Hasan Arslan – Şehre Adını Koymak

Hasan Arslan – Şehre Adını Koymak

                                                                                     Mustafa Arıcı Ağabey’e hürmetle

Mevsiminde dikilen fidanlar sağlıklı büyürler ancak. Ve siz bir şeftali ağacı fidanı dikersiniz toprağa; ümitlenirsiniz, neşelenirsiniz, heyecanlanırsınız. Gözünüz ondadır artık. Sularsınız onu, üzerine titrersiniz. Emeğinizle, gayretinizle, ilginiz ve alakanızla, hassasiyetinizle büyüyüp filizlenecek, gökyüzüne doğru dal budak salıp serpilecektir. Şiddetli rüzgârlar, kökünden koparıp savurmasın diye küçük tahta parçalarıyla desteklersiniz etrafını. Köklerini besleyecek olan toprağın bakımını ihmal etmezsiniz. Havalandırırsınız. Çapalarsınız, çapaladığınız yere gübre ilave eder, toprağın canlılığına destek verirsiniz. Huzurlu bir evin küçük bahçesini huzur, o haneyi terk etmesin diyerek bahçe duvarıyla çevrelediğiniz gibi,  şeftali ağacınızın da huzurunu muhafaza etmeyi düşünerek etrafını küçük taşlarla çevreler, ona verdiğiniz suyun toprak emip içine çekinceye kadar orada durmasını sağlamak, etrafa boş yere akıp gitmesini engellemek istersiniz. İlaç mevsiminde ilaçlarsınız onu. Haşerelere karşı derde deva olsun bu ilaçlama, diye düşünürsünüz. Halisane niyetler beslersiniz ona karşı. Büyüyecek, kurt kuş dalından nasiplenecek, diye umarsınız. İri, sulu ve leziz meyvesinden yemeyi ve yedirmeyi arzularsınız. Sofranıza oturan aile büyüğünüze, akrabanıza sofranızı açtığınız dostlarınıza ikram etmeye niyet edersiniz. Budama mevsiminde budarsınız onu. Dalları daha gür çıksın istersiniz, meyveleri daha leziz olsun istersiniz. Yaprakları sık, gölgesi serin olsun istersiniz. Ellerinizle dokunursunuz ona. Gönlünü alırsınız. Gönlü alınan genç fidanların hayatın fırtınaları karşısında köklerinden koparılıp sürüklenmeyeceğini bilirsiniz. Saçları okşanan, yüzüne bakılan fidan kendine uzanan ele merhamet eli ile karşılık verir; çehresine bakan yüze bakmayı, gözleriyle tebessüm etmesini fikir eder…

İnsanın ağaçlarla dostluğu gibidir, insanlarla dost olması. Olağanüstü bir iştir bu. Ciddi bir emek ister, zaman ister, duyarlılık, farkındalık, her şeyden öte samimiyet ister. Şehir, şehrin insanına her şeyden önce kendisiyle dost olabilmesinin yollarını keşfetmesine yardımcı olmalıdır. Sevildiğini, değer verildiğini, dinlenildiğini, düşünceleri hakkında yorumlar yapıldığını fark eden insan, kendine değer vermeyi, kendini sevmeyi ve sonuç olarak kendini dost kabul etmeyi öğrenir. Varlığını anlamlı hisseden insanlarla yaşanır dostluk coşkusu. Böyle insanlar, el üstünde tutar dostunu. Ve bir dağ gibi dostluklar böylece kurulur. Dost, dağ gibidir insana. Yaslanırsın, sırtını dayarsın ona güvenerek; kucak açar sana tüm samimiyetiyle. Kadirşinastır, merhamet eder, yedirir içirir. Yaralara şifa, ıstıraplı zamanlara direnebilme gücü verir tüm benliğiyle. Karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir eldir, içimize umudu aşılayan… Doğru olmak ve doğrultmak dostluğun temelidir. Dost, dostun hakikat arayıcısı olması yolunda her zaman yanı başındadır. Dost ile varılır ilahi huzura ve dostlarımızdır iyiliğe en layık olanlar.  “… Öyle bir kimseyle sakın arkadaş olma ki onun hakkında muvafık gördüğün bir nimet ve meziyetin mislini, o senin hakkında muvafık görmez.” Evrenin Efendisi Hz. Peygamber böyle söylüyor. Dostluğun bir diğer şiarı da, dostunun nimete kavuşmasını dilemek, niyet etmek; kabiliyetlerinin açığa çıkabilmesi için uygun ortamların oluşmasına destek vermek,varlığını gerçekleştirme menkıbesinde ona yola koyulma cesareti verebilmek, bu cesaretle birlikte koyulduğu uzun ve çetin yolda önündeki engelleri kaldırmaya çaba sarf etmek niyetini özünde taşıyabilmektir. Dost ön açar, engelleri kaldırır. Öncü bir kuvvet gibi, önden gider. Yolu temizlemek, tehlikeyi işaret etmek bu birlikteliğin doğal hasletleridir. Dost bereket kapısıdır. Vakte bereket, mekana bereket, gönle bereket. Bereket kapısının aralanmasıyla başlar insanın kendini bulma süreci. Dost kendini bilme sürecinin kapısıdır. Bu kapıyı aralamak için gönül kapısının ardına kadar açık olması beklenir. Gönül gönüle kapı olur. Çıkış kapısı. Musa’nın Mısır’dan çıkışı gibi.  Dost onarır. Samimiyetiyle onarır, vefasıyla onarır, fedakârlığı ile onarır. Kadirşinas oluşuyla onarır…

Yol aramak önemli. İnsan yaşadığı şehri sevebilmenin yollarını aramalı. Şehrini seven imtihanını da sevebilir. Şehrini seven varlığının yükünü omuzlamaya cesaret edebilir. Şehir yürüyünce sevilir. Her yürüyüş anılar demetinde bir gül kokusu yayar.  Şehri sevebilmenin yolu onun sokaklarında çarşılarında pazarlarında yürüyebilmekten geçer.  Yürürken sokakta oynayan çocuklara selam vermekten, beli bükülmüş büküldükçe masumiyeti artan ihtiyarlara selam vermekten geçer şehri sevebilmenin yolu. Yürüyemiyorsanız şehirle ünsiyet oluşturamaz, şehirle ünsiyet oluşturamayınca şehre yabancı kalırsınız. Şehre yaban kalınca kişi hayata yabancı kalır. Kişinin hayata yabancı kalması kendine uzak düşmesiyle eş anlamlıdır. Selam veremiyorsanız yalnız kalırsınız şehirde. Selam veremiyorsanız yabancı düşersiniz medeniyetinize. Yürüyecek ve selam verecek, selam verecek ve yürüyeceksiniz. Tüm hayatın özetini şehirde prova edeceksiniz. Hayat dağı yürüyerek ve selam verilerek aşılır. Dosta selam,  dost olmayana selam. Çocuğa selam,  yaşlıya selam…  Zemçi Bey’le şehri adımlar, bu adımların sohbete gebe kalmasını arzular, zamanı bu adımlarla anlamaya gayret ederdik. Şehrin parklarını yeniden adlandırmak sürekli yaptığımız bir işti. Bizim işimiz de buydu: Şehre adını koymak. Şehri yeniden anlamlandırmak. Kayalıpark’ın yan tarafındaki postanenin sağındaki küçük parkın adını Şeyh Sadi Şirazi Parkı koyduk. Bostan ve Gülistan hürmetine. (Akif ’in Sadi Şirâzi’ye muhabbeti hürmetine) Alâeddin Tepesi’nin güneydoğusuna düşen bölgede eskiden en son Uysal Kitabevi’nin ön kısmında bulunan parkın adını Tolstoy Parkı koymuştuk. Halk için hikâyeler hürmetine… “İnsan Ne ile Yaşar” hürmetine… Tolstoy’a derin bir muhabbeti vardı Zemçi Bey’in. Yürüyüşlerimizde bu hikâyelerden de bahisler açardı Zemçi Bey… Kol kola girerdik… Tatlı bir anlatımı vardı. Biz yürürdük. Şehre doğru yürürdük. Biz yürürdük. Kendimize doğru yürürdük. Biz yürürdük. Ahirete doğru yürürdük. Biz yürürdük vaktin kalbine, şehrin vicdanına doğru. Biz yürürdük. Zemçi Bey anlatmaya devam ederdi. Anlatımı Lokman’ın oğluna anlatımı gibiydi. Şefkat vardı bu anlatımlarda, teenni vardı bu anlatımlarda. Rüzgârlı bir günde ağaç yapraklarının çıkardığı sesler gibi doğallık vardı bu anlatımlarda. Sıkmayan, sıkıştırmayan, genişleten, huzur veren bir tat vardı bu anlatımlarda…  İki arkadaş ormanda yürüyorlarmış, Hasan diye başlardı konuşmaya. Biz yürürdük. Birdenbire önlerine bir ayı çıkmış. Birisi koşup kaçmış, bir ağaca tırmanmış, kendini gizlemiş. Öbürü ise ortada kalakalmış. Ne yapabilirmiş ki? Ancak yüzükoyun yere yatıp ölü taklidi yaparsa belki kurtulurmuş. Düşündüğünü de yapmış. Ayı gelip onu koklamaya başlayınca da soluğunu tutmuş. Ayı çekip gidince, ağaca tırmanmış olan inmiş, arkadaşının yanına gelmiş. Gülerek, “Söylesene” demiş, “Ayı senin kulağına ne fısıldadı?” “Ne mi fısıldadı?” diye karşılık vermiş yerden üstünü başını silkeleyerek ayağa kalkmaya çalışan arkadaşı. Ayı benim kulağıma eğilerek bana,  arkadaşları tehlikedeyken kaçıp giden kişilerden sakınmamı söyledi… Biz yürürdük. Bu yürüyüşlerde dünyanın bir cins beyni mutlaka aramızda olurdu. Dünyanın bu cins beyinleri belki hiçbir yerde olmadığı kadar canlanırlar, etkileri hissedilir bir hal alarak bizimle beraber yürüyüşlere katılırlardı. Bu bazen bu masalda olduğu gibi Tolstoy olurdu. Bazen de Ebu Zer. Bu üçüncü kişi bazen Edward Said olduğu gibi bazen de Cevdet Said olurdu. Bu isimler yerlerine yeni isimleri bırakarak yürüyüşlerimize dâhil olurlardı. Bizimle beraber kitabımız Kur’an-ın ayetleri de yürüyüşe geçer; dilimizin zikri, zihnimizin bereketi, bakışlarımızın ışıltısı olurdu…   Mevlana’nın batısına düşen bölgede hafif yüksekçe minik bir oturma alanı vardı. Katlı otoparkın da kuzeyine düşerdi bu küçük alan. Buraya da Kazancakis Parkı ismini koymuştuk. Ne de olsa “Allahın garibi” iki kulduk. “Zorba”nın’ yüreği hürmetine… “El Girekoya Mektuplar” menkıbesinin olağanüstü derinliği hürmetine… İki imam çocuğu… (Abdülhamit düşerken filmini izledikten sonra şehri adımlarken bir ara bana yüzünü çevirerek, bizim gibi insanların kadınlar tarafından rağbet edilmeyen insanlar olduğu, hakkında birkaç kelam etmişti. Filmin kahramanı da bir imam çocuğu idi zannedersem.)  Panait Istrati bir başka parkın adı idi. “Kodin” hürmetine. Yola koyulmanın hayata koyulma olduğu anlayışını sezdiren “Akdeniz” kitabı hürmetine. Acının mürşitliğinin muhteşem anlatıldığı “Kira Kiralina” hürmetine. Dünya edebiyatında dostluk anıtlarından birisi olan “Mihail” hürmetine…

İsim babası olmak, ismini verdiğin şeye yakınlaşmanı sağlar biraz. Bir başlangıç işidir şehri isimlendirmek. İsimlendirdiğin şehirde yaşanılan hayata bir katkı sunmanın ilk eşiğidir, aslında şehri yeniden isimlendirmek. Şehrin yanlışlıklarından vicdanında bir sızı duyabilmenin, şehrin güzelliklerini fark edip bu güzellikleri yaşayabilmenin ön adımıdır, şehre isimler bulmak işi.Yaşadığın şehrin farkına varmak, eksikliklerini bilmek, kıymetli taraflarına tanıklık etmek insanı onarır. İmtihanını kolaylaştırır. Şehri sevebilmek imtihanına razı olmak demektir bir bakıma. Şehrin yüreğine talip olman yüreğinin şehir tarafından bilinmesiyle sonuçlanır. Şehir sırdaşın olur artık. Kimselerin duymadığı kimselerinşahit olmadığı sırlarına tanıklık eder şehir. Emin sıfatını en çok bir şehir hak eder. Şehir sırdaşın olduğu anda sana sırlarını açar. Medine’nin bir çift göz olduğunu anlarsın. Mekke’nin ümmetin kayıp çocuğu olduğuna şahit olursun yaşadıklarınla. Konya’nın bir hüzün şehri olduğunu bilirsin yakin bir bilgi ile.Yürüdüğün insanla sırdaş olabilirsin ancak. Beraber yürüyemeyenler sırdaş olamazlar. İnsanların sırdaş olabilme değerine sahip olamamalarının bir nedeni de beraber yürüyemiyor oluşlarıdır aslında. Beraber yürüyecek vakti, sabrı, muhabbeti kendi içlerinde bulabilen insanlar “yâri kadim” olabilirler. Zemçi Bey’le yâri kadim olmuştuk. İnsanlık mertebelerinden önemli bir istasyondur ahbabına yâri kadim olabilmek. Ömründe yâri kadim istasyonunda mola vermeyen insanların insanlığında eksik olan bir şeyler kendini hemen hissettirir.

Birilerine yâri kadim olamayanlar, birilerini kendine yâri kadim göremeyenler kendilerine yâri kadim olamayan insanlardır.  İnsanlara yâri kadim olamayanlar varlık problemi batağında çırpınıp dururlar. Varlık problemini halledemedikleri için birilerine yâri kadim olamazlar. Birilerine yâri kadim olamadıkları için varlık problemini halledemezler. Varlık bir dert olarak, varlık aşılamayan bir engel olarak insanın içinde büyür büyür ve Allah ile dostluğunu engeller. Şehri sevmek Allaha bir kapı aralar. Şehrin salkım söğüdü sana mütevazı oluşu hatırlatır. Çınarı olgunluk ve dirayeti. Şehrin Arnavut kaldırımları direnmeyi ve göğüs germeyi öğretir üzerinde adımlayanlara. Şehrin çay ocağı sohbet mektebi olur, üniversite olur. Yetişirsin, düşünürsün, kavrarsın, sevmeyi öğrenirsin bu mektepte, kıymet vermeyi öğretir sana bu sohbet ocağı. Şehir sevildikçe insan kendi varlığına dost olur. Kendi varlığına dost olabilenlerle yürünür hayat yürüyüşü. Bu insanlarla yola çıkılır. Bu insanlarla kaldırılır hayatın bel büken saç ağartan yükü. Bu insanlarla zaman kendi sırrını açar, tebessüm ederek uzatır merhametli ellerini. Bu insanlarla ölünür, ölünecekse eğer…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>