Hüzeyme Yeşim Koçak – Aralık

Hüzeyme Yeşim Koçak – Aralık

(İBN HAZM ile NU’M)

Aslında aynı evde yaşamışlardı. Kızın, niye daha önce dikkatini çekmediğini bilmiyordu.

Anlasaydı belki daha çabuk ha­rekete geçerdi. Başka planlar yapardı. Zamanı hızlandırırdı, durdururdu. Bir büyücü gibi dilediği kıvama getirirdi, hükme­derdi, ram ederdi.

16 yaşındaydı o aralar.

O ise, gönül çelici/ çekici/ delici/ yiyici; en güzel illet/ belâ/ mâsiva/ en görkemli hevaydı.

Ziyadesiyle şirin/ sevimli/ tatlı/ zeki/ iffetli/ öl­çülü/ çook kusursuzdu. Teennili hareket ederdi, musikişinastı. Vazifelerini, işini hakkıyla yerine getirirdi. Eleştirilecek husus bırakmazdı. Daima nazik ve zarifti. Lâtifti afifdi, tüy gibi hafifti.

Onu elde etmeye kalkmak cesaret ve neticede elbette esaret meselesiydi.

Tavır mesafe koyarken, sınırları insafsız bir so­ğuklukla ayarlarken bile cazibesini korur; gurur, enaniyet ve yaban erkeklik duvarlarını yıkardı.

Bu konuda cömert, fettan, cilveli, lütufkâr olan hemcinslerinden herhalükârda ayrılırdı. Celâli, melâli, her hâli iyiydi âliydi.

Kalbini değsin diye ayakları dibine fırlatmıştı. Ama genç kız, hiç umursamaz görünüyordu. İki yıl boyunca peşinde inletmişti.

Mutadı konuşmaların, günlük meşgalelerin dı­şında küçük bir avuntu, teselli payı, minik bir işaret, bir sadaka, yakınlık umudu koparmak, hatta köpeklerin hissesine razı olmak yetecekti. Tek O, tek O…

Fakat bütün gayretleri boşa çıktı. Cariye Nu’m, evin küçük efendisine karşı dirençliydi.

O eğlenceyi, o bahçeyi ve taraçayı unutamıyor­du.

Hatırlıyordu. Bir şenlik günüydü. Evlerinde top­lantı tertiplenmişti. Ki yüksek sosyeteye men­sup aileler benzerini sık sık düzenlerlerdi. Başta aile fertleri olmak üzere kardeşinin karısı ve hür­riyetlerine kavuşmuş hizmetçilerin, kölelerin ka­dınları bir aradaydı.

Gündüz bir müddet evde kaldıktan sonra, evin diğer bölümüne, taraçaya geçtiler.

Burası bahçeye nazırdı ve bütün Kurtuba şeh­ri önlerinde uzanıyordu. Taraçanın duvarların­da geniş demir çitler, parmaklıklar bulunuyor­du. Misafirler demir parmaklıkların aralıkların­dan şehri seyretmeye başladılar.

Nu’m’un nerde olduğunu merak ediyordu. Han­gi parmaklıktan şehri seyrettiğini bulmak, var­lığını daha derinden duyumsamak, buluşmak, aralık sefası.

Bir aralık onu yakaladı. Aralığı, uzaklığı büyüt­mek istemiyordu. Aşktan öleyazdı, az kalsın mu­salla taşına yatırılayazdı.

Ancak genç kız, erkeği fark etti. Fazla yaklaşma­sına fırsat vermeden yandakine, daha ilerisine geçti. Böylece hoş bir kovalamaca başlamıştı.

Aralık bir başka aralık, bir diğeri; şüphesiz bu bir aralık işvesiydi. Ama aşk aralıksızdı, fasılasızdı.

“Benim kendisine delicesine âşık olduğumu bili­yor” diye düşündü.

Ne kadar gizlenmeye, başka edaya, kılığa bü­ründürülmeye çalışılırsa çalışılsın aşk aşikârdı, çıplaktı. Âşığın varlığından kokusundan, her biri tutkuyu ifşaya kararlı uzuvlarından, bakışlarının gözü kara delilli şerhli ispatından, bazen bede­nin bazen neredeyse ruhun ifnasından pek fena belli olurdu.

Yani bu satırlar gibi ayan beyan, şeksiz şüphe­siz okunurdu. Kimi aşk basamaklarıysa sâfî nura doğruydu.

Bereket, kimse olan biteni ayırt edemiyor­du. Herkes bir aralıktan/ açıdan/ şehrin deği­şik manzaralarını seyretmeye koyulmuş, kendi âlemine dalmıştı.

Kadınlar mahpus hayatlarına bir ara(lık) vermiş­lerdi.

Daha sonra bahçeye geçtiler. Cariyelerin sergile­nesi türlü marifetleri vardı.

Nu’m’un benzersiz meziyetlerinden ekseri kişi haberdardı. Sahibesi olan hanımdan, şarkı söy­lemesi için iznini rica ettiler. Hanımefendi böyle safalı bir günde, müzik dinle(t)mek ve hizmetli­sinin kabiliyetini göstererek şüphesiz öğünmek istiyordu.

Emir üzerine, udu eline aldı Nu’m. Akortu dahi harikaydı. Sırf billur bir su gibi akan beyaz elleri­ni seyretmek bile, gönlü bayram yerine, şahsı da sevinç delisi, şaşkaloz bayram çocuğuna dön­dürürdü.

Mızrap tutan nazenin eli, bilmeksizin ölümsüz bir aşkı besteliyordu.

İbn Hazm(Ebu Muhammed) kavruk duyguları­nın cesur, yepyeni açılışlarıyla, varlığının aşktan savrulmuş, doludizgin koşusuyla hayretlere dü­şüyordu.

Nu’m, Abbas b. El-Ahmed’in meşhur mısralarını şarkı olarak söylemeye başladı:

“Ben bir güneşle büyülendim ki; battığı zaman battığı yer sanki bir gelin odası mahremiyetine sa­hip

Profilden bakılınca parşömen tomarları kıvrımla­rını andıran genç, güzel bir cariye niteliğinde bir güneş!”

Ürkekti. Bütün yakınlaşma çabalarını engelliyor­du. Delikanlı, onu kınamaması gerektiği kanaa­tindeydi. Nu’m’un tavrı için mazeretler buluyor­du kendine:

“Zaten hilal uzak değil midir? Ceylanlar ürkek değil midir?”

Cariyenin adını andığı şairi, esasında kıskanmış­tı. Şiirle aşkını yüzüne çarptı, şiirle vurdu çaldı, şiirle püskürdü kaldı:

“Yüzündeki güzelliği görmemi, güzel, tatlı sözle­rini duymamı engelledin; bana karşı cimrice dav­randın.

Sanıyorum, Rahman olan Yüce Tanrı’ya oruç ada­mışsın! Bugün yaşayan hiç kimseyle konuşmuyor­sun!

Bununla birlikte, el-Abbas’ın şiirini şarkı olarak söyledin! Öyleyse kutlayalım el-Abbas’ı, kutlaya­lım!”

Sözleri iğneleyiciydi, ancak gerçeği itiraftan da geri kalmayacaktı:

“Eğer Abbas seninle karşılaşsaydı, sevgilisi Fevziye’yi bırakır,

Ondan tiksinir, senin aşkınla aklı karışır; mecnu­na dönerdi.”

Oysa beyhude yere üzülmüş, telâşlanmıştı. His­leri karşılıksız değildi.

Genç kız da ona tutkundu. Tırmanmaya hazır eşdeğer cevaplar, aşklarını büyütecek yükselte­cekti.

Zaman aşkla aralandığı gibi, ölümle de aralanır­dı. Meşum bir aralıktı. Belki de aylardan buz ke­sen, canları kabzeden Aralık’tı.

“Günler geçti. O, mezar taşları ve toprak üçlüsü ortaya çıktı.

Öldüğünde, yirmi yaşından daha da küçüktüm; Nu’m ise benden de küçük.

Vefatından sonra, yedi ay süreyle hiç elbise­mi çıkartmadım, gözlerimden hiç yaş dinmedi. Hâlbuki pek ağlayamazdım.

Yeminle söylüyorum, vallahi şu ana kadar tesel­li olamadım! Eğer fidye mümkün olsaydı, bana miras kalan servetle kendi kazancımı birleştirip hiç tereddüt etmeden onu tekrar satın alırdım.

En değerli organlarımdan birini uğrunda seve­rek, isteyerek hiç çekinmeden feda ederdim. Ondan sonra mutluluğu hiç tatmadım. Hiç unu­tamadım.

Onun dışında başka biriyle o denli içli dışlı ola­madım asla. Ona karşı duyduğum sevgi, önce­ki sevgilerimin tümünü silip süpürmüş, ondan sonrakileri de haram etmiştir.”

Artık kavuşma umudu, dünyada sadece düş­lerde kalmıştı. Bazen uyanıkken, nafile gündüz düşleri görüyordu. Ama yine de bazı geceler vaatkâr ve emsalsizdi.

“Gece her yana egemen olup, karanlık iyice basın­ca, Nu’m’un hayali geldi, yatağımda uyurken beni ziyaret etti.

Onun toprak altında yattığını biliyordum, tıpkı ön­ceden ona alıştığım gibi geldi yanıma. Ve birden eskisi gibi oluverdik; eski günlere, eski zamana döndük. Tıpkı eskiden yaşadığımız gibi. Yinelenen bir mutluluk ne güzel!”

Hâlbuki sürekli aynı rüya görülmüyordu. Sev­da yüklü bir mazi, aşka gark olmuş, terütaze ha­yat aynen şekillendirilemiyordu. Hiçbir şey kalıcı değildi, mütemadiyen değişiyordu.

Bazı kararlar verdi.

Hukukçu, edebiyatçı, usul bilgini, muhaddis, dil­bilimci, dinler tarihçisi ve şair, 400 cilt eser yaz­dığı rivayet edilen İbn Hazm (993- 1064) bun­dan böyle devasa aşkını; aşka dâir en güzel eserlerden biri olan muhteşem kitabı Güvercin Gerdanlığı’nda yaşatacaktı.

Azatlı bir kölenin torunuydu Ebu Muhammed ve yâri güzeller güzeli cariye Nu’m.

İki esir, boyunlarına dolanmış zincir, güver­cin gerdanlığı; bütün sevenlerin başına, boy­nuna ve ruhuna geçmiş o muhteşem halka, alâmetifarika.

Ve soluksuz, son nef(e)se, ebediyete kadar; öpü­lesi uğrunda ölünesi o (kara) çılgın sevda…

K AYNAK

İbn Hazm, Güvercin Gerdanlığı , te r : Mahmut Kanık , İnsan Yayınları , İstanbul 2001

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>