Kitaplık

İbrahim Demirci – Anadolu Yakası

İbrahim Demirci – Anadolu Yakası

Mustafa Kutlu’nun yeni ki­tabı Anadolu Yakası, 2012 Mayıs ayında Dergâh Ya­yınları arasında çıktı. Kita­bın kapağında “nehir söy­leşi” tanımını gören kütüphaneci, işinin uzmanı değilse ve kitabın künyesindeki “Türk Edebiyatı- Hikâye: 43” ibaresine dikkat etmezse, onu yan­lış bir yere koyabilir. “Mustafa Kutlu serisi”nin 29 numaralı yayını olan Anadolu Yakası, “nehir söy­leşi” biçiminde kurgulanmış bir hikâye kitabı.

207 sayfalık kitabın ilk 5 sayfası, gazeteci Erol’un nehir söyleşiler ve bu kitabın oluşumu hakkın­da verdiği bilgilere ayrılmıştır. Haber müdürü, gazeteci Erol’dan Anadolu Yakası adlı televizyon kanalında vuku bulan bir taciz vakasını araştır­masını istemektedir. Erol’un bu kanalın adını bile “duymamış” olması, amiri tarafından eleştiri ve kınama konusu olur. Ancak, kitabın ilerleyen sayfalarında kanalın izlenirliğinin ülke çapında 5. sıraya kadar yükseldiğini öğrenince, okuyucu olarak biz de ister istemez, “Gazeteci Erol’u kına­mak yerine, eserin yazarını mı kınasak acaba?” demekten kendimizi alamayız. Benzer bir kına­ma isteğini de “Gazeteci Erol”, “Biz filimciler bili­riz bu işi Muzo Bey.” (s. 53) derken hissederiz.

Nehir söyleşi biçiminde kurgulanmış olan Ana­dolu Yakası’nda gerçek nehir söyleşilerde sıkça karşımıza çıkan tarihlere pek az rastlıyoruz. Do­layısıyla, anlatılan olayların zamanlarını ancak “aşağı yukarı” tahmin edebiliyoruz: Günümüze dek uzanan hikâyenin son elli altmış yılımızı an­lattığı söylenebilir.

Bir köy çocuğu olan Muzo Gönül’ün çocuklu­ğu, öğrencilik yılları, İstanbul’da üniversite öğ­renimini bırakıp sinemacılığa girişmesi, televiz­yon yöneticisi ve nihayet televizyon kanalı sahi­bi oluşu, birçok yan kahraman ve hikâyeyle bes­ lenerek, kolay okunan, hayli eğlenceli, zaman zaman iğneleyici ve öğretici bir “muhavere” için­de akıp gidiyor. Söyleşi mekânlarına ilişkin bazı tasvirlerin ve muhavereyi bölen bazı olayla­rın da anlatıya yeri geldikçe yedirildiğini görü­yoruz. Ancak, 149-153. sayfalar arasında “söy­leşme” yerini, gazeteci Erol’un “anlatma”sına bı­rakmış. Bu sayfaları okurken “öyküleme/tahki­ye” yönteminin de, “diyalog/muhavere/söyleş­me” kadar, belki daha çok etkili ve güzel olabi­leceğini hissettim. Yazar, belki de bunu hisset­tirmek için “nehir söyleşi” içinde böyle bir “ha­vuz” açmıştır. 183-186. sayfalarda “araya giren” bir “gazete yazısı” da “nehir söyleşi” akıntısını ke­sen hoş bir metin.

Gerek gazeteci Erol, gerekse Muzo Gönül, haya­ta ve hadiselere “Anadolu yakası”ndan bakışla­rıyla yazar Mustafa Kutlu’nun anlayışına, değer­lerine yakın ve yatkın kişilikler. Aynı dili konu­şuyorlar. Birbirlerine ters ve aykırı düştükleri ve düşündükleri pek az görülüyor. Karşımıza çıkan ufak tefek ayrılıklar, söyleşiyi renklendiren ve çe­kiciliğini artıran bir işlev yüklenmiş durumda:

“- Zordur. Bir hastalık, bir yoksulluk, bir ölüm.

– Hastalık değil, ayrılık olacak.

– Aynı şey, sağlıktan ayrılıyorsun.

– Felsefe yapma.” (s. 108)

(Muzo Gönül’ün okumayı seven biri olarak Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından haberdar olmayışını (s. 58) ‘normal’ bulalım mı? Evet! Ha­yır!)

Gazeteci Erol, gazetelerin, dergilerin, televiz­yonların başarılı bir “ev kadını”na ilgi gösterme­yişlerinden söz ederken, “Meğer ki adı bir san­sasyona karışmamış olsun.” (s. 5) diyor. Onun as­lında “Meğer ki adı bir sansasyona karışmış ol­sun.” demek istediği besbelli. Yoksa gazeteci Erol’un Türkçesi, “Sazan kolay kolay oltaya gel­mez, seni saatlerce oyalar. Meğer ki çok aç ol­sun.” diyebilen Muzo Gönül’ünki kadar iyi değil mi? Yazarın böyle gizli ve bilinçli bir muradı var­sa sorun yok. Ama durum böyle değilse, bu dil yanlışının sorumlusu, Mustafa Kutlu’nun yazdık­larını dönüp yeniden okumaktan hoşlanmama­sı olsa gerektir. İsmail Kara’dan öğrendiğimize göre, “Biten hikâye metnin ilk ve son hâlidir. Ta­dil, tashih, tekmile hak getire… Kendinden çı­kan/kopan metne bir daha dönmek çok nadir olarak yaptığı bir şeydir.”1 Keşke, Mustafa Kutlu, yazdıklarını yeniden gözden geçirmek zahmeti­ne katlansa!

Şu örnekler de belki yazarın bu tutumuna –yaz­dıklarını yeniden gözden geçirmeyişine- bağla­nabilir: Muzo: “Çayları tazeleyim istersen.” (s. 14), “Mügecim”, “yavrucum” (s. 20), “Muzo Gönül içini geçiriyor, …” (s. 29).

Yazarın, “kıravat, tiren, filim, filimci, antreman” kelimelerini sözlüklerdeki ve yazım kılavuzla­rındaki şekliyle değil de söylendiği gibi yazma­yı tercih etmişken, “doğru, doğrudan, dosdoğ­ru” anlamına gelen “direkt” kelimesindeki “t”den vazgeçmeyişi (s. 50, 101) ilginçtir.

Aşağıdaki cümlelerde koyu yazılan kelimelerin kimisinde dizgi-düzelti yanlışı, kimisinde yaza­rın tercihi söz konusu olmalı:

“Yüzümü yıkadım, döndüğümden ikimiz de ra­hatlamıştık.” (s. 48)

“Her sahne logonun bir parçası, sonra onlar bir­leşip yeni bir dünya kuruyor.” (s. 65)

“Adamı defe koyarlar.” (s. 70)

“Dili tutulmuş bir şey diyememiş ama komuta­nın boyunan sarılmış, gözyaşları sel olup ak­mış.” (s. 74)

“Sanki kollarının kaldırsan uçacaksın.” (s. 75)

“Lütfen gerekin yapın.” (s. 76)

“Osmanlı aydınları doğal olarak Arapça, Farsça bilir; bunun yanında bir de Avrupa lisanı öğre­nilerdi.” (s. 126)

“Fert geleneğin içinde (yani cemaatten kopma­dan) kalıp orada kendi gösterecek.” (s. 128)

Olmusuz, kötü bir tablo çizdin abi.” (s. 132)

“… ceketinin için cebinden bir kâğıt çıkarı­yor,…” (s. 134)

“Yahu birbirimiz idare ediyoruz.” (s. 136)

Benle çalışan delikanlı da işi kavramıştı.” (s. 144)

“… vilayette borcu olana borcunu vermiş, ala­cağı olandan alacağını almış, alamadığını helal edip ayrılmış.” (s. 152)

Muzo Gönül’ün Mecidiyeköy’deki arsayı sataca­ğı Sarı Süleyman ile görüşmesini naklettiği bö­lümün bir yerinde noktalama işaretleri kulla­nımında tuhaflıklar görülüyor: “Yüzüme baka baka. Çarıklı erkân-ı harp derler ya. Tam sen. Ka­bul ediyorum. Seni sevdim demiştim. Birlikte iş yapalım. Teşekkür ettim. Mesleğime devam edeceğimi söyledim.” (s. 165) İzleyen cümleler­de de tırnak işareti ve konuşma çizgisi kullanı­mında sorunlar var. Bu sorunlar ve çözümleri, noktalama işaretleri öğretiminde işe yarayabi­lir. Çözümü daha kolay başka bir örnek: “Bir malı satacaksan. Ki televizyon programı da budur. Önce hedef kitleni belirleyeceksin.” (s. 196) 72. sayfada 5. satırın başında “konuşma çizgisi”nin unutulmuş olduğunu da belirteyim.

Muzo Gönül’ün şu cümlesini okurken gülüm­sedim: “Yüzde bir ikiyi çık Türkiye’de okur-yazarların çoğu yarı aydındır.” (s. 126) Okur ya­zarlarımızın yüzde biri, ikisi “yarı aydın” olma­sa, “tam aydın” olsa, daha ne isteriz? Ben binde, hattâ on binde bire, ikiye bile razıyım!

Anadolu Yakası’nı okumadan önce “pert olmak” nedir, bilmezdim. Yazara bunun için teşekkür et­meye gerek var mı bilmiyorum ama meselâ aşa­ğıdaki satırlar ve benzerleri için çok teşekkür ediyorum:

“- Ama yaprak baharda yeniden çıkıyor be abi.

O yaprak eski yaprak değil. Bir babanın oğlu gibi. Baba toprağa karışıyor, oğlan hayatı sürdü­rüyor, Cenab-ı Hakk’ın kanunu bu.

Bir çayır kuşu öttü. Bir daha öttü.

Gözümden yaş damladı. Bilmem neden?

Abi bu çok mühim. Neden ağladın?

Cevabı yok. Her yan metafizik. Hayat, ölüm, yap­rak, kuş. Kimse bir şey açıklayamaz. İnsan orada aciz olduğunu anlıyor ve inancı varsa dua edi­yor.

Dua insanın Allah’a en yakın olduğu an.

Belki bu sebeple gözlerimden yaş geldi.” (s. 76)

 

Kaynakça:
1. Aynanın Sırrı : Mustafa Kutlu Sempozyum Bildirileri, s. 15-16, hzl. Prof. Dr. M. Fatih Andı, Yard. Doç. Dr. Bahtiyar Aslan, Küçükçekmece Belediyesi, İstanbul, 2012 .

Etiketler
Devamı

İbrahim Demirci

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı