Hüzeyme Yeşim Koçak – Nuri Yüzünden

Hüzeyme Yeşim Koçak – Nuri Yüzünden

Garip çaresiz, umutsuzdu. Geleli iki koca gün olmuştu. Hâlâ Hücre-i Saâdet’i ziyaret edememişti. Guruptaki kadınların, övünerek, imrendirerek, yaptıkları ibadetlerden habire dem vurmaları onu azaba sokuyor, kendi yoksun(l)luğunu koyultuyordu.

Kocası namazlarını kılıp, gönlünce zamanını geçirdikten sonra; gelir gelmez, istirahata çekiliyor, yorgun ve huzurlu uykulara dalıyordu. Artık başının öne yana düşüvermesi, yatağa yakın durması sıklaşmıştı.

İçi şefkatle titredi. Ne de olsa arada, yirmiye yakın yaş vardı. Kırkından sonra cesaretlendiği ve kendisinin de nasıl karar verdiğine hâlâ şaşırdığı bir evliliğin meyvesi; “Down sendromlu” Nuri’ydi.

Ilımlı bir tabirle “zihinsel kavrama bozukluğu” olan bir çocukla umre yapmanın, bütün menfiliklerini yaşıyordu. Şartların böyle gelişeceğini az çok tahmin etmişti ama başka bir seçenek yoktu. Nuri’yi kime bırakacaktı. Yârden de geçemezdi.

Daima tetik üstünde, gerginlik içindeydi. Gelecek için bir türlü denk düşmeyen ayarlamalar, tedbirler, aşırı koruyuculuk, düşlerin kâbusa dönüşmesi ihtimali onu bazen bedbinleştiriyor, iflahını söküyordu.

Oda ancak dışarıdan kilitleniyordu. Kaçıp, kendine de zarar verebilecek bir çocuğa sahip çıkmanın sorumluluğu ve bunaltısı, mekânı kiminde gayyaya çeviriyordu.

Eşine yalvardı: “Allah rızası için, çocukla biraz ilgileniver de, hiç değilse bir kere yakından göreyim, huzurda iki rekât namaz kılayım.”Kaygılarında kısmen haklıydı. Tavafta bir an, Beytullah’ın cazibesine kapılıp, yoğunluğun ve tecrübesizliğin de etkisiyle Nuri’yi gözden kaçırmıştı. Kısa bir süre sonra vaziyeti anladığında ise neredeyse deliden farksızdı. Bütün arkadaş taifesi ayaklanmış, Nuri’nin peşine düşmüştü.Tavaf alanını kaç kere arşınlamıştı. Kaç sefer aynı yerde bilinçsizce dönmüş dolaşmıştı. Ona bir şey olması ihtimaliyle giderek çılgınlaşarak; şahsına ölümlerden ölüm, oğluna belâlardan belâ beğenerek; helâk olmak arzusuyla, arşa çıkmış korkularla Rasih Bey’le birlikte kendilerini ordan oraya attılar.

Nihayet Safa Tepesi’nde kafilenin hocası tarafından bulunduğunda, Nuri masum gözlerle biraz canı sıkkın, kızgın:

“Say yapıyordum, beni niye rahatsız ettiniz?” dedi. Zaten canı hiç sıkılmamıştı beyzadenin. Neşeliydi.

Bazı dedeler ona el sallayıp duruyordu. Gezdirilmiş, türlü meyveler yedirilmişti. Değişik yemişleri anne ve babasına da getirecekti, ancak ağaçlar aniden gözden silinmiş, dedeler de saklambaç için gizlenmişti.

Derya ağlama nöbetine tutulmuş sırılsıklam, oğlunu sımsıkı göğsüne bastırdı. Canı yanan çocuk, basbas bağırıyordu.

Cenâb-ı Hak ona Hacer Validemiz’in hissiyatını yaşatmıştı. Normal şartlarda, basit bazı aksaklıkları büyütenler, Derya’yı anlayamazdı. O günden sonra çocukla elele uyuyordu.10-15 dakika kendinden geçer gibi oluyor, sonra aniden sanki bir alarm zilinin çalışıyla; meşum bir hadise gerçekleşiyor, bir kader sillesi iniyor gibi pürtelâş uyanıyor, hemen çocuğa göz atıp yokluyor, sırasında nefeslerini dinliyor, bir müddet seyrettikten sonra, kuş uykusuna tekrar dalıyordu.

Görevlerini doğru dürüst yapamıyordu. Kafası daima karışıktı. Çok şeyi, Nuri’ye göre planlamak ve düşünmek mecburiyetindeydi.

Durum öyle bir hâl almıştı ki, engelli çocuğuyla alâkasız olaylarda bile, “O” sanki gene karşısına dikiliyor, âdeta kendisi dışındaki zamanların hesabını, kaçamaklarını sorup, bütün hayatında hükümranlığını duyuruyordu.

Mekke’den sonra Medînetü’n-Nebi’deydiler. Bir haftanın sonunda Türkiye’ye döneceklerdi.

Rasih Bey karısının ricasına, bir parça mahcup cevap verdi:

“Ben elimden geldiğince, onu oyalarım. Sen git, merak etme!”

Derya, aceleyle otelden çıktı, hızlı adımlarla bazen de dayanamayıp koşarcasına Ravza’ya doğru ilerliyordu. Vakit dardı, zamanı savuramazdı.

Tanıdıklar hayretle, durdurmaya çalışıp: “Niye koşturuyorsun?” diye izahat bekliyorlardı. Onları üstünkörü başıyla selamladı. Çene çalmayacaktı.

Ayrıca hâlini bilmezcesine, tuzu kuru konuşmalarına canı sıkılmıştı, herhalde istihza etmiyorlardı. Zannederse; tekrarlatmaktan, yaranın üstüne basmaktan, ıstırap küllerini deşmekten hoşlanmazlardı.

Bir “Off ” çekti. Farkında değildi ama gözyaşları tekrar taşmıştı.

İçerde ancak 15 dakika kalabilse de ziyaretini gerçekleştirdi. Rasih Bey’in çocuk bakımında zorlanacağını düşündüğünden endişeliydi.

Ziyaret esnasında gözüne kalbine nakşedilenleri, tüm dünyaya ilân etmek içinden gelse de; sürekli katlanan, güzelliğinden dolayı hakikatinden kuşkulanılan mutluluğunu hep bastırıyordu.

Öyle bir karşılanmıştı ki, eğer bir seçim yapmak imkânı verilse, “Ne zaman dünyadan ayrılmak istiyorsunuz?” diye sorsalar, tercihli ölüm tarihini bu eşsiz menentsiz, derin bahtiyarlık dakikasına ayarlardı. Daha üstünü yoktu.

Birden ayıldı, bildi. Bir gerçek zerk edildi. Saadetinin, nâdir ikramın hikmeti;  Nuri’nin yüzü suyu hürmetine, onun varlığı sebebiyleydi.

Efkâr, kir, saadet, arı duru, dağınık, karmaşık; hangi perdeye, hâlete, sûrete bürünürse bürünsün, hangi hadiseler galip gelirse gelsin, seneler çarçabuk geçmişti.

Derya Hanım umre hatıralarını; Sema vedalaşmaya, dua almaya gittiğinde zevkle aktarmıştı. Rasih Bey’in vefatından sonra durum zorlaşsa da, Allah’ın yardımı, lütfu hep üstündeydi.

Sema küçük defterine, Derya Hanım’ın hediyelerini not etti. İki hatim ve 10 bin salavât-ı şerife. Medine’ye vardığında, başkalarınkiyle beraber derhal iletecekti.

Ev sahibesi, mutadın dışında hareketler yapan, yaramazlaşan Nuri’nin kolundan tuttu, başını okşadı.

Annesinden her zamanki alâkayı bekleyen ve konuktan sıkılmaya başlayan çocuğu işaret ederek, üst üste:

“Sema Teyzesi, Nuri asker oldu biliyor musun? Odasına gidin de, sana resimlerini, defterlerini göstersin.” dedi.

“AFFERİN CANIM BENİM!”

Nuri çığlıklı bir sevinçle: “Fotoğraf da çekildik.” diye ilâve etti. Cümlelerinin yarısını anlaşılmasa da, oğlanın heyecanı, mutluluğu aşikârdı.

Delikanlı yalnız askerliği bitirmekle kalmamış, üstelik düzenlenen bir törenle, ağabeylerinin ablalarının sevgi gösterileriyle, üniversiteden de diploma almıştı.

“Bak Seen! Hem askerlik, hem üniversite.  Şu tembel, haylaz Yılmaz abin bir duysun da örnek alsın.”

Nuri gururla,  aldığı madalyaları ve belgeleri Sema’nın burnuna tuttu.

Sonra bunları uzun uzun inceleyip, sitayişkâr sözler söyleyen kadının yanına oturup, kulağına eğildi; artık eskisi gibi soğuk değildi.

“Aşkım” dediği bir kızdan bahsediyor; annesi sözlerini etraftakilere tercüme ediyordu. Hatta sevgilisiyle yakında nişanlanıp, evlenecekti.

Ama önce, annesi Cumhurbaşkanı’yla evlendikten sonra. Bundan böyle ona “Baba” diyecekti. Ve Cumhurbaba hiç ölmeyecekti.

“İşimiz var.” dedi Derya. Bir an gözleri buğulandı, yutkundu. Nuri’siz asla kat’a yaşayamazdı.

Sema güldü: “Hayır, düğününüz var.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>