Deneme

Hasan Arslan – Menkıbesiz Çocuklar

Hasan Arslan – Menkıbesiz Çocuklar

1.
/Konya’nın üstündeki bulutlardan mavi beyaz hüzünlü zarif bulut, sırtlarında çantaları olan çocukların kendilerine uzak düşmelerine bir anlam veremeden öylece bekliyor. (Görüyorum onları.) Bir rıhtımda yağan yağmur altında elinde şemsiyesiyle gelmeyecek olan sevdiği adamı bekleyen bir kadının hali gibi bir hal var üzerinde. Alaeddin tepesini gölgelendiren mavi beyaz hüzünlü zarif bulut ne zamandır gözbebeklerime bir çocuk gözbebeği değmiyor diye iç geçiriyor içi burkularak.

Özledim diyor kendi kendine, masum bir çocuk bakışını çok özledim. Bu çağın adı çocukların bulutlara, göğe bakmayı unuttukları çağ olsa gerek demişti mavi hüzünlü zarif bulutun babası bir sohbetinde. Onu hatırladı birden. Yalnızlık bu olsa gerektir diye düşündü. Gözbebeklerimize çocukların ışıltılı bakışları değmiyor artık. Yalnızlık bu olsa gerek. Bu düşünceler içindeyken sorumluluğunu ihmal etmeden şehrin üzerinde öylece bekledi durdu uzun süre…/

Çocuklarımızın menkıbesi yok Mehmet diyorum. Çocuklarımızın menkıbesi yok. Menkıbesi olmayan çocuklarımızın büyük adam olma ihtimali de yok maalesef. İyi meslekleri, evleri, aileleri, orta düzeyde gelir getiren işleri veya yüksek gelirleri olan bir meslekleri olabilir en çok ama bir dava sahibi olma ihtimallerini çok zayıf görüyorum diyorum Mehmet’e. Yanımda İsa da var. Susuyor ve dinliyor sadece. Mehmet arada itirazlarda bulunuyor.

İlk cümlelerimin ardından neyi anlatmak istediğimi düşünmeden çeşitli itirazlarda bulunuyor. Duvarın ön yüzüne bakıyor sadece. Duvarın neyi örttüğünü, arkasında neyi gizlediğini bilmeden, hangi manzaralarla karşılaşabileceğinin ayrımına varmadan çeşitli itirazlarda bulunuyor. Alâeddin’in hemen alt tarafında Biroğlu baklavacısının yanındaki çay ocağının önünde oturuyoruz. Çaylarımızı yudumluyoruz. “Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibi çay, Juddy Garland gibi çay” diyorum çaya başlarken. Bekâr Sezai Karakoç’un ne çok kadını olmuş diyorum içimden. Sezai’nin (“olmayan”) kadınları başlıklı bir yazı geçiyor aklımdan. Halim selim insanlar olabilirler, belki kimseye zararları falan da dokunmaz çocuklarımızın ama işte o kadar. Ötesi olmaz, diyorum Mehmet’e, ötesi olmaz, çünkü çocuklarımızın menkıbesi yok diyorum ona.
/Yağmur damlası şehre doğru süzülürken şehrin çocuklarının dikkatini çekememenin mahcubiyetini yaşıyor. Biraz utanıyor. Kendini biraz suçlu hissediyor. Dedeleri şehrin çocuklarının ilgisini kolayca üzerlerinde toplayabilirlermiş eski zamanlarda. Yatmadan önce kendisine anlatılan masallarda bu konuyu oldukça çok işittiğini hatırlıyor yağmur damlası.

Yağmur şehre doğru inerken çocukların yüreklerine inerlermiş aslında. Yağmur onarırmış çocuk masumiyetini. Yağmur şekil verirmiş çocuk kalbine. Yoğururmuş onu toprağı yoğuran bir bahçıvan emeğiyle. Yağmur çocuğun yüreğinde merhamet şelalesi olarak, vefa pınarı olarak, kerem eli olarak sızarmış hayata. Yağmur kendi niyeti ile beslermiş çocuk niyetini. (İşitiyorum onları)…/

Hayatın sıradan olduğu zamanlar yaşıyoruz şehirlerimizde Mehmet. Yaşadıkları sıradan ve sıradan olduğu için gayet doğal gelen bir hayatları var çocuklarımızın da. Belirlenmiş zamanlar yaşıyorlar onlar da… Büyükleri tarafından düzenlenmiş programlanmış bir hayatları var. Bu hayat onlara heyecan vermiyor. Heyecansız çocuk demek ruhsuz bir kadın demektir aslında. Hayatlarından emin olmayan bir eminlik duygusu ile donatılmışlar sanki. Korkuları olmayan endişeleri olmayan bir korku ve endişeye sahipler sanki. Kendilerini güvence içinde buldukları bir ortamda güvence duygusunu yitirerek her çocuğun tekrarladığı zamanları yaşıyorlar onlar da. (Bu ne kadar bir çocukluktur Mehmet?)

Kendi hayatları ellerinden alınmış babalar ve anneler sayesinde hayatları belirlenmiş olan çocuklar belirlenmiş bu hayatı yaşarken çocukluklarını yitiriyorlar, çocukça hayatın getireceği zenginlikten uzak düşüyorlar, çocuk kalamıyorlar, çocuk kalamadıkları için yetişkin de olamıyorlar hayatın ilerleyen zamanlarında, büyümüş de küçülmüş çocuk tiplemeleri etrafa yayılıyor.

Çocuğu olmayan hayat kaşlarını çatıyor, yüzünü asıyor. Çocuğu olmayan zaman neşe sunmuyor eşyaya, canlıya, insana. Bulutlar kendileriyle ilgilenmeyen çocukların varlığından tedirgin. Küsme kıvamında dolaşıp duruyorlar şehirlerin üzerinde.

Bu çağın çocuğu yok. Kısır bu topraklar Mehmet. Çocuğu doğurup çocukların çocuk kalmasına müsaade etmeyen anaların çağı bu çağ. (Bu çocukluk mudur?) Herman Hesse’nin Bozkır Kurdu’ndan sayfalar aralanıyor zihnimde. Ama bu aralanan kapıdan bahsetmiyorum Mehmet’e.

İslam’dan da nasipleri olacak çocuklarımızın büyük bir ihtimalle diye devam ediyorum konuşmama ama hayat standardımızın yüksek oluşu (yüksek olması gerektiği) anlayışı çocuklarımızın nasiplendiği, İslam’a çok fazla alan bırakmayacakmış gibi geliyor bana diyorum Mehmet’e. İslamın da çocuklarımızın şahsiyetlerinin bir parçasını oluşturduğu bu yapılanmanın hayr üretmeyeceğini hissettiğimi anlatıyorum Mehmet’e. O ise çeşitli itirazlarda bulunmaya devam ediyor…

yanaklarını okşayıp geçiyor biz buradayız diyerek. Yanağının şehrin rüzgârı tarafından okşandığını hisseden çocuklar gezmiyor şehrin sokaklarında. Rüzgâr üzülüyor bu duruma. Sadece üzülüyor, rüzgâr olmaya devam ederek… (Saçlarıma dokunuyor şehrin rüzgârı)

Menkıbesi olan iki çocuk düşüyor yüreğime sohbet esnasında. Bak Mehmet diyorum Mehmet Akif ve Malcolm X’in babaları onlar küçük yaşta iken vefat etmişler. İkisinin de çocukluk çağlarında evleri yanmış. Menkıbeleri var yani anlayacağın diyorum. Menkıbeleri var. Menkıbeleri olduğu için bir dava sorumluluğu taşıyorlar. Menkıbeleri olduğu için büyük adam olma ihtimalleri var… Ne yani abi diyor Mehmet çocuklarımızın dava sahibi olabilmeleri için yani büyük adam olabilmeleri için evlerinin yanması, babalarının küçük yaşlarda ölmesi mi gerekir? Ben katılmıyorum bu anlattıklarına diyor…

2.
Babasından kendisine miras olarak kalan tek şey bir kitap. Kamus bırakmış Mehmet Akif’in babası kendisine miras olarak. Lügat yani. Sözlük. Babasından kendisine miras olarak bir kitap kalan bir çocuk olarak Akif’in kitaplı bir hayat yaşamaktan başka bir yolu olmasa gerektir. Mirası lügat olan bir çocuk kelimeler üzerinde düşünür. Hayatın düşünce, fikir, ruh, gönül üzerine inşa olunacağını küçük yaşlardan itibaren hissederek yürür gençliğin sarp yamaçlarında. Mirasını omuzlamış bir çocuk olarak M. Akif bu mirasın altında ezilmeden bu mirasın şahsiyetine katkı sunmasına müsaade ederek adımlar ömrünün baharı olan gençliğe doğru.

Mirası kelimeler olan bir baba mirasların en değerlisini geride bırakmış, ardındaki neslin eline kitabı tutuşturmuş, taze zihinlere kelimeler serpmiş bir bahçıvan edasıyla gönül rahatlığı ile toprağa yürümüştür vakur adımlarla. Bir baba ardından gelen nesline kelimeler üzerinde düşünülmesi gereken bir dünya bırakıyorsa eğer gözü açık gitmez bu diyarlardan. Çocuğunun eline kitabı, kelimeleri yerleştirerek hayat okuyuşunu kitap temelli oluşturmasını öğreterek Allahaısmarladık demek bir baba için huzurun derinliklerinde kulaç atmak demektir herhalde.

Ellerinde kelimeler olan çocuk bu kelimeleri anlamlandırmak için bir hayat sürer. Kelimelerin büyüsü gökkuşağı renkleri oluşturur, rengârenk boyar çocukluğun masum hayallerini. Bazen yakar bu kelimeler küçücük avuç içlerini. Bazen genişlik verir masum sadrına bu kelimeler. Yolu çizilmiş, mücadele alanı belirlenmiş, okumak ve yazmak şahsiyetinin ayrılmaz bir parçası olmuş, oyuna bakmış okumuş, kadına bakmış okumuş, göğe bakmış okumuş, ölüme bakmış okumuş olarak tamamlar okuma denen hayat kitabını. Yaşayan yaşadığı kadar okur bu hayatı. Okuyan okuduğu kadar yaşar bu hayatı. Okuma hayata, hayat okumaya doğru evrilir zaman denen sırlı hazineler kuşağında.

Bir baba oğluna ne öğretecekse ancak ölümü ile öğretir öğretmeyi düşündüğü her ne varsa. Bir baba ölümü oğluna mürşiddir ancak. Bir baba ölümü ile eğitilir eğer eğitilecekse en çok bir oğul. Etkili, yakıcı, kederli bir irşad metodudur bu babanın oğluna ölümle gelmesi. Babadan oğula geçecek her ne varsa bu ölümle kazınır çocuk yüreğine. Babasından her ne devraldıysa çocuk, yüreğinde baba ölümü ile başlar hayata yeniden. Babasızlık, çaresizlik ve eziyet ile birlikte sorumluluk bilinciyle kuşatır hayat çırağı çocuğu. Yükün altına girer. Ve o girdiği yük her ne ise altında kalmamak için mukavemet etmek durumunda kaldığını hissederek yaşar zamanı, geceyi ve gündüzü. Baba ölümü ile çocuk yeniden doğar. Aslında ilk doğumdur bu çocuğu sarsan, ayaklarını titreten; güçsüzlüğü, arkasızlığı derinlemesine yaşamasına sebep olan bir gönül yangınında çocuk yeniden doğar. Bu yeniden doğuş anında çocuğa babadan kalan eşya, fikir, anı, söz, tavır, jest, mimik olarak bırakılan her ne var ise çocuğun şahsiyetini bu miras şekillendirir, kalbini bu miras yoğurur. Bakışlarına bu miras hedef belirler.

Hayatın keder ocağında pişmiş tuğlalarla yükselerek oluşan şahsiyet evi ilkeli masum duruşuyla hayat sahnesinde rolünü üstlenir kıvama gelir adım adım samimiyet elbisesinin içinde ısınır yüreği zemheride kalmış yürekler içinde.

Ellerinin içinde kelimelerden bir dünya bulan çocuk okuyarak yazar hayat kitabını. Elleriyle yazdığı kendi hayat kitabının en güzel okunarak yaşanacağını öğretir bu kelimeler her şeyden önce. Göğü okuyuşu, sokağındaki salkım söğüdü okuyuşu, iyiliği ve kötülüğü okuyuşu kendi elleriyle yazdığı hayat kitabının satırlarını oluşturacaktır. Bunu öğretir avuç içlerindeki kelimeler en çok…

Küçük yaşlarda Fatih’teki evleri yanmış Mehmet Akif’in. Evi yananın yüreği dağlanır. Yüreği dağlanan halden anlamaya başlar. Bir çocuğun evinin yanmasının ne demek olduğunu biraz hissedebiliyorum doğrusu. Evi yanan çocuk hiçliği ve varlığı anlar en çok. Eşyasız oluşu, yazgıyı, kaderi, hayata müdahale eden büyük eli kavrar her şeyden önce. Yeniden toparlanışı, ayağa kalkışı yeniden didinmeyi çareler aramayı küçük yaşlardan itibaren yaşayarak, bunları anlayarak adım atar ömrünün baharına. Bu sebepledir ki yıllar sonra İmparatorluk evi bir yangın yerine dönüşünce sahnede Akif görülür. İnsanların ne yapacaklarını bilemez haldeki durumları karşısında yangın ve sonrasını küçük yaşlardan itibaren tecrübe eden Mehmet Akif ümmete duruş öğretir. Bakış öğretir. Felaket anında ne yapılması gerektiğini tavırlarıyla ortaya koyar. Ruhi, fikri ve ahlaki tecrübelerini milletiyle paylaşmasının bedeli hicrettir. Onun sessiz hicreti olağanüstü bir çığlık olarak yankılanır durur Anadolu topraklarında. Susarak haykırmış, Mısır’a hicret ederek gönüllerdeki yerine geri dönmüş, kaybederek kazanmış bir mümin hassasiyetinin eşsiz güzelliğini Anadolu’ya hissettirmiştir.

Malcolm X de aynı ateş tecrübelerinden geçmiş bir mü’min olarak Amerika’da sahneye çıkar. Küçük yaşlarda babası beyazlar tarafından öldürülmüştür. Babadan miras olarak ona düşen, var olmayı göze alabilenlerin öldürülmeyi de göze alabilmeleri anlayışıdır. Evleri yakılmıştır. Geronimo’ları yok eden zihniyet bu coğrafyada siyahlara da hayat hakkı tanımamaktadır.

Hapishanedeki okuma sürecinde Lügat oldukça önemli bir yer tutar. Kelimelerden dünya kurmaya başlayan herkes gibi onun da kendi çağına söyleyecek sözleri oluşur zaman içinde. Sözlerinin bedeli varlığıdır. (Menkıbesi olan bir çocukluk geçiren birisi ancak bedel ödemeye cesaret edebilir.) Buna gözünü kırpmadan göğüs gerer Malcolm X.

İçinde yetiştiği topluluğun sahte yüzüne şahit olunca bu sahteliği açıklamak, hakikat yolunun yolcusu olmak, onun omuzlarına biner. Sahte peygamber M. Elijah’ın liderliğini yaptığı, sahte, cahil ve çıkarcı olup aynı zamanda saf insanların da kullanıldığı bir sözde İslam topluluğunun karşısına dikilerek, onların yanlışlarını beyan ederek o gruptan ayrılmış, Allah’ın bir lutfu ile gittiği hac dönüşünde ulaştığı hakikatleri Amerika’da ölümü pahasına dillendirmiş, İslam’ın Amerika’da pervâsız ve gür sedası olmuş ve ayrıldığı grubun üyeleri tarafından FBI destekli bir suikasta uğrayarak şehit edilmiştir.

Bir çocuğa babasından miras olarak tek bir kitap kalırsa ve bu kitap bir kamus olursa çocuk kendine kalan bu mirası nasıl değerlendirebilir? Ona miras olarak kalan kamus hayatına nasıl etkide bulunur? Babadan çocuğa kalan mirasın çocuğun şahsiyetine etkisi ne olur? Çocuğun hayatına babadan kalan miras bir şekil verir mi? Ona yol yordam öğretir mi?

Bir çocuğa babadan miras olarak “canlara kast edilmesi anlayışı” kalırsa, bu anlayış çocuğun şahsiyetinde nasıl bir iz bırakır? Babasından nasıl ölüneceğini gören bir çocuk, hayatı nasıl yaşayacağını kesin bir bilgi ile bilir mi?

Zor sorular bunlar.

Etiketler
Devamı

Hasan Arslan

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı