Öykü

Hüzeyme Yeşim Koçak – Solucan Meselesi

Hüzeyme Yeşim Koçak – Solucan Meselesi

“Sıcak günlerden birinde, bir incir ağacının kolları altında uykuya dalmıştı Zerdüşt.
Tam bu sırada zehirli bir yılan süzülmüş geldi ve Zerdüşt’ü öyle bir soktu ki
Zerdüşt 
olanca kuvvetiyle bağırdı. Elini yüzünden çektiğindeyse zehirli yılanı gördü. Yılan, Zerdüşt’ün gözlerini hemencik tanıdı. Bunun üzerine acemice kıvrılarak kaçmak istedi. Zerdüşt “olmaz” dedi. “Henüz benim teşekkürümü almadın.
Beni zamanında 
uyandırmış oldun. Daha çok yolum var.” “Yolun artık kısadır” dedi yılan, kederli bir şekilde. “Zehrim öldürücüdür.” Zerdüşt tebessüm etti. “Bir yılanın zehri ile bir devin öldüğü görülmüş mü?” dedi. “Fakat zehrini geri al, onu bana armağan edecek kadar zengin değilsin.” O zaman yılan tekrar Zerdüşt’ün boynuna sarıldı ve yarasını yaladı.” Friedrich Nietzche, Böyle Buyurdu Zerdüşt

Şahsına katmerli bir haksızlık yapılmış­tı. İlk Hicaz yolculuğuna; öfke, gayz, kin, kavga gibi haller -ne denirse den­sin- bütün isimler, çeşitler, tonlarıyla taşınmıştı.

Kâbe kapılarında, hınçlandığı kişinin cezalandırılması için Hakk’a az mı yalvarmıştı.

Harem-i Şerif’e sürükleyip, götürdüğü “şey” ne denli kocaman, besili bir hamuleydi ki küfesini habire dolduruyor ve yet(in)miyordu.

Bu menfî psikoloji, tohum halindeki başka eksil­meleri de uyandıracak, günahı güncelleyecek, gerisini çağıracaktı.

O zamanki düşünü hatırlıyor. Galiz bir söz, okka­lı bir küfür, bir yılan zehri gibi; “hayal” yüreğine yerleşiyordu. Görüntülü gerçeğin iç baskısıyla, belki aylarca “kirli” geziyordu.

Çok yakınında, burnunun dibinde, başucunda, tepe noktasında azman bir yılan görmüştü; dü­şüşün, zillet ve kötülüğün eseri. Devasa, sâfi bir başı vardı.

Sarı, meşum, sehhar gözlerini, avına dikmişti. Bakışlarını canavardan kaçırmak istese de, her yerde önündeydi, hayvanın gövdesini bile bü­tün hâlinde göremiyordu. Selâmete çıkması mümkün değildi.

Ölesiye korkuyordu. Ama hayır.. sanki kâfi dere­cede kaçınması, sakınması yoktu. Cesurdu(!)

Tam onikiden, silahsız kalbinden sokuldu. Bel­ki kaçınılmaz, kader hükmündendi yarası. Karşı hamle yapamamıştı.

Zarardaydı ve giderayak bu hasarlı dermansız kalp, tatsız bir olaylar zinciriyle tekrar yarılacaktı. Ciğeri ta özünden yandı. Ruhî bir ıstırapla boy­dan boya kap(l)andı.

Nice sonra Feridün Attar Hazretleriyle tanıştı. Mübarek ona dedi ki:

“Kötü sıfatlardan tamamen temizlen, bu sıfatları yele ver ve toprak ol.

Sen nereden bileceksin ki bedenin içinde ne kötü­lükler ve külhanlar var.

Yılanlar ve akrepler senin içinde bir perdenin altın­da gizlenip yatmışlar.

Eğer bir kıl ucu kadar onlara mühlet verirsen her biri yüzlerce ejderhaya dönüşür.

Herkesin yılanlarla dolu bir cehennemi vardır. Sen kendini bunlardan kurtarıncaya kadar ce­hennemin olacaktır.

Eğer sen bunlardan birer birer kurtulabilirsen toprağa gireceğin zaman rahat uyursun.

Yoksa kıyamet gününe kadar yılanlar ve akrep­ler toprağın altında sana musallat olup dura­caklar.

Kim bu temizlenmeden ve kurtulmadan haber­siz olursa, dünyada istediği mekâna da sahip ol­sun yine de bir SOLUCAN gibidir”

Ardından Henry Bayman’ın “Lâ Mekâna Yolcu­luk” kitabında, Nietzsche ve buhranı, dilemma­sıyla ilgili bazı tespitler, izlenimler okudu. An­ladığı kadarıyla “Hakikat” aslında filozofa göste­rilmiş, seçim için fırsat verilmişti. Nietzsche, “Sü­permen- üstün insan” üretmek istemişti. ‘Tan­rı ölmüştür’ düşüncesini öne sürmesiyse, yine “kendi maksadını kendisinin işe yaramaz hâle getirmesiydi”.

Yolundaki engellerden birini, Allah dostu Ah­met Kayhan Dedenin talebesi Bayman, incele­mesinde şöyle anlatıyordu:

“…bütün gören gözler tarafından en gizli çir­kinliklerinin keşfedilmesine dayanamadığı için Tanrı’yı öldüren ‘En Çirkin Adam’; genç bir ço­banın ağzından girerek onu sokan büyük si­yah yılan -bunların hepsi de Esas Nefs’in (nefs-i emmârenin) temel sembolleridir. Çoban yılanın başını ısırıp koparırsa, diğer bir deyişle Süper­men veya Saf Nefis haline gelir.” Nietzsche, bu nefs remizlerinden kimi kitaplarında söz etmişti.

Ebedî Hikmet’i yakalamak, belki de “öz ağzından kafatasını kusmayı” gerektiriyordu. Yılanın başı, çıbanın başıydı; muhtemelen de Çoban’ın…

Yılanın kuyruk acısı vardı, kökü Cennet’e dayanı­yordu. Boyuysa çağlara uzanıyordu.

Varlık sahibiydi Nietzsche ve muazzam zekâsının çıngıraklarında boğulmuştu. Soylu ıs­tıraplar çekmiş ve yılana yenilmişti. “İpte yürü­yen bir cambazdı” da, şeytanî bir cüce tarafın­dan uçurumun dibine itilmişti.

Oysa “Allah” adıyla, hızla üstünden geçer, çağla­ra binerdi. Rivayete göre “Yalnızca bir üstadım olsaydı!” diye haykırmıştı. Kurtulamamış, yitmiş­ti.

Nedense Filozofla bir akrabalık hissetti. Sürün­genlik, temel insanlık meselesiydi. Her defasın­da karşısına başka kılıkta, boyda çıkan, o hilekâr, sapkın cüceyle, şahsı da az uğraşmamıştı.

Boynunda yılandan bir gerdanlık olduğuna inandı. Aslında az solucan da ayıklamamıştı. Buzdolabının kapağına obur, tüketici bir yılan oturmuştu.

Televizyon, sihirli nağmelerle yılan gibi oynar­dı. Alfabelerde “S” saklıydı. İsli atmosferden baş aşağı, kirli sürüngenler sarkar, tıslardı. Ki yedi­den yetmişe beşere musallattı.

Kafalarda -soğuk, ürkütücü, kıvır kıvır, kaygan bir şeyden- menhus sargılar, sarıklar göze çar­pardı. “Ziyanlarda” yuvalanmıştı.

Bir ıslık çalardı, “Yılan toplayıcıları” hayvanları her yere, her yöne salardı. Ağılı, çıngıraklı fikirler kum gibi kaynardı.

AVM’lerde indirimli, sere serpe satılırdı. Üç beş tane alana bedavası da vardı.

Yılankavî hareketler pek makbuldü; ileri demok­rasilerde gömlek değiştirmemek de zaten züldü.

İkinci yolculuğunda, artık hacı adayıdır; ilkinde­ki, umredeki hataları tekrarlayamaz. Teyakkuz gerektir.

Sıklıkla bir öte âlem temasını duyuyor. Hadiseler pasif ve basit değil. Uçları, hareketleri, aşamaları var. Sabaha karşı bir rüya görüyor.

Mekân, halen yaşadığı yer değil. Ev ıssız, karan­lık, belki gece… Yatak odasının duvarında kıv­ranan, ufak bir yılan. Gölge halinde. Gün ışığına çıkmamış, belki sanal; ama yürek bulandırıcı.

Küçük ya da büyük günah; kurtçuktan ejderha­ya, yılanın gölgesinden bir türlü kurtulamadı. Satranç’da, dama da yine İLAN çıktı.

Bir ısırırsa, yılanın kuyruğuna değil, maazallah “yılanlı kuyuya” düşer çarpılırdı. Hür kuşların ka­nat çırpıp, engin maviliklerde uçurmasına, bül­büllerle öpüşmesine ise herhalde vakit vardı.

Istırapla, medet umarak bağırıyor. Sanki küçük bir kızdır, can havliyle babasını çağırıyor: “Baba! Babaaa!”

Fakat mazidekinin aksine, baba derhal yetişip gelmiyor.

Uyanıyor. Yılan hikâyesi başka bir veçhe alıyor. Şimdi tehlikenin bilincinde.

Gölge yılanı, kendi hâsılası gücüyle, yardım­sız def edemeyecek; kuyruğundan tutup, başını ezemeyecek mi?

Fakat muhtemelen bu düşünce de benliğin bir oyunudur, acilen yardım istenmelidir. Yola sav­ruk değil, herhalde kavruk “himmetle”, aşkla gi­dilir.

Namaz vakti yaklaşmış; Mescit kucağını açmış­tır. Otel odasında; Ferit’in hazırlığını yapmasını beklerken, Sema elinde tespih, gözü kapalı…

Kuyu gibi, çukur benzeri bir yerde. Beklemede. Derken siyahlıkları hiç eden, müşfik sahî bir ışık yandı. Kuyunun ağzındaki, meçhul bir zat, elin­deki feneri, ona doğru uzatarak:

“Başın sıkıştığında, darda kaldığında biz sana yardım eder, aydınlatırız.” diye buyurdu. Tüm kasvetini aldı.

Ulvî bir neşeyle yavaş yavaş canlandı.

Kim bilir belki, kopkoyu hâlis bir sütün hazırlan­dığı “gök renkli” bir kazanda; yılanlar çıyanlar da erir, kaybolurdu.

Gönül rûşen, süt L(İMAN) olurdu.

Etiketler
Devamı

Hüzeyme Yeşim Koçak

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker