Öykü

Hüsniye Uludağ – İki Öykü

Hüsniye Uludağ – İki Öykü

Zamanım olsa sana bir şairin öyküsü­nü anlatırdım.’’1 Ancak o kadar za­manım yok. Kimsenin o kadar za­manı yok, Tanrı’dan başka. Ve Tanrı, bunun için yeryüzüne şairi gönder­di. Bir şair doğmalıydı, bir şair ağlamalıydı, bir şairin büyük üzüntüleri olmalıydı ve büyük mut­lulukları. Hata yapmalıydı şair. Pişmanlığı tatma­lıydı. Sonra oturup bir şiir yazmalıydı. İlahi bir şeydi bu. Kelimeler, beraberinde kaldırımlar, zin­danlar, güneşler… Beraberinde bütün bir dün­ya dökülmeliydi kâğıtlara. Ve Tanrı kendi öykü­sünün bilinmesini istiyordu, tarafsız bir gözden anlatılmayı… Bunun için doğdu şair. Bunun için duydu şair. Bunun için gördü şair. Bunun için gülümsedi çocuk. Bunun için aktı kan.

Tanrı her insana bir yetenek verdi. Kimine se­vebilmeyi, kimine anlatabilmeyi, kimine inana­bilmeyi… Her insana anlatacağı bir öyküsünü verdi Tanrı. Her insan gibi uzun yıllar onu ara­dı şair. İçine sığmayan bir şeyler oldu hep. İçi­ne sığamadığı bir bedeni oldu. Yorgun düşmüş­ken dahi bir çocuğun elinden tuttu. Ve bir sa­vaşın ortasında ölmek üzere olanlara o fısılda­dı sükûneti. Ağaçlar kesildiğinde kanadı şairin elleri. Balkonundaki yaralı güvercinin kanadına merhemler sürdü şair.

Birçok kapıyı açtıktan sonra bulabildi yeteneği­ni ve yazdı şair. Büyüyen şeyleri yazdı. Giderek eksilenleri yazdı. Savaşı yazdı. Ve bir bahar ak­şamını. Sokakları. Gecekonduları. Kalabalıkları.

Yalnızlığını insan soyunun. Yeryüzü ve gökyüzü hep aynı kaldı. Güneş, aydınlattı her zaman. Ço­cuklar gündüzleri çıkıp oyunlar oynadılar. Şair onlardan gelen topa vurdu ayağıyla. Gece, gel­di mutlaka gün sonunda. Sarhoşlar, kendileri­ni aradılar karanlık sokaklarda. Şair birkaç nara attı onlarla.

Dünya her zaman güzeli barındırdı. İnsan her zaman iyiyi ve kötüyü. Birileri hep savaş açtı. Hep güzelin suratında patladı bombalar. Oysa hiçbiri öldüremeyecekti güneşi. Hiçbir savaş ga­lip gelemeyecekti güzele. Yine de yaşanacaktı bunlar. Gördü şair. Pankartlar açtı. Çok kan kay­betti ve yoruldu şair. Ama umut bir köşeden çık­tı her defasında. Ve farklı bedenlerde, farklı dil­lerde, farklı çağlarda hep yazdı şair.

Bunu şair anlatmadı, bir çocuk anlatmaya çalıştı. Şair, anlatacağını başka türlü anlatır.

Yalnızca kan kanatlarla güneşi nasıl örtebilir­sin ki…

Bir anne sevgisine denk geliverir. Bir elma ağacına, bir tarçın kokusuna, eline bir sapan alıp bütün kuşları susturamaz­sın ki… Uygun adımların yetmez, Tankların mayınların, Masa başı zaferlerin yetmez, Bir mektup zarfından başını çıkarıverir o, Şimdi inanmazsın ama, Bir gün seni bile toplantının ortasında ağlatıve­rir…

 

Sevgili Kasım

Sevgili Kasım,

Bittiğin için çok seviniyorum. Hayır, üzülme, bu şahsına karşı bir şey de­ğil. Ve biliyorum, sen boyunca olanlar da benim şahsıma kasıtlı şeyler değildi. Güneş bilmem kaç derece açıyla dünyayı gör­dü, adını sen koydular, otuz gün boyunca sen kaldın. Bunu biliyorum. Yaşananlardan seni so­rumlu tutmuyorum. Bilmem hangi yıldızın pat­lamak üzere olup da bunun bilmem hangi ge­zegene olan etkisiyle filan da ilgisi olabilir olan­ların, yada sadece a şehrinden b şehrine giden bir arabanın rengi kadar ilgisiz ve basit gözü­ken bir şeyle de ilgili olabilir olanlar. Yine de bit­tiğin için seviniyorum. Sadece ilk günlerde za­manı gelince senin biteceğini bilmek ve şimdi zamanının geldiğini görmek sevindiriyor beni. Yoksa sarı yaprağınla, o soğuk güneşinle seviyo­rum ben seni. Sen bil, sahiden gerisi mühim de­ğil. Umarım seni yine görürüm, umarım bir da­haki sefere karakışı getirirken çok değil, birazcık da bahar getirirsin. Şimdi senin için dinlenme vakti. İyi uykular…

1 Aralık

Sevgili Mayıs ve sonra Haziran, Temmuz, Ağus­tos, Eylül, Ekim, Kasım, Aralık, ikibin on dört ve akabinde tekrar tekrar geçecek olan mevsimler; oralarda bir yerlerdesiniz sanırım. Öncelikle he­pinize merhaba. Siz mevsimler, aylar, yıllar, gün­ler filan çok ilginçsiniz, hayranlıkla takip ediyo­rum. Bir şekilde birbirinizden çok farklısınız, he­pinizin yeri ayrı. Çok da sürükleyicisiniz hem. Ancak başka bir konu var. Biz dünyadaki insan­lar bu konuyu kendimiz çözemediğimiz için size söyleme ihtiyacı duydum. Bence anlaşma­nın şartlarına sadık kalırsanız bu durumu çöze­biliriz. Bir günü yirmidört saat olarak kararlaştır­mışsınız sanırım. Kafanıza göre proje geceleri­nin bir saatte geçmesi yada kötü bir günün yet­mişbeş saat sürmesi yada teslim haftasının göz açıp kapayıncaya kadar -bu dünyada kullanılan bir tabirdir, birkaç saniyeyi belirtir- gelmesi fi­lan gibi örnekleri çoğaltılabilecek atraksiyonla­ra girmemelisiniz. Bu görece olayına bir son ver­melisiniz. Ki biz insanlar da dengelerimizi koru­yabilelim… Ve devamında sadece sevgili Mayıs; tekrar bir adım öne çıktığını bu nisan’ın orta ye­rinde hayretle farkettim. Benim için tam bir ay­dınlanma anı oldu diyebilirim. Elbette, aydınlan­dığımla kaldım… Öyle güzelsin ki sevgili mayıs, düşünmüşler ve kuş koymuşlar yoluna. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, geldiğin zaman yüz­yüze konuşuruz. Gel mutlaka. Hadi, haziran’a fi­lan da selam söyle, selametle.

15 Nisan

Sevgili motorlu araç kullanıcıları; siz bu mek­tubumu okurken ben çok uzaklarda olacağım. Ama belki de siz bu mektubumu hiç okuma­yacaksınız. Size söylemek istediğim şu ki, beni görmeyişiniz görmezden gelişiniz benim yaşan­tımı çok sarsıyor. Siz öyle gelip çarpmaya ramak kala duruyorsunuz, ben derin düşüncelere gark oluyorum, yapmayın böyle, korna diye bir şey var, lütfen kullanın onu, onu kullanma zahme­tinde bulunmayacaksanız zahmet edip durma­yın da çarpın yani, ayrıca göz diye bir şey de var, onu da kullanın, yolun kenarında yayalar için ayrılmış yerde durup birini alacaksanız filan ba­kın bir önce orada biri var mı diye, sessiz sessiz geliyorsunuz hadi ben okuyorum uykusuz olu­yorum farkedemiyorum, siz nasıl beni görmez­siniz, uykusuzsanız trafiğe çıkıp öyle yolun ke­narında yürüyen elleri kolları kafası filan dolu insanlara çarpacak gibi yapmayın. Sorumluluk sahibi olun. Memlekettekilere selam söyleyin, hoşçakalın.

Sevgili toplum; sen bu mektubumu okurken ben sana rağmen yaşıyor olacağım, dilime çok satirik sözler gelse de o kadar sert konuşmama­ya özen göstereceğim. Toplum, lütfen insanla­rı yargılamayı bırak, insanlara baskı yapmayı bı­rak. Düşünmeden konuşmayı, her konu hakkın­da bir söz söylemeyi, bilmediğin halde yol tarif etmeyi bırak. Lütfen artık insanları kendine kat­maya, kendin gibi konuşmaya zorlama. Bu yap­tığın insanları yaşamaktan soğutuyor, mutluluk­larını boğazlarında durduruyorsun, bu yaptığın­dan utanıp kendine dön. Kendine bir bak. Ken­dine iyi bak.

Sevgili güneş; ben dünyadayım, hani şu senin etrafında dönüp duran. Bir sürü gezegen var se­nin etrafında asteroitler filan var bir sürü şey var, tam olarak bilemeyebilirsin, sana bunun için kırılacak değilim elbette, koca galaksi netice­de. Işte ben bu mektubu dünyadan yazıyorum, dünyadaki biryerden. Burada imla kuralları fi­lan var, diğer hepsine riayet ediyorum ama bü­yük harfleri kullanmadığım için sen bana kızma. Yarın yine gel, sen gelince iyi oluyor, yok sen du­ruyordun, biz geliyorduk değil mi? Tamam o za­man yine öyle yapalım. Görüşmek üzere, hoş­çakal.

Sevgili ben,

Lütfen mektup yazmayı bırak. Şimdilik hoşçakal, genel olarak hoşçakal.

 

1 “Sonsuzluk ve Bir Gün”, yöneten: Theo Angelopoulos.

Etiketler
Devamı

Hüsniye Uludağ

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı