İbrahim Demirci – 2002’den mi?

İbrahim Demirci – 2002’den Mi?

Salı, saat 23.32

Seda’nın mektubunu okudum.

Hanım, evde yok. Abimlere gitti. Bir torunu daha oldu ya, onu ziyarete. Ablalarım da oradaymış. Akşama doğru telefon ederek çocukları da alıp oraya gelmemi istedilerdi. Hem çocukların istemeyeceğini bildiğimden, hem de yılan hikâyesine dönen tezime çalışacağımdan “olmaz” dedim. Sedaların evinde hac yolculuğu telâşı varmış. Karşı komşumuz emekli öğretmenler de gidecekler. Ziyaret etmemiz gerektiğini söylemişti eşim. Henüz etmedik.

Amerika? “kampa girmek.” Bizim Osman da girecek yakında kampa, perşembe sabahıymış.

pazar günü görülmüşüm. Evet, saat 18’de dershanede olmak üzere yürümekteydim. Cebimde bir kitap vardı ama çıkarmadım. Başarabey mescidi önündeki bankta oturup biraz dinlendim. Bankamatikte yine ücretin hesaba aktarılmamış olduğunu görüp öfkelendim. İplikçi camiinin iç kapılarının kapalı olduğunu görüp Asri camiye gittim. Ezan vakti yakındı. İçeride üç kişi vardı. Biri sırtını duvara yaslamış tesbih çekiyordu, otuzlu yaşlarındaydı. Daha genç biri kitap okumaktaydı. Daha genç biri öyle oturuyordu. Beşincimiz olan da gençti ve selâm verdi. Belirgin bir coşkuyla aleykümselâm dedim. Sonra tanıdık biri girdi seyrek siyah sakallarıyla, gülümseştik. Selâm veren genç müezzinlik etti. Kur’an okumayı sonradan öğrendiği ve her sese dilinin dönmediği belli ama çok sevimli bir sesi var. Tesbihten sonra Haşir suresinin son ayetlerini de okudu. Tanıdığım adam sanırım tesbihi beklemedi. Namazdan sonra kitapçı vitrinlerine baktım. Enes’e girdim, tanıdığım adam oradaydı, patronla konuşmaktaydı. Onlara görünüp görünmemeyi epey düşünüp görünmemeye karar verdim. Az biraz kitaplara bakıp çıktım. Dershanenin kapısındayken randevu saatine 6-7 dakika vardı. Merdivenleri çıktım. Oğlan Osman gülerek karşıladı beni, toplantının başladığını söyledi. Girdim, selam verdim. Rehber öğretmen delikanlı konuştu, kimi veliler konuştu. Telefonlar alındı verildi. Ben hiç konuşmadım. Sadece yanımdaki adama Osman’ın babası olduğumu söyledim. (Belli ki buradakiler çocukları yarışı kazanma olasılığı taşıyanlar. Gördüğüm kadarıyla bu konuda hayli olgun ve mütevekkiller. Bu güzel.) Kek yedik, vişne suyu içtik. İzin alıp çıktık. Ben Osman’a yürüyeceğimi, isterse otobüse binebileceğini söyledim. Ben de yürürüm dedi. Yürüdük. Beyaz bir otomobil durdu. Arka kapısını açan çocuk, bizi eve bırakabileceklerini söyledi. Sağ olun, biz yürüyeceğiz, dedim. Önden baba ile anne de daveti tekrarladılar sanki. Belki Osman’dan bir istek sezdiler, belki başka bir şey oldu, üç beş metre ilerleyip yine durup yinelediler çağrılarını. Yine olmaz dedik. Onları üzmüşmüşüm gibi bir sıkıntı duyumsadım ama ama.. ve uzaklaştı araba. Yol boyunca Osman’la konuştuk da konuştuk. O çocuk Muaz imiş. Çok iyiymiş. Çok… Babası demiryollarında çalışırmış. O da iyi. Deyimlerin anlamları, vb. derken evi bulduk. Alişan ile arkadaşı da tam kapıdan çıkmışlar, arabaya binmişler, hareket etmeden yakalamış olduk. Üç gündür konuğumuz olan Durmuş’la kucaklaştık, iyi yolculuklar diledim, gitti İstanbul’a. Said Nursi hakkındaki bilgisine bakarak “nurcu” olup olmadığını sormuştum Durmuş’a. Değilmiş, değillermiş. Şimdi ne kadar az konuşmuş olduğumuzu düşünüyorum.

Seda beni “dertsiz tasasız” görmüş! İyi…

Seda’nın mektubunu okurken Emine’yi hatırladım. Günlüklerini okuttu bana. Birçok sırrını güvenip emanet etmiş oldu. Ona, bunlar çok kişisel-duygusal şeyler. Dursun dinlensin şimdi. Meselâ, bir yıl sonra yeniden bakarsın bunlara. Ama istersen az çok bir “öykü” niteliği taşıyan şu metni 40ikindi’de yayımlayalım, dedim. Bir süre sonra o parçayı bir diskete kaydedip kitapçıya bırakmış. “Portre” yayımlanmış oldu böylece. Ne hissettiğini bilmiyorum, sormadım. Sorsa mıydım? Sahi, telefonunu da deftere geçirmedim. İnşallah o kâğıt atılmamıştır. (Ayıp mı ediyorum? Evet…)

Seda da enerjisini, meselâ yazarak deşarj etse, nasıl olur? Yetmez mi? Yetinmek insana göre değil mi yoksa? Yetinebilme nitelik midir, nitelik kaybı mı? 45-50 yaşlarında bir adam olmak ile “arkadaş” olabilmek arasında nasıl bir ilgi olabilir? Biz zaten arkadaş sayılmaz mıyız? Sahi, benim hiç arkadaşım var mı? Önce telefonda konuştuğum, “Derd çok, hemderd yok, düşmen kavî, tali’ zebûn” mısraını söylediğim, sonra da gece saat 24’te alıp götürdüğüm bir buçuk saate yakın söyleştiğimiz arkadaş arkadaştı, evet. Çay da iyiydi. Başka? Çok az arkadaşım, çok az arkadaşlığım var.

Seda’ya ne demeli? Yunus Emre demeli!

Şeyh Galip demeli, evet:

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen!”

(Dünyanın özü, özetisin sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen, kendine hoşça bak!)

Bizim   kız   Beyza   da   ikide bir sıkıldığını söyleyip duruyor. Ne okuyayım diyor. Ne bileyim ben? “Huzur”undan söz edildi Tanpınar’ın. Kim bilir nerede? Belki de birinde kalmıştır, kayıptır. “Son Devrin Din Mazlumları”nı oku, diyorum ona. Tamam, diyor, bir yandan da annesinin elişine yardım ediyor. Dantel dantel. Beyaz iplik. Bu güzel. Kemal Karpat ile söyleşi de güzeldi, Zaman’da. Mehmet S. Aydın’ın yazısında gereksiz ve yersiz örnekler bulunmasına üzüldüydüm.

Alişan, annesiyle geldi nihayet. Bir de kahve pişirdi oğlan. Az şekerli, koyu.

Aaa, saat 00.30 olmuş.

Yeter mi? Yetsin. Tezi düşündükçe fena sıkılıyorum, öfkeleniyorum. Ahmet Haşim’in neresinden nasıl tutacağıma karar vermekte bu kadar gecikmiş olmam ne kötü! Bugün yazdığım bir iki sayfada hak ettiği gibi hırpaladım. Fakat… ve fakat… Bu yazdıklarımı böylece yollasam Seda’ya ne olur? İyi olur. (Geçende hangi iki kızla konuştuktu “kader” konusunu? Şimdi burada böyle bulunuşum ne kadar kaderse, meselâ istifa etmem de pekâlâ kaderim olabilir, derken doğru söylüyordum ama bu kuramsal bir doğruydu yalnızca. Evcil-oturgan kimliğimin bu olasılığı dışaracağını biliyordum pekâlâ.)

Amasya’dan  yollanan elma

–oysa   gerekmez   demiştim   Betül-

Ahmet çiftine ulaşmadı. Kargo bürosuna varıp sordum bugün, “adrese teslim”, eve bırakacak arkadaşlar, dediler. Bırakılmadı. Yarın mı gelir? Ah Betül, çocuklarının eğitimi için yaptıklarını anlatıyor, bana akıl danışıyor. Bende akıl ne gezer? “Ben böyleyim işte!” deyişime kızdığı anlaşılıyor. Haklı olabilir. Mi. Ama bu neyi değiştirir. Mi.

Ama yeter.

Rahmetli Mustafa Sarıçiçek ağabeyim “İnşirah” sûresini okumamı önermişti. Çok okudum. Fakat nicedir o özel amaçla kasvet-kabz halinden kurtulma gayesiyle okuyor değilim. Duyarlık yitiminden olmalı. (Harmancı, dili düşünüyor imiş, “duyarlık” demenin “duyarlılık” demekten daha doğru olduğu kanısına varmış.)

Alişan diyor ki, Dubai’ye gidelim, baba! Sen git, oğlum!

Yeter ama, saat 00.47.

Daha yatsı kılınacak! (Tesbih faslını yatağa bırakışım…)

Ten nenniii te ne neeen.

Ey gül-i  nev-edâ…  olmuşum mübtelâ… Alişan’dan Dubai hikâyeleri…. nasıl heyecanlı anlatıyor.

Haydi, haydi… Yatalım… Hanım, Beyza kızına süveter örüyor. Olmaz böyle geç vakitlere dek oturmak. Zamanımıza Müslümanca sahip çıkmadan iflâh olmayacağımız besbelli. Yine de “hoşça bak zatına…”

Ah, çelişkilerimiz. Bitecek gibi değil.

Bitsin artık.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>