Deneme

Hasan Arslan – Yola Koyulmamanın Ağır Vebali Üzerine Birkaç Kelam veya İran’da 14 Gün

Hasan Arslan – Yola Koyulmamanın Ağır Vebali Üzerine Birkaç Kelam veya İran’da 14 Gün

Refîkim, Mesut Açar’a,
Ulvi Kubilay Dündar’a,
Muhammed Barış’a

1.
Anadolu’yu kişiliksizleştirme, kimliksizleştirme projesinin büyük ve yıkıcı rolünü üstlenen emperyalizmin Anadolu uzantısı olan T.C. devleti resmî ideolojisinin, İslam coğrafyasına kem gözle bakışı neticesinde, sınırlarımızla komşu Müslüman ülkeler arasına çektiği kalın duvarlar sonucu, bu ülke halkları birbirlerini yeteri kadar tanıyamamış ve bu tanışmama hali Müslüman toplumların gücünü ve kuvvetini zapturapt altına almaya azmetmiş emperyalist zihniyetin gayretlerinin değirmenine su taşımıştır. Yeteri kadar tanışmayan bu halkların kardeşliğinden söz etmek anlamsızdır. Bu kardeşliği zedeleyecek daha önemli bir unsur olarak, tarihin toplumların bellerini büken ağır yükler de yüklediği hatırlanınca, halkların yüreklerinde kardeşliği zedeleyecek anlayışların neşvünema bulması kaçınılmaz bir son olarak ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasındaki ülkelerin hükümetlerinin evrensel İslam birliği anlayışından uzak olmaları, bu ülkelerin birbirleriyle kısır ve anlamsız çekişmelerle birbirlerine karşı geliştirdikleri hasmane tavırları, sadece emperyalizmin ekmeğine yağ sürmekle kalmamış, asıl büyük tahribatı İslam coğrafyasındaki Müslümanların birbirlerine uzak düşmelerine sebebiyet vermesiyle gerçekleştirmiştir. Mezhep taassubu da tanışmanın önünde önemli bir engeldir. Tüm bunlara rağmen, sözüm odur ki, tanışmadan dost olunmaz. Dost olunmayınca da insanlar ve toplumlar kendilerini bilemezler. Kendilerini bilemeyenler de mümin olamazlar. Birbirleriyle tanışmayan Müslüman toplumların mümin olma yolunda yol katedememelerinin bir sebebi de burada gizlidir. Tanışmama hali, kendini tanımama halidir aynı zamanda. İslam coğrafyasının komşu ülkeleri, aralarındaki sahte sınırlara boyun eğerek birbirlerine uzak düşmüşlerdir. Bu kadar yakınken bu kadar uzak düşmeyi becerebilmek akla ziyan bir durumdur aslında. Uzak düşmek sırtımızda bir kamburdur. Kamburumuzdan rahatsız olmanın getirdiği bir endişe ile yola revan olmak niyetini taşıyarak yola koyulmalıydık. Yol bizi mümin kılacak tanışıklıklar şehrine götürecekti. Yola koyulmamanın ağır vebali vardı. Dedelerimiz bu topraklara gitmedi. Babalarımız geçim sıkıntısından zaten gidemezlerdi bu topraklara. Sıra bizlerdeydi. En azından komşu İslam coğrafyasıyla tanışmak sorumluluğu bizim üzerimizdeydi.

2.
Yola düşmeden önce gideceğin yere dair doğal bir donanıma sahip olmak seyahatin anlamına, seyahatin derinliğine, seyahatin coşkunluğuna bereket katar. Aslolan gideceğin yere gitmeden önce o coğrafyaların yazgıları, o coğrafyaların cins beyinleri, o coğrafyanın müminleriyle okumalar üzerinden bağlar kurmayı becerebilmektir. Zihnin ve yüreğin, bedeninden önce o yerlere ulaşmak için harekete geçmelidir. Fikir dünyamız yerel okumaları ihmal etmeden farklı bölgelerdeki İslam coğrafyasına da ulaşabilmeli, oralardan da beslenebilmeye özen göstererek şekillenmelidir. Bu vesile ile çocukluk ve gençlik yıllarıma dair birkaç kelam etmenin uygun olacağını düşünüyorum. Çocukluğumda babamın küçük kütüphanesinde benim okuyabileceğim nadir kitaplardan bir tanesi de Kilisli Rıfat’ın Türkçeye çevirdiği Şeyh Sadi Şirazi’nin Bostan ve Gülistan adlı kitabıydı. Kitabın cildi de gayet güzeldi. Çocuk hafızamla bu kitabı okumam gerektiğini düşünür ama bir türlü okuyamazdım. Çok geç de olsa, 90’lı yıllarda Sinop’ta okumuştum Gülistan’ı. M. Akif’in Sadi Şirazi’ye olan derin hürmetine hak vermiştim. Varlığı, hikmet çehresiyle anlamlandıran zihin yapısıyla Sadi Şirazi’nin kabrine selam vermek, onu Yasin’le anmak bir dostluk tavrıydı. Şiraz’da bulunan kabrinin güzel bahçesinden süzülerek yürüyüp, bir selvi ağacının gölgesi altında soluklanıp dururken; güzel insanların ölümleri bile güzel, güzel insanların kabirleri bile güzelliğe vesile oluyor, diye düşündüm… Nefis bir bahçe ve bu bahçenin içinde konuklarını mezarında ağırlayan Şeyh Sadi Şirazi. İran, ümmetin cevherli insanlarının kadr ü kıymetini bilmiş ve bu insanların kabirlerine de yeteri kadar özen göstermeyi bir görev addetmiş kendisine. Bu sevindirdi beni.

Gençliğimde, gecem gündüzüm Ali Şeriati’yi okumakla geçti. O kalbimin süslerinden, göğümün yıldızlarından bir tanesiydi. Okuma yelpazemin bir bölümünü de o oluşturuyordu. Dine Karşı Din, Medeniyet ve Modernizm, Hacc, Fatıma Fatımadır, Muhammed (sav) Kimdir 1-2, Ebu Zer vesaire vesaire kitaplarıyla bana kadim bir dost olmuştu Ali Şeriati. Şam’da bulunan kabrine 2008 yılında gerçekleştirdiğim Suriye gezisinde selam vermiştim. Şam’da Zeynep validemizin kabrinin arka tarafında bulunan mezarlığın bir köşesinde vakur bir duruşla yatıyordu Ali Şeriati. İran denilince aklıma her şeyden önce o gelirdi… Onun ülkesine selam vermek, Onun mücadelesinin zihnimde yeniden canlanmasını sağladı. Sabahlara kadar süren konferanslar, ümmetin bilinçlenmesine olan katkıları unutulur gibi değildi elbette. İran deyince, zihnimi şöyle bir yokladığım zaman, isimlerin teker teker gün yüzüne çıktığına şahit oluyorum bu yazıyı yazarken. Zehra Rahneverd, Mutahhari, Abdülkerim Suruş, kitaplarıyla gençlik dönemimde tanıştığım insanlardı.

Daha sonraları öğretmenlikle birlikte yöneldiğim çocuk edebiyatı alanında Samet Behrengi’yi Ankara’da bir kitapçının raflarında Bir Şeftali Bin Şeftali adlı kitabıyla tesadüfen tanımış, Konya’ya Samet Behrengi’yi tanıtmıştım. Ardından Mecid Macidi’nin filmleriyle tanışmış, sadece tanışmakla kalmamış bu filmleri yüzlerce talebeme seyrettirmiştim. Kaç babanın eline tutuşturmuştum Cennetin Çocukları filminin CD’lerini. Kıyarüstemi’nin Kirazın Tadı filmindeki o cümleyi kaç konuşmamda zikretmiştim: “Mutsuz olmak en büyük günahtır.” Samira Mahbelbaf’ın Kara Tahta filmini kaç öğretmene tavsiye etmiş, kaç film seansı düzenlemiştim evlerde. Sayılarını hatırlayamıyorum bile.

3.
Ev; hayat modelinin sembol binasıdır. “Her erkek bir ev kurmalıdır.” der mesela Cevher Dudayev. Kurulan, inşa edilen evin şeklinden tutun, içindeki eşyaların neye hizmet ettiğine, evin akrabaya, komşuya, dostlara, şehrin mustazaflarına açık olup olmamasına kadar her ne var ise, yani tüm bunlar ve daha ötesi erkeklerin erkeklikleriyle ilgilidir. İnsanlar tercih ettikleri evlere göre sınıflandırılabilirler. Zihnin yönelişi, arzu, istek, tamah, aç gözlülük, vefa, ikram izzet, kadirşinas olmak, bölüşmek, paylaşmak, firavunlara iştiyak, eşyanın dayanılmaz cazibesinin tezahür ettiği mekânlar olarak var olan evler, insanın yönelişinin nereye doğru olduğu hakkında bizlere ipuçları verir. Yetimlerin, mazlumların ve dulların yanında olup olunamayacağı evlerimizden, evlerimizdeki eşyaların bize hayat hakkı tanıyıp tanımamasından da belli olur. İran’da iki ev var. Biri İmam Humeynî’nin Tahran’da vefat ettiği mütevazı evi. Bir diğeri ise Şah Rıza Pehlevi’nin Cemkeran’daki sarayı. İran halkı niyet olarak Şahın sarayına doğru meylediyor. Hayatı doya doya yaşamak arzusundalar. Neşeli insanlar. Parklar ve bahçeler ailelerle dolup taşıyor. Her şehrin meydanı adeta bir neşe kaynağı haline gelmiş. İsfahan’da İmam Humeynî Meydanı dünyanın en güzel ve en büyük meydanlarının biri olmanın ötesinde faytonları ile fıskiyeli havuzu ile yeşil park yerleriyle, çevreyi çepeçevre saran tarihi dükkânları ve kapalı çarşısıyla şehre bir neşe kaynağı olmuş. Aynı şekilde Şiraz’da Emir Han Kalesi’nin çevresi de böyle. Develer, atlar, gençler ve çocuklar… İran halkı yerel ve özgün bir hayat dili oluşturmalarına rağmen, İran bir petrol ülkesi olmasına rağmen, neden zengin olamadıklarının derdine düşmüşler. 1979 yılında gerçekleştirilen devrim insanların yüzünü bu yüzden güldüremiyor. 1979 yılında yapılan devrim devlete, kanun ve kurallara dönüşerek heyecanını, asaletini ve ruhunu yitirmiş sanki.

4.
Her şehir bir hayat doğuruyor. Doğurganlığının farkında olan bir anne edasıyla salınıyorlar yeryüzü şehirleri. Doğurup emziriyorlar insanları. Her şehir kendi insanını doğuruyor. Bu aşikâr…Sonra büyütüyor, belki tüketiyor ve sonunda yaşlandırıyor. Şehir doğurduğu insana kendi ruhundan üflüyor bir Tanrı edasıyla. Her insan da yaşadığı şehirde kendini, kendi şehrini oluşturuyor. Mekân insanı şekillendiriyor, insan mekâna canlılık katıyor. Tahran’da genç, âmâ bir adamın yürürken, yüksek sesle Fatiha okuyuşundan anlıyorum bunu. Gencin yanına yavaşça yaklaşan insanlar avucunun içine bir kaç tümen sıkıştırıyorlar. O kalabalıklar arasında yürüyüşüne devam ediyor. Hiçbir şey olmuyormuş gibi.

5.
Modern çağın yaşama biçimi tüm şehirleri ve şehrin insanlarını aynileştiriyor. Aynileşince farkın kalmıyor, özgünlüğün ve özgürlüğün kayıp gidiyor avuçlarının içinden. Aynileşmek ruhun bir numaralı düşmanı olarak tezahür ediyor. Dünyanın büyük bir köy haline gelmesi, aynı zamanda ruhun da ölümü anlamına geliyor bir boyutuyla. ABD’nin yemek kültürünün markası McDanolds isim değiştirerek girmiş İran’a. Bu tür lokantalar oldukça yaygın İran’da. Yerel sulu yemeklerinin servise sunulduğu lokantalar hemen hemen yok gibi. Tebriz’de küçük köhne bir lokantada yediğimiz yemeği saymazsak,“fastfood” yeme anlayışı İran’da hak etmediği şekilde yaygınlaşmış durumda. Türkiye’nin müptezel dizileri İran’da favori diziler haline gelmiş. Hamedan’da 55 m2’lik bir evde yaşayan taksi şoförü B’nin Türkmen eşi LCD büyük boy ekran TV’siyle seyrediyor bu dizileri. Dubai’nin Farsça dublajıyla, ABD TV’leri her gece İranlıların evine sızıyor. Her eve konuk olmuşlar sanki. Sinsi bir konuk. Bu evde ABD’nin yaman bir düşman olduğunu bir kez daha hissediyorum. Kaleyi içten fethetmişler sanki. İnsanların geceleri ve gündüzleri kendi avuç içlerinde sanki. İstedikleri gibi oynuyorlar insanlarla. Bununla birlikte modern çağın hayat anlayışı/biçimi geniş halk kitlelerini cazibeli bir dilber gibi kendine doğru çekiyor. Oysa dilberin ruhu yok. Oysa dilber vefasız. Oysa dilber şükürsüz, oysa dilber peşine düşeni helake sürükleyecek. İran’da modern hayatın albenisi ve evlerdeki yaman düşmanın tesiriyle zihin dünyaları, algıları, hayatı yorumlama anlayışları şekillenen gençlerle karşılaşmak oldukça doğal. Tahran’da ilaç almak için uğradığımız bir eczanede konuşmaya çalıştığımız zeki, yakışıklı bir eczacı kalfası gülerek ve kendinden emin bir şekilde “Humeyni sizin olsun, bize Ezel’i verin…” diyor. 1979 yılında gerçekleştirilen devrimin, 2010’lu yıllarda gerçekleştirilen Arap Baharı devrimlerine zemin teşkil ettiğini bile söyleyemeyecek kadar enerjisini vaktinden önce yitirmiş gözüküyor.

6.
İran kadınları dünyanın en güvenilir şehirlerinde yaşıyorlar. Emin bir ülkenin şehirlerinde yürümenin ayrıcalığını yaşıyorlar. Ama bu güvenilir ortam, onlar adına konuşan erkeklerinin bile umurlarında değil sanki. Devletin, kafalarını, bir aksesuar niteliğinde bile olsa, zorla örttürdüğü kadınlar, örtülerinin altında ezilmişe benziyorlar. Aksesuar olarak örttükleri örtünün bile onları nasıl asil kıldığının farkında değiller sanki. Aksesuarlarını kendilerine yakıştırmak gayretinden uzak düşerek, bir kompleksli ruh haline bürünmüşler İran’ın mümin bilince sahip olmayan kadınları. İslama mesafeli duruşları, örtüye sevimsiz gözle bakmalarına sebebiyet vermiş. İran’ın İslama yabancılaşan kadınları örtünün altında ezilmişe benziyorlar.

7.
Şehri anlamlı kılanlar insanlardır. Anlam, şehre insanlar vasıtasıyla yakınlaşır veya uzaklaşır. Şiraz’ı anlamlı kılan iki insan var; iki hazineyi üzerinde barındırıyor Şiraz: Şeyh Sadi Şirazi ve Hafız. Şeyh Sadi Şirazi’nin kabri başında zaman duruyor. Şeyh Sadi Şirazi’yi gündemime sokup ona doğru yönlendiren M. Akif yâdıma düşüyor. M. Akif’in Şeyh Sadi Şirazi’ye olan muhabbetini bildiğim için, M. Akif de olsaydı şu an yanımda, diye düşünüyorum, ne kadar mesut, ne kadar bahtiyar olurdu, anlatamam doğrusu.

8.
Her İslam beldesinin şiarı olması gerektiğini düşündüğüm sebil su anlayışıyla, İran’ın kadim şehirlerinde karşılaşmak sevindiriyor beni. Şehrin ana caddelerinin köşe başlarında buzdolapları şehrin insanına hizmet ediyor. Bir şehirde suya kolay ulaşmak, suyu pet şişelerde içmeye alışamamış şehrin yabancılarının yüzünü güldürüyor.

9.
İsfahan’da, Şiraz’da, Tebriz’de içine girip gezdiğimiz yüksek tavanlı, ferah, tarihî kapalı çarşıları enfes. Modern çağın alış veriş mantığına onurluca direniyorlar. Bir defa, insan bu kapalı çarşıya girince yürümek, selam vermek, selam almak, hal hatır sormak durumunda hissediyor kendini. Yüzlerce esnaf, yüzlerce farklılığı ile açtığı tezgâhının başında seni bekliyor. Beklenmek önemlidir, bilirsiniz. Beklenildiğini görmek insanı önemli kılar bir bakıma. Alışveriş ortamı bile alanı ve satanı onurlandıran bir ortam olmalı. 2010’lu yılların kendisi büyük, insanlığı küçülten alışveriş mekânlarında bunu yaşamak hemen hemen imkânsızdır. Sahi Anadolu’nun beşiği Konya’da İnsanın varlığını sadece “alan” ve “veren” kıskacına mahkûm eden devasa ruhsuz alışveriş tapınakları inşa edilirken, neden ruhu olan tarihî kapalı çarşıların bir benzeri olan binalar inşa edilmez ki. Ruhu olan binaları ruhu olan insanlar mı inşa eder? Ruhu olan şehirler gönlü olan insanları mı barındırır bünyesinde. Sahi nasıldır?

10.
Halk mollaları sevmiyor. İran’da mollaların sevilmemesi aynı zamanda İslamın bir devlet sistemi olarak sevilmemesi anlamına geliyor. Halk mollaları sevmiyor. İran’da mollaların sevilmemesi bir boyutu ile İslamın da sevilmemesi anlamına geliyor. İktidarı ele geçirdikten sonra azıklarının takva olduğunu unutan insanların haline düşmüşler sanki mollalar. Gençlerin İslama uzak düşmeleri, bütün İslam coğrafyalarında olduğu gibi İran’ın da en önemli toplumsal sorunudur zannımca. İran seyahatinden döndükten sonra okuduğum “Konuşmalar” kitabında Ahmet Bin Bella’nın kerametiyle karşılaşıyorum. İran devriminin savunucusu olan Cezayir’in unutulmaz lideri Ahmet Bin Bella, Şah rejimini ‘pis bir ateş çukuruna’ benzettikten sonra İran’daki rejim için: “Ben âlimlerin ve din adamlarının kurduğu devleti fikri taassuptan değil, başka bir şey için yani dinin bir grubun tekeline düşmesinden sakınmak için kabul etmiyorum, Hıristiyanlardaki vekâlet düşüncesine sapmaktan sakınmak için bu fikre karşı çıktım. Çünkü böylece idare ve otorite işleri bir grubun tekeline girmiş olur. Ve sanki siyaset onlara tahsis edilmiş ve bir ilim haline gelmiş olur. Geride kalanların hepsi bu ilimden anlamaz bir duruma gelir.” diyor.1 İran’da mollalar İslam’ı temsil ettiği için halkın, özellikle gençlerin İslama soğuk ve mesafeli yaklaşımı, İran seyahatim boyunca beni üzen, endişelendiren ve düşündüren bir olay olarak tezahür etmiştir.

11.
Yezd şehri tarihin derinliklerinden sıyrılıp gelmiş günümüze kadar. Gerçekliğine inanamayarak adımlıyorsun daracık sokaklarında. Sanki bir film platosunda geziyormuşuz gibi dolaşıyoruz tarihin kalbine doğru adımladığımızın farkına vararak, yaşadığımız anın tadını damağımızda hissederek yürüyoruz çöl sıcağına yakın bir sıcağın altında. Toprak damların üzerlerindeki büyük bacalar (Badgirler) çöl sıcağını serinleterek içeriye, evin içerisine dağıtan bir sistem olarak oldukça enteresan geldi bizlere. Doğal klima anlayacağınız. Görülmeye değer. İnsan böyle bir evde doğal serinliğin odaları nasıl doldurduğunu merak etmiyor değil doğrusu. İran’da büyüseydim çocukluğumun hangi şehirde geçmesini isterdim diye bir soru soruyorum kendime: Cevap: Yezd. Safiyeti, gizemi, sadeliği çağın aynileşen şehirlerinden uzak oluş hasletleriyle çocukluğumu büyültecek bir şehir enerjisi taşıyor sanki Yezd.

 

12.
İran seyahati dönüşünde okuduğum Baqer Moin’in yazdığı Son Devrimci Ayetullah Humeyni adlı kitabın aşağıda aktardığım bölümüne geldiğimde, İmam Humeynî ile yıllar önce okuduğum bir başka kitap olan Ali Ulvi Kurucu’nun hatıratından Konya’nın gönül mimarı Hacıveyis Efendinin tavırlarının örtüştüğünü fark ettim. Mizaçları, tarzları, coğrafyaları farklı iki müminin sıkıntılı ortamlarda sergiledikleri tavırlarındaki ortak anlayış, niyetlerindeki benzerlik, beni bu şahsiyetli insanları bir yazıda buluşturmaya sevk etti. Korkusuz ve hürdüler her şeyden önce, bu bir. Bir de nerede olurlarsa olsunlar, şahsiyetlerinde özenle korudukları imanlarının rayihasının onlarla beraber zamana, mekâna, insana, canlıya ve eşyaya sirayet etmek için can attığı, imanlarındaki lezzetin, ruhlarından başka ruhlara akmak için coşkun bir ırmak gibi yol aradığı, yol bulduğudur.

1960’lı yıllarda Şah’a ilk defa açıktan kafa tutan İmam Humeynî’yi Tahran’dan görevlendirilen bir özel tim vasıtasıyla İmam’ın Kum’daki evi kuşatılır ve İmam Türkiye’ye sürgün edilmek üzere Tahran’a götürülür. Araba’da şu olay gerçekleşir: “Güneşin doğacağını haber veren ışık havaya yayılmaya başlamıştı, Humeyni sabah namazını kılmamıştı. Namazı kaçırmak korkusuyla kendini yakalayanlara: ‘Sabah namazı için arabayı birkaç dakika durdurun. Siz de namazınızı kılmalısınız. Bir İslam ülkesinin ordusunun askerisiniz. Ve maaşınızı İslami bir bütçeden alıyorsunuz. İslamın kural ve ilkelerine uymalısınız. Askerler ona kulak asmayıp yola devam edince Humeyni soğukkanlılığını kaybetti. Protestoları artınca birkaç dakika için durdular ve Humeyni yol kenarında abdest aldı. (Su yerine toprakla abdest almıştı.) Fakat İslam’da, yalnızca çok olağanüstü durumlarda yapıldığı şekilde…Namazını arabada kılmaya zorlandı. 2 “Ali Ulvi Kurucu hatıratında, Cumhuriyetin ilk yıllarında polis tarafından rahat bırakılmayan dedesi Hacıveyis Efendi’nin şu anısını anlatıyordu M.Ertuğrul Düzdağ’a: “Bir keresinde talebe okuttuğu için aynı sebeple karakola çağrıldığında, sırasını beklerken, yanındaki masada oturan komisere sormuş (dedem Hacıveyis Efendi): “Oğlum, sen Kuranı Kerim okumayı, namaz surelerini bilir misin?” “Nerede hocam, öğrenemedim.” “Öyleyse şu fırsatı değerlendirelim, gel sana Fatiha’yı öğretivereyim de yâdigârım olsun…3”

13.

İran bir hayat dili oluşturmuş. Özgünlüğü de olan bir hayat dili. Bir erkek olarak örtünün gücüne şahit oluyorsunuz bu hayat dilinde. İran kadınlarının bir şekilde örtülü olmaları, onlara erkekler tarafından şehvetle bakılmamasına vesile oluyor ilk etapta. Örtü, erkeklerin bakışlarıyla, sözleriyle İran kadınlarını rahatsız etmemesini de sağlıyor bir bakıma. İran’da örtü, kadınların rahatsız edilmesine kalkan oluyor, kadınları en ufak bir şekilde dahi olsa rahatsız etmenin önüne engeller koyan yasalar, kurallar ve cezalarla elbirliği ederek… Örtü aynı zamanda ortalığa düşen kadın teninin, kadının müptezel şehvetinin erkeği rahatsız etmemesine de ön ayak oluyor. Bu hayat diline Tahran’ın kendisine has trafiğinde tanık oluyorsunuz. Kırmızı ışıkların olmadığı ana caddelerde, binlerce aracın nasıl kazasız belasız akıp gittiğini görünce hayretinizi gizleyemiyorsunuz. Öfkeleri alınmış insanların trafiği Tahran trafiği. Trafikte anlık öfke patlamalarına küfürlere, kavgalara denk gelmiyorsunuz İran seyahatiniz boyunca. Etin “sinir”lerinden ayıklanması gibi ayıklanmışöfkeleri. Tahran’da trafikteki motosikletlilerin kendilerine has sürüş tekniklerini görünce şaşırıp kalıyorsunuz. Yolcu taşıyan, balyaları yüklenerek ana caddelere çıkan yüzlerce motosiklet İran halkının hayata tutunma, hayatın altında ezilmemek için çırpınma belirtisi olarak algılanabilir. Tahran’daki bu insanlar küçücük motosikletlere koca hayatı yükleyerek ilerliyorlar geleceğe doğru. Bu hayat dilinin farklılığını tatil günlerinde de hissediyorsunuz mesela. Perşembe ve cuma günleri tatil orada. Bu da başlangıçta alışmakta tedirginlik duyduğunuz bir olay olarak çıkıyor karşınıza. Cuma’nın tatil oluşunun Müslümanlar için nasıl bir keyif vesilesi olduğunu kavramaktan uzak düştüğünüzü anlıyorsunuz orada. Cuma namazları her şehirde sadece bir yerde kılınıyor. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken bir hayat dili olsa gerek…

14.

“Allah merhametini 100 parçaya bölmüş. 99’unu kendi katında bırakıp bir parçasını yeryüzüne indirmiş. Eğer bir anne ceylan yavrusunun ayağına basmaktan imtina ediyorsa bu merhametten dolayıdır.” Aklımda kaldığı kadarıyla ifade etmeye çalıştığım bu peygamber kelamı, seyahatim boyunca beni terk etmedi. İran’da muhteşem yerler görünce bu kelam ile birlikte şöyle düşünmeye başladım: Cennet 100 parçaya bölünmüş olup yeryüzüne sadece bir parçası dağıtılsa bu bir parçanın bulunduğu yerlerden bir kısmı da İran’da olsa gerek. İran’ın kadim şehirlerini dolaşırken cennetten bu bir parçaya da denk geldiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim… Hamedan’a 75 km uzaklıktaki Ali Sadr mağarası bunlardan bir tanesi sadece… Büyük bir dağın altının tamamen oyuk olduğunu düşünün. Burada oluşan ucu bucağı olmayan devasa mağaranın güneş görmeyen bir suyla dolu olduğunu, gözlerinizin önüne getirin. Sallarla, kilometrelerce geziyorsunuz mağaranın içinde. Uzun bir yolculuk gerçekleştiriyorsunuz serin suların üzerinde. Sonra dağın zirvesine çıkar gibi yukarılara çıkıyorsunuz mağaranın merdivenlerinden. İbn-i Sina’nın medfun bulunduğu Hamedan dünyanın en muhteşem mağarasını barındırıyor doğrusu… Yaşadığımız her güzellik; dünyanın her güzelliği, bizi Cennete doğru biraz daha yaklaştırıyormuş gibi bir his veriyor insana. Bunu hissediyorum… İmanım odur ki; her seyahat, içinde beslediği gizli ve açık imtihanıyla cennete doğru bir adımdır. Vesselam.

Kaynakça:
1. Ahmet Bin Bella, Konuşmalar, Hece Yayınları, Sayfa 151 – 170.
2. Baqer Moın , Son Devrimci Ayetullah Humeyni, Elips Yayınları, Sayfa: 110,
3. M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-1, Kay­nak Yayınları. Sayfa:148-149

Etiketler
Devamı

Hasan Arslan

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı