Öykü

Hasan Harmancı – Acz İfadesi

Emre Tan’a

Olur gider, dedim. Biraz zaman gerekli muhtemelen; biraz tecrübe, biraz hayat; mesela bir kadın gerekli er kişinin yanında ve işin henüz başındayken en azından bir çocuk gerekli, dedim. Biz bu viranede kendi dertlerimiz dışında her şeyi konuşuyoruz; bekârlığı, haytalığı, ucu bucağı görünmeyen tartışmaları fırlatıp bir kenara atmamız lazım, dedim. Ekonomi-politik, jeo-stratejik, sosyokültürel bilmem neler yetti artık, dedim. Önümüze gelen mevzuya atlıyoruz, her konuya dalıyoruz; bilimsel sazanlığı bir tarafa bırakalım, dedim. Cürmümüz zaten çok da, cirmimiz ne kadar ki ülkenin dış politikası ile cebelleşiyoruz; Allah’a şükür müşavir değiliz, bakan değiliz, bize ne, dedim. O onu demiş, bu bunu demiş, güya bunları söyleyenler de yalan söylemiş, boş verin Kalplerin özünü Allah bilir, dedim. Oturup eksik saymaktan başka bir iş yaptığımız yok; dünyadaki bütün yalanların, bütün yanlışların çetelesini çıkarsak kaç yazar, itikaden bu ne anlam ifade eder, dedim. Rabbü Teâlâ’nın üzerimize farz kılmadığı yükü ne diye alalım, aman ha, dedim. İliklerine kadar yanlışla dolu bu çağda, kendimizi yanlıştan müstağni saymak da neyin nesi, dedim. Mütevazı olduğumuz, en azından kibirli olmadığımız konusunda kesin bir kanaatimiz var; bu durumdan çok mu eminiz, çok mu tevazu sahibiyiz, dedim. Muhtevadaki hatalar gene düzeltilir de, usûlde hata yapıyorsak ne halt edeceğiz, dedim. Kaosa, paradoksa, buhrana, bunalıma kendimizi muhatap etmek nerden çıktı, bunlar dünyadaki varlık sebebimizle baştan çelişir, ne münasebet, dedim. Gençlik başa bela, problemlere biraz amca gözüyle, biraz teyze gözüyle bakmak lazım, dedim. İnsanoğluna amca gerekli, teyze gerekli; sonuçta sıla-ı rahim bizim yükümüzdür, dedim. Memleketin adalet sorunu, eğitim problemleri, yerel yönetimleri, sosyal politikaları, dört kişilik ailenin asgari beslenme harcamaları konusunda konuşsak ne olur, konuşmasak ne olur; biz kendi karnımızı doyuramıyoruz, dedim. İnsanın vücuduna vitamin girmesi lazım; marul lazım, nane lazım, içinde zeytinyağı ve nar ekşisinin olduğu bir salata lazım; çayla izmaritle beslenme mi olur, dedim. Sabah işe gitmek, akşam eve gelince kavrulan soğan kokusunun burna dolması lazım, dedim. Kerîm olan Allah, ev sahibi Kerim’den bize ne dedim. Adam ölüsü değil ya, ödenir gider, sonuçta iki aylık kira bu, dedim. Okul uzasa bir dönem uzar, altı ay sonra gene mezun olunur, neyse ne dedim. Bana, sabah yetişilmesi gereken belediye otobüslerinden, geçilmesi gereken vizelerden finallerden, tek ders sınavlarından, hocaların tavırlarından, alelacele kılınan ikindi namazlarından, fakültedeki kızların yapmacık jest ve mimiklerinden, apartmandaki sıhhi tesisat sorunlarından, pazartesi sendromlarından, gelecek kaygısından, vırttan zırttan bahsetmeyin; sadelik imandandır, dedim. Verdiğimiz nefesi almama ihtimalimizin olduğu o anı yaşarız her an, gelecek’in geleceğini nereden çıkardınız, dedim. Ben diye başladığı cümlelerini ben diye bitiren biri vardı başımızda, sen bi dur hele, dedim. Benliğin yok edilmesinin gerekliliği hakkında bir vaaz çekerken içimde oluşuveren o devasa benliğin tehlikesinden, bahsettim. Kocaman bir engele sahip olsan da bu büyük tehlikeden kurtulmuyorsun, dikkatli ol diye tembih ettim. Sonuçta insanız dedim, karnımız acıkır, canımız sıkılır, çişimiz gelir sıkışırız, işler tam rayına oturdu diye düşünürken aslında hiç de öyle olmadığını fark ederiz, biz insanların karnı acıkır kızıl saçlı dedim; şu dünyada kibir kadar saçma, böbürlenmek kadar garabet bir şey mi var, dedim. Hayatındaki bütün engelleri bu engelli bacağınla mı aştın, dedim. Senin bu geniş tebessümün o derin hüznünle yan yana mı gider; neşe kederin hep yanı başında mı yer alır; senin bir türlü söylemediğin sırrın bu mu, beyaz tenli üniversiteli, dedim. Dedim, benim bir hayatım var, nasıl da paldır küldür bir hayat, aklın durur. Ben paldır küldür yuvarlanırım da, sonra kalkıp toparlanamadan gene yere kapaklandığım çok olur, dedim. Ben düşmesini de kalkmasını da iyi bilirim küçük hanım, dedim. Bildiklerim bununla da bitmez mesela iyi çay demlerim; poyraza karşı yürürüm, hangi mevsimin hangi ayında hangi şarkı dinlenir bunları hep bilirim, dedim. Küfür edilecek adamları itinayla seçer, galiz küfürler ederim, dedim. Pek kıymetli ve güzel kız, hayat güzeldir ve sonuçta güzel olan da kıymetlidir, dedim. Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma bunlar hep haftanın günlerindendir, dedim. Cumartesi sabahından kalan az bir keyfi m vardı, onu yolcu ettim. Ta ortaokul zamanlarından kafama takılmış bir mesele vardı, onu defettim. İkindi vaktinin son demlerinde pencereden akseden tan yerinin yoğun kızıllığı; Fransız Dilinde okuyan, sağ ayağı aksak o kızıl saçlı kızı da beraberinde getirdi odama. Dedim, dışarıdan akseden bu kızıllığın macerasını ancak sen anlatabilirsin. Aksamayla aksetmek arasında nasıl bir bağlantı var, söyle dedim. Ben hep böyle durmadan konuşurum da; sabah olur, akşam olur, üzülürüm dedim; benim bu derdimin devası aksamayla, aksetmeyle bulunacaksa… Odamda masam, sandalyem, duvarın dibinde sıralı kitaplarım, evin diğer odalarında yalnızlığım ses çıkarmadan duruyordu işte. Hayattı, gurbetti, bayram arifesiydi. Sigaramın dumanı okunan akşam ezanıyla birlikte artık görülemez bir hâle gelirken, ben bütün bunları dedim de, kime dedim?

Etiketler
Devamı

Hasan Harmancı

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı