Hüsniye Uludağ – Yürüyordum

Hüsniye Uludağ – Yürüyordum

Yürüyordum. Başını hatırlayamadığım bir rüyanın orta yerindeymiş gibi yürüyordum. Oysa düşüyordum, uyanmıyordum. Hava çok keskindi. Kesiyordu ben yürüdükçe bileklerimi, boğazımı, kesiyordu çığlıklarımı. Karıncaları bırakıyordum gerimde, sanayi kentlerini, söğüt ağaçlarını, kasımları, aralıkları, annemin sesini… ‘’Nereye?’’ Bir yere değil anne. ’’E o zaman nereye?’’… Yürüyorum anne, ama söylesene, nereye gidebilirim ki? Anneme soramadıklarımla yanından geçiyordum uygun adım askerlerin, acelesiz yorgun işçilerin, eski kabilelerin. Geçiyordum yanından, dünyadaki bütün şeylerin…

Hatırlıyorum, yaşamıştım bir zaman. Bahardan almıştım payımı. Bir parkta oturmuştuk arkadaşlarla. Bazı insanlar vardı etrafta, bazı insanlar yanımda, bazı insanlar benimleydi. Yetişilecek yerler yoktu, ödenilecek faturalar, yarım bıraktığımız mektuplar yoktu. Bir gökyüzü vardı, bir bahar. Bir o gün. Nasıl da kaygısızdık. Nasıl da sonsuzdu gülüşlerimiz, nasıl da güneşli.

Sonra onca güneşi sıkıştırıp bir ağustosa, eylülüne büyümüştüm, hatırlıyorum. Gözlerim görmüştü küçük bir çocuğun ellerini, büyük yaralar açıyordu. Görmüştü gözlerim büyük yaraları, genişledikçe her şeyi içine alıyordu. Görmüştüm ben derin kuyuları, kendi içine kıvrılıyordu. Sarılabilecek gibi değildi açılan yaralar. Düşülmeyecek gibi değildi aynalar dolusu kuyular. Ben ki, çıkamamıştım bir daha içimden. Affedemiyordu insan, başkasının yaralandığını. Affedemiyordu insan, kabil’in habil’i öldürmesinin yarasını, saramıyordu. Ben ki, düşlemiştim Habil olmayı. Şahit olmak ağırdı, çok ağırdı, ağırlığınca vicdan azapları. Yağmura ellerimi açmak isterken, yumruklarımı sıkmak zorunda kalmanın acısıydı boğazımdaki. Görmüştüm yüzlerce aynadan yansımalarımı. Ben özlüyordum çünkü o küçük çocuğun ellerini. Ne zaman hatırlasam elimden tuttuğunu, biliyordum, tamamlanamayacaktım birdaha. Biliyordum üstelik, babamdı, büyük yaralar açmıştı.

ben ki, sığınmıştım bir kuyuya. iplerle ineceğimi hayal ederken-kendimi dibinde bulduğum bir kuyuya.

Sonra bir kış günü var aklımda.. Soğuktan ellerimi ve burnumun ucunu ve kulaklarımı hissetmediğim bir kış günü. Otobüs bekliyordum durakta ve kar yağıyordu. Otobüs gecikmiş miydi? İnsanlar söylenmiş miydi saatlerine bakıp? İnsanlar vardı, çok insan. Bir yaşantı boyunca karşılaşılabilecek bütün hikayeleri yaşayabilecek kadar insan. Bazıları beni durağın içine çağırmıştı. Yarı öfkeli, yarı şefkatli. Hayır, dedim. Hayır. Bağırdım içimden. Hayır. Gelmek istemiyorum duraklarınıza. Yer almak istemiyorum sizin zamanlarınızda. İstemiyorum dedim, sizinle paylaşmak küçük bir güveni.

ben ki, sığınmıştım bir kuyuya. dizlerim kanarken bana renkli boyalar veren bir kuyuya.

Hatırlıyorum sonra, masaya elimi vurmuştum bir gün. Küçük bir kız vardı masada ve korkuyla bakmıştı bana. Ben ki öfkeliydim. Ben ki karşıydım. Ben ki inanıyordum. Ben ki savunuyordum. Ben ki bir şeydim o gün. Küçük bir kızın gözlerine korkuyu yerleştirmek pahasına.

ben ki, sığınmıştım bir kuyuya. duvarlarına çizdiğim güneşlerden yıldırımlar düşen bir kuyuya.

Sonra bir gün, hatırlıyorum. Bir odada yalnızdım. Dayanamıyorum dedim. Dayanamıyorum. Dayanamıyorum. Defalarca söyledim, dayanamıyorum. Ağladım. Ben ki acı çekiyordum. Ben ki kıvranıyordum. Ben ki bir başımaydım. Ben ki biliyordum, dayanamamak ifadesi bulunamaz bir durumdu. Ben ki biliyordum, dayanıyordum. Elime batırdığım tırnaklarımla dayanıyordum. Kızarmış gözlerimle ve titreyen sesimle dayanıyordum. Ben ki, karşıma geçmiş kendime bakıyordum, inanmadan. Bir çırpıda azalttım herkesi. Bir yüktüm kendime, kazıdım omuzlarımdan. Ben ki, acımıyordum. Bir gecede anladım, yoktu açık vermezsem kimsenin fark edeceği. Ben ki bir gecede anladım, yoktu kimsenin gözleri.O gecenin sabahında telefonda konuşmuştum annemle, hatırlıyorum. İyiyim anne demiştim. Şüpheye yer bırakmayacak bir sesle söylemiştim, iyiyim anne. Dışarı çıkmıştım sonra, önceki geceyi ve ondan önceki geceleri gizleyen bir yüz ve bir bedenle, tüm insanlar kadar dışarı çıkmıştım. Ben ki tiksinmiştim, kendimi ve insanları kandırmakla kandırmamak arasında gidip gelmekten. Gelmem dedim, sabah kahvaltılarınıza. Paylaşmam sizinle içten bir şeyi. Ben ki, ruhum idamlık olduğu halde sığınıyordum yüzüme. Alışveriş etmeyelim dedim, vermem zamanımı, istemem zamanınızı. Kendimi masum göstermeyi unutmadım elbette: ‘’uykusuzum da ben biraz.’

ben ki, sığınmıştım bir kuyuya. birden bir kuyu olduğunun farkına vardığında, iplerini kesen bir kuyuya.

Bir günü daha hatırlıyorum. Bir an için kuyuların kapandığı bir günü. Yukarı bakmıştım, gökyüzü. Karşıma bakmıştım, genç ve zayıf bir adam. Bileğindeki kalın iple bağlıydı yaşama. Beni zaman zaman dünyadan çıkaran o şeyin bir daha gelmeyeceğini, bana yüzümü unutturmayacağını, bana domino taşlarını hatırlatmayacağını, beni tekrar öfke krizlerine, sonra tekrar tekrar umutsuzluk nöbetlerine sokmayacağını ummak gibi bir yanılgıya düşmeden ona aşık olmuştum. Ben ki eksik etmezdim kendimi korumayı. Ben ki, bilmenin çarpmanın etkisini azaltacağını zannetmiştim. Oysa o kadar bildim, aynı şeyin tekrar tekrar olacağına o kadar emindim, hiçbir kere de daha az sert olmadı düşüşüm. Hiçbir kere de azalmadı beton etkisi dedikleri. Hiçbir kere de daha az zaman almadı dizlerimin iyileşmesi.

Gözlerim yine kapanıyordu, çırpınmıştım oysa. Bırak beni, demiştim. Bırak beni. İstemiyorum senin uykularını. İstemiyorum duvarlarını. İstemiyorum demiştim, senin renkli boyalarını. Bırak beni. Dönmem gereken bir kalbim var. Bırak beni. Görmem gereken bir gökyüzü var. Beni bırak. Çekmem gereken bir acım var.

Hatırlıyorum, sesimin titrediği yerde gözlerini kaldırıp bakmıştı bana, inanmadan. Biliyordum, acımıyordu. Unuttun mu dedi, gökyüzü kararacak. Bu kadar aptal olma, o ip kopacak.Ben senin tek gerçeğinim. Tekrar ederken hecelemişti, ben se-nin tek ger-çe-ği-nim.

Heybetliydi. Müthiş bir iradeydi. Ondan nefret ederdiniz. Bilirdiniz ama o, ölüm kadar gerçekti, ölüm kadar kusursuz. Yorulurdu üstelik, ölüm kadar yorulurdu kendinden. Acımazdı, ama bilirdi acıdığını. Çaresi yoktu, vardı. Bir gün mutlaka severdiniz onu. Bir gün mutlaka anlardınız, ona benzediğinizi. Yorulurdunuz.

Tamam demiştim, kabul. Neyi alacaksan al. Neyi kıracaksan kır. Yeter ki sessiz ol. Al demiştim, sana bir beden veriyorum ve bir ruh. Onlarla ne yaparsan yap, beni rahat bırak.

Ben ki, oturup dua etmeye kalkışmıştım bir kuyunun dibinde, edememiştim. Tanrım demiştim. Sonra bir daha tanrım demiştim. Tanrım, yarın dışarı çıkar beni diyememiştim. Korkmuştum. Yarın yine düşeceğimden korkmuştum. Ben ki, kendinden emin olamamanın insanı çıldırttığı yerdeydim. Ben ki, yaşamıştım bu zamana kadar, ben ne demek hiç bilmeden, ben demeyi eksik etmeden. Tanrım demiştim, sen bilirsin.. Daha içerilere gitmiştim.

Yürüyordum. Nerede bir küçük çocuk görsem, kesiyordum boğazımı. Nerede bir ayna görsem, çığlıklarımı. Kendi iplerini kesen bir kuyudan öğrenmiştim bunu, nerede bir yağmur görsem, ben kesiyordum bileklerimi. Güzeldim, üstelik acımasız. Acımazdım, ama bilirdim bir büyük yaranın acıdığını, kabil habil’i öldüreli. Nefret ederdiniz benden, gözünüz bir ipe takıldığında. Yorulurdunuz iplerin bir gün mutlaka kopmasından, benim kadar yorulurdunuz. Ben ki yorulmuştum, ölüm kadar.Gökyüzüne baktım, bulutlar geçiyordu. Karşıma baktım. Yaşlı ve zayıf bir adam yaklaşıyordu, bileğindeki ip paramparçaydı.

her şey gelip geçer buradan, diyordu yaşlı adam yanımdan geçerken. sen neden duruyorsun?

Başını hatırlayamadığım bir rüyanın sonundaydım. Ayaklarıma baktım, ayakkabılarım paramparçaydı. Yol, yürüyordu ayaklarımın altından. Gördüm. Ağaçlardı, geçiyordu yanımdan. Eylüller ekimlerdi hızla, karıncalardı, eski kabilelerdi acelesiz. Annemin sesiydi, geçiyordu yanımdan. Yanımdandı, geçiyordu, dünyadaki bütün şeylerdi..

yaklaşmakta olan bir kırtasiyenin camından kendimi gördüm, saçlarım bembeyazdı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>