi” kav­ramı ile anılmaya başlanmıştır. Ancak “huzur”un anlamsal içeriklerinden ziyade şekilsel yönü üze­rinde yoğunlaşarak yepyeni bir anlamı çağrıştır­masına olanak sağlanmaya çalışılsa da başarı sağ­lanamamıştır.

Huzurevi, kavram olarak huzurlu bir mekânın olduğu anlamına atıf yapıyor görünse de buraya yerleşmek zorunda kalanlar için adından olduk­ça uzak olduğu görülmektedir. Sanki ismi özellik­le insanda hoşnutluk uyandırması açısından kon­muş arkasındaki acı gerçekleri göstermek için olsa gerek. Hani bir şeyin adını kulağa hoş gelir kılmak aslında onun huzursuzluğunun alametidir ya, hu­zurevi kavramı tam da bu gerçekleri yansıtıyor di­yebiliriz. Kavram ardındaki olumsuz çağrışımları perdelemektedir. Bir esnafın iyi mallarını gün yü­züne çıkarması, çürükleri arkaya koymasından far­kı yoktur aslında söz konusu kavramın. İsmi ger­çekten huzur veriyor mu muamma ama içerisi­nin huzur vermediği konusunda huzurevi sakin­leri hemfikirdirler. Yanlış anlaşılmasın, huzur ver­memesi çalışan görevlilerin yaşlılara olan muame­lelerinden değildir. Evlatlarının onları rahatlık­la terk ettiğinden, günlerce yolunu gözle(t)mesin­den, kaynaklanmaktadır. Bekleyişin, ümitsizliğin adı huzurevi ile gizlenmeye çalışılmıştır aslında. Huzurevi, yalnızlıktır, gönlü kırık bekleyiştir, da­ima kanayan yaradır, Yaradanın verdiği bedeni ta­şımaktan ibarettir, hayat yolculuğunun son durağı­dır. Ömrün tükendi, ölümünü burada bekle, evladın yok senin, huzurevi çalışanları evlat olsun sana, demektir.

Dinimizin, gelenek ve göreneklerimizin hoş­nut olmadığı huzurevlerinin sayısı günden güne artarak devam etmektedir. Hâlbuki Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de, İsra suresi 23. ayette açık ola­rak bildirmiştir: “Rabbin, o’ndan başkasına kul­luk etmemenizi ve anne babaya iyilikle davranma­nızı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf ” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle.” Ge­leneksel toplumlarda böyle öğretilmişti. Gelenek­ler özellikle de İslam dininin sorumlulukları yaşlı­ya sonsuz hürmet gerektirir. İslamiyet’in bu konu üzerinde önemle durmasına rağmen huzurevinde bir kenara atılan yeryüzü melekleri diyebileceği­miz yaşlı anne babalar dini inanç ile çelişerek yaşlı bakım merkezlerine güvenle emanet edilmektedir.

Huzurun evinin olup olmayacağı elbette tartış­malı bir konudur. Nihayetinde ailenin yanı, çocuk­larının/torunlarının olduğu mekân zaten huzurlu bir yerdir. Tartışmalar, anlaşmazlıklar da olsa dört duvar arasında evlatlarına hasret kalmamak var­dır ya sonunda, huzur budur işte. Kentlerin ses­siz sakin köşelerine inşa edilmiş binaların içinde değildir huzur, bilakis toplumsal yapının bir un­suru olarak bizatihi ailenin kendisine tekabül et­mektedir. Huzur ailedir, evlattır, torundur, hısım akrabadır, bir aradalıktır. Kimi zaman namaz kı­larken torununun afacanlık yaparak namazını eda etmesine engel olmasıdır, bazen oğlunun/geli­ninin kaş kaldırması, bazen yaşını dikkate alma­dan yiğitlik taslayıp kendi başına yürümeye çalış­maktır. Koltuk değneklerini reddetmektir; evlatla­rı/torunları kolundan tutup değnek olsun diye… Aynaya her baktığında yüzünde yılların yaşanmış­lıklarını kendisine defalarca anlatmak zorunda ol­madığının fark ettirilmesidir huzur. Huzurevleri­ne terk edip ardından ‘’kendine iyi bak dede” de­mek değildir. Huzur yaşanmışlıkları yeniden, fark­lı suretlerde ama aile ile yaşamaktır. “Yeniden” di­yebilmektir huzur.

Huzur evleri şehrin dışına yerleştirilmiş, yeşil alanlarla süslenmiş binalardan adeta hastane hava­sı vermektedir. Şehir merkezlerinin epeyce uzağı­na inşa edilmiş olmaları sanılmasın ki oralar yaşam merkezleri olduğundandır. Şehrin dışında, herkes­ten uzak bir huzuru genç birisi pekâlâ isteyebilir. Böyle mekânlar gençler için ne kadar da huzur ve­ricidir; şehrin tüm gürültüsünden uzakta, sessiz ve sakin… Ancak yaşlılarımız için aynı şeyleri söyle­mek söz konusu bile olamaz. Doğal olarak top­lumla iletişime geçerek yaşamın devam ettiğinin tadına varmak isterler. Yaşlı biri için hayat ancak kalabalık olan şehrin tam merkezidir. Pazara git­mek, pazarcılarla hem hal olmak ister. Onun için yaşam domatesi, biberi görmektir.

Ülkemizde Doğu Batı ayrımının yapılması da­ima gündemimizdedir. Her zaman için Doğu ille­rinin Batı’dan birkaç adım geride olduğu yıllardır tartışılan konulardan birisidir. Peki ya ataya bakma ve huzurevleri konusunda? Huzurevleri ülkemiz­de doğudan batıya gittikçe artış göstermektedir. Doğu’da muhafazakârlığın ve geleneklerin halen kemikleşmiş bir yapı olması dolayısı ile anne ba­baya hürmet muhakkaktır. Anne babanın huzure­vinde kalması Doğu illerinde yaşayan vatandaşlar için ayıplanacak, kınanacak durumdur. Batı’da ise Doğu ile kıyaslanamayacak kadar huzurevlerine ihtiyaç duyanların sayısı artmaktadır. Bu konuda geri olan biri varsa o da üniversite okumuş, yüksek mevkilerde çalışan kültürlü cahillerdir. Zannetme­yiniz ki huzurevinde kalan yaşlılarımız köylünün, esnafın, çöpçünün anne babalarıdır. Huzurevin­de kalanlar aksine öğretmen, astsubay yetiştirmiş anne-babalardır. Oysaki kullandığı oyu bile isten­meyen köylü, annesine bakarken “benim körpem” diyecek kadar samimidir.

Huzurevi, önce evlerinden ardından da şehir merkezlerinden giderek uzaklaş(tırıl)an yaşlıları­mız açısından nezih, sakin, rahat bir mekân de­ğildir. Huzurevleri huzuru bulmak için gelinen mekânlar mıdır yoksa çocuklarının huzuru kaç­tığı ve onların huzur bulması için anne babaları­nı terk ettikleri bir mekân mı? Huzurevi diye bir ucube varsa ya evlerde huzur yoktur ya da huzu­run olduğu yer ev değildir ki huzurevi için top­lumdan ayrı binalar tahsis edilmiş olmasın. Bu bi­nalara ustalıkla yerleştirilen yaşlılarımız ziyaretçi­ye buruk bir ifade ile huzurun olmadığını söyle­yecek kadar canı yanmışsa orada huzur yansıtan şeyleri bulmak ne kadar mümkün olacaktır? Ya da ayda yılda bir gelen toplu ziyaretçilerin samimi olmayan ziyaretleri de huzuru yansıtmıyorsa, bu mekânlarda “huzur”u bulmak ne kadar mümkün­dür? Çocukları, torunları yanında olsa yetmeyecek midir huzur için? O halde dedelerimizin nineleri­mizin orada ne işi var? Özellikle bayramlarda tüm gözlerin gelecek bir misafirin yolunu gözlememe­si huzuru ne kadar yansıtacaktır? Huzur yoksa bu mekânlarda ya yaşlılarımız huzurevinde kalmamalı ya da bu mekânların adı huzurevi olmamalı. Olsa olsa huzursuzluk evi olabilir ya da sakine… Sa­kinlik, merkeze uzaklığındandır da soğuk olması, ölümü hatırlatmasından mıdır acaba? Huzurevleri yalnızca ölümü bekleme mekânları haline gelmiş­tir. Yaşlı biri orada ancak ölümü bekleyebilir. Bek­lediği şey gelmeyen çocukları ve torunları değildir aslında ölümdür.

Huzurevi ziyaretimizde ilk karşılaştığımız şey yaşlıların geçmiş günlerine ait fotoğraf albümü oluşturmasıdır. Evlatları, torunları artık bir arada göremeyince ayrı ayrı ailelerin fotoğraflarını albü­münde yer ederek tüm aileyi resimlerde birleştir­meye amaçlamış gibiler adeta. Albümdeki kişiler­le geçirilen zamanların neredeyse her yaşlı tarafın­dan ilk günkü gibi hatırlanması göze çarpmakta­dır. Uzak yakın tüm ailenin yanı sıra, tanımadığı ama gelin olmasına sebep olduğu kızların, okut­tuğu öğrencilerin, çalışan görevlilerin resimleri­nin özenle yerleştirildiğine tanık oluyoruz. Yaşlı­lıktan olsa gerek unutma korkusu ile her fotoğra­fın yanına iliştirilen özel notlar anıların canlı kal­masını sağlamıştır. Yaşlılık hali bu ya, gün olur da unutkanlığa tutulurlarsa resimlerin yanına yazdık­ları notlarla hatırlamak istiyorlar. Kimi oğlundan dert yanar, kimi kızından ama hepsinin sevgi gös­terdiği biri varsa onlar da çocuklarından\akraba­dan önce gelip hal hatır soran görevlilerdir. Tüm bunlar yaralarına merhem olsa da bir baba için en acı şey çocuklarının olmasının hiçbir öneminin ol­madığını dile getirmesi olsa gerek. Ya da kızının ve damadının resmini sevinçle gösterip her ay harçlı­ğını gönderdiklerini söylemesindeki buruk sevinç buna da şükür dedirtiyor, ancak.

En çok özlenen en çok beklenen torunlardır ya, bunu dile getiren yaşlı bir amcamız yarınlarının olmayacağı korkusu ile resimlerinin yanına iliştir­diği notta torunlarına şöyle seslenmektedir: “Ne­rede kaldı benim güzel kuzularım, her gün sizleri görme­yi arzularım. Tez gelin dedenize yaşlıyım, belli olmaz ya­rınlarım.”

Huzurevlerine torunlarının gözleri önünde yer­leştirilmek, evladını okutup, büyütmüş anne baba için elbette dayanılması/ katlanılması zor bir du­rumdur. Kendilerini evlat olarak nitelendiren ben­cil bireylerin vicdanı rahattır. Çünkü aylık harçlığı­nı gönderip baktı(rdı)kları anne-babalarının rahat edebileceğini düşündükleri mekânlar vardır. Vic­danlarını çeşitli yollarla rahatlatmaya çalışmak ev­latların huzur evlerine yerleştirmeden önceki ken­dilerine ilk telkinleridir ve şöyle olsa gerek: “Dede bilmesinler dedelerini tanımasınlar ne olacaktı ki? Hem anneannelerinin yemek yerken ağzından çıkan sesten ra­hatsız oluyordu çocuklar. Babaannenin ördüğü çorapların da modası geçmişti. Tıpkı yaşlı anne babaları gibi geçmiş­te takılıp kalmıştı örgü çoraplar. Yoğun iş temposundan dolayı zaten rahat ilgilenemiyorlardı, en iyisi onlarla mü­kemmel ilgilenecek yerlere emanet etmekti.”

Evlatlar kendi çocukları adına yargılayıp hü­küm vererek çocuklarını en yakın arkadaşlarından ayırarak yalnız bırakırlar. Çocuklarının yaşlı dede ninelerinden rahatsız olacağını düşünürler. Oysa­ki rahatsız olan çocukları değil bilakis kendileridir. Kendileri rahatsız olmakta, kimi zaman arkadaş­larının yanında utanmaktadırlar. Bu durumda hu­zur evleri ilaç gibi gelecektir. Arada bir de ziyare­tine gittiler mi tamamdır, evlatlık görevini yerine getirmiş olarak rahatlıkla tatillerine gidebilirler ar­tık; onlara ayak bağı olacak kimse yoktur. Torun­lar ise en yakın arkadaşlarını göndermenin verdi­ği hüzün ile sessiz kalarak, ailesinin kendileri ile kurduğu bağı kendi anne babalarından esirgeme­lerine anlam ver(e)miyorlardır. Çocuklarından biri sessizliği bozarak biraz da durumu kavrayabilmek için hiçbir zaman da cevabını alamayacağı soruyu babasına yöneltmektedir: “Baba ben de mi sen yaşla­nınca seni huzurevine götüreceğim?” Cevapsız kalan bu soru içten içe vicdanını kemiren bir yara olsa da kendisini tatmin edip onaylayacak sebep çoktur. Hem devir değişmiştir artık…

Peki, evlat-torun böyle çelişki yaşarken psiko­lojilerini göz önüne alırlar mı bilmiyorum. Eğer ne duruma düşeceklerini, ne hissedeceklerini bil­selerdi ya da bilmek isteselerdi yine de bırakır­lar mıydı acaba ölüm mekanizmasına bile iste­ye? Huzurevinde yaşlı gözleri ile iyi olduklarını dile getirdikleri zamanki burukluk yaşlı gözlerin­de gün yüzüne çıkıyor. Uzaklara dalıp giden bakış­lar, düş(ürül)dükleri durumu analiz etmeye çaba­sı, kim bilir belki de günleri uykusuz geçirmesine sebep olmaktadır. Kendince sorduğu soruların ce­vaplarını yine kendisi bulmaya çalışacaktır:

Önce giyilen kat kat kıyafetler göze batmıştır. Sonra kendisi… Huzurevine yerleştirdiler ya baba ocağının de­mirbaşı direksiz ne yapacaktı şimdi? Evin direği hiç baş­ka yere gönderilir miydi? Torunları olmadan, onların ko­kusunu duymadan yaşamak mümkün olabilir miydi? Ya­şamak, alışmak zorundaydı, hem söz vermişlerdi her haf­ta sonu ziyarete gelecek, ellerini öpecek, bir haftalık tüm raporu anlatacaklardı çocukları adına söz veren anne ba­balar. Nerden bilebilirdi ki canından çok sevdiği oğlu, üs­telik okutmak için neler vermişti. Nasıl olurdu da annesi­ne bakamayacağını, işlerinin yoğun olduğunu vicdan ayna­sına bakmadan rahatlıkla söyleyebilirdi? Hem ilgi de iste­miyordu, tek istediği torunlarından ayrılmamak, asık da olsa çocuğunun yüzüne hasret kalmamak. Çok mu şey is­temişti acaba? Kendisi bilmezdi böyle şeyleri. Nerden bil­sindi ki? Onun zamanında huzurevleri mi vardı? Ata­ya bakmak haktı. Nihayetinde cennet annelerin ayakla­rı altındaydı. Ama evladı bilmiyordu ki annesini huzu­revine yerleştirirken cenneti de onunla beraber gönderdiği­ni. Öf bile demeyin diye buyururken Kur’an-ı Kerim, oğlu nasıl olur da annesinden tiksindiğini rahatlıkla söyleyebi­lirdi? İnsan eti ağırdır derlerdi de inanmazdı. Kendi be­deni oğluna, gelinine ağır gelmişti ve onu kendisine emanet etmekten başka çaresi yoktu. Gelininin oğluyla mutlu ol­duğunu görmek huzurlu olmaya yetmiyor muydu? Huzur demek aile demek, yuva demek, bir aradalık, acı/tatlı her türlü şeyi birlikte göğüslemek değil miydi? Yoktu yeni şe­hirlerde huzurun tanımı, algılanışı değişmişti de haberi mi yoktu acaba? Şehre gelince, yüksekokullarda tahsilini ta­mamlayınca mı böyle oluyormuş diye düşünmeden edemi­yordu. Sonra içinden hep aynı repliği tekrar eder oldu; de­mek ki böyle oluyormuş…

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı