Hüzeyme Yeşim Koçak – Yüzler

Hüzeyme Yeşim Koçak – Yüzler

Dağ gibi dayısı vefat etmiş Gülisan Hanım’ın, 1990 senesindeki hac faciasında.

“Her gelişimizde; onunla konuşuyoruz, kavuşuyoruz gibi geliyor.” diye bir tespitini aktarıyor.

Gülistan bir taraftan üzülürken, bir yandan da bu farklı ruh tecrübesinden dolayı, hasret giderircesine seviniyormuş.

Aynı görüşteler. Sema da; 60’lı yıllarda, tek başına hacca giden anneannesinin hayaliyle karşılaşıyor, onu hatırlıyordu.

Çilekeş kadın; cesedi başka yere de gömülse, buralarda yaşayan, bütün sıkıntılardan berî mutlu bir hayaldir. Sema bundan emindir.

Yine geçen gün; erken yaşta ölen, çok sevgili bir arkadaşının bebeklik, kızlık görüntüsü, yanında yöresinde dolaşıyordu âdeta.

Mekâna göre, eşlik eden kişiler değişiyor sanki.

Öbür âleme göç etmiş veya yaşıyor olabilirler. Birdenbire ortaya çıkıyor ve isimlerini kafaya, yüreğe yazıyorlar. Beraberce geziyor, tozu(tu)yor, esrarlı vakitleri içiyorlar.

Yolculuğa Medine’den başlamışlardı. Orada mesela Nuray Abla öne geçiyordu.  En yakınında hissettiği kişiydi, seçiliyordu…

Bilinmez nedendir, belki de ilklerin cazibesindendir.

İlk umre seyahatinde, yakın akraba Nuray Abla,inanılmaz bir beceriyle, bir serçe hafifliği ve çabukluğuyla Sema’ya yer ayırıyor, kapıyor, bazen onun hiç düşünmediği bir anda, bütün safiyetiyle bir zemzem bardağı ikram ederek serinletiveriyordu. Çok müstesna, behâyla yüklü anları paylaşmışlardı.

Ancak sonradan, aralarında küçük bazı anlaşmazlıklar geçmiş ve üzeri örtülmüştü.

Gelirken, karı kocayı uğurlayanlar arasında Nuray Abla da bulunuyordu.

Meyus, “Ben ne zaman gelirim bilmem. N’olur ben ve kızlarım için dua etmeyi ihmal etmeyin” diyerek Sema’nın boynuna sarılmıştı. Demek, onun mahzun kalbini de yanlarında getirmişlerdi.

Meğerse ne güzel bir umre yapılmış, beş sene evvelinde. Kıymetini, lezzetini o zaman idrak edememişti.

Duygular, düşünceler kadar; nispeten daha kuvvetli ve perdesiz bir bakış da, burada yeşeriyordu.

“Uyanma süremiz neden uzun” diye iç geçirdi.

“Kıymet hükümlerimiz, değerlendirmelerimiz böylesine eksik, güdümlü, tesire açıkken nasıl onlara güvenebiliriz.”

İlk umre -arkasının da geleceğine kesinlikle inanıyor- hârikulâde bir basamaktı muhtemelen. Çıkıştı, ayrıcalıktı, mayaydı, bugünlere getiren.

Ve “müzeyyen” Ayşen gibi tâ Türkiye’den kutlu tohum atma, ekme biçme sevdasında olan (v)erenler. İçine öyle bir sokulmuştu.

Memlekete döndükten sonra, tebrik için geldiğinde Sema:

“Medine’de yoğun bir şekilde seni hissettim. Mekke’de o kadar değil.” diye fikrini belirtecekti.

“Evet” dedi Ayşen. “Seni gittiğin ilk hafta oldukça düşündüm.”

Ayşen sonra bilhassa dikkatini, bazı noksanlarını gördüğü ve hac hadisesine biraz yabancı gibi duran, arkadaş kızı Şükran’a yöneltecekti. Şükran, Arabistan seyahatine karşı,azıcık gönülsüzdü.

Sema’ya göre arada bir geçişkenlik, akış, görünmez bir iletişim, apayrı bir görme biçimi vardı.

Haberciler, haberdarlar. Kalbin taşıdığı, sevdalı ağırlıklar. Muhtemelen de dünden bugünden, havada uçuşup duran, taşa toprağa sinmiş gizli hacılar…

Tavaftaki babanın kucağında sevimli bir çocuk uyuyor. Dünyanın en güzel uykusu.

Ne bir ağlama, ne mızıldanma, en kanılmaz, unutulmaz, en emin, huzurlu uykularda. Gülücüklerle sarılıp dolanmakta.

Kokularla, özel bir zamanın rayihasıyla yürek mest, salınmakta. Kâbe’nin ulu kalbi, dev bir kazan gibi hamlıkları pişirmekte. Göksel bir tütsüyle içi (b)ayıltmakta.

Çehreler hep tanıdık, mütebessim ve behiç geliyor. En yabancı simalar, az sonra bir yakınlık fışkırışıyla, sıcak bir rüzgâr gibi kalbi yalayıp konuyor. Filanca hanım, bey; hep kardeş, hep akraba…

Daima bir kalp çekimiyle, tema(sı)yla ezel âşinası. Akabinde, mutantan bir gönül sefası.

Bazı “muhteşem, ulvî yüzler” belki, ilk planda gizlenmiş gözükebilir. Ama onların mevcudiyetini, bazen her şeye, tüm varlığa galebe çalacak kadar, derinden gümbürtülü duyurulu hissediyor.

Bir sevgi sızlaması, körüklenen bir yanış; karlı harlı dağdaki ateş. Bazen yüce bir hayali seçer gibi oluyor. Fakat daima bir birleşim, varış, netice. Işık, güneş içre güneş…

Saklanmış, müjdeli bir yüz bulunuyor ötede. O bahtiyar yüzü biraz da kendi çizecek,  çözecek.

Dağlara çıkacak; mağaralara girecek; bir amele gibi evini, sokağı ve meydanı ihlâsla süpürecek, sırtında bağrında insan, tarih, coğrafya.

Göğsünde ise zirveleri yol eden, istikbalde ona gülen, kateden vareden bir ışıldanma gürleyecek; “haydin salâta, haydin felâha!”

Gün, ayrılık değil birleşme günüydü. Herhalde onun içindi bu karşılaşma, bu neşve, bu hülâsa ve temâşâ.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>